• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Category Archives: Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

Young Goodman Brown / Birkaç İyi Adam

20 Salı Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 8 Yorum

Etiketler

adam, allegoric romance, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, dark romance, fatih, garden of eden, nathaniel hawthorne, puritan ahlakı, salem cadıları, young goodman brown, young goodman brown nathaniel hawthorne, şeytan


Young Goodman Brown Nathaniel Hawthorne tarafından yazılmış yüzyıllar boyu üzerinde tartışılan insan içindeki iyilik ve kötülüğün ortaya çıkışını anlatan bir öyküdür. Goodman Brown (isminden de anlayabileceğimiz üzere iyi adamdır bu!) bir sabah karısı Faith’i (tamamen simgeler üzerine kurulmuş bir hikaye olduğu daha ilk sahneden bellidir.) öper ve ben gidiyorum der. Goodman Brown’ın gittiği yer ormandır. Ormanda hareket ettikçe etrafındaki her şeyin karardığını ve bir sis tabakası tarafından çevrildiğini görür. Karşısına şeytan çıkar ve çok iyi bildiği, sevmekten vazgeçmeyeceği insanların en çirkin taraflarını gösterir. Bunun sonucunda Goodman “Vay benim başıma gelenler.” der. Bir anda ortalık sakinleşir, Goodman aydınlanmış bir şekilde evine döner. Onu merak eden karısı ile bir daha konuşmaz. Çevresindeki insanlara küsmüştür.

Goodman Brown tüm ailesinin iyi insanlardan oluştuğunu düşünmektedir. Hatta adı Faith olan ve masumiyetin simgesi olarak pembe kurdele takan karısı bile artık eskisi gibi değildir gerçekleri gördükten sonra. Geçmişten gelen kiri görmüş, geçmişi ile yüzleşmiştir Goodman. Tam bir Hristiyan olan ve insanların iyiliğine inanan Brown’da artık bir şeyler eksiktir. Çevresindeki insanlar iyilikten şeytanlığa dönüşmüşlerdir. Aynı zamanda Goodman insanların içindeki kötülüğü anlamayı başarmış bir adamdır. İçindeki gerçeği görme isteği ile Garden of Eden’da elmaya yeltenen Adam gibidir. Gerçeği merak etmeye devam eder. Bir kez merak yoluna girmiştir ve geri dönüşü olmayacaktır.

Faith, evi ve Puritan yaşamı temsil etmektedir. Goodman karısına sonsuz derecede inanır ve güvenir fakat şeytanın gösterdikleri karşısında en iyi tanıdığına inandığı kişiyi bile tanımadığını anlamış olur. Artık çevresinde karısına bile güvenemeyeceğini görür çünkü karısı da en az diğerleri kadar bozulmuş bir yapıya sahiptir. Gerçek bir Puritan olamayacaktır ve Goodman’in saf sevgisini ve saygısını hak etmemektedir. Goodman Brown’ın ormanda karşılaştığı kişi yani şeytan Brown’a normal insan formunda görümüştür. Aslına bakarsanız Brown’ın yaşadığının gerçek ya da hayal olduğu konusunda tam emin değilizdir ve yine dikkatli bakarsak şeytanın bir varlıktan çok kötülüklerin, insan iç yaşamının bir yansıması olduğunun farkına varırız.

Goodman Brown’ın içinde bulunduğu o isli puslu hava Puritanların geçmişini sembolize etmektedir. Bildiğimiz üzere Puritanlar tolerans oranı sıfır olan insanlardır. Salem’deki cadıları canlı canlı yakmışlar ve aslında günahla dolulardır. Hawthorne yarattığı bu kapalı hava ile Amerikan tarihinin o kara haline de gönderme yapmaktadır.

İnsan doğasındaki iyi ve kötü ayrımının ortaya çıktığı, masumiyetin kaçınılmaz bir şekilde yok olacağının, toplumdaki ahlaki bozukluğun hikayesidir Young Goodman Brown. Allegoric Romance ve Dark Romance olarak adlandırabilir hikayenin türünü. Allegoric Romance’te doğaüstü olaylar gerçekçi bir atmosferde verilir. Bulunulan mekanın oldukça önemi vardır. Örneğin Young Goodman Brown’da bir orman olmasına rağmen ortaya çıkan insan kılıklı şeytan ve sisli hava görülür. Hayatın kötü tarafı gecenin karanlığı ile sembolize edilir. Hikayenin Allegoric Romance etkisi ile anlarız ki şeytan insanın ayrılmayan bir parçasıdır. Bu parçanın görülmemesi için örneğin Faith kocasına gitmemesini söyler hikayenin başında. Şeytani tarafınızı gördüğünüzde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır çünkü.

Odysseia / Homeros’un Sesi

12 Pazartesi Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 1 Yorum

Etiketler

athene, aşilus, can yayınlarıı, homeros, ilyada, ithaka, kiklop, Odysseia, odysseus, penelope, poseidon, sirenler, telemakhos, tepegöz, ulysses


Savaş biter… Herkes geri dönmeye hazırlanmıştır ve dönüyordur. Kayıplar çoktur. Gidenler dünyanın en şanlı savaşında yer almışlar, dönüş yollarını uzun zaman gözlemişlerdir. İçlerinde Odysseus – Ulysses’ın olduğu bir grup ise çok çok çok zaman sonra anavatanlarına kavuşabilmeleri üzerine Poseidon tarafından lanetlenmiştir. Tanrılar Odysseus’un ailesine kavuşacağına, Penelope’nin saçlarını bir kez daha okşayarak uyuyabileceğine vakıftır fakat deniz yolculuğuna çıkmış bu tanrısal adamın başından geçmesi gereken yüzlerce olay, karşılaşması gereken insanlar ve kadınlar vardır.

Yaşanılan her bir olay Odysseus ve arkadaşlarının bağlılıklarını ölçen, amaçlarına hangi boyutlarda sıkı tutunduklarını gösteren olaylardır. İlyada’nın devamı niteliğinde olan bu hikayede İthaka’ya dönüş yollarının ne kadar karanlık olduğunu görürüz. Topraklarından, karısından ve yeni doğmuş oğlundan 20 sene boyunca uzak kalmak zorunda kalır Odysseus. Kimseler bilmemektedir öldü mü kaldı mı? Bu zaman zarfında Penelope -zekada tanrıçalara denk- evlenmemek için taliplerinden herhangi bir ile küçük bir oyuna karışır seneler sürecek. Kocası için bir kefen dikmeye başlar. Her sabah diker, her akşam çözer. Uzun yıllar boyunca taliplerini böyle kandırabilir, ta ki hizmetçilerinden bir tanesi taliplerine Penelope’nin çevirdiği işi söyleyene kadar. Odysseus’un yokluğundan fırsat bilen talipler kralın evini yağmalamaktadır. Her gün koyunlar kesilir, hizmetçiler ile sevişilir, Penelope’ye göz süzülür. Telemakhos, Odysseus’un oğlu, her şeyin gözleri önünde olup bitmesini izlemektedir. Elinden bir şey gelmez çünkü talipler şehrin en azılı adamlarıdır. Bir akşam babasını bulmak, bulmasa bile ondan haber almak amacı ile yola çıkar tanrıça Athene’in yardımı ile. Aynı anda Odysseus geri dönüş yollarındadır.

Kikloplar, Tepegöz, Sirenler ve daha fazlası ile karşılaşır. Krallar tarafından konuk edilir Odysseus. Telemakhos da ulaşabildiği yerlere gitmektedir. Sonunda Telemakhos geri dönmeye karar verir, işaretler babasının geri geleceğini göstermektedir. İthaka’ya binbir badire sonrasında geri dönen Odysseus oğlu ile buluşur. Bir baba ile oğlunun karşılaşmasına tanık oluruz o anda. Ardından talipleri nasıl öldürecekleri üzerine plan yaparlar. Zekası ve kurnazlığı ile ünlü Odysseus yol gösterir oğluna. Dilenci kılığında kraliyet sofrasında yerini alır, Penelope tarafından düzenlenen yarışa talipler tabii tutulur. Odysseus dilenci görünümünün altındaki güçlü erkeği bu sayede ortaya çıkarır. İki iyi savaşçı, Telemakhos ve Odysseus tüm talipleri öldürürler. Mutlu sonla biten ve tarihin ilk romanlarından bir tanesi olan Odysseia yüzlerce sembol, anlam ve gönderme içerir.

