• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: oznurdogan.com

Küçüklü Büyüklü Şiirlerin Adamı e.e.Cummings

16 Cuma Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

a leaf falls, amerikan şiiri, öznur doğan, cummings, dr oetker, e.e.cummings, edward estlin cummings, kübizm, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, loneliness, majüskül, maroia, modern şiir, oznurdogan.com, profil, samet köse, soyut, wikipedia, yapı kredi yayınları


Bir garip adam Cummings, Amerikan Şiir’inde oldukça modern hareketler yapıyor. Çekirgeye benzeyen şiirler yazıyor bu adam. Harfleri sıralıyor ve görsel olarak size çekirgeyi gösteriyor harflerle. Acaba günlük yaşantısında nasıldı?

Hem ressam hem şair Cummings, yaptığı resimler Kübist akımdan etkilenerek yapılmış resimleri var. Oldukça güzel ve soyut resimler bunlar. Renkler canlı ve iç içe.  Düşündürmek istediği her şeyi bir araya koyabilmek için belki de böyle bir yol izlemiştir e.e.Cummings.

İsminin kısaltılmış halinde neden e.e. şeklinde yazıldığını merak edenler için önce ismin uzun halini paylaşıyorum; Edward Estlin Cummings. Yüksek oranda ses uyumu içeren bu ismin neden küçük yazıldığına dair ise şu açıklama imdada yetişiyor;

E. E. Cummings’in geleneksel olmayan majüskül (büyük) harf kullanma tarzı zaman zaman yayıncı ve okurları tarafından isminin küçük harflerle ve araya nokta konulmadan yazılması suretiyle öne çıkarılmıştır. Ölümünden sonra eşi tarafından bir kitabın önsözünde belirtildiği üzre yazar sadece küçük harf kullanarak şiirlerini yazmıştır. Böylece ismi resmi olarak “e. e. cummings” olarak değiştirilir. Fakat daha sonra, Cummings tarafından eserlerini Fransızcaya çeviren kişiye yazılan bir mektup incelendiğinde isminin yazılışında büyük harf kullanılmasını tercih ettiği ortaya çıkar. Bugün Cummings’i araştıran bir kişi yazarın ismini küçük harfle yazmasının bir alçakgönüllülük göstergesi olduğunu düşünebilirken, bir diğeri bu durumu yazarın kibirli olmasıyla açıklamaktadır.Kısacası tartışmalar hâlâ devam etmektedir. *

Böyle ilginç bir adamın tabii ki de ilginç şiirlerinden örnek vermeden geçmeyeceğim. Şöyle bir şiir yazmış şairimiz;

l(a

le
af
fa

ll

s)
one
l

iness

İlk bakışta tamamen anlamsız gelen bu şiire birazcık ince yaklaştığınızda iki parça görüyorsunuz, birisi parantezin dışı, diğeri de parantezin içi. Parantezin dışında şu yazıyor; loneliness.

Parantezin içinde ise “a leaf falls” yazmakta. Bir yaprak düşüyor ve bu yalnızlıkla ilişkilendiriliyor. Mevsim elbette sonbahar, yaprak yalnızlığa düşüyor, yalnızca düşüyor, tek başına düşüyor. Şiirin içinde birden fazla “1” vurgusu var. İlk satırdaki ‘L’ harfinin küçük yazılması ve roma rakamı ile 1 yazmış olması. aynı zamanda ‘falls’un yine tek tek yazılan roma rakamına benzer l harfleri. Doğrudan kelime olarak geçen ‘one’ ki İngilizce’de 1 demek olduğunu bilmeyen yoktur. Ve sonra yine bir L harfi görüyoruz, 1 yerine geçen.

Peki şiir neden bu formda yazılmış. Sanki bir yaprağın düşüşü gibi yazılmamış mı? İlk başta tutunan bir dalda, sonra düşen ve en sonunda yerde uzunlamasına yatan.

Peki Cummings bu kadar güzel şiir yazmayı nereden öğrendi?**

Böyle enteresan noktalarla e.e.Cummings’in şiirleri insanı hem farklı bir boyuttan yakalıyor, hem de böyle şiir yazmanın nedenini sorgulatıyor. Bir şiirin ardında birden fazla anlam ve form olabileceğini gösteriyor.

e.e.Cummings’i ise Türkçe’ye Samet Köse çeviriyor. Cummings’in tüm şiirlerini toplayıp bir kitap yapıyor.

Cummings şiirine dair daha söylenecek çok şey var fakat bunları yazıp ders minvalinde yazı paylaşmak istemiyorum. Yoksa şiirlerinde hangi konulardan bahseder, ne yapar ne eder diye yazılacak nereden baksanız üç beş paragraf var. Ben yine de tadında bırakayım, bir yaprak düşsün ve yaprak hikayeler oluştursun.

*wikipedia

** DrOetker reklamı çirkin ağızlı kıza gönderme.

Elif Şafak Külliyatı (Üç eksikle)

15 Perşembe Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

amerika, araf, öznur doğan, baba ve piç, doğan kitap, eceg, elif şafak, ermeni, firarperest, gazete, isimler, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, mahrem, maroia, med cezir, metis yayınları, mevlana, otobiyografi, oznurdogan.com, pinhan, politics of fiction, roman, siyah süt, türk, tebriz, uçanev, uludağsözlük, zündüg, şehrin aynaları, şems, şişman


Bir hemcinsi anlatma süreci her zaman acılı olmuştur. Söylediğiniz her şey yanlış anlaşılmaya teşnedir çünkü. Kötülerseniz; kıskanıyorsunuzdur, iltifat ederseniz; yaranıyorsunuzdur. İşte bu yüzden biz kadınlar fikirlerimizi söylemeye çekinir hale geliriz. Söylediğimiz her olumsuz şeyin suçlusuyuzdur ve her iyi şeyin de sebebi.

Elif Şafak ile benim tanışma hikayem arkadaşımın Araf isimli kitabı bana vermesi ile başladı. Her kitapta olduğu gibi bunda da birazcık bekledim tavlanmasını kitabın ve sonrasında okudum. Nedenin bilmediğim bir yakınlık duydum kitaba, kelimelere. Sanki bu cümleler çok daha öncesinde kulağıma söylenmişti diye. Elif yakın gelmeye başladı bana.

İsimlerden bahsediyordu Araf, yabancı bir ülkede yabancı olarak kalmaktan ve insanın neleri kaybedip neleri kazanabileceğinden. İsimlerin öneminden bahsediyor, söylemenin öneminden. Yaşamanın ne demek olduğunu anlatmaya çalışıyor bir de zamanı şarkılara göre tahmin etmeyi öğretiyor. Araf tam da damağımda kapağında olduğu gibi tatlı bir tat bırakıyor, ben Elif’i bir başka yere koyuyorum. Bir kadının böyle efsunlu yazabilişini kutluyorum bir çikolata ile.

Aradan zaman geçmezse olmaz, illa bırakırım bir yazarın birden fazla kitabını okumaya karar verdiysem. Med-Cezir’i gazete ile birlikte alıyorum, baskısı oldukça kötü ama kitap kitaptır. 1 liraya kitap almanın hazzı ise dayanılmazdır.

Med-cezir Araf’tan farklı olarak deneme formatında. Bu yüzden parçalar alınabilecek, üzerine konulabilecek tarzda. Siyasi görüşüme aykırı olduğunu düşündüğüm birkaç yerden sebep hafiften bir kıpırdama olsa da yüreğimde aynı şekilde sevmeye devam ediyorum Elif’i. Elif olmak zordur çünkü bu ülkede. Parça parça Ay’ın dönüşünü izliyorum, Med ve Cezir’den haberdar oluyorum insan ruhunun. Med-Cezir’i tekrar okumak istiyorum bir süre sonra. Tam algılayamadığım şeyler olduğunu düşünüyorum.

