• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: oznurdogan.com

Korkuyu Bekleyerek Yaşamak

09 Cumartesi Haz 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 4 Yorum

Etiketler

adam, öznur doğan, edebiyat, godot, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, korkuyu beklerken, maroia, oznurdogan.com, oğuz atay


Godot’yu beklemekten zor… Korkunun neye olacağı da belli değil, nasıl olacağı da. Nasıl korkacağını da bilemezsin, neden korkmayacağını da. Ama…

Oğuz Atay’a hikaye kitabı ile başlamak bana kalırsa en doğru tercih. Korkuyu Beklerken, kısa hikayelerden oluşan bir kitap. Ne kadar zor olabilirmiş ki Oğuz’u okumak diye düşünenler için başlangıç seviyesinde rahat okunabilir kitap. Oğuz’u anlamak mesele değil ki, Oğuz’u anlatabilmek mesele.

Türkiye’de yaşamak, sanat yapmak ve değerinin bilinmemesi üçlemesini yaşayanların listesi uzayıp gittikçe Oğuz Atay aklıma gelir. Sırf bu yüzden Mina Urgan olmak isterim ve Oğuz Atay’ı betimleyebilmek.

Korkuyu Beklerken’deki her bir hikaye kendi küçük korkularınızı sizi hatırlatacak kadar büyük. Tavanda yaşayan bir ölü ile yaşamak örneğin… Orada daima kalacak şekilde hem de. Kulağından küçük bir böcek inerken ölünün ve sen tam da geçmişin fotorağflarına bakarken. Gerçek mi ölü? Hayal mi yoksa? Tam arada kaldığın noktada işte, yani korkuyu beklerken, cevap bulman gerekmez. Hem ölü olmasa ne yapardın ki?

Bir beyaz manton vardır örneğin, karışır durursun insanların içine. İnsanlar da seni görürler fakat korkarlar mı desek, yadırgarlar mı? Beyaz manto meselesi biraz sıkıntılı. Sen biraz Beyaz Mantolu Adam’sındır, paran da yoktur ve başarısızsındır. Topluma ayak uydurabilir misin yani böyleyken sen. Nerelerde buldun kendini ve nasıl anlatabildin ki her şeyi, herkese, her zaman. Yazık.

Korkuyu Beklerken, küflenmiş ve paslanmış, sökülmüş ve dikilememiş bizlerin hikayeleri, korkuyu beklerkenki halimiz, geçmiş dönerkenki gerginliğimiz ve başarılarımız, başarısızlıklarımız, umutlarımız, umutsuzluklarımızın hikayeleri.

Hikayenin hikayesi, hikayelerin anlatımı mı olurmuş? Okusanız ya.

The Transparent Eyeball of the World: WikiLeaks

08 Cuma Haz 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

adalet ve kalkınma partisi, afganistan, ak parti, amerika afganistan savaşı, amerika birleşik devletleri, amerika ırak savaşı, ankara, öznur doğan, emine erdoğan, iran, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, recep tayyip erdoğan, suriye, türkiye, wikileaks, wikileaks belgeleri, İstanbul, ırak


The Transparent Eyeball of the World: WikiLeaks

We have been heard many thing about WikiLeaks, but what is that WikiLeaks thing? With their explanation, “WikiLeaks is a not-for-profit media organisation. Our goal is to bring important news and information to the public. We provide an innovative, secure and anonymous way for sources to leak information to our journalists (our electronic drop box). One of our most important activities is to publish original source material alongside our news stories so readers and historians alike can see evidence of the truth. We are a young organisation that has grown very quickly, relying on a network of dedicated volunteers around the globe. “ When we look at this information we understand that they have got very big nose to interfere any kind of “high” protected places, documents etc.

Wikileaks team only published just a little bit of those documents because there was a group of bull running towards them . When they first started to release American diplomatic cables on 28 November 2010, and the amount of documents were just 251.000, we understood that bad things could be happen. Of course, bad things happened. Because of the secret cables, USA got into panic but didn’t want to show it. Later, Julian Assange, chief of the WikiLeaks was arrested for unrelevant subject because if he could stay much longer, every country is going to get it’s share.

Needless to say Turkey ,as a bridge country, was also on the list of diblomatic cables. While WikiLeaks was releasing much more cables about Iraq, Afghanistan War, we Turkey, didn’t interested in  those news but when we heard about Justice and Development Party (AKP), media started to publish papers, release fragmans etc. In those cables where Turkey was mentioned splashed everywhere and in an interesting way, we quickly forgot them. What kind of sorcery is this? Just one week and half is enough for us to forget everything. It is not only WikiLeaks but also unknown legislations, raises and many other things.

