Etiketler

, , , , , , , , ,


Monolog bazen konuşma bazen ise kendini anlatma sanatıdır. Albert Camus Düşüş’te bir adamın düşüşüne tanık ediyor bizi.

Clemence kendisini anlatmaya başlıyor barda tanıştığı bir adama. O anlattıkça siz onu daha da mükemmel görüyorsunuz. Gerçek bir erdem yuvası olduğunu düşünüyorsunuz fakat bir yandan aklınızı kurcalayan gerçekler var. Örneğin kişinin kendisini anlatması samimiyetten uzak geliyor bir anda. Kendinizi yabancı hissediyorsunuz; fakat bu yabancılık Camus’nün Yabancı’sındaki gibi bir yabancılık değil. Sizi rahatsız eden bir şeyler var. Dürtüyor sizi, uyandırmaya çalışıyor.

Bu yüzden hikayenin serim bölümünde hafif bir uyanışla birlikte genel bir açıklama sizi bekliyor. Kimdir bu Clemence, necidir? Ne yer, ne içer? Kimlerle görüşür, kimleri evine davet eder?

Düğüm olarak adlandırabileceğimiz bir bölüm Düşüş’te Clemence’in kendi çıkmaz sokaklarına doğru ilerleyişi ve orada kendisini kaybedişi oluyor. Sadece kendini anlatmakla kalmıyor Clemence, aynı zamanda günah da çıkarıyor ve kendini keşfetmeye de başlıyor. Bu keşif onun için acılı bir hal alsa da keşfinden vazgeçmiyor. Hikayesini bitirmesi gerektiğini biliyor.

Çözüm demek isteyebileceğimiz yer ise Clemence’in kendini kabullendiği, artık tamamiyle kendisini tanıdığı ve kendi benliğinden uzaklaştığı noktadır.

Clemence şimdiye kadar gördüğümüz bildiğimiz insanlara pek benzemeyen bir karakter. Etrafımızda her yaptığı işten nemalanmaya çalışan pek çok insan var fakat Clemence’in Düşüş’üne çoğu sahip olmuyor. Yani pek çoğu için bir dönüş noktası yok, onlar hayatlarına kaldığı yerden devam ediyor. Aslında bu yaşadıklarının bir hayat olduğunu söylemek zor.

Clemence tamamen saygı görmek ve sevilmek için yaşıyor. En çok istediği şey egosunun tatmin edilmesi, aynı zamanda kendisini göstererek isteklerinin yapılması, kayırılması ve diğer bize göre ahlaksızlıkların gerçekleştirilmesi, örneğin kadınlar ile istediği zaman birlikte olabilmek, onlar için unutulmaz olmak ve istediği zaman erişebilmek. Fakat aslında düğüm burada değil.

Düğüm, Clemence’in bize çok benziyor oluşu. Clemence’in aslında hepimizin bir toplamı oluşu. Dönüp de “Yuh, bu kadar da olunmaz.” dediklerimiz aslında biziz. Clemence’in henüz evrilmemiş haliyiz. Saygı görmek için kendimize ünvanlar verip kendimizi zengin göstermeye çalışmamız, nesneleri kendimize mâl etmemiz, mesleklerimiz ile daha önce olabileceğimizi düşünmemiz, olmadığımız şeyleri göstermeye çalışırken onlara dönüşmemiz işte tam da Camus’nün anlatmak istediği şey.

Bizim sahip olduğumuz tüm negatif yönler Clemence’e yansımış durumda. Freud tarafından ‘yansıtma’ olarak adlandırılan gerçeklik ile karşı karşıya kalıyoruz. Biz her şeyi Clemence’te görüp kendimizi bir kenara çekebiliyoruz. İşte bu noktada Clemence bizim için ‘öteki’ olup çıkıveriyor.

Keşke gerçeklerden kaçmak bu kadar kolay olabilseydi ve biz de Clemence’in geçirebildiği dönüşümü “düşüş” olarak da olsa yaşayabilseydik.

Reklamlar