• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Category Archives: Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

The Color Purple

14 Pazartesi Oca 2013

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

afro amerikan, alice walker, celie, color purple, Danny Glover, kadın dayanışması, Margaret Avery, mor tarla, nettie, nora hurston, Oprah Winfrey, shug, Steven Spielberg, tanrı figürü, tanrı imajı, the color purple, their eyes, Whoopi Goldberg


the color purple alice walker

Their Eyes Were Watching God ile The Color Purple’ı tek derste işleme şerefine nail olmuş az öğrencilerdeniz. Derse gitmediğim için doğrudan hocanın anlatımını bilmesem de filmi izleyip biraz araştırmasına daldığımda Alice Walker’ın yıllar önce Nora Hurston’ın yaktığı ateşi devam ettirdiğini görüyoruz.

Genel olarak hikayeden kısaca bahsedersek, Celie ve Nettie zalim bir üvey babanın egemenliği altındadır. Üvey baba Celie’ye tecavüz etmekte ve doğan çocukları ona buna satarak para kazanmaktadır. Celie yaşadığı hiçbir şeyi anlamaz, neden bunların başına geldiğini bir türlü çözemez ve tanrıya mektuplar yazmaya başlar. Bir süre sonra köle / eş olarak Mr. Johnson’a verilir. Burada 4 çocuk ile baş etmek zorunda kalan Celie, Nettie’den ayrılmak zorunda kalır. Her türlü aşağılamaya maruz kalan Celie için her şey kocasının metresi olan Shug geldiğinde değişir. Shug ona kadınlığını gösterir, olması gerektiği kişi olabilmesine adına yoluna ışık tutar. Bir mentordür Celie için. Yıllar sonra Celie özgür bir kadın olduğunda kendi ayakları üzerinde durur ve yaşamın tadını çıkarır.

Celie’nin hüzün dolu, gariplik dolu hikayesini anlatan kitaptan çıkarabileceğimiz notlar sırası ile şöyledir:

Alice Walker karakterlere dair özel bir bilgi vermez. Biz ilk olarak Celie’nin tanrıya yazdığı mektuplar ile başlarız her şeyi yaşamaya. Kitap mektuplardan oluşmuş durumdadır. Bu yüzden zaman geçişlerini algılayabilmemiz için hem biraz geçmişe hakim olmamız gerekir hem de dikkatle takip etmemiz gerekir. The Color Purple bu yüzden diğer romanlardan daha zor bir romandır.

Celie’nin yazdığı mektuplarda bir dil sorunu ile karşı karşıya kalırız. Standart İngilizce ile yazmaz Celie. Nasıl konuşuyorsa, kelimeleri nasıl telaffuz ediyorsa işte tam o şekilde anlatır her şeyi. Bu yüzden onu dinlerken yerel şiveye, Afro-Amerikanların halk ağzına yaklaşmış oluruz.

The Color Purple aslında herkesin değişim geçirdiği bir romandır. En başında Celie bu değişimin en büyük göstergesidir. Babası tarafından iki kere hamile bırakılan ve bir adama karı olarak satılan Celie’nin kitabın sonuna doğru bıçağı köle olarak gittiği kocasına dayaması, cinselliği keşfetmesi ve diğer tüm etkenler onun olgun ve özgür bir kadına dönüştüğünün göstergesidir.

Kitabın başlığına dair söylememiz gereken en önemli nokta ise Celie ile Shug mor çiçeklerle dolu bir tarlada gezerken Celie’nin tanrı algılayışını değiştirecek olan sözlerin Shug tarafından söylenmesidir. Shug Celie’den etrafına bakmasını ve tüm güzelliklerini iyice görmesini ister. Bu şekilde hayatı anlayabilecektir. Celie’nin düşündüğü tanrı imajına karşılık güzellikler yaratan ve bu güzellikleri görmeyenlere küsen bir tanrı imajı oluşturur Shug.

Celie, tanrıya yakarmayan ancak yaşadıklarını anlatan bir karakterdir. Çevresinde yaşadıklarını anlatacak hiç kimse yoktur çünkü kardeşi çok küçüktür ayrıca babası ona sadece bunları tanrıya anlatabileceğini söylemiştir. Kendi cümlelerini kurup doğru şekilde anlatabilmek de oldukça zordur Celie için çünkü tam bir okur yazar değildir. Köle olarak yaşamak zorunda olduğuna inandırılmaya çalışılmaktadır. Ancak Celie tüm bu ataerkil enstitülere baş kaldırır ve özgürlüğünü eline alır.

color-purple-izle

Shug, roman boyunca oynak bir karakter gibi görünse de Celie’nin özgürlüğüne önayak olan en büyük kişidir. Celie Shug sayesinde kendi seksüelliğini, hayatını keşfeder. Kendi sesine sahip olmuş olur. Bağımsız ve eğlenceli bir kadındır Shug. Bir kadının ne istediğini anlayabilir ve ona sahip çıkabilir.

Roman boyunca özellikle vurgulanan temalardan bir tanesi anlatı ve sesin gücüdür. Bu bahsi geçen ses Celie’nin sahip olacağı, konuşma kendini ifade etme ve varlığını kabullenme, varlığını başkalara da kabul ettirme içgüdüsüdür. Normalde kendisine hiç değer vermeyen hatta adının üzerini karalayan Celie kendi sesine sahip olduktan sonra tanrıya yazdığı mektuplarda daha da açık yürekli olabilir.

Kadın ilişkileri bir diğer önemli temadır. Walker, kadınların güçlerini birleştirerek yapabileceklerini vurgulamak istemiştir. Shug’ın Celie’ye kadınlığı ve hayatı öğretmesi, aynı şekilde Sofia’nın Celie’ye bu hayatta daha sağlam durabilmesi için önerilerde bulunması, Squek’in beklenmeyen anda gelen yardımı. Tüm kadınların en sonunda erkeklere karşı “hop bakalım!” demesi. Bu durumların hepsi kadın dayanışmasının önemine vurgu yapar.

The Color Purple çıkarılacak pek çok sembol, motif ve tema ile karşımıza çıkıyor. Alice Walker’a bu kitaptan dolayı teşekkür ediyoruz. Aynı zamanda filmi izlemenizi tavsiye ediyorum, birebir kitap ile paralel gidiyor.

The Color Purple Trailer

Sevgiyi Tanrı Yapanlar

12 Cumartesi Oca 2013

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

abelard, çöl, çölde çay, güneş, heloise, mitoloji, pagan tanrıları, paganizm, panteizm, paris, sevgi, tanrı


paganlar-tanri-sevgi-paganizm-panteizm

” Tanrım! Nasıl da gıpta ediyorum, sevgisi bizim gibi olmayanların mutluluğuna.”

Abelard böyle yazıyordu Heloise’e bir mektubunda. On ikinci yüzyılda yaşamış bir filozoftu Petrus Abaelardus ama asırlar sonrasına fikirleri değil, öğrencisi Heloise’la yaşadığı aşk ve o aşkın mektupları kalmıştı.

Büyük aşkları “büyük” yapan neydi… İnsanları “sevgileri kendilerininki gibi olmayanlara” gıpta ettiren şey olabilir miydi? Yani imkânsızlık…

Öyle bir imkânsızlık ki “yeni doğmuş bir kuzuyu, aç bir kurda teslim etmek”le başlayan sıradan bir “hikâyenin” Fransa tarihinin belki de en trajik aşkına dönüşmesine neden olacaktı.

İmkânsızlık aşkı büyüttüğü kadar acısını da derinleştiriyordu.

Bretanya’da 1709 yılında bir şövalyenin oğlu olarak doğan Abelard, felsefe öğrendi, eğitimini sürdürmek için gittiği Paris’te ilahiyat dersleri aldı.

Dönemin kabul gören düşüncelerini, Hıristiyan ahlakını sivri diliyle eleştirdi. Parlak zekâsı ve yenilikçi fikirleriyle, felsefe öğretmenleriyle çatışmaya girdi ve kendi methoduyla ders vermeye başladı. Güçlü hitabetiyle kısa sürede büyük ün kazandı ve gittiği her yerde öğrencilerin çevresini sardığı bir hoca oldu. Paris’teki Notre-Dame Okulu’na atandığında artık otuz altı yaşında, başarısı herkes tarafından kabul edilmiş biriydi.

O sıralar Notre-Dame Katedrali’nin rahiplerinden olan Fulbert, Abelard’a yeğeni Heloise’e özel ders vermesini teklif etti. Heloise öksüzdü ve dayısının koruması altındaydı. Fulbert, bu çok zeki ve çok güzel kızla övünüyordu. Aralarındaki pazarlığa göre bu derslerin karşılığında Abelard onların evinde oturabilecekti.

Böylelikle, eğer o beklenmedik feci olayla neticelenmese gayet klasik bir aşk öyküsü olarak kalacak, bugün hiç kimsenin bilmediği ve hiç hatırlanmayacak bir sevdanın tarihteki özel yerini alması için de ilk adım atılmış oluyordu. Abelard öyle yazmıştı: “Yeni doğmuş bir kuzuyu, aç bir kurda teslim etmek”ti bu. O, öyle görüyordu.

“Kuzu” dayanılmaz güzellikteydi ona göre. Ne dinsel yeminler ne ahlaki kurallar kâr edecek, Abelard, on beş yaşındaki Heloise’i baştan çıkaracaktı.

Bu öykünün klasik tarafıydı. Öğretmenin ve öğrencisinin aşkıydı. Mutlu sonla bitse hiç şüphesiz sıradanlaşacak, sadece onu yaşayanların yaşadıkları müddetçe hatırlayacakları güzel bir anı olarak kalacaktı. Gerçi Heloise’e çılgınca tutulan Abelard aşkının şiddetiyle tutkulu şiirler yazmaya başlamış, felsefe çalışmalarını boşlayıp bir şair olup çıkmıştı. Hatta onlardan yedi yüzyıl sonra yaşayan Fransızların büyük ozanı Lamartine, “Heloise’e ve Abelard’ın öyküsünün anlatılamayacağını, ancak şarkısının söylenebileceğini” dile getirecekti. Abelard’ın Heloise için yazdığı şarkılar Paris sokaklarını inletmişti zaten, onlar bir yandan büyük aşklarını doludizgin yaşarlarken.

