• BEN KİMİM? / NEDEN YAZIYORUM?
  • SİZDEN GELENLER
  • Copyleft

Öznur Doğan

~ La beaute est dans la rue!

Öznur Doğan

Tag Archives: edgar allen poe

Franz Kafka Sevenler?

05 Pazar Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

aforizmalar, edgar allen poe, facebook, Franz Kafka, sözlük aforizmaları, twitter


Dönüşüm ve ardından Aforizmalar. Franz Kafka ile tanışıklığım böyle başladı. Franz bir garip çirkin adam, korkutucu gözleri var. Aslında bayağı bayağı jeune kılıklı. Allah’ım karar veremiyorum.

Dönüşüm’ü sizler için daha önce anlatmış birisi olarak sürekli geri dönüş yapmayacağım ve sizin de içinizi daraltmayacağım yine de orada da bahsettiğim bir konu vardı; tüm hikayeler yazılmışken ve fantastik romanların adamakıllı yazılmasına da epey zaman varken sen nasıl oluyor da bir böceğe dönüştürebiliyorsun karakterini? Aklına nereden geliyor? Nasıl bir beyindir ki o içinde en az Edgar’ın evi gibi binlerce küflü ve keskin düşünce var?

Edgar ile kardeş olabilme ihtimalini sevdim ben Franz’ın. Ruhları farklı zamanlarda ve yerlerde bir araya gelmiş gibiydi. Dünya üzerinde Araf’ı yaşayarak hikayeler anlatan adamlar bunlar.

Aforizmalar kitabında Franz Kafka’nın iki farklı yapıtından derlenen aforizmalar var. Hani şu son zamanlarda Twitter’da, Facebook’ta ya da orada burada en bolundan gördüğümüz ve bir tez sunan cümleler var ya, işte onlar hep aforizma. Kimisi kendi yaratıyor aforizmasını kimisi de en ünlü yazarların cümlelerinden alıntılıyor. Karşınızda armut piş ağzıma düş bir kitap. Tek yapmanız gereken sayfaları kurcalamak, anlamlar çıkarmak ve kendinize en uygun aforizmada karar kılmak.

Aforizma kelimesi bir süre sonra bünyemde organizma etkisi yaratmaya başladı. Nedense içimden organizma yazmak geliyor, yine de bu isteği sabahın bir saati oluşuna veriyorum. Franz Kafka’dan fazla uzaklaşmadan kitaptan örneklere dönüyorum. Cümleler benden, üzerine düşünüp kafa patlatmak, çalıp çırpmak sizden.

– Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı. –

– Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamak ne büyük bir mutluluktur. –

– İyi, bir yanıyla rahatsız edicidir. –

– Dünyayla arandaki savaşta, dünyanın tarafını tut. –

– Ruh, bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ancak. – 

Semerkant Maceraları

11 Pazar Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

amin maalouf, ömer hayyam, öznur doğan, Cemal Süreya, edgar allen poe, hasan sabbah, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, nizamülmülk, oznurdogan.com, rubaiyat, semerkant, titanic, yüzüncü ad, İstanbul


Kitaplar zamanın içinde hareket edebilen araçlardır. Kapaklarını açtığınızda size tek kişilik bir yolculuk vaat ederler. Kimi zaman milattan önce bir tarihte dinozorlarla yemek ararsınız kendinize, kimi zaman zamanın ötesinde uçan arabaların olduğu bir dönemde uzay aracınızı park edecek bir boşluk.

Amin Maalouf’un en iyi yaptığı şeylerden birisidir bana göre bu yolculuğun şoförlüğü. Hem de naziktir, kapıyı açar bazen sizin için. Siz istemediğiniz sürece klimayı kapamaz, arabesk şarkılar dinlemez. Ama klasik şoförlerden farklı olarak, çok güzel hikayeler anlatır.  Şimdiye kadar beni hiç hayal kırıklığına uğratmamış hikayeler.

Okulun kitaplığında Semerkant’ı aldığımda ne ile karşılaşacağımı henüz bilmiyordum. Amin Maalouf ile ilk karşılaşmam olduğu için nötrüm kitaba karşı. Daha önce sadece birkaç elde karşılaşmışlığım var Semerkant ile, şöyle bir uzaktan bakmışlığım.

İlk sayfasını çeviriyorum Semerkant’ın ve bir alıntı buluyorum. Edgar Allen Poe. Garabet tipli adam diye hatırlıyorum. Ürkütücü ve korkutucu. Sonradan öğreniyorum ki adam değil adamın yazdıkları ürkütücüymüş ve hatta adı da varmış bu korkutuculuğun; gotik.  Alıntı ise şöyle diyor; Ve şimdi  bakışlarını Semerkant üzerinde gezdir! O, yeryüzünün kraliçesi değil mi? Tüm kentlerin kaderini elinde tutmuyor mu?