Though Turkey is ready to forget everything, there are some people who always remember. In the first cables which includes the documents of 2006, we have one calbe which engages in Ankara. And their numbers goes respectively until 2010, 5 cables,  3 cables, 7 cables, and 6 cables. The one which i want to explain and criticize is from 2008.

ID: 08ANKARA691

Subject: IMPLICATIONS OF AKP CLOSURE CASE AND OUR PUBLIC

Classification: Confidential

Origin: Embassy Ankara

And here is the text under the title of “Our Public Posture”:

“iNone of this changes the reality that Turkey is an extremely important ally in a dangerous region and that it is, despite many faults, more democratic and free than any other country in the Muslim world. We should not stifle, through our intervention, what should fundamentally be a debate by Turks about the future of their country that is essential if its democratic institutions are to mature. Doing so would make this a US issue in ways harmful to our interests, our influence and to democratic values here. We should stick to general principles, and let Turks sort out the details. At some point, as matters develop, our intervention to head off a political meltdown here may be necessary, but that moment isn’t now and may well never come. “

Let’s just think about what USA’s manner about all those wars which were done because of their eagerness and agressive policy upon the world. Let’s just come to face to face with the reailty of their unstable but indeed very active profile. Since USA does not want to risk itself and keep its perfect (?) combined unity, we can’t hear the voice of US. When it comes to thinking about its own public opinion they don’t shout, they don’t support one side. They always talk about how they can combine nations (?), make peace (?), make the world more livable.

The other think that i want to propound is how Turkey is portrayed in this picture. Just try to understand all words and catch that “important ally” word. This tiny pattern explaines everythinh. It explains how Recep Tayyip Erdogan tells lie about USA, how they act as an distant relative but in fact so close and this illustrates that USA is everywhere. It finds ally in every country, every places around the world. No matter how it destroys civils or babies, how all conspiracy theories can be totally true and how Justice and Development Party is hypocricy.

Main reason for USA not to attack us and interfere in our policy in public is the same reason. Iraq, Afghanistan, Vietnam or any other country which US goes to war with, US always repeats same things, “We’ll bring peace, we’ll bring democracy!” which means “We will kick your ass, kill your sons, f*ck your wifes and exploit your petrol!” with an evil laugh. And we shouldn’t forget this, when it comes to intervention about political route, US keeps this right in its hands.

How about Turkey? How about Justice and Development Party? And its wrothful president? When somebody from media says that you are in a relationship with USA, he almost kills him. Maybe just get shooted, pinned him down and maybe sent to jail. System is simple. Like USA, if there is something which is an open risk or accusation, Justice and Development Party has a right to make it “democratic”.

For those reasons, in Turkey WikiLeaks cables didn’t take too much intention because mass media had already been bought by them. If we add the lazy Turkish people who afraid of reading and writing, it is easy to forget all those important thing.

Zahir’in Ardındaki Görüntü

05 Salı Haz 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

amerika, öznur doğan, can yayınları, erkek, fransa, kadın, kazakistan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, odysseus, oznurdogan.com, paulo coelho, penelope, roman, savaş muhabiri, simyacı, the zahir, yolculuk, zahir


Sınav stresi mi dersiniz yoksa iş mi, biraz uzaklaştım blogumdan ve kitaplardan. 1 haftadır herhangi bir yazı da yazmamışım. Zaman hızlı geçiyor fakat yakalamaya çalışıyorum ben onu.

Uzun zaman önce hediye gelen bir kitaptı bana Zahir. Paulo’nun daha önce Simyacı’sını okumuştum bir tek ve o yeterdi bu kitabı da okumaya. Ama olmadı. Başladım önce Zahir’e, her şey çok güzel gidiyordu. Nereydeyse sonlarına da yaklaşmıştım. Kalsa kalsa 80 sayfa kalmıştı. Bir şeyler oldu ve ben bu kitabı okumayı bıraktım.

Bir şeylere, birilerine benziyordu kitap. Nasıl derim bilmiyorum, sanki çok tanıdıktı bana ve ikinci bir okuma yapıyor gibiydim. Evet, tanıdık bir yüz  görmüş gibi hissediyordum fakat bir yandan da tekrara düşmenin gerginliği vardı.

Aradan yaklaşık bir sene geçtikten sonra kitabı tekrar elime aldım. Neden bıraktığımı bile hatırlamıyordum artık. Azıcık kalmış bu kitap zaten, bitirmeliyim hemen dedim ve bitirdim. Ağzımda kekremsi bir tat.