Bir sonraki durağım arkadaşımın bana hediye etmesiyle Şehrin Aynaları oluyor. İlk başta kitabın rengini seviyorum ve bir de üzerindeki fotoğrafları. Sonra başlıyorum büyük bir iştahla kitaba, aradan da süre geçmişken hazır. Şimdiye kadar okumumuş olduğum iki Elif Şafak kitabından daha farklı geliyor fakat bu kitap. Takip etmekte zorlanıyorum, bir sürü kişi var bir sürü cin var ortalarda gezen. Kitabı başladığım gibi bitirme hırsım ise ortalıkta kol geziyor. Dünya’da birden fazla kişinin tek hikaye etrafında buluşabileceğini anlatıyor tekrar bana. Zaten o kadar çok isim geçiyor ki kitapta takip edilemiyor olmasının bir nedeni de o. Aklı karışıyor insanın, Elif Şafak kafa karışıklığını seviyor. Kitabın son sayfalarını okuyabilmek için otobüsten inip durakta okuyorum. Kitabı durakta bitiriyorum. Bir sonraki otobüs gelene kadar üşüdüğümü hiç hissetmiyorum. Sanki Eceg ve Zündüg benimleler o anda.

Firarperest çıktıktan sonra hemen alıyorum. Elif yine ne yazmış diye merak ederek. Çünkü beklentilerim oldukça yüksek o anda. Daha iyisini yazmış olmalı diyorum. Şehrin Aynaları ile Firarperest arasında bayağı bir vakit var çünkü. Fakat kitabı okudukça bir boşluğa düşer gibi hissettim kendimi çünkü kitap kendi köşe yazılarından bir seçki. Böylesine gaza gelip farklı bir roman beklerken Elif’ten bu kazığı yemek hoşuma gitmiyor tabii ki. Birazcık kızıyorum kendime. Neyse diyorum, telafi edeceğiz.

Siyah Süt’ün bir otobiyografi olduğunu bilerek okumaya başlıyorum fakat sanki Elif tekrara düşüyormuş gibi hissediyorum. Yani hep aynı duygu minvalinde hareket ediyormuş gibi. Yaşadığı şeylere de üzülmüyor değilim tabii, depresyonla geçirilen ilk annelik dönemleri gerçekten zordur, şahit olmuşluğum vardır fakat işin içine yine cinler giriyor, yine bir şeyler oluyor. Kitabı okuma sürem uzadıkça uzuyor. Bitsin diye gözünün içine içine bakıyorum kitabın fakat kısa bir şey de değil namussuz. Kitapta en çok sevdiğim noktalar ara ara farklı Elifleri gösteren çizimler oluyor. Onlara geldim mi yenileniyorum, gücüm artıyor. Kitap bitiyor, ne diyelim iyi ki anne olmuş Elif Şafak diyorum fakat toptan aldığım Elif kitaplarına bir bakıyorum. Daha sırada Mahrem, Baba ve Piç ve Pinhan var. Hey gidi.

En uzun kitaptan en kısa kitaba doğru gitmeye karar veriyorum. Uzun zaman sonra Elif’ten güzel bir roman okumanın zevkini yaşıyorum fakat bu sefer. Ermeniler, Türkler birbirine karışıyor. Uzun zamandır aradığım çeşitliliği tekrar buluyorum Baba ve Piç’te. Yakın olan kültürler ile uzak olan insanları, uzak olmaya çalışan insanlarla kendini zorla yakın eden kültürleri görüyorum. Gülümseme tam da dudağımın kenarında, kitap okumayı sevdiğimi hatırlıyorum. Baba ve Piç’te geçen bar sahnelerini seviyorum. Saçma sapan ve amaçsızla yapılan konuşmaları seviyorum. İnatçı kadın figürleri ile lanetli erkeklerin hikayelerini seviyorum. Kocaman bir ailede yaşamadığım için üzüldüğüm dakikalar da olmuyor değil. Kitap bitiyor, üzerime hüzünle karışık bir mutluluk çöküyor. Birleşen hayatların varlığını seviyorum çünkü çok.

Mahrem, Baba ve Piç’in bıraktığı o arafı çözmeye geliyor. Mahrem’i diğerlerinden farklı bir yere koymam gerektiğini biliyorum. Şişman şişman gezesim geliyor, bir şişmanın ne hissettiğini bildiğim için kendime gülüyorum. Mahrem üst sıralara doğru ilerliyor, son bir kitap kalıyor Elif’ten ama artık Elif biraz tat vermemeye başlıyor. Sorun bende mi Elif’te mi bilmiyorum. Mahrem’deki sözlüğü en çok ben merak ediyorum, aralarda sinsilik yapıp sayfaları karıştırıyor ve kelimelere bakıyorum. Sözlük karıştırma tutkumun böyle bir kitap üzerinde yer alabilmesine seviniyorum. Sabırsızlığıma ise tekrar tekrar gülüyorum. Başımıza gelecekler var, kediyi öldüren meraktır.

Elif ile arkadaşlığımızın son durağı Pinhan. Evdeki Elif Şafak kitapları bittiği için biraz üzülüyorum, biraz da seviniyorum. Bu kadar üst üste okumuş olmanın verdiği rahatsızlığı duyuyorum ama hepsine söyleyecek birkaç şeyim olduğu için de seviniyorum. Elif beni araflardan araflara atıyor. Pinhan diğer tüm kitaplardan daha farklı, daha ağır dili şimdiye kadar okuduklarım arasında. Bir de ilk yazdığı kitapmış oysa ki bu Elif’in. Pinhan vurucu hali ile gözümde küçük ama etkili kategorisine giriyor. Ağdalı cümleler, devrik cümleler, şiirler… Hepsi Pinhan’da. Pinhan sadece hikayesi değil kapağı ile de beni etkiliyor ve ben Elif Şafak sayfasının kapanmasına 3 kitap kala bırakıyorum Elif okumayı.

O zamandan sonra tekrar Elif Şafak kitabı almadım ama hemen ardından TED’de şuna denk geldim;

http://www.ted.com/talks/lang/en/elif_shafak_the_politics_of_fiction.html

Ve okuduğum tüm romanlar, Elif hakkında düşündüğüm her şey Elif tarafından anlatılmıştı. Tekrar tekrar izlemek istediğim bir konuşmaydı bu. Hem İngilizcesi’ne hasta olmuştum hem de anlattıklarına. Elif’i %80 oranında sevdiğimi anladım sonra.

Seçtiği hikayeleri ve anlatış şeklini seviyordum Elif’in. Kadın olarak başarılı oluşunu seviyordum. Kadın olarak kadın olmanın ne demek olduğunu anlattığı için seviyordum Elif’i. Bir sürü şey daha vardı sevdiğim şey Elif’te. Sevmediğim şeyler onların yanında az olsa da vardı mutlaka; Mevlana ve Şems’e sürekli sırtını dayaması, günlük yazı şeklinin roman üslubu ile aynı olması gibi gibi.

Ama bazen idolüm dediğim kadına benzetirim Elif’i, severim içten içe. Siyasi görüşümüz üst üste gelmese de severim Elif’i.

http://www.uludagsozluk.com/e/12878106/

Bunu da yazmışım daha öncesinde, şöyle böyle işte.

Çalıkuşu, Acımak ve Yaprak Dökümü Güncesi

15 Perşembe Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

acımak, ali rıza, ansiklopedi, ayşe, çalıkuşu, öznur doğan, baba kız, bütün eserleri, feride, fikret, gülbeşeker, iletişim yayınları, kadın ve toplum, kamuran, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, leyla, maroia, necla, oznurdogan.com, polemik, popüler, reşat nuri güntekin, senarist, yaprak dökümü, zehra, şevket


Güntekin, Reşat Nuri. Ansiklopedi ne demek bilenler için garip gelmeyecek yazılış. Ansiklopedi ile alakası olmayanlar için alakasız duruş. Önemli bir yazarı nasıl abidik gubidik tersten yazarsın?

Polemik yaratmak isteyenler hep olur. Bir şey söylersiniz ve anında birisinden anti-tezini alırsınız. Güzeldir yaşamak, karşıtlıklarla bir olduğunu bilirsiniz. Reşat’ın her romanı neredeyse film ve dizi yapılırken karşı çıkanlar ile çıkmayanlar olduğu gibi. Yaprak Dökümü ile dalga geçenlerin sayısı bazen izleyenlerin sayısını geçiyordu bir ortamda.