Bu aşkı karasevdaya döndürmeye ise Fulbert sebep olacaktı. Aralarındaki ilişkiyi fark eden, bir rivayete göre “yatakta yakalayan” bir diğerine göre Heloise 1118’de bir erkek çocuk dünyaya getirince durumdan haberdar olan Heloise’in “dayısı” müthiş öfkelenecekti. İki aşığı birbirinden ayırdı.

“Efendim “ diyordun bana.

Kafanın içini işe yaramaz laflarla,

Lüzumsuz sayılarla doldurduğum

O saatleri hatırlıyor musun?

Ne söylediklerimi dinledin

Ne ben hissettiklerimi söyledim.

Nasıl öğrettin öğretmenine gözlerinle dersini,

Nasıl da hızlı öğrendi öğrencin, dudaklarına birleşmeyi.

Sen saflığınla, bense özgürlüğümle,

Ödedik işte o derslerin bedelini,

Benden intikam alınca dayın.

Ha… Dayın diyorsam da gerçekten dayın mı bilmem.

Ama bana öyle geliyor ki, kıskançlığı kan bağından değildi.

Elde etmek istiyordu seni”

Hakikaten de kimilerine göre Heloise’i yetiştiren Fulbert aslında onun dayısı değildi, kimilerine göreyse, dayısı olsa bile Helios’de gözü vardı. Esas neden hangisi de olsa ok yaydan çıkmıştı bir kere…

Abelard, Fulbert’i yatıştırmak için, gizli tutulmak kaydıyla, Heloise’le evleneceğini söyledi. O tarihte felsefe hocalarının evlenmesi imkânsız değilse de sıra dışı bir durumdu. Ama Heloise katiyen yanaşmıyordu buna, var gücüyle karşı koyuyordu. Sevdiği adamın omuzlarına evlilik yükünü bindirmemek ve onu çalışmalarından uzaklaştırmamak için kendisi aşkı uğruna fedakârlık yapmayı, toplumun gözünde küçük düşmeyi, yapayalnız bırakılmayı göze alıyordu. Belki de gerçekten çok derin ve ağır bir aşkla seven bütün kadınlar gibi, sevdiği erkekle evlenmeyi istemiyordu. Her daim sevgili kalmak en büyük rütbeydi.

“Metresin olmak daha çekiciydi.

Çünkü özgürlüktü.

Evlilik bağları ticari bir anlaşma gibi,

Gereksiz yere bağlıyor insanları.

“Kan” lafından nefret ediyordum,

Metresin olarak pekala da yaşar giderdim.

Köpeğe tasma takmasan da sadakati bağlar onu sana.

Bilirsin ki isteyerek kalmaktadır yanında.”

Anlaşılan o ki evliliği “zül” kabul edecek derecede çok sevmişti Abelard’ı. O, ilahi aşkına resmi sıfatlarla gölge düşürülmesini kabullenemiyordu; ne var ki Abelard’ın ısrarları karşısında çaresiz kaldı ve evlendiler.

Abelard hocalık yapmayı sürdürürken, Heloise de bir türlü öfkesini yenemeyip olan biteni herkese anlatmaya devam eden dayısının evinde kalıyordu. Karısını bu sıkıntıdan kurtarmak isteyen Abelard, onu Paris dışındaki, Arqenteull Manastırı’na götürdü. Fulbert, Abelard’ın, yeğeninin sorumluluğundan kaçtığını düşünerek iyice kinlendi ve öcünü almak için kiraladığı adamları üzerine saldırtıp onu hadım ettirdi.

Abelard, utanç içinde, yine Paris yakınlarında bulunan Saint Denis Manastırı’na sığındı. Burada inzivaya çekilerek keşiş olan Abelard, Heloise’i de Argentulil Manastırı’nda rahibe olarak kalmaya zorladı.

Heloise’in örtünmesini istemesinin nedenlerini “ ‘Aşk mülkiyetçi olmamalı diyordum’ çünkü aşkın mülkiyetini kullanıyordum. İnsan aşkı hep mülkiyetçidir. Ne yazık ki apaçık görüyorum şimdi. Belki Tanrı’nınki de böyledir. Tarih beni bir şair, bir filozof olarak değil, bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak. Ve ben sevmeyi bilmiyorum” diye itiraf ediyordu Abelard, İngiliz yazar Ronald Duncan’ın artık biri keşiş diğeri rahibe olan iki sevgilinin yaşam öykülerinden ve birbirlerine yazdığı mektuplardan yola çıkarak oyunlaştırdığı şiir-oyun metninde.

“- Bir zamanlar… Nasıl iç burkuyor bu sözler…-

Bir zamanlar, gövdesini gövdeme kattığım birine,

Rol mü yapayım, ketum mu davranayım?

Gecenin doruklarında dörtnala koşturmuştuk bedenlerimizi,

Daha da doruklara çıkmıştık doğan güneşlerle.

Biliyorum böyle yazmasa gerek benim gibi bir rahibe.

Özür diliyorum, ama yazan rahibe değil.

Örtüldük tepeden tırnağa ama kadınız biz.

Bu örtünün altındaki de Heloise, her dişiden daha fazla dişi.

Ve aşk… Ona bir Abelard öğretisi.”

“Ben sevmeyi bilmiyorum” demekte büyük ihtimalle haklı olabilirdi, tarihe geçen aşkın kahramanı Abelard. Hadım edilmese Heloise’e hep aynı tutkuyla bağlı kalmayabileceğini tahmin ediyordu. Bir erkek için sonsuza değin sürebilecek bir aşkın sadece yenisinin yaşanması imkânsız olduğunda mümkün olabileceğini anlamıştı. Yeniden cinsel bir aşkı tatma şansı yoktu onun. Hâlbuki Heloise, hissettiği öylesine büyük bir aşkın sonrasında gerçek bir rahibe olmadan da yıllarca rahibe gibi yaşayabilirdi; sevdiği erkeğe değil kendi duygularına ihanet etmemek için. Heloise üstün bir zekâya sahipti ve bu yüzden duyarlılığı zekâsı kadar keskindi.

“Ben böyle seviyorum işte: Zarafetini, gaddarlığını, inceliğini, kabalığını, olduğun şairi, olmadığın erkeği seviyorum. Hem gövdeni hem aklını seviyorum” diyordu Heloise. Bir daha asla ”erkek” olamayacak erkeği seviyordu o. Belki de hiçbir erkeğin beceremeyeceği bir sevgiyle. “Tanrı böyle sevemiyorsa” o da “sevgisini Tanrı yapıyordu”.

“Elin… Elin değmiş bu mektuba.

Teşekkür ederim; bana yazmışsın ama…

Elbette tanıdım yazını; değişmemiş hiç.

Değişen bir şey olmadı zaten, acı bile aynı acı.

Bana gönderilmemiş ama, mektubu ben okudum

Utanmadım, kimseye de ihanet etmedim.

Suskun geçen bunca yıldan sonra, hesap verecek değildim.

Şimdi de vermeyeceğim.”

Heloise böyle yazıyordu, ayrılıklarının üzerinden yıllar geçtikten sonra Abelard’ın bir başkasına yazdığı, tesadüfen eline geçen ve birlikte geçirdikleri yaşamın öyküsünü anlatan mektubu okuduğunda.

“Bırak, sana ait her şeye, sadakatle üzüleyim.

Bahtsızlık da olsa, her şeyi bileyim.

İç çekişlerim karışırsa seninkilere,

Belki ikimizin de acısı hafifleyecektir. Ne dersin?

İçimden hiç geçmiyor ama sen istersen,

Mektubumu şöyle de bitirebilirim;

Sonsuza kadar, elveda…”

Ve soruyordu Abelard’a dine adanmış bir yaşanda mutlu olmayı nasıl öğrenebileceğini. Abelard birbirinden habersiz yaşadıkları yıllarda yeniden yazmaya ve ders vermeye başlamıştı. Ortaya, eskisinden de parlak ve büyük tartışmalar yaratan fikirler atmaya sürdürüyordu.  Paraclete (şefaatçi) adını verdiği kendi dinsel topluluğunu kurmuştu, orada hocalık yapıyordu. 1125 yılında doğum yeri olan Bretanya’da bir manastıra başrahip seçilince kurduğu tarikatı terk etti, beş yıl sonra ise Paraclete Manastırı’nı Heloise ile cemaatine bağışladı.

Dertli bir arkadaşını teselli etmek için, yıllar öncesi Heloise ile yaşadıklarını tekrar hatırlayarak bir mektup yazan Abelard, bu sıralarda kendisine komplo hazırlayan Breton keşişleri tarafından tehdit ediliyordu.

Abelard’a göre Heloise’i ayartmak onlara felaket getirmişti. Bu felaketten Tanrı bir iyilik ortaya çıkarmış ve iki sevgili de Tanrı yoluna dönmüşlerdi. Heloise’in eline bir rastlantı eseri geçen mektupta bunlar yazıyordu işte. Oysa Heloise’in acılarını “ilahi” bir merhemin sarmasıyla bile hafiflemeyecek kadar derindeydi. O yarasına şifa olarak Tanrı’dan değil Abelard’dan bekliyordu.

Bunun üzerine Abelard, Heloise’e geçmişlerini bir daha hatırlattı. Heloise kendisinden çok sevmişti. Abelard ise ona sahip olmaya çalışmıştı.

Abelard ile Heloise’in aşkı mektuplarda devam etti. Yunanca ve Latince bilen Heloise, parlak zekası ve engin bilgisiyle ünlüydü, önce Arqenteull Manastırı’nda başrahibe oldu, ileriki yaşlarında birkaç manastır kurdu.

Eşsiz bir öğretmen olan Abelard ise Paris Üniversitesi’nin kurulmasına öncü olan bilim adamları arasında yer aldı.