Anlıyorum ki bu kitabı çok seveceğim. Ve kitabı çok seviyorum. Atlantik’in dibindeki bir kitaptan bahsediyor kitap; Rubaiyat. Rubainin ne olduğunu biliyorum fakat mutluyum o yüzden. Ömer Hayyam’ın ise birkaç rubaisi ile karşılaşmışlığım da var. Ömer Hayyam’ı 24 yaşından itibaren anlatıyor Semerkant, araya Hasan Sabbah giriyor, Nizamülmülk de peşi sıra Sabbah’a.

Önce Ömer Hayyam ile oturup biraz şarap içiyoruz, şaraptan vazgeçme diyor bana. İnsanın kanı kadar yakındır şarap her daim. Bir güzel de şarapta gizlidir, bir çirkin de ve belki de Ömer Hayyam’dan etkilenerek Cemal Süreya, “Saat on ikiden sonra bütün içkiler şaraptır.” diyor. Ömer’in aklı zehir gibi çalışıyor ama asi de biraz. Kendime benzetiyorum Ömer’i, ben de onun gibi soru sormayı çok seviyorum. Sonra bakıyorum ki Ömer’e benzetsem de kendimi asla onun gibi olamam. Kabulleniyorum bu gerçeği, Ömer benim gerçekliğim olarak kalmalı.

Hasan Sabbah’ın hikayesini kim anlatmış bana bilmiyorum ama kitabı okurken, “Evet, bu hikayeyi biliyordum ki ben.” diyorum kendi kendime. Tekrar okumak, tekrar görmek daha iyi geliyor aklıma, beynime. Teröre uyuşturucu ve din katıyor. Bu karışım gerçek bir ‘afyon’ oluyor herkes için. Nizamülmülk’ü öldürtüyor adamlarına Hasan. Hasan da en az Ömer kadar zeki. Alamut kalesini donatmışlar. Girişi var kalenin ama çıkışı yok.

Kitabı okumak bir süre sonra bende yakınmalara yol açıyor. Çok değil çok çarpı çok derecede geç kalmışım doğmaya. Bir de inat etmişim yerli yersiz, postmatüre doğmak da neyse? 10 ay ne bulmuşum içeride kalacak acaba? Bilincimin altına bir geç kalmışlık yerleşiyor. Şöyle gerçek bir sofrada olamadığım için Ömerle, adamları ve kadınları sevemediğimiz, tütünümüzü istediğimiz gibi kullanamadığımız için. Bir çeşmenin başında soluklanamadığımız, yazılacak şeyleri yazamadığımız için. O Rubaiyat’ı yazıyor yine de, benim elim ise boş.

Titanic, batışı ile ünlü. Kitabı alıp götüren de Titanic, kendi ile Atlantik’in dibine batıran da. Filmi de sevmiyordum zaten, çok ağlıyorum sonunda diye. Şimdi bir nedenim daha var, Rubaiyat onunla birlikte gitti çünkü. Gerçek ile kurgu birbirine karışıyor bende. Çoğu kitap beni bu hale sokar, karakterler eğer gerçek hayattan alınmış kişilerse, reddeder beynim yazılanların kurgu olduğunu. Daha da büyük karmaşalara düşüyorum kitabın sonunda, ben artık Ömer kadar hafifim, Hasan kadar asi ve Nizamülmülk kadar ölü.

Amin Maalouf’un şoförlüğünü beğenmemek imkansız, kitaptan iniyorum. Yolculuk biraz tutmuş beni sanki, başım dönüyor güzelce.

Ağzımda ise nereden geldiğini bilmediğim bir şarap tadı.

Genç, gençliğimin güzel günleri,

Unutmak için içerim şarabı.

Acı mı? Öylesi gider hoşuma,

Bu acılıktır ömrümün tadı.

Abone Ol

  • Entries (RSS)
  • Comments (RSS)

Arşivler

  • Eylül 2017
  • Ağustos 2014
  • Şubat 2014
  • Kasım 2013
  • Temmuz 2013
  • Haziran 2013
  • Mayıs 2013
  • Nisan 2013
  • Mart 2013
  • Şubat 2013
  • Ocak 2013
  • Aralık 2012
  • Kasım 2012
  • Ekim 2012
  • Eylül 2012
  • Ağustos 2012
  • Temmuz 2012
  • Haziran 2012
  • Mayıs 2012
  • Nisan 2012
  • Mart 2012
  • Şubat 2012
  • Ocak 2012

Kategoriler

  • Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım
  • Filmler, sinema, film inceleme
  • Güncel, gündem, medya
  • Sanat, resim, tiyatro
  • Seyahat, mekanlar, hatıralar

Meta

  • Kayıt Ol
  • Giriş

WordPress.com ile Oluşturulan Web Sitesi.

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Takip Et Takip Ediliyor
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 takipçiye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Özelleştir
    • Takip Et Takip Ediliyor
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucuda görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...