İlk olarak Zahir’den bahsedişi ve onu anlatışı çok güzeldi, kendi zahirini bulmaya çalışıyor insan tam da o anlarda. Acaba bizim de bir zahirimiz var mıydı? Ama bunlar biraz Rosebud biraz da tak tak takıntı kokuyordu. Şimdi tahminen pek çok kişinin “hadi oradan” dediğini duyar gibi olacağım. Oldum da.

Amacım Paulo’yu ya da kitabı kötülemek değil. Benim böyle bir tavırda olmam hiçbir şeyi değiştirmez. Amacım, birkaç gözü de olsa açabilmek. Coelho’nun kitapları aynı minvalde dönen kitaplar gibi geliyor bana. Aynı Grange gibi, aynı Brown gibi. Diğerlerinden tek farkı, daha çok manevi oluşu. İşte bu manevi noktalar insanı en çok çeken şeyler. Peki ya gerisi?

Kitabın son sayfalarında -spoiler içermekte- kitap boyunca yapılan alıntılar ve referanslar var. Ben en sonunda bu kitabın tüm karakterlerini ve temalarını, yerlerini ve hikayelerini bir başıma yazdım denmesini beklerdim. Esin kaynağı olarak bir şeyleri seçmek mantıklı fakat hayattan doğrudan alınıp sunulmuş gibi hissettim.

Bir diğer nokta ise, kahramanımız çölleri aşıp eşine kavuştuktan sonra hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeleri, kadının hamile olması. Bu iki nokta kitabın bitişi için çok sıradan bir son olarak geldi bana. Kapı açıldığında orada kadını değil kendisini görseydi işte o zaman journey motive dediğimiz yolculuk motifi ve üzerine söylenen her şey daha da yerli yerinde olacaktı. Kitabın tek beni mest eden noktası, Odisseus ve Penelope benzetmeleri oldu. Mitoloji düşkünü olduğum için sevdim tamamen, bastım bağrıma.

Kitap bitti, her şey yerli yerindeydi, eksikler ya da fazlalar yoktu ama geride kalan bir kitaptı benim için.

Uzun zamandır ilk defa bir kitap için böyle düşündüğümü düşünürsek…

Cezmi Ersöz’e 3 Varken

29 Salı May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 6 Yorum

Etiketler

öznur doğan, bana türkçe bir ekmek ver, cezmi ersöz, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kitap yorumları, maroia, oznurdogan.com, şizofren aşka mektup


Şimdiye kadar Cezmi Ersöz’ü kaçınız okudu bilmiyorum. Adı çok  duyulmuş, çok bahsedilmiş, yaftalanmış ya da yapıştırılmıştır ama ben bu adamın bahsedildiği kadar okunduğunu düşünmüyorum.

Lise boyunca üzerimde bir arabesklik. Artık nereden de görmüşsem Şizofren Aşka Mektup’u görmüş ve duymuşum. Dünyanın en alınmaz kitabı oluvermiş benim için. Alamıyorum ve büyük bir tutku ile bu kitabı okumak istiyorum. Bir türlü fırsat bulup satın alamıyorum fakat dilimde müthiş bir Cezmi Ersöz var. Nasıl hoşuma gidiyor o buram buram arabesk, buram buram “ben aşığım!” havaları. Böyle havalar rica ediyorum hayatın hiçbir döneminde olmasın. Bu yüzden de inat ediyorum, o kitabı okumalıyım! Satın almaya gidiyorum kitabı, ne göreyim? Bitmiş. Koskocaman Şizofren Aşka Mektup nasıl biter? Cezmi’m (?) yazmış benim onu yahu!

Neyse diyor Bana Türkçe Bir Ekmek Ver’i alıyorum. Cezmi cezmidir işte. Ne kadar farklı yazabilir ki diyorum. Ekmeği de duygusal istiyordur bu adam. Aşkla yaklaşıyordur ekmeğe. Nasıl olsa doyum söz konusu. Fakat benim tahmin ettiğim konularla hiç alakası çıkmıyor Bana Türkçe Bir Ekmek Ver. Kısacık kitabı kısacık sürede okuyup bitiriyorum ki gidip Şizofren Aşka Mektup’u alayım. Ergenim, damarlarımdan asilik ile karışık yüksek promilde arabeskizm akıyor. Akamayagörsün.

Ardından arkadaşım hediye ediyor Şizofren Aşka Mektup’u. Okuyorum.