İlk olarak deniz motifinin olduğunu görürüz. Ne zaman okuduğunuz bir kitapta deniz görüyorsunuz ya da nehir, işte orada bir maturity process olacaktır. Baş kahraman ya da yan kahramanımız mutlaka bir olgunlaşma evresi geçirecektir. Zaten aklı başında olan Odysseus ilk olarak Truva’ya ardından da oradan dönüşte İthaka’ya deniz üzerinde gider. Dönüşünün sonunda hayatının en büyük zorlu görevini yapmış bir adam görürüz. Küçük adam Telemakhos da aklını toplamak, babasına eş değer akıllı bir adam olabilmek için yola çıkar. Denizleri aşan adamlar olarak bilgelik yolunda adım atmış olurlar.

Odysseus’un karşılaştığı her zorluk, hayatının bir bölümüne önemli bir şekilde etki eden olaylardır. Tanrıçalar tarafından alıkoyulması, sirenlerin aldatıcı seslerine kanmaması ailevi bağlarının güçlü olması gerektiğini hatırlatıyor. Hiçbir kadın sevdiği Penelope’nin yerine geçemeyecektir. İkisi arasında verilmiş söz ve yaşananlar bunlara izin vermeyecektir.

Tepegöz ile yaptığı savaşta zekasının en yüksek sınırını görmüş oluruz. Kandırmak, işi kurnazlığa çevirmek, bir durumdan yarar sağlamak gibi öncelikli özellikler Odysseus’un daima en önemli özellikleri olmuştur. O çok iyi bir savaşçıdır, Aşil’in yanında savaşmış, kılıcının keskinliğini göstermiştir.

Odysseus okumaktan sıkılmanın imkansız olduğu bir yolculuk, bir hikaye. O anda siz de en az Odysseus kadar üzgün olabiliyorsunuz ailenizden uzak olmadığınız halde. Oğlu ile karşılaştığında gözünüzden yaşlar süzülebiliyor. Talipleri alt ettiğinde sevinebiliyorsunuz. Bunların yanında empati kurmuş olmanın sınırlarını da yaşıyorsunuz. Penelope’nin Odysseus’u hemen tanıyamaması, aralarında var olan gizli bir durumun söylenmesini beklemesi gibi. Türk filmi izlemiş ve kafamızın içi güzel klişelerle dolmuşken bekliyoruz ki geriye dönen Odysseus’u Penelope hemen tanısın. Ama olmuyor öyle. Ben sinirlendim örneğin nasıl tanımazsın yahu? diye. Fakat tanımıyor işte. Sonradan anlıyor.

Telemakhos da erkekliğini kanıtlamış oluyor. Bir bir öldürürken talipleri ve yardım ederken babasına. Çünkü o da en az babası kadar güzel konuşan, aklı başında ve hatta aklı diğer adamlara göre daha ötede olan.

Can Yayınları’ndan çıkan Odysseia’yı sevmemek elde değil fakat benim bu kitap ile ilgili yapmak istediğim özel bir yorum var. Kitabın önsözü olarak verilen her bilgi kitabın en önemli noktalarına getirilen açıklamaları içeriyor. Böyle bir şeyi önsöz olarak koymak nasıl bir mantık? Ayrıca Homeros’un sihirli dilinden çok uzak olan açıklamacı dili ile de kitaptan soğumanın kıyısına getiriyor. Evet, tarihin en önemli hikayelerinden bir tanesi Odysseia ve yüzlerce farklı açıklama getirebilir her satırına.  Yine de önsöz değil, sonsöz olsaydı o açıklamalar ve incelemeler her şey çok daha güzel olacaktı.

Bir de çevirinin artık bir tık daha güncellenmesi gerekiyor. Odysseus ve diğer tüm karakterlerin “tanrısal” olarak geçebildiği bir durum söz konusu. Tanrısal kelimesi yerine belki de ulu tercih edilmeli. Tanrıçanın ya da bir tanrının Odysseus’a tanrısal demesi komik duruyor. Gibi geliyor. Gibi gibi. Ooo yeah.

Aşka 12 Mil Kala(bilir)

04 Pazar Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

azıtma, aşka 12 mil kala, çıkmaz sokak sakinleri, boşaltılmış köy güncesi, Ece Ayhan, galaksi, gideğensiz, meçjul öğrenci anıtı, mitoloji, murat yazıcı, paraş tepesinden gazzeyi seyir, potkal kitap, yalnız insan takımadaları


Potkal Kitap ile yeni tanışmış birisinin ilk okuduğu kitap Murat Yazıcı’nın Aşka 12 Mil Kala!sı olursa ne hissetmesi gerektiği karışır durur içinde.

Aşka 12 Mil Kala’da Murat Yazıcı’nın hayatına davet ediliyorsunuz. Coğrafya bizim coğrafyamız, yüzler tanıdık, anlatılanlar tanıdık, anlatılış şekli tamamen Yazıcı’ya özel. İlk olarak Yalnız İnsan Takımadaları dikkatimi çekiyor. Ardından bu şiire kardeş olan Azıtma‘yı kucaklıyorum.

düşlere kapatılmış dağlarımız

kırılan dal kadar yalnızız

dönsek zamana ters izimiz

yürüsek tekiz

ne var olmaya ne de çekip gitmeye

bu duyarsız duruşlar kadar yakınız

Birbirimizden farklı noktalarda aynı yalnızlığı yaşıyoruz fakat aynı duyarsızlık ile yalnız kalmamak adına bir şey de yapmayan insanlarız özünde. Geri dönsek, hareket etsek yine bu yalnızlığa bulanacağız çünkü çevremizdekiler de yalnız. Peki şiirin adını neden Yalnız İnsan Takımadaları koymuştu şair? Yıldızlar gibi bir arada olmamıza rağmen hepimizin farklı bir hikayesi var. Mitolojide nasıl ki her adanın bir oluşum hikayesi vardır ve galaksi gala yani süt kelimesinden gelir, yıldızları ile birlikte, işte öyle hikayelerimiz var bizim de. Herkes bu kadar yalnızken yalnız olmaya devam etmemizin şiiri.

Sonra inişli çıkışlı şiir kitabı yolunda Boşaltılmış Köy Güncesi çıkıyor karşıma. Sorular ile çıkıyor karşıma şiir. Bu köy neden boşaltılmıştı? Bir rejim değişikliği mi olmuştu yoksa insanlar mı hayatı bırakıyordu? Hayat mı değişiyordu? Her şey o kadar tanıdık geliyor ki babaannemin bana anlattığı Bulgaristan’dan bir akşamda Türkiye’ye kaçışları. Tüm evlerini içinde eşyaları ile bırakmaları, ahırlarını hasat ile dolu. Sonra bomboş hissediyorum her şeyi. Bomboş bir köyde, ruh bir köyde yürüdüğümü hissediyorum. Yaşanmamışlıkların arasından geçiyorum. Şiirler en çok kentlere değil en çok köylere yakışıyor.

Bir savaşı seyrediyorum bu sefer, Paraş Tepesi’nden Gazze’yi Seyir ile. O anda farklı bir hisse kapılıyorum. Sanki Murat Yazıcı yalnızca bir şair değil. Ressam, yorumcu, eleştirmen. Bir anda hayatın acılığı diğer yönde hayatın devam edişi ve çocuk sevgisi. Bu yüzden bir çocuğa kurşun izlemez. Bir arkadaşı öldü diye çocuk orada oynamamazlık yapmaz; Gazze’de bile. Gazze’deki çocuklar mermi kovanları ile oynar belki de yine de oyunlar hep oyundur, çocuklar hep çocuk. Gökyüzü bomba dolu iken, gördüğü karartıyı balon sanmaya meyillidir çocuk, ölüm makinesi değil. Sonra Gideğensiz ile tekrar Anadolu’ya bakıyorum. Resimler çizmiş Yazıcı, kahvehanede oturan adamlar ve çalışan kadınlar ve eşekler. Bu arada “gideğen” ne demek bilmiyorum fakat hiç yadırgamadım. Hem de hiç.