Reşat Nuri bu kadar popüler olacağını bilseydi daha başka neler yazardı acaba? Ya da kendisi bu popüler durum karşısında nasıl bir tavır takınırdı? Benim tüm karakterlerimi alakasız isterik insanlara çevirdiniz, gerçekliklerini yitirdi diye feryat figan eder miydi acaba?

Reşat Nuri’yi ilkokulda kıskanmam ile başlar benim Reşat sevgim. Abimin kitaplarının arasındadır Yaprak Dökümü ve evet onun değil o kitap benim olmalıdır çünkü ilk olarak kabı güzel kitabın, böyle pembeli gibi sanki. Tam yaşıma hitap ediyor. Hep ismi de akılda kalıyor. Ben Yaprak Dökümü’nün neye dair olabileceği üzerine fikir bile üretmemişken hemen sahipleniyorum kitabı. Uzun süreli tatile başlıyor kitap kitaplarımın arasında. Büyüdükçe ve adını duydukça okuma isteği duyarım ve ilk Yaprak Dökümü’nü okurum.

Bir düşünüp kalırım üzerinde. Ne anlatmak istiyordu bu kitap? Felaket felaket üzerine. Etkilenmem o kadar, henüz anlayabilecek durumda değilim oysa ki. Sonra dizisi yapılır Yaprak Dökümü’nün hatta en alakasız şekillerde linç edilir kitap. Tüm senaristler unutuverir bir anda Reşat Nuri’nin titremekten kırılmış kemiklerini, cümlelerindeki anlamı. Dizi sayesinde kitap da tekrardan okunur, ilgi görür. Reşat Nuri bilindik ve tanıdık bir hale gelir. Senaristlerin mantığı; reklamın iyisi kötüsü olmaz. Ama kötüsü hep olur reklamın ve edebi eserlerin hep kötü kopyalarını gösterirler özellikle her hafta sonu aptal kutusunda. Yaprak Dökümü ne bir ailenin içten dramı, ne değişen değerlerin vuruculuğu ne de başka bir şey olarak kalır akıllarda. Dört manyak yetişkin evlat, bir tane küçük psikopat evlat, bir dedikoducu ve kimseyi dinlemez kavgacı anne ile sürekli ölümden dönen ama her ölmeyişinde 100.000 yaşam puanı alan baba.

Evet, sıraladığımda benim de böyle aklıma gelişi her şeyin utanç verici ama yine de ne yapılırsa yapılsın Reşat Nuri’nin o anlaşılır diline, anlatmak istediğine, insanın içinde bıraktığı o küçük kıymığa erişemiyor kötü reklamlar. Yine benim aklımda ve içimde duruluğu ile bir kitap kalıyor, tekrar tekrar okunabilecek.

Okuduğum ikinci Reşat Nuri kitabı da Acımak. Acımak beni Yaprak Dökümü’nden daha çok etkiler ve hatta hüngür hüngür ağlatır. Duygularını çabuk gösterebilen bir insan olduğum için ben de hemen fırsat bilirim, gözyaşlarımı sel haline getirir akıtırım bir güzel. Daha ergen dönemlerime denk geldiği için de doğrudan etki bırakır üzerimde. Roman’daki Zehra ben oluveririm, babamla kavga ettiğim her sahne gelir aklıma ve daha da çok üzülürüm. Acaba babam da günlük tutsa ne yazardı?

Hayattaki gecikmişlikleri anlatarak okurlarının dünyalarına girmeyi amaçlayan Güntekin beni bu kadar etkileyebildiğini görseydi ne yapardı peki? O zaman sadece duygusal olarak baksam da ve hatta hayatımdan kesitlermiş gibi görsem de şu anda daha farklı algılıyorum her şeyi.

Şimdi, mazeretlerin aslında mazeret olamayacağını düşünüyorum. Geç kaldığımız her şey için sorumluluğumuzun ağırlığını, hissettiğimiz hayal kırıklıkları görüyorum. Ön yargının ve dinlememenin ne kadar acıtabileceğini biliyorum. Roman şu anda bana sıradan bir dram hikayesinden fazlasını anlatıyor ve işte Reşat Nuri’nin farklı zamanlarda farklı seviyelerde algılanabilen konularını ve üslubunu seviyorum.

Ve en son da Reşat Nuri Günteki’nden bir türlü başlayamadığım Çalıkuşu’nu okuyorum. Bu kitabı da kuzenimin kitaplığından çalmışım daha önce fakat eski olduğu için okuyasım gelmiyor. En sonunda okuyorum ve bu kadar hızlı akıp giden bir romanı neden daha önce okumadım diye yine kendimi sorguluyorum.

Çalıkuşu’nda ben en çok insanların zaman içinde değişmeyen tavırlarını görüyorum. Hala herkes aynı o dönemdeki gibi dedikodu yapmaya hazır ve nazır, hala kadınlar sadece kadın oldukları için eksik etek ve daha ötesi, hala kadınlar bir erkeğin yanında olduğu sürece sadece bir ‘karı’ ve hala kadınların ayakları yere basmak istediğinde ya yer altlarından çekiliyor ya da kadınların bilekleri kırılıyor.

Reşat Nuri şimdi gelse yanımıza, yabancılık çekeceği şey sadece teknoloji olurdu. Geri kalan her şey aynı çünkü. Neyi gözlemlediyse ve üzerinde yazı yazdıysa hepsi varlığını devam ettiriyor.

Burada mesele ise Reşat Nuri’nin ileri görüşlü yapısı mı oluyor yoksa Türk toplumunun değişme kelimesinin d’sinden yoksun yapısı mı? Seçim yapmak çok zor ve yorucu geliyor. Bir kez daha yenilmek istemiyorum çünkü değişmeyen gerçeklere. Bir kez daha duyabilecek gücüm yok bu gece okumak, feyz almak ve değişmek istemediğimizi görmeye. Bir kez daha farkına varmak istemiyorum aslında toplum olarak bir arpa boyu kadar bile yol almadığımızı.

Dan Brown Külliyatı

13 Salı Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

altın yayınları, anagram, öznur doğan, bahis, bilgisayar, can yayınları, da vinci şifresi, dan brown, dijital kale, elmas, evan mcgregor, ihanet noktası, jean christophe grange, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kripteks, maroia, melekler ve şeytanlar, oznurdogan.com, sait faik abasıyanık, yunanistan


Çakmak çakmak bakan adamları severim. Aslında çakmak çakmak kim bakarsa baksın severim ben. Bir çocuk da olsa bu, bir kadın da… Biraz Sait Faik Abasıyanık’tır bir yanım, sevdiğim şeylere dair yazasım gelir.

Dan Brown ile tanışıklığım lise yıllarıma dayanıyor. Jean Christophe Grange var bir süredir ortalarda bir de bir Dan Brown’dır gidiyor. Hemen el atıyorum, ilk kitaba. Da Vinci Şifresi. Arkadaşlarım çoktan bitirmişler, ben o sırada benim diğer çakmak adamla ilgilendiğim için pek pas vermeme taraftarıyım Dan’e ama kan da çekiyor, işin içinde polisiye var gerilim var. Başlıyorum Da Vinci Şifresi’ni okumaya.

Şaşmaya hazır aklım dakikasına şaşıyor ve ben hayatımda ilk defa o kadar uzun bir kitabı 6.5 saat içerisinde okumuş oluyorum. Bunu gurur duyulacak bir şey olarak söylemiyorum fakat şu anda. Sadece belirtmek istediğim şey arada sadece yemek yediğim. O andan itibaren en acayip Dan Brown hayranı ben olabilirim, ama pek atak değilim bu konuda. Dur bakalım ihtiyatındayım, ya diğer kitapları kötüyse?

Da Vinci Şifresi serimi, düğümü ve çözümü ile bir bütün geliyor bana. Kripteksler çözülürken ilk ben bulamadığım için kendime kızıyorum bazen. Bazen de sayfaların çabucak bitiyor oluşuna takıyorum. Altın bu işi bilmiyor diye yakınacağım neredeyse, bak Can Yayınlarına! Öyle mi yapılır bu iş? Ama yine de doğru bir mantıkla ilerliyor, merak öğesini daima canlı, okunabilirliğini fazla kılıyor bu kısa yazılar. Kitabı okuduktan sonra arkadaşıma veriyorum ve Matematik hocamın elinde görüyorum kitabı. 5 teneffüs peşinden koşturduktan sonra kitap sonunda benim oluyor!