“E bu neymiş yahu?” deyip kitabı yarısında bırakıyorum. Ergeniz de o kadar değil. Ama kimseye de söyleyemiyorum keza çok yırtmışlığımız var kendimizi Cezmi diye. Nenem ölsün sarı gelin, işte olaylar böyle ilerlerken ve ben kitap bilincinden uzak, kendi arabeskimde gömülüyken kaldırmıyor kafam Ersöz’ü. Yaşlanmak mı gerek yoksa başka bir şey mi? Nasıl bu kadar üzerine basa basa anlatılır her şey. Böylesine açık ve gözler önünde?

Şaşırmamak elde değil. Olmayan kitap kültürüm Cezmi’yi reddediyor, kanımız da uyuşmuyor. Ben bir dönem leyla gibi Cezmi peşinde koştuğumla kalıyorum. Aklıma geldikçe gülüyorum. Şizofren Aşka Mektup’tan bölümler okuyarak sözde sevilene yazdıklarımı hatırlıyorum. Çocukluk yine de güzel, ergenlik de öyle fakat yüksek oranda Cezmi, adam öldürebilir.

Karaosman’lardan Yakup Kadri

28 Pazartesi May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, cezmi, cumhuriyet, eylül, kiralık konak, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kurtuluş savaşı, maroia, mustafa kemal atatürk, oznurdogan.com, türk edebiyatı, yaban, yakup kadri karaosmanoğlu, İstanbul


Eminim ki bu adamı tanıyorsunuz… Karaosmanoğlu Yakup Kadri. Ansiklopedide böyle çıkacaktı karşınıza. Bu sefer ben ondan bahsediyorum. Türk Edebiyatı’nın temellerine oturan adamlar vardır. Bu adamlar ilk modern romanları yazmış, ilk kez psikolojiden bahsetmiş üzerine bir de sosyal ve siyasi mesajlar vermişlerdir. Versinler, güzel.

Yaban denildiğinde akla ilk gelen kişi tabii ki Yakup Kadri Karaosmanoğlu oluyor. Tüm lise ve ilkokul kütüphanelerinde mutlaka Yaban’dan üç tane var, Kiralık Konak’tan da iki. Onu bu kadar ulaşılır ne kılıyor peki? İlk olarak aslında Yakup Kadri okumak çok zevkli çünkü sizinle konuşuyor gibi anlatıyor. Bir hikayesi var anlatacak. Anlatsın, güzel.

Yaban’ı bu kadar sevdiren ve değerli kılan şeyi düşünürsek aslında içimizdeki İrlandalıyı ortaya çıkardığı için seviyoruz. Hepimiz bir anlığına bir yerlerde yaban olabileceğimiz için seviyoruz. Kolumuz bacağımız kopsa da fark etmez, yaşadığımız sürece aşkta da yaban olabiliyoruz çünkü hastalıkta da. Bazen ailemize bile yabanız, yabancıyız. Hal böyleyken ve herkes kocaman bir dünyada birbirinden farklı milyonlarca yabanken, Yaban’ı sevmemek imkansız. Bir de Yakup Kadri’nin mesaj verme kaygısı ile yazdığı romanları bu uğurda yazıldığını bilerek okuyorsanız değmeyin keyfinize. O saatten sonra olsa olsa karşınızdaki adam Karaosman’lardan Yakup. Bizim Yakup yahu. Hani şu bir şeyler söyleyen durmadan tanıdıklarına. Söylesin, güzel.

Yaban’ın birkaç yerinde ağlamışlığımın varlığını kabul edersek bir de Yakup biraz daha yakındır bana. Ağlatabilen insan, ağlayabilecek insandır. Bu en azından yazarlar için böyledir. Biliyorum ki etrafımız bizi sürgüne yollamaya, yaban etmeye hazır tiranlarla dolu. Ellerinde kocaman sopaları ile gütmeye çalışan herkesi. Gütmezse, güzel.

Kiralık Konak gözümde Yaban’dan bir tık geride. Yalnız Kiralık Konak’ta beni hiçbir şey değil de en çok ilgilendiren şey işte o kiralık konaklar. Bir tutkudur alıyor beni, eskiden yaşamalıydım diye. Yaşamalıydım da görmeliydim her şeyi… Ben de kiralayabilirdim pekala bir konak. Bir tekne de kiralardım üstüne üstlük. Aşklar da yaşanırdı usturuplu ve heyecanlı. Sadece Kurtuluş yazarı değildi yani Yakup Kadri. Elbette inanıyordu Cumhuriyet’e de Aşk da özgürdü onun fikrinde, Türkiye de. Özgürse, güzel.

Sizin Rosebud’ınız Ne?