Çıkmaz Sokak Sakinleri‘nde Meçhul Öğrenci Anıtı’nı görüyorum Ece Ayhan’ın. Bir başkaldırı vardır ortada, sebebi zenginler ve politikacılardır fakat yine de ezilen ve çürüyen hep halktır. Barajlar vaat edenler ile barajlardan çalanlar aynı kişilerdir, aynı düzenin aynı düzücüleridir.

Son olarak bu yeni tanıdığım şair ve şiirlerin en sevdiğim noktası parantezler içindeki yeni anlamlar. Ben o anlamlar için hep “/” kullanırım. Anlamlar hep daha fazladır, kelimeler yeni kelimelere kucak açacak kadar cömerttir. Murat Yazıcı başka şiir kitapları ile karşımıza çıkacak kadar cömert olmalıdır. =)

Hayaller İçinde Bir Düş

03 Cumartesi Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

derya gibi, hayaller içinde bir düş, kitap inceleme, potkal kitap


Beyaz bir ışık karşısında gözlerini açmaya çalışan bir bebek. Zamanın içinde gidip gelen, uzun siyah saçları olacak olan bir bebek. Adı Derya. Duyguları ve düşleri derya deniz…

Hayaller İçinde Bir Düş beklemediğim anda beklemediğim etki ile karşıma çıkan bir kitap oldu. Potkal Kitap’tan çıkan kısa öyküde içinizin an an darlandığını hissediyorsunuz. Anlık şoklar ile okuyorsunuz bu yüzden. Bir anda kendinizi Derya gibi bomboş, yapayalnız hissediyorsunuz.

Kitabı okurken bir an irkiliyorum, küçük bir çocuk iken babamı kaybetseydim nasıl hissederdim diye. Tam o sırada otobüste bir arkamda oturan adam telefonla konuşuyor ve sesini duyuyorum: Ben sana demedim mi doğru eve gideceksin diye? Nereye gittin? Nereye gittin? Tamam, seninle bu konuyu ben eve geldiğimde görüşücez!!! Kapat telefonu.

Bir an duraksıyorum. Üst üste bu kadar gelemez bir şeyler. Bir yanda babam olsaydı nasıl olurdu diyorsunuz, bir yanda karşınıza garip bir baba çıkıyor otobüsün ortasında bağırabilen. Sonra ben bir an durup kendi babama şükrediyorum. Arkadaşımda kalmak için babama mesaj atmam yetiyor bazen. Biliyorum çok konuşuyor ve ben de çok konuşuyorum ama iyidir babamla aramız; kavga etmediğimiz zamanlarda. Yine de telefonda bağırmaz bana, hem de hiç.

Gelelim Derya’ya. Geçmişi ile geleceğini elleri arasında tutan fakat müdahele edemeyen bir karakter Derya. Düş içinde düş, gerçek içinde hayalleri yaşamak zorunda kalan, belki hiç doğmayan belki de aramızda dolaşan bir kız. Belki de biziz aslında. Geleceğe dair elimizde kesin bir şey yok, yani yaşadığımız an içerisinde. En başından kendimizi görüyor ve biliyoruz belki de, an an, sahne sahne. 17 yaşında hangi adamlar ile karşılaşacağını, deliliğin ne kadar yakınından geçeceğini.

Deliliğe yakın olanların, kocaman denizde buz kütleleri ile dövüşenlerin hikayesi Hayaller İçinde Bir Düş. Bana göre süt, onlara göre çikolata. Yine de Derya, empati kurulduğu sürece insanın kalbini eliyle tutup sıkabilecek kadar güçlü bir kadın.

Hermafrodit / Şiirin Kadını Erkeği Olmaz

02 Cuma Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 4 Yorum

Etiketler

beni kurtar, hermafrodit, hermaphrodite, kadir aydemir, potkal kitap, potkal yayın, yitik ülke yayınları


Farklı deneyimler yaşamak için bazen gözünüzü kapatıp bir şeyler seçmeniz gerekir. Son iki gündür yaşadığım farklı deneyim durumu tamamen Potkal Kitap ile alakalı. Uzun zamandır Yitik Ülke Yayınları’nı takip ettiğim için Potkal Kitap’tan haberdardım fakat herhangi bir kitabını okuma şansını yakalamamıştım ta ki Yitik Ülke Yayınları’nın kurucusu Kadir Aydemir bana üç tane Potkal kitabı yollayana kadar.

Bu üç kitaptan ikisi şiir, bir tane öykü kitabıydı. Hermafrodit ve Aşka 12 Mil Kala, yayınevinden çıkmış kitaplar. İçi şiir mi şiir fakat farklı hikayeler ile dolu iki kitap. İlk önce Aşka 12 Mil Kala’yı okudum fakat Hermafrodit’i daha önce anlatacağım. Çünkü bu şiirleri yazanlar sen, ben, o, biz, siz, onlar olabilir. Şiir kitabının yazarı “Beni Kurtar”. İsa gibi kurtulmayı bekleyen, salvaltion dediğimiz nanenin hasretini çeken birisi. Sevdiğine onu kendinden kurtarması için rica eden birisi. Beni kurtar hem erkek hem kadın.

Şiirlere isim vermeye gerek yoktur. Çünkü onlara bir isim verdiğiniz o artık bir “şey”dir. Beni Kurtar bunu iyi biliyor olacak ki tüm şiirleri ve yazıları isimsiz. Herkes kendi hikayesine göre adlandırabilsin onu diye. Herkes okuduğunda bir başka şiir bulsun, her seferinde hatırlamadan devam edebilsin. Hikayeyi olduğu gibi kabul ediyoruz biz de bu yüzden, yönlendirmiyor bizi hiçbir şeye.

Peki neden Hermafrodit? Önce biraz mitolojiye dönelim o zaman.

Hermaphrodite, Aphrodite ile Hermes’in oğluydu. Aphrodite, bu oğlunu herkesten gizlemek için onu Ida Dağı’nın perilerine emanet etti. Periler onu ormanda büyüttüler, vahşi huylu olan bu çocuk dağlarda dolaşmaktan, ormanın ücra köşelerini keşfe çıkmaktan hoşlanırdı. Bir gün Kariol’de dolaşırken duru tertemiz bir gölün kıyısına geldi. Hava çok sıcaktı ve gölün serin suyu çok baştan çıkarıcıydı. Hermaphrodite üzerindekileri çıkarıp hemen suya girdi. Oysa bu göl hiç de göründüğü gibi tehlikesiz değildi. Bu gölün Salmikis adında bir perisi vardı. Peri kendi gölünde yüzen yakışıklı delikanlıyı görünce ona aşık oldu. Hemen Hermaphrodite’in karşısına çıktı ve ona duyduğu sevgiyi dile getirdi ama delikanlı onu ciddiye almadı. Salmakis onun kendini ciddiye almamasina aldırmadı ve tekrar denedi. Ona sımsıkı sarılıp kendisiyle kalmasını istedi. Ancak Hermaphrodite böyle bir şey yapmayacağını söyleyerek onun kollarından kolayca sıyrıldı. Bunun üzerine Salmakis tanrılara yakardı. ” Ey tanrılar, emir veriniz… Ne ben ondan ayrılabileyim, ne de o benden! Hiç kimse bizi birbirimizden ayıramasın”. Tanrılar Salmakis’in yakarışına cevap verdiler ve ikisini tek vücut haline getirdiler. O günden sonra hem erkek hem de kadın olarak tek bir vücut içinde yaşamaya başladılar.