Ardından Melekler ve Şeytanlar geliyor, bunun da hastasıyız. Özellikle son sahnelerdeki aksiyonda nefesimin kesildiğini hissediyorum ve hatta çok uzun süre anagramlara takıyorum. Böyle bir dövme yaptırmaya bile karar veriyorum hatta yaptırmaya karar verdiğim dövme işte tam da kitapta geçen elmas dövmesi. Dan Brown ikinci kitabı ile de beni mest etmiş oluyor. Bir çakmak adam daha olmaya başlıyor kalbimde. Benim gönlüm geniş fakat, herkese yer var. Seviniyorum bu işe.

Melekler ve Şeytanlar’ı ayrımlarından ötürü de seviyorum. Kitapların henüz filmleri çıkmamış durumda ve her şey benim hafızamda benim kurduğum yerde. Karakterler hiç de filmdekilere benzemiyor sonradan fark edeceğim üzere.

Ardından Dijital Kale geliyor. Fakat buna pek ısınamıyorum. Fazla teknik geliyor bana. Sorsanız bilgisayar delileri bu kitaba vurgunlar, hesaplar işin içine girdi mi ben yokum. O yüzden dil bölümünü seçmedim mi zaten neredeyse?Tamamen sebep bu olmasa da etken olma oranı oldukça yüksek. Kitabın sonuna bir de bir şifre koymuş hain Dan, gözümden düşmeye yer arıyor sinsice. Ben o şifreyi nasıl çözeyim? Öyle bakıyorum olmuyor, böyle bakıyorum bir şeye benzetemiyorum. Kendi kendime sinir oluyorum, zaten üniversiteyi de kazanamam ben böyle dangalak kafayla. Dan Brown bana bir depresyon kıyısından dönmeye patlıyor.

İhanet Noktası’nı Yunanistan’da yengemin kitaplığında buluyorum. Deli gibi seviniyorum ama kitabın adını bir türlü aklımda tutamıyorum. Hala yazarken “Kehanet Noktası” diyorum. Nereden geldiyse artık bu? Kitap yine sarıyor başlarda beni fakat artık sabit bir Dan Brown mantığı esir alıyor beni. Nasıl olsa has oğlan ya da has kız halletmeyecek mi bu işi? Kaçıyor keyfim. Çakmak Christophe’a nasıl kırıldıysam çakmak Dan’e de öyle kırılıyorum. İhanet Noktası benim Grange’de yaşadığım hayal kırıklığının bir diğer noktası. Yine -aferin ki onlara – bizimkiler kazanıyor. Aklımda “Kızlaaar, yine kazandııık.” gibi cümleler mevcut. Ben Brown’un hep aynı kalmasına uyuz olmuşum, ters köşe olamamanın sinirini yaşıyorum. Ve nasıl ki Grange’ye arar veriyorsam, Dan’e de ara veriyorum.

Kayıp Sembol büyük bir gürültü ile çıkıyor ve fakat ben satın almıyorum. O yüzden onun fotoğrafını buraya koymak gibi bir niyetim yok. Okuduktan sonra belki hakkında bir yorum yapabilirim.

Toparlamak gerekirse – ki aslında toparlamak zorunda da değildim ama – Dan’in kitaplarında iyi bir çocuk olabilirsen şirinleri hep görebiliyorsun. Evet, müthiş aksiyon sahneleri geçiyor, evet gerçekten kapılıyorsun hikayeye fakat hayatın en büyük gerçeğini atlıyor Dan her seferinde. Hayatta sadece iyiler kazanmaz. Hatta, kötülerin kazanma oranı daha yüksektir, bahis oranları da bu yüzden düşük.

Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci Şifresi film haline getirildiğinde, ikisi de bazı noktalarda benim için hayal kırıklığı oldu. Da Vinci Şifresi’ndeki kripteks sayısı azlığı ve Melekler ve Şeytanlar’daki son uçma sahnesinin düzgün bir şekilde verilmemiş olması bir hayal kırıklığıydı evet ama işin içinde de Evan McGregor var. Nasıl kötü der şu deli gönül? Diyemiyorum. Evan’ı her yerinden öhöm, her şekilde seviyor ve besliyoruz.

Salut!

Yüzüncü Ad Yolculuğu

12 Pazartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

allah, amat, amin maalouf, araf, öznur doğan, baldassare, izmir, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, konya, lübnan, lisbon, londra, maroia, odysseus, oedipus, oznurdogan.com, semerkant, yüzüncü ad, İstanbul


Tüm hikayeler bir yolculuk ile başlar ya da içinde mutlaka bir yolculuk vardır. Mitolojiden tutun da (Oedipus’un, Odysseus’un yolculukları), modern dönem kitaplarına kadar (Amat, Araf) hep yolculuk vardır. Bu yolculuk teması sadece normal bir gitme ya da dönme olayını simgelemez. Anlatacağı şeyler vardır.

Bu nam-ı diğer ‘journey motive’ karakterler üzerinden bir şeyler anlatmak ister. Yolculuğa çıkmak sıradan bir hadise değildir bu yüzden ve eğer bir kitapta giden birileri varsa o kişi asla eskisi gibi olmayacaktır gidişinden sonra. Mutlaka bir değişim geçirecektir. Farklı bir insan olarak geri dönecektir. Ya bilgelik yolunda adımlar atacaktır kocaman kocaman ya da bilge olmasa da öğrendiği şeyler ile devam edecektir yoluna. Yol ve yolculuk bir yenilenme, arınma, baştan yaşama biçimi olur bu yüzden.

Amin Maalouf’un Doğu’nun Limanları kitabında da görürüz bu yolculuğu, Fransa’ya yol alan bir başkahraman vardır ve hayatı bir daha asla eskisi gibi olmaz. Yine Yüzüncü Ad da tam bu yolculuk motifine örnek verebileceğimiz kitaplardandır.

Ebu Mahir el-Mazandarani tarafından yazılan, 1666’da kıyametin kopmasını içinde yazan Allah’ın 100. adı ile engelleyecek kitap Hacı İdris’e, Hacı İdris’ten de Baldassare’a kalır fakat Baldassare bunu yolculuk için para karşılığı satar.Sattığından pişman olarak da tekrar bulmaya çalışır.

Yolculuk başlar, yollar aşılmaya başlanır. Baldassare günlük tutar bu sırada. Her yaşadığını yazar, not eder. Konya’dan İstanbul’dan, Londra’dan, İzmir’den, Lisbon’dan bahseder çünkü yolculuğunun ayaklarıdır buralar.

Önemli olan ise Baldassare’ın nerelere gittiği değil, neler yaşadığıdır. Bu yolculuk sırasında Baldassare bir aşk yaşamaya başlar. Aşkı bulmuştur ve bırakmak istemez fakat bunun için de savaşmak zorundadır. Günlüklerine notlar almaya devam eder, kitaba daha çok yaklaştığını düşünürken hep engeller çıkar önüne. Kitap daha da uzaklaşmıştır ondan. Baldassare yorulmak ile yorulmamak arasındadır ama vazgeçmez gayesinden.

Bazen gerçek anlamda geride kaldığını hisseder, inançlarını yoklar ve sorar kendi kendine acaba ben neyi arıyorum diye. Ama sorgulamayı bırakır sonra. Aradığı şeyin ne olduğunu en sonunda anlayacaktır zaten, şimdi onun bir kitap olduğunu düşünse de.

Baldassare aramaktan yorulurken yüzüncü adı, siz vazgeçemezsiniz merak etmekten. Çünkü nasıl olsa birisi geziyordur sizin yerinize hem de sayfaların akışında. Bir yaprak çevirimi kadar hızlı hareket ediyordur haritanın üzerinde.