27 Pazar May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, biyografi parçacıkları, citizen kane, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, paul celan, picasso, pierre assouline, rosebud, rudyard kipling


Citizen Kane’i kimler izledi? Tarihin en önemli filmlerinden birisi olan Citizen Kane’in en önemli noktası Rosebud’tı. Peki neydi Rosebud? Kane ölmeden önce son olarak Rosebud diyordu ve bu kelime büyük bir sır haline geliyordu. İnsanlar yorumlar yapıyor, evinin yani şatonun her tarafı alt üst ediliyor ve Rosebud bulunmaya çalışılıyordu. Hayatına giren kadınlar için bir gönderme olup olmayacağı düşünülüyor ve en sonunda sadece bizler seyircilerin gördüğü bir gerçek ortaya çıkıyordu.

Rosebud aslında bir kızaktır. Kane, küçükken yani ailesinin yanından henüz alınmamışken bu isimli kızakla en güzel günlerini geçiriyordu. Rosebud aslında sıradan bir eşya, bir kızak olmaktan çok bir ideali, geçmişi ve yaşanmış yaşanmamış her türlü duyguları resmediyordu. Örneğin bir çocuğun kahkahası saklıydı o kızakta, kışın en çetin yağışlarında anneden izin alarak kapının önüne çıkışı anlatıyordu, Pal Sokağı Çocukları gibi heyecanla sokaklara hakim olmayı anlatıyordu kızak. Bir de ait olduğu şeylerin ondan koparılmışlığının acısını hatırlatıyordu. Rosebud, Kane için binlerce şey demekti.

İşte böyle bir hikayeden sonra Pierre Assouline, ünlü biyografi yazarı, tarihin ünlü kişilerinin rosebudlarını bulmaya kalkıyor ve bizim için o kişilerin hayatlarına kapı açıyor. Rudyard Kipling’in, Paul Celan’ın, Picasso’nun rosebudlarını anlatıyor bize. Küçük parçalardan kocaman bir dünya yaratabilmemize neden oluyor. Verilen ile verilmeyeni çözmeye teşvik ediyor, kendi hayatımıza yönlendiriyor.

Herkesin bir rosebudı vardır bence hayatında. Belki de bir iskemle, belki bir baston ve belki bir kalem. Belki Kane’in kızağı gibi geçmişten kalma bir eşya, belki de bir kişi. Şimdi kendi rosebudımı düşünüyorum da lise 1’de bana kestirilmek zorunda bırakılan saçım geliyor aklıma. Küçük bir kutuda, bukle halinde. Ne kısa ne de uzun olduğu için aykırı görülen, tek düze olmadığım için gözlerine batan müdüriyetin ve işte o en büyük ikilikte özgürlük ve esaret ikiliğinde esarete boyun eğmek zorunda kalmış bir öğrencinin sevdiği saçı… Minik bir kutu içinde.

Peki sizin Rosebud’ınız ne? Bir yüzük mü yoksa oyuncak mı? Neden öylece bağlısınız o parçalara, neden ayrılmak istemezsiniz?

Wings for Ozz

26 Cumartesi May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

10000 days, anne, öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, marie, maroia, oznurdogan.com, tool, wings for marie


sessizlik üzeri
sesin ne kadar büyük olduğunu
ve aslında en çok böyle ikiliklerde
gidip geldiğini
biliyordun
her zaman fakat farklı zamanlarda
her an fakat aynı zamanlarda
dönüp dolaşıp
aynı
çelmek ve çelişkide
zaman geçiriyordun
bana en iyi gelecek şey
bir şarkının dostluğu
anneye güçlüce sarılma
kokusuz olduğunu hissetme artık teninin
anne kokusu
yok mu olmuş?
yok mu olurmuş?
gözlerin sabit ya da hareketli
çünkü biliyordun ne kadar yaparsan yap
“olmaz” birileri için
ve daima sevmeyecek olan birisi vardır
yaptığın işleri
saklanabilir misin ki
uyuyarak ya da uyanarak sonsuzluğa
bir iki ve üç
kırılıyorsak
paramparça da oluyorsak hani
şuraya bırakıyordun
her şeyi
tam şuraya…

25.05.2012

Tutuyorum Tutuyorum Tuttum!

24 Perşembe May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

aile, anneanne, barış manço, cemil ipekçi, deep purple, erkin koray, john lennon, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, konservativ, maroia, muhafazakar, muhafazakarlık, oznurdogan.com, türk aile yapısı, toplum


Zaman geçiyor, yalnızca dünya değil aynı anda biz de evrilmeye devam ediyoruz. Nasıl ya da ne için olduğuna pek dikkat de etmeden açıkçası. Şimdi elimizde kalan birkaç şeyden bir tanesi de eskilere bakıp, “Nerede o eski ?” ile başlayan cümleler
kurmak.