İşte Hermafrodit’in hikayesi böyledir. Bu yüzden ne tam kadın ne tam erkektir Hermafrodit. Aynı anda ikisidir. Şiirin de cinsiyeti yoktur duyguların olmadığı gibi. Şiirlerin kime yazıldığı da önemli değildir işte. Bahsedilen sevgilinin dudağı hem erkek dudağıdır hem kadın. Zaten ikisi birbirinden ayrıldığı anda tüm bağlar kopmuş olur. Bir sevgili yanağında sevileni ve seveni görebilmektir mesele. Biraz daha uzatırsam Mevlana’ya bağlayacağım bu yüzden şiir kitabından not aldığım ve beni düşündüren noktalara geçiyorum.

Kitabın ilk sayfasını yani 5. sayfasınız açıyorum ve;

Kime diyorum çocuk

Dinliyor musun beni

Kaldır şu bakışlarını yerden

Kirliyle temizi de ayır

Yemek de yapamıyorsun

Değil mi sen

İki kalp kırmayı öğren

Yoksa aş aşık kalırsın

Unutmak zamanıdır şimdi

Bütün günahların silineceğini.

Burada ilk olarak yakın hissediyorum kendimi çünkü “çocuk” demeyi severim ben de çok. Yapma be çocuk! derim hatta bol bol. Beni Kurtar da biliyor bunu sanıyorum, en başa, ilk şiire yazmış “çocuk” diye. Bir de tabii, kelime oyunları ile dakika bir gol bil diyorum, bir şey okunacak ve okunulanlardan nefes alınacak!

Sonra 9. sayfaya geliyorum ve çok garip bir şey ile karşılaşıyorum. 5 sayfa boyunca kesik kesiklik söz konusu. Yani o an koparabilirim sayfaları oradan, asabilirim sağa sola. Bilmiyorum tabi ki bu sadece benim kitabımda mı var yoksa diğer kitaplarda da böyle mi ama mutlu oluyorum it gibi. Kitaptan şiir çalma özgürlüğüm var gibi hissediyorum. Çalıp da duvarları süsleyebilirim şiirlerle. İşte öyle not defteri gibi bir kitap olsa mesela, istediğimiz sayfayı alsak yanımıza. Cüzdanımıza koysak.

Sayfa 11, şiirin ikinci kısmı, not alıyorum yanına: Hayat bir yolculuk üzerine kurulu ve bu yolculukta hepimiz Odysseus gibi kayıplar veriyoruz. Kimimizin sevdiklerini yiyor koca gözlü bir dev, kimi sevdiklerimiz hiç gelmiyor bile bizle. Çıkılan her yolculukta kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz oluyor. Gerisi hep üç nokta.

Sayfa 27. Bir kere daha başka bir bakış açısı ile bakıyorum şiire. Şiir boşluklar ile dolu. Şair diyor ki: Boşlukları sen doldur ve şiirini sen yarat. Yani hiçbir şiir okuyucu olmadan, o anlamlar katmadan olamaz ve her şiir her kişide farklıdır, farklı iz bırakır. Bu yüzden şiiri sen doldur, gerisini sen bil. Sen çıkar tüm anlamları ve duyguları.

Sayfa 49, yaşlılık ile doluyor personanın içi. “Saçların kırlaşacak mesela, sağlam içmişsin bayağı bayağı, gözlerinin altındaki torbalardan belli bu…” Yaşlanırken bizler de belki aynı kalacağız, aynı fikirler ile bakacağız örneğin yarına fakat ellerimizin üzeri yine de kırışacak ve hayat işte böyle bir acılık ile hareket etmeye devam edecek. Göğüs tahtan da sönecek yavaşça ama akılda bir şey var, arkadaşlar ile bir rakı masasında bardak kaldırabilmek, yaşlanmamaya.

Ve böyle yavaşça bitti kitap. Bitti şiirler. Aklımda kurtulmak istemeyen fakat kurtulmak istediğini söyleyen bir persona kaldı. Adını bilmediğim bir şair kaldı. Kimisine göre arabesk belki de şiirler, belki de karamsar yine de kelimeler ile oynayan insanlar biliyorlardır kelimelerin gerçek evrelerini. Ne zaman acıtabilirler, ne zaman acıtmazlar.

Belki de tek bir şey isteyebilirim yazardan, ağız dolusu küfür et be. Et! Sansürleme kendini siktir yaz ağız dolusu. S.ktir değil.:) Oh şiir.

Arkadaş (Mihail) – Panait İstrati

25 Salı Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

adrien, arkadaş inceleme, arkkadaş, küçük şeylerin tanrısı, kitap inceleme, mihail, panait istrati, petrov, pofpof, sanatta bireyin doğuşu


Uzun zaman sonra içimde huzursuzluk yaratan kitaptır. Çekiliş ile kitap okumaya başladığımdan bu yana her şey çok güzel gidiyordu. Önce Küçük Şeylerin Tanrısı çıktı şansıma. Sonra da Arkadaş. Tamam dedim, başlıyorum ve bitireceğim! Fakat bu kitap beni bitirdi.

Biliyorum ki Panait’in bireysel görüşlerine en yakın olan kitap bu kitap. Biliyorum ki Yaşar Nabi bu kitabı çevirirken oldukça iyi hissediyor, mutlu mutlu çeviriyordu. Yine de değişen dost kavramından ötürü, değişen sanattan ötürü Arkadaş beni tatmin etmedi. Tabii ki mutlaka dikkate alınması gereken cümleler var içinde. Örneğin:

-Olmaz anne! derdi Adrien. İnsan hem Tanrıya hem şeytana tapamaz. 

Ya da:

Gönülleri dostluk ateşi ile tutuşanlara ne mutlu. Yalnızlığı daha az öldürücü ve hayatı katlanılır bir hale getiren yalnız odur.

En sevdiğim ve üzerini hafif bir karalama yöntemi ile ölümsüzleştirdiğim sözler bunlar. Büyük bir dostluk arayışı içinde olan Adrien ile iki farklı dostluk yaşatan iki adam, Mihail ve Petrov.

Adrien bizim bildiğimiz sanatçı kıvamında bir adam. Berduş, gezmeyi seviyor okumayı seviyor. Hayatın anlamını keşfetmeye, gerçek bir dostluğu bulmaya çalışan bir çocuk. Genç mi genç. Bu yüzden ateşli ve hızlı. Mihail ise kendi duvarlarını örmüş, hayatını gizleyen ve dostluğun derin izlerine taşıyan bir adam. Bu genç adam karşısında yapabileceği tüm çekingenliği yaparak ve ilk başta ondan uzak durarak onu sınıyor, gelişmesinde ve büyümesinde yardımcı oluyor.

Mihail ve Petrov Adrien’in gelişiminde önemli iki basamak. Petrov Adrien’in dostluğu için can atarken Adrien de Mihail için ölüp bitiyor. Dostluk dostluk diye nicesine sarılmadan, bu iki adama tutunup gelişmek istiyor Adrien. Yine de kitap boyunca Mihail’in daimi muhalif tutumu, uzaklaşmacı yanı beni rahatsız etti. Anlattığı kendi hikayesinde ona acıyan bir kadının ardından ilk anda gurur yaptığı fakat sonrasında onun dostu olmak için çabaladığını görünce onun da birilerinin peşinden koştuğunu kolayca görüyoruz. Bu açıdan ilk başta Adrien’e katı davranmasının tek açıklaması kaçan kovalanır olmasıdır bana göre.

Biliyoruz ki yanına çekirge diye aldıkları çocukları olgun birer düşünüre, savaşçıya çeviren adamlar evet serttirler fakat kaçmazlar. Mihail yaşadıklarının ağırlığını tek başına taşıdığını iddia eden fakat yükünü başkalarına yüklemekten çekinmeyen bir adamdır. Mutsuzluk ardındaki dostluğun daha kıymetli olduğunu, savaştan sonra gelen barışın daha yep olduğunu düşünür.

Adrien saf duygular ile bağlıdır halbuki. Ölüm döşeğinde Mihail diye sayıklayacak kadar. Çünkü Adrien en başında böyle bir dostun yaşadığı topraklar içerisinde varlığından bile haberdar değildir. Sadece düşünür ve umar. Bu dostluk ihtiyacını birisinden görmemiştir, okuduğu kitaplar ile hayal eder hale gelmiştir. Mihail’i gördükten sonra yaptığı her şey ise yıllar sonra yemek bulmuş bir açın yaptıklarından farksızdır. Bu noktada Mihail’in yapması gereken bu aç insana daha ilk gördüğü anda görgü kurallarını öğretmek değildir.