Kitabın sonunda -çok sevdiğim kitaplardan birisi olduğu için sonunu söylemiyorum ve okuma zevkinize bırakıyorum – Baldassare kendisini keşfetmiş oluyor. Boşuna başlamıyor çünkü kitap bir yolculuk ile. Baldassare’ın yaptığı tüm yolculuklar, benliğine doğru yaptığı yolculuklar aslında. ‘Ben neyim?’ ve ‘Ben kimim?’ sorularının cevabı saklı tüm sokaklarda, duvarlarda. Kitap sadece bir araç Baldassare’ın kendisini bulması için.

Yüzüncü adın yazılı olduğu kitap Baldassare için bir araç olsa da, Yüzün Ad kitabı da bizim için bir araç oluyor. Durup da düşünenler bu konu üzerinde, kafalarında küçük de olsa bir soru işareti olanlar kitap bittiğinde, kendilerine baktıklarında eski benliklerini bulamıyorlar çünkü bir soru daha eklenmiş oluyor hayatlarına ve bu soru sıradan sorular gibi cevabı çabuk bulunan türden değil.

İnsanın kendi varlığını sorgulaması, hayatı sorgulayabilir hale gelmesi, sorularını doğru şekilde yöneltmesi, sahip olabileceği en büyük hediyedir dünyada. Akıldan kalbe, kalpten de akla doğru yapılan yolculuk, maddi olarak yapılabilecek her yolculuktan daha eğlenceli, daha yorucu, daha masraflı ve daha masrafsızdır.

Yol, siz onla ilgilenmediğiniz sürece bir şey yapmaz. Yol durur öylece. Tıpkı içimizde keşfedilmeye bekleyen benliğimiz gibi. Tıpkı bebekliğimizde bıraktığımız bir sürü alışkanlığımız gibi; avucumuza konulan parmakları refleksle sıkmak gibi ilk altı ya, ya da ilk üç ay gözyaşı gelmeyişi gibi gözümüzden. Tekrar hatırladığınız anda birisinin elini sıkıca tutabileceğinizi ya da aslında ağlamanın da ne kadar önemli olabileceğini, işte ilk çakılları hareket etmiştir yolunuzda.

Büyük hazırlıklara da gerek yoktur kendinize yapacağınız yolculukta. Size patlasa patlasa iki sinirlilik, üç duygusallık, yedi de gözyaşına patlasın. Kendinizi olduğunuz yerden ötede hissetmek ve eskisi gibi olmamak için bunları feda etmek nefes aldığımızı fark etmememiz gibi. Çünkü siz en açık halinizle, keşfedilmeyi bekliyorsunuz. En samimi ve savunmasız halinizle, sorularınızla birlikte…

Semerkant Maceraları

11 Pazar Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

amin maalouf, ömer hayyam, öznur doğan, Cemal Süreya, edgar allen poe, hasan sabbah, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, nizamülmülk, oznurdogan.com, rubaiyat, semerkant, titanic, yüzüncü ad, İstanbul


Kitaplar zamanın içinde hareket edebilen araçlardır. Kapaklarını açtığınızda size tek kişilik bir yolculuk vaat ederler. Kimi zaman milattan önce bir tarihte dinozorlarla yemek ararsınız kendinize, kimi zaman zamanın ötesinde uçan arabaların olduğu bir dönemde uzay aracınızı park edecek bir boşluk.

Amin Maalouf’un en iyi yaptığı şeylerden birisidir bana göre bu yolculuğun şoförlüğü. Hem de naziktir, kapıyı açar bazen sizin için. Siz istemediğiniz sürece klimayı kapamaz, arabesk şarkılar dinlemez. Ama klasik şoförlerden farklı olarak, çok güzel hikayeler anlatır.  Şimdiye kadar beni hiç hayal kırıklığına uğratmamış hikayeler.

Okulun kitaplığında Semerkant’ı aldığımda ne ile karşılaşacağımı henüz bilmiyordum. Amin Maalouf ile ilk karşılaşmam olduğu için nötrüm kitaba karşı. Daha önce sadece birkaç elde karşılaşmışlığım var Semerkant ile, şöyle bir uzaktan bakmışlığım.

İlk sayfasını çeviriyorum Semerkant’ın ve bir alıntı buluyorum. Edgar Allen Poe. Garabet tipli adam diye hatırlıyorum. Ürkütücü ve korkutucu. Sonradan öğreniyorum ki adam değil adamın yazdıkları ürkütücüymüş ve hatta adı da varmış bu korkutuculuğun; gotik.  Alıntı ise şöyle diyor; Ve şimdi  bakışlarını Semerkant üzerinde gezdir! O, yeryüzünün kraliçesi değil mi? Tüm kentlerin kaderini elinde tutmuyor mu?

Anlıyorum ki bu kitabı çok seveceğim. Ve kitabı çok seviyorum. Atlantik’in dibindeki bir kitaptan bahsediyor kitap; Rubaiyat. Rubainin ne olduğunu biliyorum fakat mutluyum o yüzden. Ömer Hayyam’ın ise birkaç rubaisi ile karşılaşmışlığım da var. Ömer Hayyam’ı 24 yaşından itibaren anlatıyor Semerkant, araya Hasan Sabbah giriyor, Nizamülmülk de peşi sıra Sabbah’a.

Önce Ömer Hayyam ile oturup biraz şarap içiyoruz, şaraptan vazgeçme diyor bana. İnsanın kanı kadar yakındır şarap her daim. Bir güzel de şarapta gizlidir, bir çirkin de ve belki de Ömer Hayyam’dan etkilenerek Cemal Süreya, “Saat on ikiden sonra bütün içkiler şaraptır.” diyor. Ömer’in aklı zehir gibi çalışıyor ama asi de biraz. Kendime benzetiyorum Ömer’i, ben de onun gibi soru sormayı çok seviyorum. Sonra bakıyorum ki Ömer’e benzetsem de kendimi asla onun gibi olamam. Kabulleniyorum bu gerçeği, Ömer benim gerçekliğim olarak kalmalı.

Hasan Sabbah’ın hikayesini kim anlatmış bana bilmiyorum ama kitabı okurken, “Evet, bu hikayeyi biliyordum ki ben.” diyorum kendi kendime. Tekrar okumak, tekrar görmek daha iyi geliyor aklıma, beynime. Teröre uyuşturucu ve din katıyor. Bu karışım gerçek bir ‘afyon’ oluyor herkes için. Nizamülmülk’ü öldürtüyor adamlarına Hasan. Hasan da en az Ömer kadar zeki. Alamut kalesini donatmışlar. Girişi var kalenin ama çıkışı yok.

Kitabı okumak bir süre sonra bende yakınmalara yol açıyor. Çok değil çok çarpı çok derecede geç kalmışım doğmaya. Bir de inat etmişim yerli yersiz, postmatüre doğmak da neyse? 10 ay ne bulmuşum içeride kalacak acaba? Bilincimin altına bir geç kalmışlık yerleşiyor. Şöyle gerçek bir sofrada olamadığım için Ömerle, adamları ve kadınları sevemediğimiz, tütünümüzü istediğimiz gibi kullanamadığımız için. Bir çeşmenin başında soluklanamadığımız, yazılacak şeyleri yazamadığımız için. O Rubaiyat’ı yazıyor yine de, benim elim ise boş.

Titanic, batışı ile ünlü. Kitabı alıp götüren de Titanic, kendi ile Atlantik’in dibine batıran da. Filmi de sevmiyordum zaten, çok ağlıyorum sonunda diye. Şimdi bir nedenim daha var, Rubaiyat onunla birlikte gitti çünkü. Gerçek ile kurgu birbirine karışıyor bende. Çoğu kitap beni bu hale sokar, karakterler eğer gerçek hayattan alınmış kişilerse, reddeder beynim yazılanların kurgu olduğunu. Daha da büyük karmaşalara düşüyorum kitabın sonunda, ben artık Ömer kadar hafifim, Hasan kadar asi ve Nizamülmülk kadar ölü.

Amin Maalouf’un şoförlüğünü beğenmemek imkansız, kitaptan iniyorum. Yolculuk biraz tutmuş beni sanki, başım dönüyor güzelce.

Ağzımda ise nereden geldiğini bilmediğim bir şarap tadı.

Genç, gençliğimin güzel günleri,

Unutmak için içerim şarabı.