Abelard ve Heloise bir daha hiç bir araya gelmediler.

Görüşleri yüzünden Kilise tarafından mahkum edilen buna rağmen inancından hiç vazgeçmeyen Abelard, 1142’de altmış üç yaşındayken Papa’ya kendini bağışlatmak için Roma’ya  giderken dinlenmek için uğradığı Cluncy Manastırı’nda veda etti hayata. Heloise ise sevdiği adamdan tam yirmi iki yıl sonra ve oda altmış üç yaşındayken verdi son nefesini.

İki sevgilinin buluşmaları, öldükten sonra da çok zor oldu. Nihayet Paraclete Manastırı’nda yan yana gömüldüler. Abelard’ın arzusuydu bu. Ancak cansız bedeni kavuşmuştu yirmi iki yıl sonra gelen sevgilisine.

On dokuzuncu yüzyılda ise iki aşığın kemikleri Paris’teki Pere-Lachase Mezarlığı’nda özel yapılmış kabirlere taşındı.

Onların aşkları birbirlerine yazdıkları şiirsel mektuplarla çoktan anıtlaşmıştı.

(Alıntıdır.)

Their Eyes Were Watching God / Özgürlüğün Peşinde

09 Çarşamba Oca 2013

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 1 Yorum

Etiketler

afrika kabileleri, afro amerikan, anlatı, cinsiyet, halle berry, janie, janie crawford, joe starks, leafy, logan killlicks, nanny, odysseus, oral, tea cake woods, their eyes, their eyes were watching god, yolculuk, zora hurston, ırkçılık


their eyes were watching god

Gün geçmiyor ki bir bölümümüzde işlediğimiz derslerden yazı malzemesi çıkmasın. Aslına bakarsanız genel olarak bu blogun bir edebiyat blogu olduğunu düşünürsek tüm bildiklerimi aktarabilirim sayfalara. Şimdilik geride kalmayı düşünüyorum bu konuda ancak sınav öncesi beyin jimnastiği yapmak hem de öğrendiklerimi tekrarlamak için sınavda çıkması muhtemel olan Their Eyes Were Watching God’ı izleyip / araştırıp burada sizlerle paylaşıyorum.

Janie Crawford anneannesinin yanında yetişen gencerek bir kızdır. 16 yaşına geldiğinde güzel bir hareketlenmeye olmaya başlar kendisinde. Doğanın içinde büyüyen bu kızın ilk cinsellik tutkusu yine doğanın üreme tarzından ilham alarak gerçekleşir. Arı ve çiçek ikilisinin tatlı cilveleşmelerinden artık kendisinde de bazı duygular uyandığını hisseder. Tabii ki işin ehli, bu konuları görmüş geçirmiş anneanne buna izin vermez ve en kısa sürede kızın başını bağlamak gerekir diye 60 dönüm arazisi, evi ve öküzleri olan Logan Killicks ile evlendirir. 16 yaşında henüz tam olarak aradığı gerçekliğin ne olduğunu bilmeyen Janie, aşkın evlilik ile gelmediğine işte bu şekilde tanık olur. Yaşadığı hayat daima eksiktir. Aşk hayatı zaten söz konusu değil ancak bir erkekten beklediği şeyler ile karşılığını aldıkları asla birbirini tutmamaktadır. Ancak 1 sene dayanabilir Logan’a. Çünkü Logan onu ne şehre götürür ne de sevgi verebilir. Mutsuzluğu başını aşan Janie’nin çıkış yolu Joe Starks olur. “Call me Jody” diyen Joe arkadaşımız Janie’nin aklını çeler ve ona yeni bir hayat vaat eder. Zaten gitmeye teşne olan kızımız da Joe’nun peşine takılır ve giderler. Yepyeni bir hayat kurar, yeni bir şehir inşa ederler. Zengin olup en süslü püslü kıyafeti giyerler. Ancak bu ilişkide de yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Joe yalnızca kendi iktidarını düşünür ve Janie’ye söz hakkı tanımaz. Halk Janie’den konuşma beklediğinde bile “Karım topluluk önünde konuşmayı bilmez, onun görevi o değil.” der. Joe aslına bakarsanız (bence) çok da aşina olduğumuz bir adamdır. Türk olma ihtimali yüksek. Ayrıca Janie’nin standartlarını sınırlasa da onu sevdiğine inanıyorum. Sonuçta iktidarına boyun eğen herkesi sevebilir erkekler. Aradan 20 sene geçer. Kör topal devam eden ilişkileri çıkmaza girer. Tam da o sıralarda Joe abimiz hakkın rahmetine kavuşur. Özgürlüğe adım ettiğini hisseden Janie bir süre yalnız kalır ta ki Tea Cake denen yeni çocukla karşılaşana kadar. Tea hayatın heyecanı ile Janie’nin hayatına giriş yapar. Onu hem kadın olarak sever hem de birey olarak. Dama oynamayı öğretir, onunla balığa çıkar, çilek toplar. 12 yaş büyük aşkına sahip çıkar. Birkaç küçük yamuk yapar Janie ablamıza ama yine de severler birbirlerini. Yıllardır aradığı aşkı 40’lı yaşlarında bulmuş olur Janie. Her aşk hikayesi gibi tabii ki de bu aşk da sonu hüzünle biter. Çıkan fırtınada köpek tarafından ısırılan  Tea Cake kuduz olur. Paranoyalar başladığı zaman silahını Janie’ye doğrultur ancak Janie’nin elinde tuttuğu pompalı Cake’in silahından erken hareket eder. Tea Cake için yaşadığı şehirden ayrılmasının ikinci yılında yalın ayak bahçıvanlı bir şekilde gelir şehre Janie. Kitabın ve filmin başladığı ve bittiği sahne burasıdır. Janie dönüşümünü tamamlamıştır.

their-eyes-were-watching-gods-hall-berry-izle

Hikayenin giriş, gelişme ve sonucu tam olarak böyledir ancak Janie’de gözlemlediğimiz değişim ve yapabileceğimiz yorumlar bu kadarla sınırlı değildir. Kitapta ve filmde ilk dikkat çeken konu karakterlerin konuşmalarıdır. Neredeyse konuştuklarını anlamak mümkün değildir. Zora Hurston’ın bize bunu yaparak sunmak istediği şey gerçekliği artırmak ve karakterlerin hayatlarını anlamamıza yardımcı olmaktır. Harlem Rönesans’ı döneminde yazdığı roman ile o dönemde dikkatleri üzerine çekemese de Hurston bir süre sonra Amerikan Edebiyatı’nda üst sıralara çıkmış Their Eyes Were Watching God ile. Dil yapısı ve karakterlerin konuşmaları geldikleri köken, yaşadıkları hayat ve hikayeleri konusunda bize önayak oluyor. Güney Amerika yerlilerinin telafuzu olan bu konuşma baskı ve kölelik döneminde sahiplerine karşı Afro-Amerikan’ların ortaya koyduğu yeni bir tarzdır. Yaşadıkları kölelik ve esaret dönemini yalnızca konuşmaları ile değil Nanny’nin yani anneannenin kendi hikayesini Janie’ye anlattığı sırada da görmüş oluyoruz. Sahibi tarafından tecavüze uğrayan Nanny, Leafy adında bir kız çocuğu doğurur. Leafy öldükten sonra kızından sadece Janie kalır Nanny’e. Kendi yaşamadığı her şeyi, her güzelliği ve kendi algısı ile iyiliği Janie yaşasın ister. Daha düzgün insanlar ile daha düzgün ilişkiler yaşayabilmesi için, refah seviyesi yüksek olsun diye Killicks ile evlendirir Janie’yi.

Janie ergenliğin ortalarında ve cinsel arzularının başında bir kız olarak aşkı, gerçek sevgiyi ve bağımsızlığı aramaya başlar. Odysseus gibi çıktığı yolculukta bir süre sonra ilk var olduğu noktaya dönecek ancak bu süre içerisinde zorluklarla karşılayacaktır. İki sevgisiz evlilik yaşamak zorunda kalacak fakat bunların hepsinin özgürlüğünü, kendi sesini ve aşkını kazanma sürecinde önemli adımlar olduğunu daha sonra anlayacaktır. Killicks ile evliliğin aşk getirmediğini öğrenir, Starks ile baskı altında kaldığı sürece kendi olamayacağını. Aşkın kendini rahat hissettiğin bir ortamda baş gösterebileceğini ve kazanman gereken kişiliğini de yine aynı ortamda kazanabileceğini öğrenir. Joe’nun yanında geçirdiği 20 sene boyunca susarak da bir tepki yaratabildiğini, çok şeyi anlayıp algılayabildiğini görür Janie ancak Joe’nun ölümünden sonra hissettiği o özgürlük duygusu tıpkı hikayenin başındaki gibi bir duygudur. Özgürlüğe yaklaştığını hissetmiştir Janie, neredeyse bir arı kadar hafiftir. Tea’nin gelişi ile birlikte de bu özgürlüğe evrilme süreci hızlanır. Kendi içinde yaşayan kadını, aşkı ve özgürlüğü, doğayı bulmuş olur Janie. Tea Cake biraz kaba daha doğrusu toy olsa da yaşattığı aşk ile tüm o olgun adamları sollamıştır. Gençliğin heyecanını daha önce hissetme şansı bulamamış olan Janie’ye zerk eder. Böylece ikisi de daha özgür olmaya koşarlar.

Romandaki tüm erkek karakterlerin bir şekilde ortadan kayboluyor olduğunu düşünürsek onların Janie için bir araç olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü Tea Cake’i öldüren kurşun ironik bir şekilde onun Janie’ye silah kullanmayı öğretmesi sonucu kendisine isabet etmiştir. Janie özgürlüğün kokusunu alan bir fare gibi onun peşinden koşmuş ve sonunda her şeyi göze alarak özgürlüğün kollarına atmıştır kendisi.