Biliyoruz ki herkesin bir hikayesi vardır, herkes kendisinin haklı olduğu hikayeleri daha çok sever. Düşünürsek yaşadıkları ile övünecek milyonlarca insan, sefaletten kurtulma hikayelerini böbürlenerek anlatan binlerce adam vardır. Yine aynı şekilde sefaleti ile övünecekler de söz konusu. Petrov’un gerçek bir benmerkezci olduğunu düşünürsek (ki buna da tam olarak inanmak istemiyorum fakat Mihail’in bu konuda da fikri böyle) Mihail’in de ondan pek farklı yanı yoktur.

Başkaları olmadan mutlu olan Mihail, kitapları ile bir fırıncıda çalışmayın seçen Mihail, ona ortak olmak isteyenlere kolayca geçiş hakkı tanımamıştır. Halbuki ben de en az Adrien gibi yaşamın paylaşılarak güzelleşebileceğini düşünmekteyim.

İlk İstrait deneyimim olan Arkadaş, beni hayal kırıklığına uğrattı. Ardından kura çektim ve Sanatta Bireyin Doğuşu çıktı. Vira bismillah.

Küçük Şeylerin Tanrısı / Büyük İşlerin Tanrısı

23 Pazar Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ammu, kast, küçük şeylerin tanrısı, küçük şeylerin tanrısı inceleme, kitap inceleme, the god of small things


Küçükken anlamayıp laf attığım kitaplardan, o bahtsızlardan birisidir Küçük Şeylerin Tanrısı. Sanıyorum ki konserve fabrikasının anlatıldığı bölüme kadar gelip anlamayıp bırakmışlığım hem küçüklüğümdendi. Sonra karar verdim, sırada duran kitapları kura ile okuyacaktık. İlk çekiliş sonucu Küçük Şeylerin Tanrısı çıktı. Başladım okumaya.

Küçük Şeylerin Tanrısı olmak ne kadar kolay olabilir diye araştırmaya daldım. İsim nereden geliyordu kitapta? Küçük ikiz kardeşlerden mi Sophie’den mi Ammu’dan mı? Kimdendi? Yoksa Velutha mı?

Upuzun bir yolculuğa çıkıp sorularım ile devam ederken kardeşlerin birbirine bağlılık derecesini, zor bir hayatta doğan çocukların yaşadıkları ve maruz kaldıkları acıları, annelerinin sanrılarını, kuzenlerinin yabansılığını, pedofilinin gerçekliğini, kast sisteminin yıkıcı ve yıkılması gereken sertliğini… Hepsini gördüm sırasıyla.

Aşk dolu bir kadın olabilirsiniz, eğer iki çocuğunuz yoksa, eğer sizden daha düşük bir adamı sevmezseniz.

Kardeşinize belirli bir sevgi kıstası ile yaklaşabilirsiniz, eğer ensest yoksa, eğer aklınızda onunla birlikte olmak yoksa ve eğer ailenizde bunlar yoksa.

Yurtdışına çıkmak iyi gelir sanabilirsiniz, eğer kızınız oracıkta ölmezse, eşinizin ölümü üzerine katılmazsa.

Kitap boyunca umut ve umutsuzluk, mutluluk ve mutsuzluk arasında gidip geldim sürekli. İki minik ikiz kardeşin birbiriyle uyumları, kelimeleri tersten okumaları, kendilerine garip lakaplar takmaları ve masumca sevgiyi ölçüp biçmeleri.

Ardından sertliği ile karşımda duran Hindistan’ın sistemleri, Dokunulabilirler ve Dokunulamazlar. Kanı donduran sahneler, büyüklerin dünyasındaki büyük suçmalamalar. Ölümüne atılan dayaklar, ölümlerden sorumlu tutulan kişiler…

Küçük şeylerin tanrısı olmak hep daha kolay bu yüzden. Büyük insanların, büyük egoların ve büyük işlerin ardında durmakk, devamlılığını sağlamak, yapabiliyorum demek hep daha zordur çünkü.

Henüz bitirdiğim kitapta yaşanamayanları gördükçe hayatıma bakmam, yaşayabildiklerim ve diğerlerine pay çıkarmam, nasıl desem, nelerin tanrıçası olsam bilemedim. Üzerimde bir hüzün, zaten Sophie Mol da öldü. Zaten Velutha da öldü. Zaten Ammu delirecek ölecekti. Zaten Mamachi her akşam Papachi’den dayak yiyordu.

Üzülüyorum.

Yedinci Gün’ün Şafağında Doğuya Bakın

19 Çarşamba Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 6 Yorum

Etiketler

ihsan oktay anar, ihsan oktay anar kitapları, ihsan oktay anarın üslubu, yedinci gün, yedinci gün inceleme


Ha çıktı ha çıkacak derken Yedinci Gün raflardaki yerini aldı. Kısa bir süre sonra benim kitaplığıma da teşrif etmiş bulundu. Ön siparişler verilip herkes “ilk ben okuyacağımm!!” diye bağrınırken ben işin birazcık soğumasını bekledim. En azından ilk el delileri susmus olacak ben de rahatça devam edecektim okumaya. Aynen de öyle oldu. Yedinci Gün çıkışından bir buçuk hafta sonra elimde oldu. Ben onu bana ulaştıktan bir buçuk hafta sonra okudum. Mutluyum.

İhsan Oktay Anar’ın daima beklediğimiz kitapları, hemen yazsın da huzura erelim diye beklediğimiz yazıları söz konusu. Özellikle kitabın bittiğini ve yakın sürede basılacağını duyduğumuzda büyük bir aşk ile bekler olmuştuk kitabı. Daha ön siparişlerde internet üzerinden “Yedinci Gün’ün şifreleri” şeklinde haberler yapılmış fakat olaya değinilmemişti. Son zamanlarda hızlı bir şekilde popüler olmaya giden İhsan Oktay Anar’ın son kitabı doğal olarak en çok sükse getiren kitap oldu.

Süktü mü? Süktü. Şu anda hala tüm listelerde birinci sırada. En tepeye kurulmuş şöyle bir etrafına bakıyor. Büyüklük taslamıyor fakat. Kendini bilen adamın elinden çıkmış kitap.

Şimdiye kadar büyük bir tutku ile İhsan kitapları okuyup onları daha sonra değerlendiren kişiler Yedinci Gün’ü okuduğunda tam olarak ne hissetti bundan emin olamıyorum. Kitap gerçekten güzeldi benim için. Yeni bir büyülü dünyaya açılıyordu yine kapıları. Aynı zamanda yine gönderme üstüne gönderme, benzetme üstüne benzetme vardı kitapta. İsimler, mekanlar, hikayeler ve diğer her şey yine İhsan’ın keskin zekasının ürünüydü fakat…

Yedinci Gün benim için Kitab-ül Hiyel’in önüne geçebilecek bir kitap oldu. Daha yukarı çıkabilmesi için sanıyorum ki insanlardan biraz daha uzak tutulması gereken bir kitaptı. Umuyorum İhsan Oktay Anar sadece okuyanların gazına gelerek bu kitabı yazmamıştır.

Kitapta üç bölüm mevcut: Baba, Oğul ve Hayalet. Bildiğimiz teslis olan bu baba, oğul, kutsal ruh üçlemesinde üç farklı karakter bir potada eriyebilmeyi öğreniyor. Kitap üç farklı zaman üzerinde çizilmiş. Önce gelecek sonra geçmiş ve en son olarak da şimdiki zaman. İhsan Sait, Ali İhsan ve İdris Amin Zula.

Üç farklı karakter, tek bir insanda buluşuyor, üç farklı zaman tek bir zaman algısında bütünleşiyor. Bunu gerçekleştirebilmeleri için de tabii ki bir olgunlaşma döneminden geçmek zorunda kalıyorlar. Edebiyatta en bolundan karşılaştığımız bu maturity process’i Yedinci Gün’de de görmek beni mutlu ediyor. Demek ki diyorum, bir şeyleri anlayabiliyor ve yorumlayabiliyorum.