Acı mı? Öylesi gider hoşuma,

Bu acılıktır ömrümün tadı.

Tutunabilenlere Gönderilen Mektup

09 Cuma Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 6 Yorum

Etiketler

öznur doğan, bir bilim adamının romanı, gaziosmanpaşa, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, mina urgan, mustafa inan, olric, otobüs, oznurdogan.com, oğuz atay, taksim, tutunamayanlar


Hayatımın belirli dönemleri belirli insanları kıskanmakla geçti. Çok bir sene yaşadığımı söyleyemem şimdilik, fakat kazık çakmak gibi bir niyetim de yok dünyaya. Toplasanız yüz beş sene daha yaşarım sonra ölür giderim ben de, Sultan Süleyman’a kalmamış bana mı kalacak dünya? Kalmaz.

Oğuz Atay’ı tanıyanları kıskandığım bir dönem de oldu benim, bazen nükseder hala bu kıskançlığım. Özünde çok kıskanç bir insan değilimdir ama yazarlar ve kitaplar olunca söz konusu saldırganlaşıyorum birazcık. Ya ben başkası olayım ya da kıskandıklarım benim yanımda olsun istiyorum. Bencillik seviyesini de böyleye yükseltiyorum.

Şimdiye kadar yazdığım bloglarda birden fazla gönderme yaptım Oğuz Atay’a ve Tutunamayanlar’a. En çok de kitap hakkında yapılan yorumlara. Kitap… Kitap… Nasıl güzel kokar.

Tutunamayanlar’ı bana Gaziosmanpaşa’dan Taksim’e giden 55 numaralı otobüs hattında tavsiye edildi ilk, orta sondayken ben henüz. İki kadın konuşurlarken beni de konuşmalarına davet ettiler, sorular sordular. O sırada elimde okumakta olduğum kitabı gördüler ve adı Tuğba olan – bu adı hala unutmamış olmam enteresan – bana “Oğuz Atay okumalısın” dedi, “Tutunamayanlar’ı çok beğeneceksin.”

Allah allah, Oğuz diye bir adam varmış, ne de acayip isimli kitap yazmış. Tutunamayanlar mı? İşin aksi tarafı otobüs tıklım tıkış ve ben tutunamıyorum. Gereksiz bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Taksim’de iniyorum. Zaman geçiyor, kitabın varlığını unutuyorum. Tabii o zamanlar kitap gözümüze gözümüze sokulur vaziyette değil. Sakin ve kuytu köşelerde hafif nefes alışverişleri ile yaşıyor. Oğuz Atay zaten sessiz adam vesselam, harala güreleye gelemiyor.

Yine de Oğuz Atay ismi aklımın bir köşesinde, ortaya çıkmayı bekleyen türden. Lise 2’de edebiyat öğretmenimin evine gitme vizesi alıyorum. Kitabı görüyorum. Tutunamayanlar. Hemen rica ediyorum, alıyorum. Ama bu kitabı elime aldığımda daha önce duyduğum tüm  cümleler kulağıma geliyor; Çok zor, bölümleri çok acayip. Ben okumaya başladım ama bıraktım. Hayatımda okuyamadığım tek kitaptı. O kadar çok kalındı ki taşımaktan usandım. Ve niceleri.

Korkuyorum kitaptan. Gerçekten de kalın bir kitap. Üzülüyorum ama çaktırmıyorum. Alıyorum kitabı elime, yaklaşık 2 hafta bende kalıyor. Geri veriyorum sayfasını bile açmadan öğretmene kitabı. Üzgünlük var üzerimde. Kitaba dokunmadım bile; korkuyorum.

Aradan seneler geçiyor, üniversite ikinci sınıfın ikinci dönemindeyim. Herkeste bir Oğuz Atay telaşı. Etekleri zil çalıyor milletin, bir adam varmış ölmüş de kıymeti bilinmemiş. Oğuz’muş da Atay’mış. Bu sefer daha çok üzülüyor ve utanıyorum. Yıllar önce elime geçen şansı kötüye kullandığım için. Ama bozmuyorum pozu ve arkadaşımdan alıyorum kitabı.

O daha önce kitabı okumuş hatta Olric’le çoktan içli dışlı olmuş. Sıra bana geliyor. Kitabı okumaya başlıyorum ve masal burada başlıyor.

Tutunamayanlar’ı seviyorum. Tutunamayanlar’ı karelere bölemeyeceğim kadar seviyorum. Olric’i sürekli söylemeyecek kadar, noktasız virgülsüz bölümünden dem vurmayacak kadar, Oğuz Atay’ın diğer tüm kitaplarını okumaya söz verecek kadar seviyorum. Elimde olan Bir Bilim Adamının Romanı’na başlamaya karar veriyorum.

Tutunamayanlar’ı seviyorum ama Oğuz Atay’ı daha çok seviyorum. Korkuyu Beklerken’i Tutunamayanlar’dan önce okumuş olduğum için seviyorum. Oğuz Atay’ı erkenden öldüğü için bile seviyorum. Bazen ölüm daha kıymetlidir yaşamdan.

Ama ben en çok Oğuz Atay ile aynı sofrada yiyip içebilenleri kıskanıyorum, hem de delicesine.

Not: Güzel adamsın vesselam.

Düzelti Beni Düzeltemedi

07 Çarşamba Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, düzelti, karpuz, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, oğuz atay, thomas bernhard, tutunamayanlar, yapı kredi yayınları


Thomas Bernhard’la yeni tanışacağım, kitap bana bakıyor ben ona göz kırpmakla meşgulüm. Kesin Alman bu adam diyorum, soluk benizin belli. Avusturyalı çıkıyor. Bir kere de bir şeyi tahmin edebilsem zaten…

Kitabın sayfalarını kurcalamayı severim aldığım zaman, nasıldır paragrafları, yazı puntosu karınca duası ayarında mıdır önemlidir benim için. Biraz Ferhan Şensoy’luğum tutar bu punto konusunda, karınca duası punto bana göre de değil. Hemen uzaklaştırasım gelir kendimden kitabı. Kitap bu uzaklaşmak olur mu? Olmaz.

Kitabı okumaya başlıyorum, daha önce yetmiş beş bin kez atılıp yetmiş yedi bin kez tutulmuş Tutunamayanlar için söylenenler aklıma geliyor. “Bütün sayfaları tek sayfaymış meğerse, ohoo bir kere okumaya başladın mı okuyamıyormuşsun işte mesele oymuş.” gibi cümleler kulaklarımda çınlıyor. Ben Düzelti’ye bakıyorum, Düzelti bana bakmakta ısrarcı. Tutunamayanlar için bu kadar çok konuşanlar Düzelti’de ne yapacaklar?

Noktalar yok, virgülleri beynim eş geçiyor. Evde bir bayram havası kitabı okuyorum ve fakat anlamıyorum. Başa dönüyorum. Bu sefer anlıyorum. Fakat bu sefer de isimleri nasıl okuyacağım karmaşasına düşüyorum. Burada yazmak bile istemediğim derece farklı şekillerde söylüyorum isimleri. -ler, -ler, -ler diye devam ediyor Höller ismi. Kendime kızıyorum. Bir isim okumayı bile bilmiyorum.

Kitapta ilerledikçe konu anlaşılır geliyor, bir yandan oldukça akıcı ama araya yeni kitap ve yeni kitap hevesleri giriyor. Düzelti kalıyor. Üç defa başka kitaplarla aldatıldıktan sonra önümüzdeki bir dönemde tekrar okunmak adına kitaplığa kaldırılıyor.

Düzelti’nin bir suçu yoktu aslında. Bitirememek benim problemim, normal şartlar altında başlayıp bitirmediğim kitap olmaz. Bazen aklıma “Karpuz kelek çıksa yemeye devam edecek misin?” lafı gelse de ben bitirmeden kelek olduğuna karar vermek istemiyorum hiçbir kitabın.

Halim yaman, Düzelti oracıkta beni bekliyor. Benim ise daha okumam gereken bir sürü kitap var.

Tool 2012’de albüm çıkarıyormuş!!