Sürekli olarak kendi sesini oluşturabilmek, karakterini yaşatabilmek ve aşkı bulabilmek için çalışan Janie en sonunda aradığı sese sahip olur hatta Afrika kabilelerinin en önemli özelliklerinden bir tanesi olan hikaye anlatıcılığı bile eline almış olur. Yazı yolu ile değil de anlatı yolu ile insanlara ulaşabilecek kapasiteye  varmıştır bu yolculuk sonunda.

Zannediyorum kitabı incelerken beni en çok hoşnut eden çıkarım Odysseus ile aralarındaki benzerlik oldu. Sevdim bu fikri, dipli başlı bir şekilde araştırmaya vaktim olduğunda bu ikiliyi tekrar sizlere sunacağım.

Their Eyes Were Watching Gods Trailer

Madde mi Ağır Yoksa Mana mı?

08 Salı Oca 2013

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

arap sado, ağır roman, burak sergen, Ferhan Şensoy, hasan kaçan, küçük iskender, müjde ar, metin kaçan, mustafa uğurlu, okan bayülgen, savaş dinçel, zafer algör


Agir_roman+ Abi Metin Kaçan intihar etmiş?

– Olum olmamıştır öyle bir şey yalan haberdir.

+ Yok abi, …. Hoca’dan mail geldi, intihar etmiş. Yeni film çekicekti abi ya! İntihar etmiş.

– Etmemiştir…. (Sessizlik)

Bugün bu konuşma sayesinde Metin Kaçan’ın intihar ettiğine dair bilgiyi aldım yemeğimi yiyip huzurla evime gitmeyi düşünürken. Önce bir düşündüm Metin Kaçan kimdi diye. Aklımın arkalarına itmişim varlığını, uzun zamandır o yabancı film senin bu dizi benim derken unutmuşum. Unutmak normal, unutmak insanlara özgü. Metin Kaçan’ı unutmuşum da Ağır Roman’ı unutmuş değilim ki. Son zamanlarda pek çok profilde gördüğüm “Güzelleş be oğlum, şimdilik ölümüne kadar hayattasın.” yazısına bakıp dün akşam, “Eaah!” demiştim. Haklıymışım. Çok görmek unutmamak olsa da sıradanlaştırıyormuş.

Kötü bir haberi en iyi nasıl alabilirsiniz? Kim verebilir o haberi size? Metin Kaçan’ın akrabası olmadığım sürece beni yıkamaz belki de intihar haberi ancak şu anda bir yerde birileri o intiharın acısını yaşıyor.

Biz yine de bilmeyelim hadi Metin Kaçan’ı çok. Hatırlamayalım mesela benim gibi tek seferde. Kim “Ağır Roman” dese akla tek ağır roman gelir. O da Ağır Roman’ı anlatmaya yeter. Şimdiye kadar Ağır Roman sevmeyen kaç kişi gördünüz? Ben görmedim. İzlemeyen gördüm ama sevmeyen görmedim. Ağır Roman’ı neden şimdi yazıyorum? E vakti geldi de ondan.

Biz kez de benle birlikte hatırlayın Ağır Roman’ı ilk defa izleyişinizi çünkü biliyorum tek seferle bitmez Ağır Roman. Şarkıları gecenin bir vakti dinlenir, sahneler Ferhan Şensoy filmleri gibi ezberlenir. Arkadaşlar arasında parola haline gelir, cümleler tamamlanır hatta sevgililer arasında da gidip gelen birkaç cümleyi ağırlar.

Türk sinema tarihinde bir parmağın parmaklarını geçmeyecek sağlamlıkta olan filmlerden bir tanesidir Ağır Roman. Kitabından uyarlanırken kayba neredeyse uğramayan güzide filmlerden. Afişe baktığımızda Okan Bayülgen, Müjde Ar ve Mustafa Uğurlu. Ve afişte olmasa da filmi film yapanlar: Burak Sergen, Savaş Dinçel, Küçük İskender, Serra Yılmaz, Zafer Algöz.

Boşuna demedim, sözleri ezberlenir ve tamamlanır diye. Erkek arkadaşım askerdeyken ona ilk yolladığımda kitapta (Kuyucaklı Yusuf) Ağır Roman sözleri vardı önsözde. “Madde mi ağır, mana mı?” yazmıştım ilk sayfaya. Ve sayfa aralarına diğer Ağır Roman sözlerini. Hem Ağır Roman’ı hatırlayacaktı, hem İstanbul’u, hem beni hem de arkadaşlarını. İçtiği birayı, sevdiği beni hatırlayacaktı.

Neden Ağır Roman’dı? Neden ağırdı? Ağır Roman hayatın özüydü, gerçeğiydi. İnsanın ilk haliydi. Duygularını sonuna kadar yaşıyordu bu yüzden.  Ağır Roman erkeklerin görmek istediği aynadaki gerçeklikti, kadınların ise olmak istediği gerçeklik. Öylesine çıplak ve öylesine beklenilmeyen.

Şimdi Metin Kaçan’ın haberi ile bir sürü insan Ağır Roman ile tanışacak, bir sürü kişi tekrar hatırlayacak ve bir sürü kişi de tekrar izleyecek. Kolera Mahallesi’ne hoş geldiniz.

“Savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye, zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın, nüksederken raksına mahallenin maşallahı, eyvallahı, güzelleş be oğlum şimdilik ölümüne kadar hayattasın. Şimdilik, ölümüne kadar hayattasın…”

“Manitalar gece güzelleşir.”

Güzelleşelim.

(Filmi indirmeden izlemek isteyenler: http://bit.ly/VbcbsJ

Torrent için: http://bit.ly/U1RvBb

“O” şarkı için http://bit.ly/VbdffZ)

Yılbaşı Dilekleri

28 Cuma Ara 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

2012'de ne oldu, 2013 dilekleri, dilek listesi, grumpy cat, hediye


32446455

Evet gençler, 2013’ten neler beklediğinizi öğrenelim bakalım. Bu sene Santa olup herkese hediye dağıtabilirim. No.

Ben şimdilik,

– Yeni bir kitaplık

– Bol bol para

– İyi geçen sınavlar

– Ağrımayan boyunlar

– Sızlamayan sırtlar istiyorum.

Ya siz ya siz? Ya siz ya siz? Mutluluktan bir habeeer ver dilek taşı.

2012’nin En Çok Satan Kitapları

28 Cuma Ara 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

2012 en çok satılan kitaplar, 2012 popüler kitaplar, albert camus, amin maalouf, aylak adam, çavdar tarlasında çocuklar, bir bilim adamının romanı, Dönüşüm, düşüş, doğudan uzakta, grinin elli tonu, içimizdeki şeytan, ihsan oktay anar, kürk mantolo madonna, korkuyu beklerken, kuyucaklı yusuf, mutlu ölüm, oyunlarla yaşayanlar, saatleri ayarlama enstitüsü, semerkant, siddharta, sineklerin tanrısı, taht oyunları, tuhaf alışkanlıklar kitabı, tutunamayanlar, yabancı, yaşar kemal, yedinci gün


kütüphaneKitaplar! Asla vazgeçmek istemeyeceğim yegane parçalar. Şimdiye kadar burada hem kitaplardan hem filmlerden hem de tiyatro oyunlarından bahsettim. 2012’nin sonuna gelirken benim için de bir durum raporu vermek şart oldu. 2012’de en çok hangi kitaplar satılmış, neler varmış, kim yokmuş? Bu kitaplar neden böyle tutulmuş bir göz atalım. Daha sonra 2012’nin filmleri ve tiyatro oyunlarından da bahsederiz.

dogudan uzakta amin maalouf

Listenin birinci sırasında Amin Maalouf – Doğu’dan Uzakta var. 2012’yi verimli bir şekilde geçirdim Amin Maalouf açısından. Bir tek satın alıp da okumadığım Ölümcül Kimlikler kaldı. Onun dışında Beatrice’ten Sonra Birinci Yüzyıl, Tanios Kayası, Uzaktan Aşk ve Doğu’nun Limanları‘nı okuma fırsatı buldum bu sene içinde. Semerkant ve Yüzüncü Ad’ı ise çok daha önce okuyabilmiştim. Doğu’dan Uzakta’yı henüz okuma şansına nail olmadım ancak kısa sürede alıp başlayacağım kesin çünkü Amin Maalouf beni Beatrice ile kırmış olsa da kolayca vazgeçemeyeceğim bir yazar.

“Doğu’dan Uzakta, bir yüzleşmenin romanı: Gençliklerinin en güzel dönemlerini bir arada geçiren, ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra farklı yerlere dağılan ve yıllar sonra, eski arkadaşlarından birinin cenazesi için tekrar ülkelerine dönen bir grup arkadaş… Açıkça belirtilmese de Lübnan İç Savaşının getirdiği yıkımlara ve Ortadoğu coğrafyasının kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlarına dair çok çarpıcı gözlemlere de yer veren Doğu’dan Uzakta’da Maalouf, yine en iyi bildiği şeyi yapıyor: Doğuyu anlatıyor.” demişler. Bu da zannediyorum kitabı almak için yeterli bir açıklama.

yedinci gun ihsan oktay anarSıkı bir İhsan Oktay Anar hayranının uzun zamandır beklediği kitaptır Yedinci Gün. Benim gerçekten büyük bir merakla beklediğim kitaptı. Hepsinden çok daha iyi olmasını hatta bilmediğim bir şekilde tamamen bana ait olmasını istemiştim ancak en büyük hayal kırıklığını yaşadığım kitap oldu. Daha önce İhsan okumasaydım belki de bu okuduğum bana büyülü, aklın ötesinde gelecekti, ancak İhsan Oktay Anar’ın Külliyatı’ndan haberdar olan birisi olarak bir Suskunlar değil demek istiyorum. Yine de bu benim şahsi görüşüm, en çok satanlar listesinde ikinci sırada olmasına göre vardır helbet bir bildikleri.