İnsanlığın başlangıcından, Zodyak’tan, Hristiyanlık’tan ve Müslümanlık’tan, çok tanrılı zamanlardan, Amerika’nın keşfinden ve diğer pek çok tarihi olaydan nasibi alan hikayelerde beni tek üzen nokta çok  basit bir çıkarım ile “ahan da mesaj budur.” dedirtmesiydi. Şimdiye kadar binbir hinlik, yüzbinlik sinsilik ile bize açık seçik mesajlar vermeyen (kitabın tümü hakkında) İhsan Oktay, bu kitapta sınır çizgisini biraz daha uzağa çekmiş ve bize kıssadan hisse tarzında bir son hazırlamış.

Kitap boyunca it gibi sırıttığımı göz önüne alırsak kitabı sevmediğim ve tamamen eleştirdiğim söz konusu olamaz. İnsan hallerini en iyi anlatan yazarladan birisi olan Anar, Yedinci Gün’de de bizi bize anlatmaya devam etmiş. İnsanların tek iken mazlum halk iken zalim olabildiklerini, kim vurduya giderken yolunu bulanların hikayelerini, şeytanın hinliğini, insanın aslında şeytana kanmaya dünden teşne olduğunu hep hatırlıyoruz Yedinci Gün ile.

İdris Amin Zula nam-ı diğer Emile Zola ve onun İtham Ediyorum yazısına neden gönderme yapmak istemişti peki Anar? Naturalizm akımından payını almış olan Emile Zola gibi Amin Zula da bilime maruz kalmış, toplumun onu şekillendirdiği, soyunun ve sopunun hatta yedi ceddinin hep Zula olduğu anlatılmıştır.

Yine de içimde bir uhdedir Yedinci Gün, keşke çok daha iyi olsaydı ve canım tıka basa Anar dolsaydı diye. Yine de bir diğer kitap gelene kadar, yaşasın Anar kitapları!

Tanios Kayası / Tanios-keşk

16 Pazar Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 3 Yorum

Etiketler

amin maalouf, amin maalouf inceleme, amin maalouf kitapları, kitap incelemesi, tanios kayası, tanios kayası inceleme, yapı kredi yayınları


Amin Maalouf’un masalsı üslubu, küçük bir gerçeğin etrafına kurduğu yeniden yaratan hikaye ve zamanın asla değişmediğine bizi inandırışı.

Çivisi Çıkmış Dünya Haricinde şimdiye kadar hiç hayal kırıklığına uğratmadı beni Amin Maalouf. Leonardo Di Caprio gibi. Hal böyleyken Maalouf kitabı satın alırken hiç çekinmiyorum. Hemen alıveriyorum. Bakalım bu sefer beni ne bekliyor?

Bu sefer de işin içinde İstanbul, Osmanlı ve Mısır var. Doğduğu topraklardan çok uzaklaşmayan ve kendi çevresindeki hikayeleri anlatmayı seven Maalouf mekanları hep. Tanios adında bir gencin yaşadıklarının etrafına kuruluyoruz bu sefer. Haksızlığa gelemeyen, gizli bir aşkın meyvesi olan Tanios.

Tanios-keşk deniyor ona. Tabii ki bu ismin de bir hikayesi var.

Tanios Kayası eğer gerçek bir dönemi, tamamen gerçek kişiler ile birlikte anlatsaydı asla gıkımızı çıkarmaz, hayır bu da böyle değil! demezdik. Gerçekçilik konusunda Amin’in master yapmış olma ihtimali yüksek. Savaş öncesi, sonrası, kıtlık süreci, huzur dönemleri içinde halkın hangi düşünceleri taşıdığını çok iyi yansıtıyor. Toplum bilincinin nasıl işlediğini anlayabilmiş bir adam Maalouf, insanları biliyor, insanları tanıyor.

Tüm kitap boyunca sürekli Tanios’un büyümesini ve onu üzenlere ders vermesini bekliyorsunuz. O mutlu olsun istiyorsunuz. Sanki gizli bir aşkın meyvesi o değil de sizmişsiniz gibi. Thamar’a aşık olduğunda asla bitmesin bu ilişki diyorsunuz. Aşkı, sevmeyi ve sevişmeyi öğrendiği kadında kalsın hep, nasıl olsa o kadın da hem bedenini hem de ruhunu açmamış mıydı ona?

Bu kitapta beni duraksatan tek nokta Tanios’un yok oluş sahnesiydi. Evet, kayaya doğru gitmişti. Kendi adı ile yüzyıllarca anılacak kayaya gitmiş ve orada yok olmuştu.  Bilgeliğe giden yolda adımlar atıyordu evet ama yok olduktan sonra her şey bir anda sona ermiş oldu. Efsanenin kulaktan kulağa, dilden dile yayıldığını başka türlü görmek isterdim. Daha büyük kanıtlar ile yok olmasını örneğin.

İş bana kalsaydı, Tanios’u Thamar’ın çiçek kokan göğüslerinde bırakırdım. Tam da Kıbrıs’ta. Tam da dört yanı denizle ve sevgiyle çevrili yerde…

Oyunlarla Yaşayanlar – Oyuna Gelenler

12 Çarşamba Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

cemile, coşkun, iletişim yayınları, kitap incelemesi, oyunlarla yaşayanlar, oğuz atay, oğuz atay inceleme, oğuz atay kitapları


Kendi hayatlarını yalanları ile oyuna çevirenler vardır etrafımızda. Bir de yarattığı oyunları yaşayanlar. Bu iki insan türü ile de mutlaka karşılaşmışızdır. İlki olmayan şeyleri söyler, olmak istediğini anlatmaya çalışır ve ona bakarken her şey aşikardır. Yalan söylediğini de anlarsınız, aslında nerede olduğunu da ve ne olmak istediğini de. Çünkü yalanlar daima anlaşılmak üzere söylenir. En yersiz, en küçük yalanda bile söylenildiğinde anlaşılması umulduğu bir nokta vardır. Bu yüzden yalancının mumu yatsıya değil, bilinç fire verene kadar yanar.

İkincisi ise, hani şu hayatını oyun edenler, oyuna gelenler, oyunları hayat edenler. Onlar gerçekler ile oyunları birbirine çoktan karıştırmışlardır. Zaten hayatlarında “tutunacakları” gerçek bir gerçek de yoktur. Mutsuzluğun müptelasıdırlar. Yoksa bir düşünün, içimizden hangisi şimdi bavulunu alıp o çok sevdiğini düşündüğü kişinin yanına gidebilir?

Oyunlarda böyle değildir hiçbir şey. Karakterler ya da tipler aniden karar verebilirler her şeye. Sorumlulukları üç cümle sonra yok olup silinebilecektir. Perde değişecek, hayatları farklı noktalara akacaktır. Fakat gerçekte böyle olmaz hiçbir şey. Verdiğimiz kararlar ne o kadar çok hızlıdır ne de yaşamaya hazırızdır bu oyunları. Oyunları yaşamaya başlamak zaman alır, alışkanlık ve açık yüreklilik ister. Bir kez başladınızsa…

Bitmez.

Çevrenizdeki herkesi oyuna dahil edersiniz. Bir bakmışsınız ki köpeğiniz bile iki ayağının üzerine kalkarak bir şeyler yapmaya çalışıyor. Geçmişe gidip gelir, olmak istediğiniz adamı çoktan olduğunuzu düşünür ve her durumdan muzdarip bir şekilde gezersiniz.

Oyunlarla Yaşayanlar, gerçeği yaşamaya vakti olmayanları oyunu. Oğuz Atay’ın dönüşmeye korktuğu bir kahramanı anlattığı oyun belki de. Kim demiş yazar karakterinden korkmaz diye?

Rolüne öylesine bir tutunur ki Coşkun, öylesine oyunun içine girer ki son nefesinde bile ölmekten rahatsız değildir.

Cemile ise Coşkun asla gidemeyeceğinden emindir.

