Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , ,


Kitaplar zamanın içinde hareket edebilen araçlardır. Kapaklarını açtığınızda size tek kişilik bir yolculuk vaat ederler. Kimi zaman milattan önce bir tarihte dinozorlarla yemek ararsınız kendinize, kimi zaman zamanın ötesinde uçan arabaların olduğu bir dönemde uzay aracınızı park edecek bir boşluk.

Amin Maalouf’un en iyi yaptığı şeylerden birisidir bana göre bu yolculuğun şoförlüğü. Hem de naziktir, kapıyı açar bazen sizin için. Siz istemediğiniz sürece klimayı kapamaz, arabesk şarkılar dinlemez. Ama klasik şoförlerden farklı olarak, çok güzel hikayeler anlatır.  Şimdiye kadar beni hiç hayal kırıklığına uğratmamış hikayeler.

Okulun kitaplığında Semerkant’ı aldığımda ne ile karşılaşacağımı henüz bilmiyordum. Amin Maalouf ile ilk karşılaşmam olduğu için nötrüm kitaba karşı. Daha önce sadece birkaç elde karşılaşmışlığım var Semerkant ile, şöyle bir uzaktan bakmışlığım.

İlk sayfasını çeviriyorum Semerkant’ın ve bir alıntı buluyorum. Edgar Allen Poe. Garabet tipli adam diye hatırlıyorum. Ürkütücü ve korkutucu. Sonradan öğreniyorum ki adam değil adamın yazdıkları ürkütücüymüş ve hatta adı da varmış bu korkutuculuğun; gotik.  Alıntı ise şöyle diyor; Ve şimdi  bakışlarını Semerkant üzerinde gezdir! O, yeryüzünün kraliçesi değil mi? Tüm kentlerin kaderini elinde tutmuyor mu?

Anlıyorum ki bu kitabı çok seveceğim. Ve kitabı çok seviyorum. Atlantik’in dibindeki bir kitaptan bahsediyor kitap; Rubaiyat. Rubainin ne olduğunu biliyorum fakat mutluyum o yüzden. Ömer Hayyam’ın ise birkaç rubaisi ile karşılaşmışlığım da var. Ömer Hayyam’ı 24 yaşından itibaren anlatıyor Semerkant, araya Hasan Sabbah giriyor, Nizamülmülk de peşi sıra Sabbah’a.

Önce Ömer Hayyam ile oturup biraz şarap içiyoruz, şaraptan vazgeçme diyor bana. İnsanın kanı kadar yakındır şarap her daim. Bir güzel de şarapta gizlidir, bir çirkin de ve belki de Ömer Hayyam’dan etkilenerek Cemal Süreya, “Saat on ikiden sonra bütün içkiler şaraptır.” diyor. Ömer’in aklı zehir gibi çalışıyor ama asi de biraz. Kendime benzetiyorum Ömer’i, ben de onun gibi soru sormayı çok seviyorum. Sonra bakıyorum ki Ömer’e benzetsem de kendimi asla onun gibi olamam. Kabulleniyorum bu gerçeği, Ömer benim gerçekliğim olarak kalmalı.

Hasan Sabbah’ın hikayesini kim anlatmış bana bilmiyorum ama kitabı okurken, “Evet, bu hikayeyi biliyordum ki ben.” diyorum kendi kendime. Tekrar okumak, tekrar görmek daha iyi geliyor aklıma, beynime. Teröre uyuşturucu ve din katıyor. Bu karışım gerçek bir ‘afyon’ oluyor herkes için. Nizamülmülk’ü öldürtüyor adamlarına Hasan. Hasan da en az Ömer kadar zeki. Alamut kalesini donatmışlar. Girişi var kalenin ama çıkışı yok.

Kitabı okumak bir süre sonra bende yakınmalara yol açıyor. Çok değil çok çarpı çok derecede geç kalmışım doğmaya. Bir de inat etmişim yerli yersiz, postmatüre doğmak da neyse? 10 ay ne bulmuşum içeride kalacak acaba? Bilincimin altına bir geç kalmışlık yerleşiyor. Şöyle gerçek bir sofrada olamadığım için Ömerle, adamları ve kadınları sevemediğimiz, tütünümüzü istediğimiz gibi kullanamadığımız için. Bir çeşmenin başında soluklanamadığımız, yazılacak şeyleri yazamadığımız için. O Rubaiyat’ı yazıyor yine de, benim elim ise boş.

Titanic, batışı ile ünlü. Kitabı alıp götüren de Titanic, kendi ile Atlantik’in dibine batıran da. Filmi de sevmiyordum zaten, çok ağlıyorum sonunda diye. Şimdi bir nedenim daha var, Rubaiyat onunla birlikte gitti çünkü. Gerçek ile kurgu birbirine karışıyor bende. Çoğu kitap beni bu hale sokar, karakterler eğer gerçek hayattan alınmış kişilerse, reddeder beynim yazılanların kurgu olduğunu. Daha da büyük karmaşalara düşüyorum kitabın sonunda, ben artık Ömer kadar hafifim, Hasan kadar asi ve Nizamülmülk kadar ölü.

Amin Maalouf’un şoförlüğünü beğenmemek imkansız, kitaptan iniyorum. Yolculuk biraz tutmuş beni sanki, başım dönüyor güzelce.

Ağzımda ise nereden geldiğini bilmediğim bir şarap tadı.

Genç, gençliğimin güzel günleri,

Unutmak için içerim şarabı.

Acı mı? Öylesi gider hoşuma,

Bu acılıktır ömrümün tadı.

Reklamlar