“Çizgilerin kürelere, zamanın sonsuzluğa, sonsuzlukların da hayâllere dönüştüğü bir hikâyedir bu. Sıradan insanların sıra dışılığı, bilinen hikâyelerin düşlere dönüşümü, zaafların asîlleşmesi, erdemlerin ardındaki günâhkârlık tüm içtenliğiyle akacak zihinlere. İnsan olmanın en zayıf ve en yüce yanları, bir hikâyenin dokunuşuyla bir kez daha bilinebilir olacak.”

ciplak deniz ciplak ada yasar kemal

Listenin üçüncü sırasında Yaşar Kemal yer alıyor. İnce Memed ile Yaşar Kemal’i tanıma fırsatı yakalamış insanların son zamanlarda Kemal’den bekledikleri önemli bir eserdi Çıplak Deniz Çıplak Ada. Sait Faik aklıma geliyor her ada denilişinde, bu yüzden kitabı daha bir bağrıma basıyorum. Şimdiye kadar burada herhangi bir Yaşar Kemal yazmamış olmanın hüznünü yaşıyorum bir yandan.

“Çıplak Deniz Çıplak Ada”, Yaşar Kemalin yerlerinden edilen insanların Egede bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarının destansı öyküsü Bir Ada Hikâyesinin dördüncü ve son kitabı. Dörtlünün bu son romanında, geçmişin yaraları kapanmaya yüz tutmuş ama izleri kalmıştır… Ağaefendiyle Melek Hatun, Poyrazla Zehra, Ali Hüseyin’le Nesibe muradına erecektir; Lena Ananın hasretle yollarını beklediği kayıp oğulları da geri dönmüştür ama balıkçıların reisi Hıristonun başına beklenmedik bir olay gelir.”

grinin elli tonu e l jamesPopüleritesi ile dünyayı sallayan Grinin Elli Tonu var listenin dördüncü sırasında. Kitabı okumadım ve büyük bir önyargı ile okumak da istediğimi sanmıyorum. Pegasus yayınlarından çıkan kitapların neden böylesine popülerlik yakaladığını da tekrar düşünmek istiyorum. Hmm…

yabanci albert camusBeşinci sırada değil de daha yukarıda olmayı hak eden Yabancı var listede. Albert Camus’nün esrarengiz dünyasında, kelimelerinde ve düşlerinde hareket etmenin tek yolu belki de onun kitaplarını okumak. Albert Camus’nün de üç kitabını bu sene okumuş olduğum için mutluyum. Mutlu Ölüm ve Yabancı, ardından da Düşüş. İnsanın kendi gözlerinin içine bakması demek bana kalırsa Camus okumak.

“Ölümün egemen olduğu bir “varlık”ın en anlamsız olgularını saçma bir düzensizlik içinde yaşayan bu romanın başkişisi “Meursault”, bir simge kahraman değildir, “adı” olmayan bir “Yabancı”dır; bu eksik kimlik, gerçeklikten algıladığı şeyi yapılandıramayan, yeniden örgütleyemeyen, ama gerçekliğin yankılarını yakalamaya çalışan bir boş bilincin imgesidir. “

kürk mantolu madonnaZaman geçse de gerçekliğinden hiçbir şey kaybetmeyecek olan bir kitap var listede. Bu kitap her zaman listede kalmalı bence hatta ikinci ve üçüncü sırada yer alırsa hiç gocunmam. Sabahattin Ali okumuş olduğum için kendimi şanslı addediyorum. Böyle bir adam ile, böyle bir can ile tanışmak belki de insanoğlunun yaşayabileceği en güzel deneyimlerinden bir tanesi. Henüz tüm hoyrat ellerde yerini almadan tanışmak ise paha biçilemez. Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan ile kilitleri kapamış oldu Sabahattin Ali. Açabilmek için yürek gerek.

“Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.”

Liste şu şekilde devam ediyor: Lizbon’a Gece Treni, Özgürlüğün Elli Tonu, Satranç ve  bir sonraki durak Tutunamayanlar olunca ben duruyorum.

tutunamayanlar oguz atayBu kitabın hala en çok satanlar listesinde olması Türk Edebiyatı için en onurlu gerçeklerden bir tanesi. Geç keşfedilmiş ancak peşinin bırakılmaması gerektiği anlaşılmış bir adam Oğuz Atay ve onu okumak ve onu anlamak ve onunla birlikte düşünmek. Oyunlarla Yaşayanlar, Korkuyu Beklerken ve Bir Bilim Adamının Romanı‘nı severek ve bayıla bayıla okurken onu okumanın vakti olduğunu anladığım adamın en baba, en kalın kitabının listede olması. İşte tarif edilemez mutluluk yaratan gerçeklerden bir tanesi.

“Tutunamayanlar, Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Berna Moran, Oğuz Atayın bu ilk romanını “hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” olarak niteler. Morana göre “Oğuz Atayın mizah gücü ve duyarlılığı ve kullandığı teknik incelikler, Tutunamayanları büyük bir yeteneğin ürünü yapmış, eserdeki bu yetkinlik Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.” Küçük burjuva dünyasını ve değerlerini zekice alaya alan Atay, “saldırısı tutunanların anlamayacağı, rededeceği türden bir romanla yapar.”

Okumadığım kitaplar ile karşılaştıkça listede üzülüyorum yetişemiyorum diye. Liste sırasıyla şu şekilde devam ediyor:

Hikayem Paramparça,

Sinek Isırıklarının Müellifi,

İçimden Geçen Zaman,

Taht Oyunları serisi,

Sineklerin Tanrısı,

Siddharta

Ve ardından okuyup en çok okunan listesinden olmasından mutlu olduklarım geliyor:

Suç ve Ceza,

Aylak Adam,

Dönüşüm,

Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı,

Çavdar Tarlasında Çocuklar,

Kuyucaklı Yusuf…

Ah kitapların mutluluğu bir başka. Bir başka onların kokuları ve hatta satın alma duygusu.

The Scarlet Letter / Kırmızı Leke

11 Salı Ara 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 37 Yorum

Etiketler

a harfi, a letter, able, adultry, angel, arthur dimmesdale, binary opposition, black man, boston, chillingworth, doğa, evil, günah, gece ve gündüz, hester prynne, ikili zıtlıklar, kırmızı leke, nathaniel hawthorne, nature, püritan, pearl, puritan tradition, romantik, romantizm, scarlet letter, the scarlet letter


The Scarlet LetterRomantik elementlerin bir araya geldiği, tarihten kesitler yakalamamızı sağlayan ve Nathaniel Hawthorne tarafından yazılan bir kitaptır The Scarlet Letter. Kitabı okumaya başladığımızda nasıl yazıldığına dair açıklama getiren bir bölüm ile karşılaşıyoruz. Bu bölümün kitaba giriş açısından önemli bir parça olduğunu söylemeden edemeyiz. Giriş bölümünde depoda bulunan bir kitap ve üzerinde yazan A harfi ile ilgili bir hikaye yazmaya karar veren bir adam vardır.

17 yüzyılda Boston’ında tam olarak Puritan zamanında geçer hikaye. Hester Prynne boynunda kırmızı bir A harfi taşımak zorunda kalan günahkar bir kadındır. Küçük bebeği ve kendisi yasak bir aşkın meyvesi ve sahibidirler. Kocası uzaklardayken kocasını aldattığı için bu A harfini bir ceza olarak taşımak zorundadır. Bu sayede herkes onun bir günahkar olduğunu bilecek ve kimse onunla konuşmayacaktır. Aynı zamanda onun bu günahını daima hatırlaması ve her seferinden daha çok acı çekmesi olanlanır. Arthur Dimmesdale, Hester’in aşığıdır. Aralarında garip bir bağ vardır. Hem birbirlerine karşı bir tutku duyarlar hem de Arthur’un rahip olması dolayısı ile taşıdıkları büyük günahın varlığına inanırlar. Hester’in uzaklara giden ve binbir hinlik ile geri dönen kocası Chillingworth ise vücuden ve zihnen kötü durumdadır. Aksak bir bacağı ve kamburu vardır. Aynı zamanda içindeki çirkinlik neredeyse yüzüne vurmuştur. Hikaye bu üç önemli karakterin ve aslına bakarsanız küçük olmasına rağmen en büyük rollerden birisini üstlenen Pearl’ün etrafında geçer.

Hester, boynunda “adultry” yani zina’nın a’sını taşımak zorunda olan bir kadındır. Puritan ahlakına göre kabul edilmesi imkansız bir annedir. Onlara göre Hester Pearl için hiçbir zaman iyi bir anne olamayacaktır. Pearl’ün garip ve doğaya yakın tavrının da bu anne olamayıştan geldiğine inanırlar. Anlatıcı her ne kadar Hester’e karşı duruyor gibi görünse de, roman boyunca onun başı dik tavrını sevdiğini ve ondan kolayca vazgeçmeyeceğini anlarız.

Roger Chillingworth Hester’in garip kocasıdır. Hem fiziksel hem de zihinsel olarak canavara benzer tarafları vardır. Karısı ve Arthur’u basmak için planlar yapar, onları parmaklarının ucunda oynatmaya çalışır. Hayatının gayesini Dimmesdale’e ve Hester’e gün yüzü göstermemek olarak belirler. Hikayenin sonunda Arthur’un durumu ile tutunacağı hiçbir dal kalmaz ve o da aynı sonu yaşar.

Dimmesdale, hem aşık hem rahiptir. Gidip gelen bir psikolojisi vardır. Pearl’ü çok sever ve Hester’e daima yardım etmek ister. Ayrıca onun da kimsenin görmediği fakat kendisinin gördüğü ve kabul ettiği bir A harfi vardır göğsünde. Verdiği vaazlar ile meşhurdur. Yüreğindeki ve sözlerindeki bu doluluk Hester’e olan aşkı ile doğru orantılıdır.

Pearl, tekinsiz bir çocuktur. Gerçekleri algılamak ve bunları görmek konusunda özel bir yeteneği vardır. Çevresindeki insanlar tarafından sevilmez çünkü babasının Şeytan olduğu düşünülmektedir. Pearl bir şeytan kadar akıllı ve kıvraktır. Asla bir çocuktan beklenmeyen sorular sorar ve herkesin o anda tıkanıp kalmasına neden olur.