Hayat size roller biçer, siz onları yaşamaya başlarsınız. Bir zaman sonra o kadar tekrara düşer ve her anın bir sonrakini devam ettireceğinden o kadar emin olursunuz ki yaptığınız programın dışına çıkan en ufak bir durum bile alt üst etmeye yeter sizi. Beklemediğiniz anda giden sevgiliniz, beklenmeyen anda gelen aşk, ölümler ve doğumlar. Tüm tekdüzeliği tek bir ağlama sesi yırtabilir. Oyunlarla Yaşayanlar, kendilerini oyunsuz hissettiklerinde, yani kapandığında tüm perde, tamamen çıplak hissedebilir. Oyun, daima devam edecekmiş gibi tekrarlanası, bittiğinde hayatı karartacakmış gibi yaşamdan uzaktır.

 

“Gecede” Saklı Kalan Vapur ve Dahası – Leyla Erbil

11 Salı Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

amerikan kültürü ve edebiyatı ders kitapları, gecede, leyla erbil, odysseus, sema bulutsuz, türkiyede kadın olmak, toplum baskısı, toplum ve kadın, toplumda kadının yeri, vapur


Size en bildiğim hikayeyi, Leyla’nın Gecede’sinde ikinci sırada yer alan Vapur’u anlatayım…

Boğaziçi’nde bir gün, aniden kaptanı olmadan gezinmeye başlayan bir vapur bu. Halkların kardeşliği, ayaklanmanın ruhunda başlıyor yaşamaya. Tüm halk davetli onun gösterilerine. Bu vapur konuşuyor, bu vapur şaklabanlıklar yapıyor, bu vapur halkını ve tarihini anlamaya çalışıyor. Herkes onunla hem çok ilgili hem çok ilgisiz.. Kim anlatıyor bu hikayeyi? Minicik bir kız. Vapuru gerçekten gördüğünü söyleyen, onu inkar etmeyecek olan bir kız. Hem kadın hem çocuk. Kim güvenir bu anlatıcıya? Leyla ondan dinliyor Vapur’un hikayesini.

Annesi ile yine deniz kıyısına indikleri ve annesinin Penelope gibi sürekli bir şeyler ördüğü, yine de denize doğru yola çıkan Odysseus’u beklerken denize sırtını döndüğü bir akşamda görüyor küçük kız vapuru. Babasının da denize gittiğini biliyor, uzun zamandır da görünmemiş ortalarda. Annesine sesleniyor, “Vapura bak, vapura bak!“. Küçük bir çocuk, bir ayaklanmanın ilk dakikalarına şahit oluyor, heyecanlı ve tamamiyle kendini vermiş bir şekilde. Annesi ise yılların ağırlığı, Odysseus’unu beklemenin yorgunluğu ile, “Ne oluyorsun hiç mi vapur görmedin?” diyor. Asıl keskin olan annenin bu cümlesinden sonra kızın anlatıcılığa dönüp “Balıkçının sandalı da o gece batmıştı.” demesi. Başlangıcın olduğu yerde, yeni heyecanların tam da doğduğu noktada çünkü, daima söndürmeye hazırlanan bir yangın tüpü ve itfaiye vardır. Başlayan her şey, insanlar ve ilgilerini kaybetmeleri, onlara göre sıradanlaşmaları yüzünden bitmeye mahkumdur.

“Hiç nöbetçisi, vardiyacısı olmada, adamsız bir vapur kaçar mı? Vapur olur da kopar gider de kaptanı ortaya çıkmaz mı? Benim gemime ne oldu? Hani benim vapurum? Ben neyin kaptanıyım şimdi? Şimdi ben ne olacağım diye sormaz mı?… Öteki vapurlar da severlerdi kaptanlarını: Aziz kaptan, Temel kaptan, Ömer kaptan, kaç kez vapurunu şuraya buraya çarptıran Asım kaptan ve babam. Babam neredeydi benim?”

Neredeydi bu küçük kızın babası? Hangi gemi ile birlikte açılmıştı denize? Mektuplar geliyordu bir yerlerden fakat nereden atıyordu mektupları? Denizin büyüklüğü karşısında küçük çocuğun küçüklüğü vardı. Babası gitmişti, belki de geri gelmeyecekti. Vapur o anda onun görmediği babası da olabilirdi. Özgür ve yanlarında. Türlü şaklabanlıklar yapıp iş sıradanlaştığında varlığını bile duyumsamayacağı babası.

Vapur ile donanma gemileri savaş halindedir. Nasıl olur da kaptanı olmadan, sadece bir uyanış ile bir vapur denizde tek başına gezebilir? Donanma vapurun peşinde koşmakta, önüne geldiği gibi silahlarını şehre de doğrultmaktadır. Halk, karışık ruh hali ile (kolektif şuur) önce donanmadan yanadır. Donanma devlettir, devlet güçlüdür. Asilikleri ve isyanı bastıracaktır. Fakat donanma başarısız olur. Vapur donanma ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynar. Halk o anda gaza gelmiştir, onlardan birisi sanki büyük bir oyunu kazanmıştır. Ya ya ya şa şa şa , va pur va pur çok yaşa’dır o andan sonra söyledikleri. Vapur, onların kazandığı zaferdir. Kendisi için, halkının uyanması için deli divane koca “deniz”in ortasında “donanma”ya kafa tutmaktadır. Tarihte yaşanılanları, sesli ve yürekten söylemektedir vapur. Tüm halk etrafa kaçışıyor, vapuru görebilmek için sahile iniyordur. O anda annenin dilinden şu sözler dökülür: Tanrım sen koru onu, bize bağışla, kaza bela verme.

Bir annenin kaybetmekten korktuğu çocuğuna söylediği söz müdür bu yoksa yıllardır uzaklarda olan kocasıyla özdeşleştirdiği vapura mı? Yani kocasına mı? Bir devrimin, bol ayaklanmalı ve beklenmedik gösterilen başlangıç noktası olan vapurun kendisine mi üzülmektedir? Halkın kanı devrime, donanmaya karşı çıkan onlardan bir güce mi ısınmıştır?

Vapur belki de devam edecektir hayatına fakat halk bir gariptir. Unutmaya ve umursamamaya hazırdır. Tüm şaşası ile herkesi başucuna toplayan vapur bir süre sonra cazip gelmeyecektir, hem polisler ve jandarmalar da basıyordur mahalleleri. İnsanlar kaçıyor, korkuyor, mahalle aralarından yitip gidiyordur. Şu vapurun gözü kör olsun, başına neler açmaktadır insanın. Gözden kayıp gider vapur bir süre sonra. Arkada ise sorular kalmıştır, cevapsız ve bir o kadar bol cevaplı:

“Boğazda hiçbir nenleri değiştirmeksizin salt hokkabazlık edip çevreyi güldürdüğünü sanarak, salt insanların temel yaşamalarını bozmayıp arada bir eğlendirdiği, avuttuğu için, bir bakıma kandırdığı, başladırmaya değil de boyun eğmeye doğru itelediği için onları, çaresiz, tek, umutsuz sandığı için, kıymış mıdır kendisine vapur?”

…

“Uykularımızın içinde bugün bile düdük sesleri duyarak uyandığımızı biliyor mudur?”

“Annemin ölene dek öncekilerden daha hızlı ve severek ördüğünü biliyor mudur?”

“Karnına, göğsüne basa basa öldürdüğümüz annemin?”

…

“Babam kimdi benim ve neredeydi?”

Cüce – Serpent

07 Cuma Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

cüce, cüce inceleme, chanel, leyla erbil, leyla erbil inceleme, leyla erbil kitapları, lilith, türk edebiyatı incelemesi, şeytan


Kadınları bir yılana, bir deliye çeviren neydi? Kadınları Havva yapan, onları erkeklerin yanında ölmeye mecbur bırakan? Kadınları karıncalar ile bir yaşatan neydi? Daha doğrusu ortak noktaları nelerdi ve kadınlar neden delirirdi?