06 Salı Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

10000days, 2012, öznur doğan, daney carey, fon müziği, james maynard keenan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, konser, maroia, oznurdogan.com, parabola, tool, tori amos, vicarious, yeni albüm, İstanbul


TOOL!

Ben böylesine 2007’den beri hayatımda olan bir şey görmedim. Sevdiğim insanları kaybettim, yeni insanlar kazandım. Yaşlar eskittim, yeni yaşlar aldım. Boyum uzadı, kilom azaldı, aklım çoğaldı, aklım azaldı ama hep arka fonda Tool vardı.

İlk Tool şarkısı benim için Vicarious’tı. Biliyorum ki Tool’u o erkencikten daha Ep döneminden yakalayanlardan değildim. Aslında Vicarious’ı dinlediğimde daha önceki hiçbir şeylerinden haberdar değildim. Arkadaşım bana şarkıyı atıyor, dinle bunu diyor. O dönemler liseli metalci modundan geçmiş durumdayım ama hala sağlam dinleyicilerdenim. Attığı gün şarkı en az 1979324, evet random bir sayı kadar, dönüyor. Ben şarkının etkisindeyim. Sözlerini açıyorum internetten, dinlediğim tüm şarkılardan ve sözlerinden farklı bu şarkı.

Bir süre hiç başka bir şeylere ilişmeden Vicarious dinliyorum, İngilize cümle içinde kullanmaya çalışıyorum, yapamıyorum. Şarkıyı bağıra bağıra söylüyorum. Sonrasında benim için bir keşif süreci başlıyor. Tüm albümlerini indiriyorum fakat dinlemiyorum.

Ara ara Vicarious’tan cayıp başka şarkılar dinliyorum. Sober var listede Parabola var. İkisi de çok güzel. Bir süre Sober’a takıyorum. Allah’ım takılmadığım Tool şarkısı ne zaman olacak?

Gel zaman ve git sevgili zaman benim Tool sevgim büyüyor. Hayatımın gerçek arka fon müzikleri Tool’dan çıkıyor. Mutluluğumu bozabilecek olana aşk olsun. Farklı zamanlarda farklı Tool şarkılarının hastası oluyorum. Bu adamın sesini birilerine benzetiyorum. Meğerse Apc’nin de vokaliymiş bu. E ben Apc’yi biliyorum. Güzel, iyice sarıyor Tool ve Apc ve Maynard.

Tool eksimeyen bir şarkılar bütünü dilimde. Sözlerini ezberlemeye çalışıyorum her şarkının. 2007’de İstanbul’a geldiklerinde arkadaşımın “Bilet var, gelsene.” demesi üzerine o konsere küçük olduğumdan sebep gidemediğim için havada karada 75bin küfür ediyorum, ağzım bozuluyor toparlayamıyorum.

Son 4 senedir, ağzımda tek bir laf: Tool 2012’de albüm çıkarıyormuş. Sevilenle bekliyoruz albüm çıkarılışını ama sevilen benden daha sakin bu konuda. Sakin takılıyor, çıkar elbet albümdür bu gibi bir mantık içerisinde sanırım ama ben her gün Tool dinlediğim için o albüm sanki herkese çıkacak da bana çıkmayacak paniğindeyim. Arkadaşıma artık daral gelmiş durumda, “Tool 2012’de albüm çıkarıyormuş.” lafını duymak istemiyor, pisliğine daha çok söylüyorum.

Arada kendime dair şeyleri açık etsem de ben Tool’dan vazgeçmiyorum. O bana kendini sevdirmekten de cayacak gibi değil. Bazı şarkıları üzerine şiirler yazıyorum, bazılarını içiyorum, bazıları ile gaza gelip otobüsü doğramak istiyorum bazıları ile ağlıyorum. Tool bana en sadık dostumdan daha sadık çünkü. Tool’u seviyorum. Bence Tool insanın kendine yakışanı giymesidir.

http://www.uludagsozluk.com/e/10371017/

http://www.uludagsozluk.com/e/10370566/

http://www.uludagsozluk.com/e/10371185/

ve Fibonacci dizimi ile yazılan yazı;

http://www.uludagsozluk.com/e/10404542/

Çanlar Kimin İçin Çalıyor?

05 Pazartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 6 Yorum

Etiketler

A Clean, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, öznur doğan, dostoyevski, ernest hemingway, Foe Whom The Bell Rings İstanbul Üniversitesi, ihsan oktay anar, kitap incelemesi, kitap okuma yarışması, kitap tanıtımı, maroia, oda yayınları, oznurdogan.com, puslu kıtalar atlası, suç ve ceza, Well-Lighted Place


“For Whom The Bell Rings”, İngilizce söylenişi de insanın ağzında bir tat bırakıyor. En azından benim için öyle. Lise 1. sınıfa giderken bir kitap okuma yarışması yapılmasına karar veriliyor. Edebiyat hocamız beni seçiyor. 10 tane kitap okunacak ve sonra bu kitaplardan test olacağız. Her şey çok güzel fakat henüz kitaba kendimi bu kadar kaptırmış değilim. Kitap listesinde Suç ve Ceza, Puslu Kıtalar Atlası, Çanlar Kimin İçin Çalıyor gibi kitaplar var. Şimdi baktığımda listenin gayet sağlam bir liste olduğunu görüyorum.

İlk olarak hangi kitaptan başlasam bilmiyorum ama daha önce para verip kitap almışlığım yok. Kitapçıya gidilecek bir kitap alınacak, gelinecek. Ben en iyisi gideyim Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u alayım diyorum. İlk kitaba paramı Çanlar Kimin İçin Çalıyor’la veriyorum.

Para verdiğim için mi bu kadar çok değerli bilmiyorum ama kitap beni benden alıyor. Ben ilk defa bir kitabı kısa bir sürede tamamen anlayarak ve hissederek okuyorum ve ilk defa bir kitabın sonunda hüngür hüngür ağlıyorum.

Evet öncesinde büyük bir kitap geçmişim yok, ki hala bir geçmişim olduğu söylenemez bir hiçim kumsalda, ama bu kitap okuduğum her şeyden farklı. Ortaokulda öylesine alıp çantama attığım okuyana kadar çantamda kalan kitaplardan farklı. Bu kitap apayrı bir şey.

Robert var, adını aklıma kazıdığım. Bir de Maria var. Kocaman savaşın ortasına Hemingway aşkı da sığdırmış oluyor, acıyı da. Bu yüzden daha çok seviyorum kitabı. Salt bir savaş anlatmıyor çünkü. En büyük savaşların savaş alanlarında değil kavuşamayan iki kişi arasında verildiğini anlatıyor. Köprüleri yıkmanın bazen savaş kazandıracağını anlatsa da insanların kendi aralarındaki “köprü”leri yıkmamaları gerektiğini sezdiriyor.

Hemingway hiçbir şeyi açık açık söylemiyor, sadece seziyorsunuz okurken. Savaşçı bir adam Ernest, Amerikan Edebiyatı’nda okuyacağım daha doğrusu İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı seçeceğim aklımın ucundan geçmiyor. Dil bölümünde okumak bile o sıralar pek yakın değil bana. Sonra ben edebiyatı seçiyorum, nefes almayı seçiyorum.

Kısa hikayelerini okuyoruz Hemingway’in birkaç derste, A Clean, Well-Lighted Place’i okuyoruz mesela. Daha da kanım kaynıyor. Sonra hayat hikayesinden birkaç parça bir şeyler öğreniyorum. Cadaloz ailesinden, kardeşlerinden. Karınca sürüleri gibi kendi çıkarlarına bir şey yapmaya çalışan insanlardan.

9. sınıfta ben henüz daha bir şey bilmiyorken, ki hala bildiğim söylenemez bir yıldızım evren, Hemingway benim dostum oldu. Sonrasında Dostoyevski’nin tadına varacaktım. İhsan Oktay’dan ise seneler sonra imzalı kitap alacaktım.