Hawthorne’un Scarlet Letter’ı önemli temalar, semboller, motifler ve cümleler arasındaki anlamlar ile doludur. Öne çıkan temalar sırası ile şöyledir:

1- Günah, bilgi ve insanın durumu: İnsanlığın ilk günahı bilgi ağacının meyvelerini yemeleridir. O andan sonra tüm dünya insanları günah ile doğmuşlardır. Bu noktada Arthur ile Hester Adem ile Havva gibidirler. İnsan olmanın ne demek olduğunu anladıkları ve öğrendikleri için ilk günahı işlemiş olurlar. Ardından zinaları ile tüm dinlerde en günah olan şeylerden birisini yapmışlardır. Hawthorne’un vurgulamak istediği insanların kendi içgüdülerinden kaçamayacaklarıdır ve aslında günah olarak adlandırılan eylemlerin hangi kıstaslara göre günah olup olmadığını insanlara düşündürmektir. A harfi Arthur ve Hester için bir pasaport haline gelir.

2- Kötülüğün doğası: Kitapta Pearl’ün de ısrarla vurguladığı bi Black Man vardır. Bu Black Man kötülüğün sembolize edilmiş halidir. Aynı zamanda Dimmesdale’i işaret eder. Babasının o olduğunu anlayan Pearl ona karşı hem sevgi hem de nefret duymaktadır. Zaten Hawthorne’a göre de kötülüğün, şeytanın doğduğu nokta aşk ile nefretin arasındaki ince çizgidedir.

3- Kişilik ve toplum: Toplumun tüm yargılarına ve dayatmalarına rağmen Hester karakter ve kişilik sahibi bir kadındır. İşlediği günahın sonuçlarına açık yüreklilikle katlanacaktır. Boynunda A harfinin çıkarılmasına izin verildiği zamanda bile onu çıkarmayı reddeder çünkü A harfi ile bütünleşmiştir. Çevresinde olan bitene eleştiren gözlerle bakabilir ve onlara karşı koyabilir.

4- Medeniyet ve doğa karşıtlığı: Kitapta şehir ve orman arasında gidip gelen bir aile olarak gösterilir Prynne ailesi. Pearl kendisini ormanda o kadar özgür, o kadar mutlu hisseder ki neredeyse hayatının geri kalanını orada geçirebilecek özgüvene sahiptir. Bu açıdan Pearl’ün yani çocukluğun doğanın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Aynı şekilde Hester da ormanın içerisinde ilerledikçe içindeki temiz ve en kadın Hester’ı görür. Toplumun ve şehrin tüm yargılarından uzaktır çünkü doğa. Kadınlara ve çocuklara, doğaya ait olan ve üstünlük taslamayan her şeye açıktır kolları.

5- Gece ve gündüz karşıtlığı: Hester gün boyunca insanlar ile bir arada olmak zorunda olduğu gündüz saatlerinde yargılanmaya ve hor görülmeye açık bir durumdadır. Herkesin gözleri bu ailenin etrafında dönmektedir fakat gece ona nefes alma şansı sunar. Tüm günahların üstünü örter. Aklın ışığı gecenin ortasında doğmaz. Duygular gece ile bütünleşir.

6- Geçmiş ve gelecek karşıtlığı: Karakterlerin geçmişte yaşadıkları geleceklerine yön verir. Hester’in yaşadığı gizli aşk ve meyvesi her ne kadar geçmişe ait olsa da Pearl büyüdükçe gelecek ile bir araya gelmeye devam ederler. Pearl, geleceğin ışığı olmaya hazırdır. İnsanlar onları kirli bir ışık olarak görse de kendilerini affetmeyi başarabildikleri için parlak bir ışık olacaktır gelecek onlar için.

Romanda karşılaştığımız en önemli semboller de şöyle:

1- A harfi: Sanıyorum bunun bir sembol olmadığını düşünmek için dünyanın en düz adamı, bildiğiniz Sami olmak gerekir. Normal şartlarda adultry yani zinayı sembolize eden bu harf bir süre sonra hikayenin gelişimi ve Hester karakterinin dönüşümü ile farklı bir boyuta geçer. Bazen melek anlamına gelen angel, bazen muktedir olma anlamındaki ability bazen de tutku anlamına gelen affection olur. A harfi zamana ve yere göre, etrafındaki çevrelere ve bakan kişiye göre değişiklik gösteren özel bir semboldür.

2- Meteor: Kitapta yer alan ve ilgi çekici sahnelerden birisinde kayıp düşen meteor farklı şekillerde algılanır. Köy halkı gökyüzüne baktıklarında bu meteoru bir A harfi olarak görürler. Bunun “angel”dan geldiğine inanır ve onu tanrının özel bir işareti olarak görürler. Puritan ahlakı ile yargılayıp o şekilde açıklarlar. Fakat Dim’e göre bu işaret olsa olsa kendisinin de içinde sakladığı günahın gökyüzüne çıkmasıdır.

3- Pearl: Bu küçük kız hem ismi hem de karakteri ile başlı başına bir semboldür. Öncelikle iki kabuk arasından çıkan bir değerli taş parçası düşünelim. Pearl de aynı bu şekildedir. İçine kapanık bir çocuktur, kabuğunu kırmak zordur fakat içinde bir noktada oldukça parlak, cevher denilebilecek bir çocuk yatmaktadır. Aynı zamanda incinin saflık ve güzellik sembolü olduğunu da biliyoruz. Pearl, doğanın bir parçası olduğu için saftır, tıpkı bir inci gibi.

Bu ayrıntılı açıklamadan sonra The Scarlet Letter üzerine özel birkaç görüş belirtmem gerekirse:

Amerikan Kültürü ve Edebiyatı öğrenciliğimin en güzel romanlarından bir tanesidir The Scarlet Letter. Nathaniel Hawthorne’un sadece sembolik değil aynı zamanda fazla gerçekçi hikayesi ile zamansızlığı kavrarız. Doğa ve medeniyet arasındaki çatışmadan, dini inançların boyutlarından çıkan bu ayrık otunun kökünden koparılması gerektiğini bir kez daha anlarız. Bu yazıya uzun olduğu için oldukça uzun süre başlayamamıştım fakat başladıktan sonra kendimi tutamadım. Sanıyorum bir romanı, her yönü ile dopdolu bir romanı incelemek böyle bir şey.

Beatrice’ten Sonra Birinci Yüzyıl

07 Cuma Ara 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

amin maalouf, amin maalouf inceleme, beatrice'ten sonra birinci yüzyıl, yapı kredi yayınları


beatrice ten sonra birinci yuzyilKitap okumaya bazen ara veriyor olmak beni üzse de güzel şeyler ile uğraştığım için etkisi yüksek derecede gerçekleşmiyor. Yaklaşık 1 aydır filmler ve diziler dünyasına geri dönmüş bulunuyorken önce Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı ardından da Beatrice’ten Sonra Birinci Yüzyıl beni büyük bir üçlü içerisine soktu. Kitap, dizi, film, iş, okul, blog. Ah pardon beşli içerisine sokmuş. Fakat yine de bu halimden memnunum. Evet artık günde sadece 4 saat uyuma gibi bir lüksüm var ancak şimdilik her şey güzel.

Amin Maalouf’a karşı duyduğum sevgi ve saygıyı neredeyse her kitap incelemesinde belirtmekten geri kalmadım şimdiye kadar. Öyle ki onunla alakalı bir şeyler okumaya başladığımda bile hafiften bir sevinç doluyor için. Beatrice’ten Sonra Birinci Yüzyıl hiç düşünmeden almaya karar verdiğim Maalouf kitaplarından bir tanesi. Bu sefer biraz beni hayal kırıklığına uğratmış bir kitap. Fazla kısaymış, sanki her şey çok hızlı gelişiyormuş gibi hissettim. Halbuki ortada derinlemesine girilebilecek bir konu söz konusu: erillik ve dişillik.

Anlatıcımız ve kahramanımız böcekbilim konusunda üstün seviyede bir profesör. Clarence ile karşılaştıktan sonra hayatı değişmeye başlıyor. Kendisi ile röportajda bulunan Clarance’ı bir güzel kandırıp hayatına dahil ettikten sonra hayat  boyunca en çok istediği şeye sahip olmak için çabalıyor. Bir yandan da Mısır’da önemli bir yere sahip olan bokböceğinin özel bir karışım ile çok ucuz fiyata “erkek çocuk doğurtmak için” satıldığını, bu geleneğin çok uzun zamanlardan beri devam ettiğine değiniyor. Clarance bu noktadan sonra habercilik tutkusunun peşinden giderek Mısır’da ve diğer az gelişmiş ülkelerde çok uzun zamandır hatta yüzyıllardır süregelen bir gelenekten, kızların doğumunu azaltmak ve erkek ırkının sınırsız çoğalmasını sağlamak üzerine geliştirilen teknikten bahsetmek üzere hayatını riske atıyor.

Kitapta üzerinde durulan en temel konu bu. Kadınların erkek egemenliği altında ezilişi, canlı canlı öldürülüşü, insanların buna karşı koyarken bile içlerindeki onulmaz şiddet ve nefretten vazgeçemeyişi gözler önüne seriliyor. Dünyayı kurtaracak hikayenin dahi Darwinist bir teori ile “en sağlamını seçerek” oluşturulmasına tanık ediyor.

Söz konusu Amin olunca upuzun anlatımlar ile derin düşünceler bekliyordum fakat üstün körü geçilmiş gibi hissettim bu sefer. Hevesim kırıldı, canım sıkıldı. Yine de öyle tatlı bir bölüm var ki kelebekler ile alakalı, işte o bölüm kitabın tamamen açıklaması, incelemesi ve eleştirisi niteliğinde.

The Open Boat – Stephen Crane

27 Salı Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 4 Yorum

Etiketler

captain, charles darwin, darwinist, man's insignificance in the universe, naturalist, nature's indifference to man, open boat, stephen crane, the cook, the correspondat, the oiler, the open boat


The Open Boat, Stephen Crane tarafından yazılmış ibretlerle dolu bir öyküdür. Kendisi Kısa Öykü dersimizde bizlerle olmasına rağmen aslına bakarsanız o kadar da kısa değildir. En azından oku babam oku bir dönem geçirdiğimiz doğrudur bu hikaye önümüze geldiğinde. Aldığım notlar ve sizin için oradan buradan birleştirip size güzel bir açıklama, not tutma yazısı yazacağım.