Zenime imiş adı. Chanel’den giyinmeyi seviyor, birden fazla dil biliyor, TİP’li. Savaşım nedir biliyor, paylaşım nedir biliyor ve evini karıncalar ile paylaşıyor. Darmadağınık evinde, doğanın tam ortasında oturan bu kadın arada bir Leyla Erbil’i evine kabul ediyor. Leyla Erbil, ziyaretlerinde ondan hikayesini dinliyor bol bol. Bu yüzden Cüce’nin girişinde kitabın yazılış nedenini ve Zenime’yi anlatıyor. Zenime yaşamın son senelerinde bir şeyler yazmaya, karalamaya başlıyor. Sayfalar numaralandırılmamış ve yazılar birbirinden bağımsız yine de bir bütün. İşin içinden çıkmayı Leyla Erbil bizlere bırakıyor. Biz Zenime olalım istiyor belki de. Deliliğin ucundan biraz dönerek, biraz çalışanları ve çalışmayanları, ölen kadınları ve yaşayan ölü kadınları görelim diye.

Aklıma gelen nokta ise bunun yeniden yazım sürecinde Leyla Erbil’in ne kadar katkıda bulunduğu kısmı. Tekrar yazma işleminden geçmese de bir derleme bir toparlama sonrası sunulan kitapta nereleri eklemişti acaba? Çıkardığı bölümü yazıyordu Leyla Erbil önsözünde. Bize karşı daima samimi.

Kendini anlatmayı sevmeyen ve günlüğü samimi bulmayan bir kadınmış Zenime Hanım. Yine de yazdığı yazılar onun günlüğüymüş gibi. Benliğinden çıkarak uzaktan kendine bakmış, uzaktan çevresine bakmış, uzaktan tarihe ve geçmişe bakmış.

“Ah, işte o güç saçların ki (öteki kadınlara örttürdüler üzerini sımsıkı korku kefenleriyle; korkunç birer cinsel organdan başka bir şey olmadığına ikrar getirttikleri bedenleriyle birlikte.” 

Ah, bir de bu kadınlara deli diyorsunuz fakat görmüyorsunuz… Göremiyoruz ki deli dediğimiz deli kadınlar topluluğu gerçeği gerçek ötesi olarak görebilen kadınlar. Kadın dediğimizde kaçının aklına geliyor olmadığında hayatın anlamsız, hayatın daha acımasız olacağını? Şeytanlaştırılan, yılanlaştırılan kadınların metalar ardından kaybolduğunu düşünüyor muyuz? Kadına sadece kadın olduğu için ve saçının teli gözüktüğü için taciz, tecavüz edebilme hakkını nereden buluyoruz? Bu erillik nereden geliyor?

İşin ilginç yann Zenime Hanım’ın da sanrılar içerisinden kadınlığın eşiğinden öğretinin eşiğine savrulup duruyor olması. Kitabın çok ilerisinde, sonlara doğru yani, gazeteci geldiğinde ve ona “YÜKSEL!” dediğinde onun bir erkek sesine ihtiyaç duyduğunu ve bu eril emir ile gerçekten yükseltiğini itiraf etmesi.

“Yıldırım koşarak geldi aneeeeeyyy! diye seslendi, kapının önünde kaydı düştü dizleri kanadı, aneey, sen bana bir renksiz televizyon verecekmişin ver, dedi. Ama sen taşıyamazsın ki onu, anneni de çağır gelsin dedim, taşırım aneey anam odun kırıy? Baban nerede? Kavede o. Bekle, dedim.” 

Erkek, köyde kadını çalıştırır fakat şehirde işler değişir. Kadın çalışsa da parasını harcayamayacak, kendi özgürlüğünü ilan edemeyecektir. Örneğin eşinden daha fazla kazanamayacaktır çünkü bu bir erkek için onur kırıcıdır. Kadın dediğin odun kırıcıdır canım işte. Odunu köyde kırar gerçekten fakat şehirde odun kırmak kolay değil. Tek bir odun üzerine uzmanlaşmak gerek. Bu yüzden yüzlerce kadın intihar eder, dövülür ya da cinayet işler. Kadınlar, cinnet, cinayet. Kadının üzerine gitme.

“,,, çünkü kimse içinden çıktığı çirkeften leke almadan gezinemez bu gezegende, artık bil bunu; bir yazarın tutmasa da bir dediği ötekini, sabuklayıp abuklasa da görünmelidir hayal perdesinde elinde pastavla ve çemkirmelidir cesim laflarla ki getirmeli ses ve öfke kabul ve red, kırmızı ve siyah dediler görün, göz göze gel, göze iliş, göze gir, bakıl, söyle, ki tenceren kanariken maymunun oynariken gir parlamentoya çık aredimentoya bul adamını yanaş eyi dolaş hoşamediyle höşmer…”

Kirliydik işte biz. Zenime Hanım’ın evi de bu yüzden kirliydi. Bir kere temiz doğmamız imkansızdı çünkü insanın içinde vardı bu. Medeniyetin tam orta yerinde vardı. Bu yüzden kirliydik. Nasıl çıkabilirdik o çirkeften hem de leke ve yara almadan? Çıkamadık ha keza. Yine de önce başkalarını kirletme düşüncesi ile çalkalandık. Biz kirli olamazdık da sanki daima “onlar” kirliydiler. Onlar işte canım. Medeniyetin korktuğu, doğanın kucak açtığı her şey. Sanatçı ve bebek de dahil.

 “bir geri toplum tortusundan başka hiçbir şey olmayan tüm ailenden bir an önce bakmıştın kurtulmaya”

Evlen! Çünkü yalnız kalamazdın. Yalnız kalman demen tehdit oluşturman demek. Birey olabilmen demen. Ne bakmak zorunda olduğun bir çocuk ne de evlendirdiğin ailelerin vardır bekarlıkta çünkü. Gidebilirsin, yürüyebilirsin istersen sevdiğinle fakat evlilik ve aile bağları en az m.ö. yapıtları gibi çürümüştür, nefesi kokan bir canavardır. Hani şu zırhlı ejder işte. Leş yediği için nefesi hep daha kötü kokan.

“Yıldırım geldi koşarak, aneey, anam ölmüüş dedi… Sıcaktı o gün, bostanda çapalamış patlıcanları, sulamış toprağı, çalı çırpıyı toplamış, ahıra varmış akşam inmiş, sağmış inekleri, babası döndüğünde kahveden bulmuş onu yatakta ölü, “Anan öldü,” demiş Yıldırım’a, yumruklamış oğlanı, ağzı yüzü kan içinde!.. Yıldırım, Yıldırım bak bana, dedin, kal benimle okuturum seni, dayak yemezsin, hem de bana yardımcı olursun git gelde? Kalmam ben, ben isterim babamııı! diye koştu gitti futbol oynadığı arsaya…”

Erkekti çünkü babası. Yıldırım’ın annesi de dövse de ben onun sıcaklığına muhtacım dememiş miydi? Demişti tabii ki. Dövüyordu ama bakıyordu işte aileye. Tüm gün kahvede de otursa gece geliyordu ya yanına. Yıldırım da onun gibi olacaktı işte. Yıldırım başka kimi görecekti büyürken? Kime özenecekti. Halbuki Yıldırım’ın babasından nefret etme ihtimali de vardı, annesi ile birlikte olduğu için.

Ve son olarak Zenime’nin bir yılana dönüşmesi. Kadın, tarihin başına dönüyordu o an. Baştan ve yoldan çıkarıcı, hani şu elmayı verici. En başından beri düşmandı bu yüzden kadın. Onun yüzünden düşmemiş miydi Adem de Cennet’ten? Cennet’te rahat batmıştı keza. Havva meraklıydı, yılan Şeytan’ın ta kendisiydi ve Şeytan da aslında Lilith’ti. Tarih ve tüm mitolojiler böyle anlatıyordu kadını ve erkeği. Kadını erkeğin omurgasından yaratmıştı bir Tanrı. Tanrı ilk malzemeden çalandı.

Leyla Erbil, Zenime Hanım ile kirliliğinden (!) korkmayan kadınların portreleridir. Kadın olmak, doğanın olabilmenin değerini bilirler.

 

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...