Yaşım itibari ile maksimum “nerede o eski” ile başlayan cümlem, “Nerede o eski meybuzlar, nerede o eski atariler?”. Bahsetmeden geçemeyeceğim ki nerede o eski hülohoplar, hulahoplar, hilihop da olabilir holihop da. Bilemedim, belimizde çevirirdik.
Evet, çok da söyleyecek şeyim yokmuş eskilere dair. Ama öyle mi daha büyükler için? Anneannem sürekli olarak “Nerede o eski saygı?” der. Arsızca ve bıkmadan usanmadan o saygıyı arar her yerde. Anneanneme bunu artık kolayca bulamayacağını söyleyip pskilolojisini bozmak istemiyorum.
Babam da “Nerede o eski sanatçılar?” der. Babamın eski sanatçılardan kastı John Lennon’dır, Deep Purple grubunun tüm üyeleridir, Erkin Koray’dır, Barış Manço’dur. Babam eski rockçılardandır vesselam.

Tabii efendim bir de bu kalıbın aile yapısına ithaf edilmişi de vardır. Sürekli bir feveran içinde olan aileler; çocuklarından dertli. Eskiden böyle değildi, kızlar sokaklara çıkamazlardı kolay kolay. Erkek çocuklar ise babaları ile vakit geçirirlerdi. Hem öyle kolay da değildi “Ben şu bölümü okumayacağım!” diyebilmek, “Okumasam mı ki, nasıl ki, olur ki, yani babacığım siz nasıl uygun görürseniz? ! ?” gibi. Zaman
değişiyor, boşuna demiyorum evriliyoruz diye. Giyim tarzı da değişiyor, konuşma tarzı da tabii ki. Zamanın geçişine insanoğlunun uyma kompleksi ile rüküşleri, şıkları, modaları yaratıyoruz. Yüzüne bakılmayacak tarzdan nesneleri bağrımıza
basıyor, bizden olan şeyleri ise ötelemeye çalışıyoruz. Yüzümüzü ilerlemeye dönmenin aslında popomuzu kendimize dönmemiz olduğunu sanıyoruz. “SANIYORUZ.”

Başlıkta da olduğu gibi, tutucu aile yapısı da değişiyor. İlk olarak kelimemize bakalım “tutucu”. Neyi tutuyor bu efendim? Neleri sahipleniyor da “Aman bırakmam abi!” diyor. Tdk’ye baktığınızda şunu görüyorsunuz; Mevcut toplumsal düzeni, düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen (kimse), muhafazakâr, konservatör. Onlar da bozuluyor evet. Ama bu konuda ne kadar yakınmak gerekiyor ya da ne kadar karşı çıkmak gerekiyor çok ince bir noktadan bakmayı gerektiriyor. Topu ince göreceksiniz, ıstaka ile topun altına vuracaksınız, 3 bant yapması gerekiyor. Evet!

Bir yandan bozulsun istiyorsunuz, çünkü insanlar bir noktada kaldıkları sürece -sabit bir şekilde- işte o zaman toplumdan uzaklaşmaya ve köhneleşmeye başlıyorlar. İlerleme kelimesini hazmedemeyişlerinin acısını dışlanarak çekiyorlar. Toplum kendi değişimi içerisinde onları da değiştirmek isterken sindirilemeyen bir bölümün olduğunu görmesi ile çelişkiler ortaya çıkıyor. Evet bir vücut gibi, mikrobu yok etmeye çalışan bir beyin sinyali gibi. Ancak kendi düşüncelerini ve fikirlerini başkalarına empoze etmeye çalıştıkları, kendi aile içinde dramlara neden oldukları sürece koca bir “hayır!” durmalı karşılarında.
“Muhafazakar aile yapısı” yok olmalı ya da sonuna kadar var olmalı diyemiyorum fakat ayarını bilmeyen hiçbir şeyin mantıklı olabileceğine inanmıyorum.