İlk olarak The Correspondant olarak karşımıza çıkan ağabeyimizin Stephen Crane olma ihtimali oldukça yüksektir. Edindiğimiz bilgilere göre Stephen Crane de böyle bir yolculuğa çıkmış ve zorlukları aşmıştır. Hikayeyi de bu yüzden The Correspondant’ın zihnininden duyarız. Onun fikirleri ve düşünceleri ile hareket ederiz. Bu yüzden onun sorgularına da eşlik etmiş oluruz. İlk başta dünyaya hakim olabileceklerine inanırlar tayfa olarak. Doğayı anlayabileceklerine, her şeyden üstün olduklarına inanıyorlar. Bu yüzden gözlerinin önünde bir perde var gibi bir durum söz konusu. Fakat bottan da anlaşılacağı üzere deniz motifi yine karşımıza çıkıyor. Yine bir maturity, yine bir olgunlaşma süresi kahramanlarımızı bekliyor olacak. Hikayenin başında hakimiyet duygusu yüksek olan kahramanlar hikayenin sonunda doğanın aslında onlara sahip olduğunu anlayacaklar.

Correspondant okumuş bir adam olduğu için yol boyunca öğrenmeye ve algılamaya en fazla açık olan adam. Örneğin varlığı, kaderi ve hayatı sorguluyor. Var oluşlarının nedenini bulmaya çalışıyor. Rodin’in Thinker heykeli gibi bazı pozlara girmesi de mevcut.

Bir diğer tarafta ise The Oiler var. Oiler botta bulunan en güçlü adam. Kasları var, botu tek başına götürebiliyor vs. Bu yüzden Darwinist teoriye göre ayakta kalabilecek olan tek kişi o. Fakat hikayenin sonunda ölmüş olan tek kişi The Oiler oluyor. The fittests survive dediğimiz olay da işte bu noktada cereyan ediyor. En başından beri güçlü kuvvetli hali ile onun kurtulacağını anlıyoruz. Gerçek bir survivor olduğunu görmemize neden oluyor hikaye de bizim. Ancak hem zihnen hem de fiziken güçlü olunmadığı sürece kurtulma ihtimalinin düşük olduğunu anlıyoruz.

Hikayenin başında daha bireysel olan bu dört adam zorluklarla karşılaştıklarında bir olmaya başlıyorlar. Kaybettikleri yiyecekler için üzülüyor, var olanları nasıl paylaşmaları gerektiğini düşünüyorlar. Anlıyorlar ki doğaya karşı tek başlarına olduklarında kurtulabilme şansları çok düşük. Bu yüzden birlik olmanın en mantıklı iş olduğunu kavrıyorlar. Kardeşlik teriminin içini doldurmaya başlıyorlar bu sayede. Artık ölüm kalım yolunda bir araya gelmiş adamlar oluyorlar.

Hikaye ilerledikçe bu adamların yarı batık botu ile kıyıdaki insanlar tarafından izlenmesi sahnesi geliyor. Bu sahnede en önemli nokta bakmak ile görmek arasındaki fark. Kıyıdaki insanlar onlara uzaktan bakıyor ve hatta onlara el sallıyorlar. Bizim biraderler ise zor durumda oldukları halde kendilerini bir türlü açıklayamıyorlar. Onların katı realitesine karşılık diğer tarafta hayal gücü var. İnsanlar uzakta ne olduğunu hayal edip ona göre hareket ediyorlar ve tabii ki oradan herhangi bir kaza ümitleri olmadığı için, görmek istemedikleri için de olabilir onlara el sallıyorlar.

Yavaş yavaş kader ve gerçeklik algıları değişmeye başlıyor. İlk başta kendi çıkarları doğrultusunda yaptıkları tahminleri artık daha doğru yapıyor hale geliyorlar. Fakat kendi aralarında da gerçeği farklı şekilde algılama söz konusu. Oiler’ın (Billie), Cook’un, Correpondant’ın ve Captin. Correspondant düşünmeye devam ettikçe ve başına gelenleri anladıkça insanın dünya üzerindeki minikliğini kavrıyor. Aslında ne kadar önemsiz bir parça olduğunu anlamaya başlıyor ve bu noktadan sonra umudunu kaybediyor. Sadece kendisini sorgulamakla kalmayan Correspondant aynı zamanda tanrıyı da sorguluyor. Kendi geleceğini öngörüyor ve “I never shall see my own, my native land.” diyor.

Değinmemiz gereken son nokta ise kardeşlik bağının kuvveti ile kendisini diğer arkadaşları için ölüme atan Oiler oluyor. Hikayenin başında tek başlarına hareket edem adamların son tahlilde nasıl birbirine bağlı olduklarını, zorlukların insanları nasıl birbirine yaklaştırdığını görmüş oluyoruz.

Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı / Beni Hiç Tanımıyorsun!

24 Cumartesi Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

126 yazar, 80'ler kitabı, 90'lar kitabı, ahmet akdeniz, ahu akkaya, atın intikamı, öznur doğan, elektra kompleksi, freud, girinti çıkıntıları saymak, kadir aydemir, rayka nayır güven, sevde kaldıroğlu, sosyal medya, tuhaf alışkanlıklar kitabı, tunca çaylant, yitik ülke yayınları


Hadi birbirimize açalım alışkanlıklarımızı ve tuhaflıklarımızı. Aslında kimse görmek ya da duymak istemez deşifre olduğunu. Örneğin birisi bana “Öznur, sen böyle zamanlarda şöyle yapıyorsun.” dese hafiften uzaklaşırım ortamdan biraz. Yine de zaaflarınızı, alışkanlıklarınızı siz anlatınca daha eğlenceli ve güzel oluyor. Tuhaf Alışkanlık Kitabı da kendilerine itirafları ile takıntılar konusunda bir tık öne geçenlerin kitabı. Kadir Aydemir’in hazırladığı kitaplar arasında yerini alan Tuhaf Alışkanlıkar Kitabı Yitik Ülke Yayınları’nın yeni gözbebeklerinden bir tanesi. Daha çıkalı 1 ay bile olmadı fakat oldukça geniş bir kitleye yayıldı bile. Yitik Ülke Yayınları’nda çıkan her kitabın böylesine sosyal medyada ve diğer mecralarda yankı bulmasının en önemli nedeni Kadir Aydemir’in girişimci ruhu ile gerçek kitapseverleri bir araya getirebiliyor olması. Sosyal medyadan insanlarla bir araya gelip kitap yapma fikri daha önce başka kimsenin aklına gelmemişti. Bu yüzden farklı projelere imza atılmış oluyor Yitik Ülke Yayınları çatısı altında.

Gelelim kitaba. Gelelim sayfaların kenarlarını kıvırmayı hiç sevmesem de kıvırmadan duramadığım kitaba. Takıntılar ne kadar farklı ve çeşitli diye düşündüren kitaba… Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı 126 kişinin kuytuları ile bizi buluşturan bir kitap. Yalnız kitabın en büyük özelliği başkalarının hayatı ile sınırlı kalmaması çünkü tuhaflıklar hem bireysel hem de beynelmilel şeyler. Hem hiç tanımadığınız insanların hayatını öğreniyorsunuz hem de kendi hayatınız ile bağ kurup “Aaaa garip tesadüfler.” gibi şeyler söylüyorsunuz.  Ahu Akkaya’nın “Girinti Çıkıntıları Saymak” takıntısının bendeki tezahürünü görüyorum kitaplığıma bakınca. Tunca Çaylant’ın “Bir Oğlak’ın Suyla İmtihanı”nı yaşıyorum her duşa girdiğimde. Yani bu kitap parçalar halinde yazılmış fakat tamamiyle bütün olmayı başarabilmiş bir kitap. İlk olarak kendi ekseninde tamamlıyor dönüşünü, sonra sizi de içine alıyor.

Kitabı okurken çok güldüğüm bölümler oldu. Örneğin Sevde Kaldıroğlu’nun “Kızım, Ayakkabılarını Bağla, Düşersin Sonra” yazısına bildiğiniz sırıttım. Tam da okurken otobüsteydim çünkü. Ya da Rayka Nayır Güven’in “Panda Olmuşum Haberim Yok” yazısına. Bu alışkanlıklar hem güldürebiliyor hem de sizi daha yakın hissettiriyor. Fakat üzüldüğüm, yumruk gibi mideme oturan bölümler de oldu. Örneğin Ahmet Akdeniz’in “Atın İntikamı” yazısı ve hikayesi…

Sonra kitabı okurken kendimi bir psikologmuşum gibi hissederken buldum. Bu insanlar bana anlatıyorlardı hallerini. Kimisi adımlarını sayıyordu, kimisi benim gibi çift sayıların meftunuydu. Ben de hepsi için bir psikolojik neden bulmaya çalışıyordum. Çok da bilirim ya, “Bu kesin Elektra kompleksi.”, “Hmmm, evet, insanlar reddettikleri şeyleri bir süre sonra yaşarlar.” gibi. Kendime döndüm baktım ki bende de olaylar olaylar. Garip gurup alışkanlıklar var. Hem de annemin alışkanlıklarına dönmeli mönmeli alışkanlıklar bunlar. Bir de küçüklükte ve üniversitede geliştirdiklerim var.  E bunlar benim tuhaflıklarım, bana tuhaf gelmiyor ki. Ah bu tuhaflık! O zaman ben de içinden bir tanesini seçeyim tuhaflıkların ve ince bir ayrıntı vereyim hayatımdan.