Ve hep en başındadır kitaplığımın Çanlar Kimin İçin Çalıyor;

Atılgan’ın Canistan’ı

04 Pazar Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

aylak adam, aşk, öznur doğan, canistan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oblomov, oznurdogan.com, oğuz atay, selim, tokuç ali, tutunamayanlar, yusuf atılgan


Yusuf Atılgan – Aylak Adam, Oğuz Atay – Tutunamayanlar, İvan Goncharov – Oblomov derken karşı duruş ve bilinmeyen bir popülerlik kazanıyor, bu sırada biz de popüler olmamış fakat içilebilecek güzellikte romanlar hikayeler okuyoruz. Onlardan çalmış oluyoruz güzellikleri. Bu yüzden mutluyum biraz Canistan’ı okuduğum için.

Köy hikayelerini ve köylüyü severim ben, çünkü her yaz Yunanistan’ın köyüne giderim. Önceden ineğimiz bile vardı ve ben bir buzağının doğumuna bile şahit olmuştum. Tütün toplamaya sabahın erken saatinde gidildiğinde tütünün nasıl olduğunu, kaçta tarladan dönülmesi gerektiğini, tütünün her bir bölümünün nasıl adlandırıldığını da bilirim bu yüzden.  Canistan sanki dost bana.

Yusuf adını sevmişimdir hep, sakin ve akıcı bir isim gibi sanki. En başından en sonuna bulanıklık nedir bilmiyormuş gibi hep. Yusuf Atılgan da öyle, romanları da.

Canistan iki eski dostun iki yeni düşman olamayışını anlatıyor aslında. Aşkın hayata nasıl girdiğini, ölümlerin aşkları yok edip edemeyeceğini, köy hayatının ne demek olduğunu, yapılan her hareketin bir tesirinin varlığını hatırlatıyor.

Selim yaman bir çocuk, ne iş olsa yapıyor. Çalışkan bir ırgat, çalışkan da bir aşık aslında. Sevgiye aç, karnı aç olduğu gibi. Gözü pek düşmana karşı. Gözünde intikam ateşi de var Tokuç Ali’den alınacak.

Yusuf Atılgan kitabı dört bölüm olmaz üzere planlıyor, ‘Duruşma’, ‘Yargıç’, ‘Tanık’, ‘Sanık’ ve fakat kitap sadece üç bölümden oluşuyor. Yusuf Atılgan Sanık’ı yazamadan bizi bırakıyor. Kitabın arka sözünde yazdığı gibi, “Ancak elinizdeki kitaba yarım kalmış bir roman demek de oldukça zor…” Evet, her bölüm kendi sonu ile bitiyor, her bölüm birbiri ile bağlantılı olduğu kadar tek başına da tutarlı.

Gerçek yazabilme kabiliyeti, içinden bir cümle ya da paragraf ve hatta bölüm çıkartıldığında bile anlamlı bir bütün kalışı ile ortaya konabilir bence. Yusuf Atılgan belki de bunu bize göstermek istedi. İsteseydi son bölümü yazar ve bitirirdi bu yarım kalmış romanı fakat istemedi. Yarım kalmış bazı hikayelerin bitmiş hikayelerden çok daha güzel olabileceğini biliyordu çünkü. Sonu merak edilen ve bir fantezi olarak akıllarda canlandırılması gereken durumların daha da tatlı olacağını da biliyordu.

Aslında Yusuf Atılgan, edebiyatın bazen yazmamak olduğunu bize hatırlatmaya çalışıyordu. Hayatta da her şeyin sonu olmadığını vurguluyordu. Bazı aşklar da Selim’in aşkı gibi ölümle sonlanıyordu. Kendi hikayelerinin sonlarını bilmeden insanlar aşka anlamlar yüklüyordu. Bazı kahramanların en kahramandan daha korkak olduğunu, küçük gözü kara bir çocuğunsa nelere dönüşebileceğini söylemek istiyordu, kendi ölümüne gidebilecek kadar gözü pek bir çocuk…

Bir Bilim Adamının Romanı

03 Cumartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, bir bilim adamının romanı, bir dinozorun anıları, Cemal Süreya, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, korkuyu beklerken, maroia, mina urgan, mustafa inan, oedipus, oznurdogan.com, oğuz atay, Turgut Uyar, tutunamayanlar


Evet Oğuz Atay ve evet Tutunamayanlar değil. Belki de bu blog içinde Tutunamayanlar’ı en son yazmayı düşüneceğim, çünkü şu anda Tutunamayanlar kullanılması ve yok edilmesi gereken bir kullan at eşya gibi görülüyor. Üzülüyorum.

Her kitabın bende bir hikayesi mi var? Size böyle sürekli bıdı bıdı yapıyorum evet, fakat kitapların hayatıma giriş şekilleri hep farklı oluyor. Her bir kitabın bir anısı var üzerimde. Kitaplığıma girerken hepsi birer Oedipus oluyorlar, yola çıkan ve kendi yolunu bulmaya çalışan. Tutunamayanlar da öyle fakat onu başka zaman anlatacağım.

Lise öğretmenim, daha önce yıldız ile ismini verdiğim şöyle diyordu; Kitapları çalabilirsiniz, öğrenci okumak için kitap çaldığında buna yayınevleri de göz yumar keza eskiden kitap fuarlarında standlardan çalınan kitaplar için sevinen yayıncılar vardı.

Ben de onu dinledim ve lisenin kütüphanesinden son senede 2 kitap ç/aldım. Birisi Korkuyu Beklerken, diğeri Bir Bilim Adamının Romanı. Aldığım hevesle okumaya Bir Bilim Adamının Romanı’nı fakat bir türlü anlamıyorum. Ya kendimi şartlandırmış bir durumdaydım ya da gerçekten bazı kitapları okumak için bir alt yapıya sahip olmak gerekiyor. Oğuz Atay beni öldürdü öldürecek, e daha okunacak Tutunamayanlar da var kapkalın kitap. Bir Bilim Adamının Romanı’nı kenara bıraktım, Korkuyu Beklerken’i okudum, su gibi akıp gitti. Demek okunuyormuş bu Atay. Tekrar döndüm Mustafa İnan’a fakat yine ilerlemiyor. Kitabı nadasa bıraktım.

Üniversite ikinci sınıfın ikinci yarısında, Bir Bilim Adamının Romanı’na tekrar başladım ve başladığım gibi bittiğini gördüm. Kitap bittiğinde ben artık Mustafa İnan’ı tanıyor, ona kendimi yakın hissediyor ve onun olduğu sınıfta olamayışıma üzülüyordum.

Bu hastalıklar beni mahvedecek, en çok sevebileceğim insanları hep bir hastalık ile kaybediyorum, sakin sakin ölen yok içlerinde. İlla beni kahredecekler, kasıtları bana bu delilerin. Mustafa İnan olmuşsun, ayıp küçücük çocukla dalga mı geçilir böyle. Üzülüyorum…

Geç doğmuş olduğuma bin bir küfür ediyorum, bin iki biraz fazla ileri gider diye düşünüyorum. Sonra aklıma Oğuz Atay’ın da erken terk edişi geliyor bizi. Böyle konuştuğumda sanki onlarla aynı dönemde yaşayıp kaybetmişim gibi oluyor fakat zihnen aynı dönemde yaşadığım doğru. Ben hala Mustafa İnan gibilerin olduğuna inanıyorum, hala bir yerlerde öğretmenler “Anladınız mı?” değil, “Anlatabildim mi?” diyorlar, hala bir yerde öğrenciler ile öğretmenleri müthiş bir ilişki yaşıyorlar, hala bir yerlerde bir kadın ve bir adam son dakikalarına kadar birbirlerinin gözlerinin içine bakabiliyorlar, hala…

Kara kaşlı kara gözlü adamlar büyük aşklar yaşıyorlar, kadınlar hala güzel ve hala hanımefendi. Ben tekrar özeniyorum. Mustafa İnan sanki benim babammış gibi hissediyorum, acaba tanışsaydık ya da bir yerde ne derdi benim için? Ya da ben ne derdim bu sevgi dolu büyük yürekli adam için?

Mina Urgan’ın yerinde olmak istiyorum bazen, gerçek anlamlı bir yer değiştirme. Bir dinozor olayım ve fakat Oğuz Atay’ı da tanısaydım, Atatürk’le dans da etseydim. Mina, Oğuz, Mustafa, Cemal, Turgut… Canlarım.

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...