15.04.2010

sevgiyi tanrı yapanlar

23 Çarşamba May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, sevgiyi tanrı yapanlar


siliyorlar, karalıyorlar adını. adın yok şimdi. ya da cümlelerin yok bana uzanan. yanımda taşıdığım bir cümle değilsin
söylediğim, bildiğim bir gerçekten uzaktasın şimdi.
delicesine saçıyorum altınları gökyüzüne ve hatta denize
balıklar doysun diye
kelime!
güç! zaaf! sen!
beyni insanoğlunun, karışık; labirent
labirent sağa sola koşturduğu
bitirmediği bir
hikaye! şiir! düzmece!
yalan!
ağzımdan çıkan
her şey, yalan.
-sa
yalan.
yani, metresin olarak kalmak
demiş heloise!
kadınca, hissederek kadınlığını
evlilik değil mi zaten
meşruiyeti “bir” şeylerin
ev-len-mek.
eğer beklersen 6 ay beni!
bırakamayacağım eminim.
gidip döneceğim.
söz de.
söz.
işin özz’ünde
s’özz verildi taraflarca.
üç gün mü beş ayna mı
kırıldı önümde
parçalandı.
anma günü, kasım, neden
sen
ben
ben!
hikaye, koca bir düzmece.
şartlı rivayet, koşullu şikayet
dudağımda bir dudak
dudaklarımdan sıcak.
yakar.
yakıyor.
yaktı.
sevgim, tanrı oldu
sanrılar, tanrısal, tanrılar.
çok tanrılı bir kin
-sin.
gelme.
-eme.
zaten aşk, insanın yalnızlığını paylaşması mı demişti başka bir yalnızıkta şair.
şair işte!
diyor.
şiir işte, yazılıyor.
yaz/a/ma.

10.1.2010 21:15

winter

23 Çarşamba May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kar, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kış, maroia, oznurdogan.com, sokak, soğuk, tori amos, winter


üşüyor ellerim
bazen
yani aslında
biliyorlar ne zaman üşüyeceklerini
kış
içimi de üşütüyor
ben hissetmesem de
buzla kaplıyor hisleri
ben “sade” kalıyorum
daha da sadeleşiyorum
düşünmeden,
sormadan
konuşuyorum kendime.
yalanlar daha seri çıkıyor
dudaklarımdan
ve sevincin tadı
değmiyor dudaklarıma
ısıtamıyor yine.
hava soğuk değil aslında
yani esen rüzgar değil istanbul’da
daha çok öfke şimdi
yüzüme tokatlar atan
en az benim kadar acımasızca.
yürürken sokakta, yanında
arkadaşın en sevdiğin
o bile koruyamıyor seni
sığınsan da onun yüreğine
açıkta kalıyor ellerin
ellerin
üşüyor
ellerin soğuk.
ellerim, soğuk bu defa
üşümüşler sanki?

17.1.2010 04:26

La-te-ralus

22 Salı May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, fibonacci, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, lateralus, maroia, oznurdogan.com, tool


Ne varmış Fibonacci ile Lateralus’u yazdıysam;

sa kin likön ceveson rasındabirses birşarkınıngerçektende aynıritimlerilekafandadöndürme siaynısesleriveaynışiddetiveyineaynıbenzerliği tamdagerçektenyokoluyorhissediyorsunkenmisalyadadüşüyorkentamolarakhayatınortasına şimdiburadakikafakarışıklığınadenkdüşüyoraslındafakatbunufarkedecekkadardadeğilizhenüznedemekistiyorlaronlarçokuzunzamandanberi.
onlargibiburayasıkıştırdımbendetamolarakseksendokuzhecelikdizimiveyükseğeçıktımenbaşadöndümyadaaslındaherşeyinsiyahvebeyazolduğuzaman.

Yağmur Hikayesi XIII

20 Pazar May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


İnsan beyninin uyuşukluğu öylesine insanın canını sıkan bir şeydir ki bir an önce bu uyuşukluk halinden kurtulmak istersiniz. Çünkü bu uyuşukluk sanki sadece beyninize ait değilmiş gibi değişik ataklarda bulunur, örneğin kollarınızı ve ellerinizi uyuşturmak gibi. Bu uyuşukluklar öylesine seri gerçekleşir ki, öleceğinizi sanırsınız. Canınız daha çok sıkılır. Dilinizin de uyuştuğunu görürsünüz sonra. Ağzınızda şişmiş, kocaman olmuş bir dil vardır şimdi. Ne kadar rahatsız edici olursa olsun atamasınız etkilerini, vücudunuz gerçek bir tepki oluşturana kadar.