Şu anda oturduğumuz eve taşındığımızdan bu yana ben her seferinde 3. kata çıkarken ayn oyunu oynarım. Mermer taşları ile oluşturulmuş merdivenden çıkarken mermer üzerindeki çizgilere ayağımda basmaya çalışırım. Bu çizgiler bazen /’dir, bazen \. Fakat bu bahsettiğim çizgiler karo taşlarının kırılan kısımları ya da birleşim yerleri değildir. Bildiğiniz mermerin içinde bulunan, mermere ait farklı renklerdir. Bir bakarın ikinci katın bir merdiveninde hiç çizgi yok. Hoop bir sonrakine atlarım. Böyle böyle paytak paytak çıkar dururum evime. Hiç yakalanmadım da şimdiye kadar.  O konuda keyfim kıyak. :)) Allah yakalatmasın! 🙂

Bir de son anda aklıma gelen bir şey var kitap ile alakalı. Hani bazı kitaplar vardır hiç bölüm yoktur, okursunuz da dünyanın öbür ucuna gitmeniz gerekir yeni bir bölüme başlamak için. 126 kişinin her biri ortalama 1.5 sayfada anlatmıştır tüm tuhaflıklarını Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı’nda. Bu yüzden hemen okumuş olursunuz kitabı. Her biten sayfa yeni bir hikayedir çünkü. 🙂 Ve yüzden fazla bölüm demektir.

Bartleby, the Scrivener / Katibim Bartelby

23 Cuma Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 1 Yorum

Etiketler

Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, bartelby, bartelby the scrivener, civil disobedience, death letter, death letter office, gingernut, herman melville, i would prefer not to, kapitalizm, katip bartelby, kısa öykü, sivil itaatsizlik, turkey, wall street


Sivil itaatsizliğin Amerika’daki babalarından bir tanesidir Bartelby. Daha önce Death Letter Office’te çalışmış bu adam Wall Street’te çalışmaya başlar. Ne zaman Bartelby’den bir iş istense işte o zaman “I would prefer not to.” der ve hatta sayfaları bu şekilde doldurmuşluğu vardır. Herman Melville’in hayatından parçalar bulabileceğimiz kısa öyküde Bartelby’nin soyutlanmış yapısı ile karşı karşıya kalırız. Sakin, sessiz bir adamdır Bartelby fakat oldukça da inatçıdır. Kendi istemediği sürece hiçbir işi yapmaz. İnsanlar ve yaşantısı ile iletişimi pamuk ipliğine bağlıdır Bartelby’nin. Bu sistemde aslında nasıl olduğunun da önemi yoktur. Kısa hikayedeki karakterlerin özel isimleri olmadığını görürüz o anda. Gingernut, Turkey gibi isimler ile çağrılan çalışanlar vardır ofiste. Toplumda sadece aracı olarak var olan, herhangi bir söz hakkı söz konusu olmayan adamlardır. Birbirleri ile iletişimleri neredeyse yoktur. Bartelby’nin de konuşmama konusundaki inatçılığını düşünürsek koca ofisin içerisinde bir allahın kulu konuşmaz, bir şeyler anlatmaz. Sanki aralarında duvarlar vardır. Bu duvarlar hem karakterleri birbirinden ayırır hem de sembolik olarak mekanikleşmeye başlamış toplumun birbirinden ayrılmasına gönderme yapar.

Bir gün Bartelby hapse düşer. Hapse düştüğünde iş yerinin sahibi / patron Bartelby’i görmeye gelir ve ona kendine iyi bakmasını söyler. Bizim inatçı Bartelby durur mu? Yapıştırır lafı! Pardon, kapatır ağızı. Günlerce yemek yemeyi reddeder ve ölür. Bartelby düzene karşı koyarak ölümü göze almıştır.

Bartelby hem depresif hem de hafif kaçık bir adamdır. Anlatıcı Bartelby’nin hayatına girmeyi başarmış, onun bu sistemde yer almak istemediğini çözmüştür. Bartelby dahil ofiste çalışan herkesin mental ya da fiziksel bir rahatsızlığı vardır. Bu da ofis içerisinde üreticiliğin en düşük seviyede olduğunu gösterir. Hikaye ne kadar gerçekçi olursa olsun romantik yönleri ile öne çıkar. Bartelby için ölüm, yaşamaktan daha stabil bir durumdur. Çünkü yaşarken ölümü daha çok hissedersin hayatında. Wall Street’te, büyük binaların arasında ruhunu hissedemez, sadece var olan sistemin bir parçası olursun.

Bartelby katip olduğu üzre sadece kopyala yapıştır işlemi ile meşguldur bu yüzden hayal gücünü harekete geçirmesine hiçbir neden yoktur. Sadece kopyalar yaratır. Tıpkı bir bilgisayar gibi ona verileni yapmaktadır. Hissettiği sadece makineleşmenin keskin ve demirsi tadıdır. Daha önce de bahsettiğimiz görünmez duvarlar maddesel olarak da karşılarına çıkar. Örneğin kapılar, diğerlerinden daha yüksek patron kürsüleri, masalar. Hepsi karakterlerin uzaklaşmasına neden olan ayırıcı elementlerdir.

Kendi başına itaatsizlik yaratan ve bu yolda ölmeyi göze alan Bartelby yine de sıradan bir katip, bir bilgisayar değildir. Bir Don Quixote bilemediniz Melville’in kendisidir!

The Fall of the House of Usher

21 Çarşamba Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 7 Yorum

Etiketler

Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, edgar allan poe, gotik, kimlik karmaşası, madeline, roderick, split identity, the fall of the house of usher


Amerikan Kültürü ve Edebiyatı denildiğinde ilk akla gelen garabetlerden birisidir Edgar Allan Poe. Öncelikle bir garip adamdır tipinden dolayı. Hem kargalara düşkündür. Ölüm ile sık sık dalga geçer. Hep bir karanlıktır anlattığı şeyler. Uçan hayaletler, yıkılan evler, gömülü insanlar. Edgar Allan Poe Gotik Edebiyat’ın Amerika süvarisidir. The Fall of the House of Usher’da da aynı teknikleri ve konsepti kullanmıştır.

The Fall of the House of Usher anlatıcımızın Roderick Usher’dan bir mektup alması ile başlar. Anlatıcımız uzun zamandır görüşmediği arkadaşından mektup aldığı için tedirgin olduğunu belirtir. İlk başta gitmek istemese de kardeşinin ölümünden bahsederek anlatıcıyı evine davet etmiş olur. Anlatıcı yola çıktığında ilk olarak evi uzaktan inceler. Bir garip değişik bir evdir bu. Sanki cinler ve periler tarafından korunmaktadır. Usher ile buluştuklarında anlatıcı Usher’ın kardeşinin öldüğünü öğrenir ve birlikte kardeşini aile mezarına gömerler. Aradan zaman geçer fakat ortalıkta gergin bir hava vardır. Usher çok korkmaktadır, neredeyse keçileri kaçıracaktır. Anlatıcı ona bir hikaye okumaya başlar. Bu okuduğu hikaye ile Usher’ı rahatlabileceğini düşünür fakat hikaye gerçek boyutlara varmaya başlar. Birden kapılar çarpar, her şey yıkılmaya yüz tutar. O anda gömmüş oldukları Madeline’i kapının önünde duruken görürler. Anlatıcı Madeline’i gömdüklerine emindir. Madeline kardeşinin üzerine yürür ve Usher’ın üzerine düşer. O noktada ikisi de ceset olmuşlardır. Anlatıcı da oradan topukları bir tarafına vura vura kaçar. Evi uzaktan izlediğinde ise evin tamamiyle yıkıldığını, o anda ortaya bir insan yüzü çıktığını, daha doğrusu evin bir canlı gibi karakterize edildiğini görür.

Roderick entelektüel ve kitapkurdu bir adamdır fakat en büyük problemi gerçek ile hayal dünyasını birbirinden ayıramamasıdır. Kardeşinin sahip olduğu fiziksel hastalık ile Roderick’in sahip olduğu zihinsel hastalık birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Bu kardeşler hem karın bağı ile bağlanmışlardır (ikizlerdir) hem de birbirlerini tamamladıkları için ruhen tamamlamış olurlar.

Kısa hikayede bulabileceğimiz en önemli unsurlar Gotik hikayede bulabildiklerimizdir: perili ev, ürkütücü çevre, nedeni belli olmayan hastalıklar.  Aynı zamanda evin nerede olduğunu da tam belirtemeyiz. Hikaye destekleyici bir açıklama yapılmadan anlatılır. Usherların evinde gerçekleşen değişimden haberdar değilizdir. Poe öyle klostrofobik bir dünya yaratır ki bu dünyada karakterler hareket edemez. Oldukları yerde kalmak zorunda kalırlar. Aynı zamanda Poe’nun yarattığı bu dünyada biz de kendimizi sıkışmış hissederiz. Okurken farkına varmadan gerilir, farklı sonlar bekler hale geliriz.

Split identity olarak anlatabileceğimiz “kimlik karmaşası / ayrışması” The Fall of the House of Usher’ın en önemli noktalarından bir tanesidir. Roderick hafiften sıyırmış bir adamdır. Mental rahatsızlığı onu bu ayrıma götürmüştür.

Madeline ise hem ölü hem canlı bir kadındır. Kardeşi tarafından katatonik bir felç sırasında ölmüş gibi gömülmektedir fakat bir sahne sonra Madeline’i canlı olarak görürüz. Aslına bakarsanız Madeline’in ölü ya da diri olduğu hakkında kesin bir yargıya varmamız mümkün değildir. Aynı şekilde ağabeyinin delilik boyutları da oldukça ilgi çekicidir. Evin yıkılışı ve ortadan kalkışı Roderick’i sembolize eder.

Burada bahsetmediğimiz fakat genel olarak Poe külliyatında bulunan bir diğer tema ise bu hastalıkların kalıtsal olduğudur. Geçmişe dair bilgi vermese de biz bu deliliğin ailenin bir yerinden geldiğini oldukça iyi biliriz.

Poe gizli işlerin adamıdır. Evi bir insan gibi çöktürebilecek yapıdadır. Bu yüzden ev ikiye ayrıldığında Madeline ve Roderick olarak görmek yersiz olmayacaktır.

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...