Adam, gördüğü tablodan hoşlanmadı. Hissettiği uyuşukluğun ardından gelen algı açıklığı, ona istemediği şeyleri gösterdi. Kadının yerinde olmayışı tırnaklarına varan bir ürpertiye neden oldu. Nereye gidebilirdi? Göz kapakları olmayan bir kadın, ilgi çekmeden ne kadar yürüyebilirdi ya da hangi deliğe saklanırdı? Ya da aslında ilk sorması gereken soru “Hala evde mi?”ydi. “Evet.” dedi kendi kendine. Kalkıp odanın görünmeyen noktalarına baktı. Yatak odasının kendine has dağınıklığı içinde kadın vücuduna benzer bir şey göremedi. Yavaşça mutfağa ilerledi. Görmek istediği şey orada da değildi. Ayrıca olması da imkânsızlık dolaylarında dolanıyordu. Çünkü eroini ile buluştuğu nokta mutfaktı ve kadının oraya gitmiş olması saçmaydı. Ve gitmemişti zaten. Salona doğru ilerledi. Görebildiği yine kendi dağınıklığı ile öylece ellenmeden duran eşyalar ve odaydı. Yavaş yavaş sinirlendiğini hissetti. Böylesi dikkatsiz oluşu sinirlerine dokunmuştu. Şimdiye kadar işlediği hiçbir cinayetin böylesine anlık gerçekleşmesine izin vermediğinden olsa gerek, kaçmayı başarabilen kurbanların olması da imkansız-dı. Fakat bu seferi algı bozukluğunun ağına düşmüştü. Henüz yeni yeni geliyordu kadının çığlıkları kulağına. Tekrar yatak odasına döndü. Kanlı çarşaf onu cezbediyordu. Oluşan şekle bakıp bir fal bakmaya çalışacaktı neredeyse ama kendisini tuttu ve odaya girdikleri camdan aşağı baktı. Etrafta şaşkın gözlerle birbirine bakan insanları gördü. Hemen pantolonunu altına geçirdi. Bir gömlek de üzerine. Koşa koşa merdivenlerden indi. İlgi çekmemek için duraksadı. Ne hızlı ne yavaş adımlarla yürümeye başladı. Öyle bir acıya sahip bir insanın hızlıca hareket etmiş olmasına şaşıyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Kaybetmek istemiyordu kadını. Diğerlerinin arasında parlayan kızıl saçını fark etmek için hafif sıçrama hareketleri yapıyordu. Ama görebildiği tek şey koca bulvarın sahip olduğu kalabalıktı. Evini buradan almış olmanın verdiği rahatsızlığı hissediyordu şimdi. Daha da hızlandı, gözüne çarpan minik bir ayrıntı gözünde bir pırıltıya neden oldu. Kadının düşürmüş olduğu kol düğmesi çöp tenekesinin yanında parlıyordu. Hemen o sokağa döndü. Gittikçe yaklaştığını hissediyordu. Avuçlarında bir ısınma ve hatta yanma vardı. Gözleri sabit bir şekilde arıyordu yolları. Gördüğü şey ona daha fazla zevk veremezdi. Kadın, eli yüzünde bir banka oturmuş soluk soluğa duruyordu. Yanına yavaşça gitti ve kadını kolundan tuttuğu gibi götürmeye başladı. Bir apartmanın giriş katına girdi, sağına soluna baktıktan sonra bodruma inmeye başladı. Kadını daha da çekiştiriyordu şimdi. Kadının çığlıklarını ise kadının ağzına doğru sertçe bastırdığı diğer kolu ile engelliyordu. Şimdi, tente altında tüm zerafeti ile süzülen kadından geriye göz kapakları olmayan, neredeyse bir hayvan gibi soluyan kadın kalmıştı. Ellerini, yaklaşık yarım saat önce yanında çırılçıplak yatan kadının yüzünde dolaştırdı. Kurumuş kan minik parçalar halinde döküldü. Enteresan bir şekilde kadında gözyaşı yoktu. Sanki gerçekleri görmek istermiş gibi başını sürekli olarak yukarı kaldırıyordu. Adamın eline baktı. Adam, elindeki çakı ile kadının elinin üzerindeki kesik deriyi deşmeye çalışıyordu. Derisini ince ince etten ayırmaya başladı. Kadın metalik bir titreme hissetti. Sanki binlerce iğne aynı anda batırılmıştı. Her şey, bir cinayet sahnesinden fırlamış gibiydi.

Hikayelerin filmlere konu olması çok da sıradandır aslında. Senaryolar da hikayelerin birleşimi ile ortaya çıkan şeylerdir. Bu yüzden ne kadar güzel bir hikaye yazılırsa o kadar güzel bir senaryo ve dolaylı olarak o kadar güzel bir film çıkar ortaya. Çekim koşullarını da göz önüne almak tabii ki de gereklidir. Fakat bu yolda ilk adım, senaryonun güzelliğidir.

Kadın, hissettiği acının en kısa sürede bitmesini isterken ve hatta daha fazla ne olabileceğini düşünmezken, tahmin dahi edemeyeceği bir şeyi adamın elinde görmüş olmak onu mahvetti.

Adam, kadına bakıp acımasızca gülümsedi.

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...