16 Blocks / Şurası İşte Kız

Etiketler

, , , , , ,


Mos Def, Mos Def, Mos Def! Tamam, Selena gibi çağırınca gelmiyor olabilir fakat bu adam bu filmde Bruce Willis’e fark atan adamdır, 16 Blocks’u izleme sebebidir, güldüğü zaman adamı sırıtmak durumunda bırakandır. Aksini iddia eden?

İyi polis, kötü polis, ders verme, ders çıkarma temalarını işleyen bir film bu film. Biliyoruz ki iyi polis kazanacaktır, kötü polis çok fena dumur olacaktır, gerekirse ölecektir vs. Klişe filmlerle başımız belada iken hala bu minvalde filmleri izliyor oluşumuz da komik. Bruce Willis’i Pulp Fiction, Sin City gibi efsane filmlerde görmek isteyen küçük bünyem, kendisini alkole vermiş, yaşlanmış Willis’i daha doğrusu Jack Mosley’i görünce üzüldü.

Ölüm sahnelerine hiç dayanamayan, vurulma sahnelerindeki iki üç duygusal cümleye gözyaşlarımı dakikasına bağışlayan birisi olarak bu filmde de ağladığım yerler oldu, evet. Bu sulugözlülüğü ne yapacağız orasını hiç bilmiyorum zaten fakat ne desem, nasıl desem. Mos Def işte. Bruce Willis’e beş hatta on çeken bir adam olmuş 16 Blocks’ta.

Eddie Bunker adında bir suç/suz/luyu canlandıran Mos Def’i gördüğüm anda kendimi yenilenmiş hissettiğim bir gerçek. Hem de pasta yapmak isteyen bir adamı oynadığında nasıl sevmezsiniz ki? Aklıma yüzlerce pasta çeşidi geldi o pastalardan bahsederken. Akıllı ve sevimli bir adam olan Eddie Bunker’ın Jack Mosley’e sorduğu soru ve Jack’in filmin sonunda verdiği cevap da pasta tadındaydı.

16-blocks-16block-trailer

Eddie Bunker: You’re driving in a hurricane and you see three people at a bus stop. One is an old lady and she’s sick. One is your best friend and he saved your life. And the third is the lady of your dreams. Now check it out, you only have room for one in your car, which one do you take? 

Jack Mosley: Oh yea, you give the car keys to your best friend and you let him take the old lady to the hospital. You stay at the bus stop with the girl because she’s the girl of your dreams, right? So everything is going to be ok. 

Fakat beni güldürmek ile ağlatmak arasında bırakan bu konuşma herkesin söylediği fırtına ve araba muhabbetinden daha naiftir.

Eddie vurulmuştur ve kan kaybetmektedir. Panik halinde olan Jack Eddie’ye her şeyin yolunda olup olmadığını sorar. İşte o konuşmada sırıtmak ile gözlerimi doldurmak arasında kalırım. Ehe ile ühü arasındaki ince çizgiyi görmelisiniz:

Jack Mosley: You’re not gonna die on me are you? 
Eddie Bunker: I dunno, I ain’t never died before. 

Aslında genelde benim işim hep kötüler arasından iyiyi seçmektir. Bunu da iyi yaparım ayıptır söylemesi. Bu klişe ve sıradanlığın dibine vurmuş filmde Mos Def’i bulmam benim için yeterliydi sanıyorum. Mos’u hatırlayamayan için şu linke buyurmanız yeterli: biryuduminsan:mosdef.

16 Blocks – 16 Blok Trailer

8 Mile / 8 Mil / 12,8 Km

Etiketler

, , , , ,


Bu filmi Brittany için izleyenler el kaldırsın? 8 Mile seneler boyunca televizyonda yayınlandıktan sonra izlemeye karar verdiğim filmlerden bir tanesi. Türkçe dublajlı film izleyememe hastalığına yakalandıktan sonra TV’deki filmlere dönüp bakmaz oldu şu sergüzeşt gönlüm. Sonuç ise ortada. 8 Mile’ı yıllar sonra torrent ile indirip oturup izledim.

Konusunun ne olduğunu bilerek izlemeye başladığım filmlerde elimin daima “ileri” tuşuna gidiyor olması anormal bir şey değil bence. Mutlaka iki üç bölümüne aşina olduğunuz filmleri tekrar izlemek çift baskı etkisi yaratabilir. 8 Mile’da beni bu durumdan alıkoyan tek şey Brittany’i daha fazla görebilmekti. Şimdi diyeceksiniz ki neden bu kadar büyütüyorsun? Bu hatun öldüğünde, daha doğrusu haberlerde ölümü gösterildiğinde “Aaa, ben bu hatunu biliyorum!” demiştim. Evet biliyordum, Spun’ı izlemiş ve kedi canını senin gibi şeyler söylemiştim içimden. Bu sefer bilerek ve anlayarak izlemem gerekiyordu. Sonuçta ortada bir Rihanna klibi yoktu, yanan evlerle birlikte Eminem de şarkı söylemeyecekti.

8 Mile’da sürekli olarak insanı sorgulatan bir durum var. Böyle bir evde, böyle bir anne ile yaşasaydım ne olurdu? Böyle bir çocuğum olsa ne yapardım? Annemin birlikte olduğu adam itin teki olsaydı ne yapardım? Eğer küçük bir kardeşim olsaydı ve bunların hepsine birebir tanıklık etseydi onun psikolojisi nasıl olurdu?

8mile-8mil-eminem-izle

Eminem’in şimdiye kadar en çok dikkat çeken şeyinin hayatı olduğunu iyi biliyoruz. Daima şarkılarında hayatından dem vurur, bir şeyler yapar ve büyük şeyler yaşadığına inandırır bizi. 8 Mile, doğrudan bunları gözler önüne seren bir filmdi.

Bizdeki rap kültürünün biraz daha farklı olduğunu düşünürsek ve bu freestyle atışmaların çok nadir yapıldığını da hatırlarsak bu filmin ikinci çekici noktasını yakalamış oluruz. Ağız tadı ile, dolu dolu bir atışmaya denk gelirsiniz film boyunca. Laflar sokulduğunda it gibi sırıtmamak için kendinizi zor tutarsınız.

8 Mile, Eminem’in hayatını anlatmasaydı eğer bu kadar başarıya sahip olur muydu bilinmez. Tüm hayatını sansasyonlar üzerine kurmuş bir adamın sansasyonel olmaya filmi olsaydı 8 Mile ve Brittany Murphy bu filmden seneler sonra ölmeseydi ben bu kadar çok sevebilir miydim, onu da bilemiyoruz.

Ölüm sürekli hayatı hatırlatıyor bize. Ne olmuş ki ölmüşse, e filmde yaşıyor işte.

Yok daha neler.

12,8 Km imiş.

8 Mile – 8 Mil Trailer

3:10 To Yuma / Yuma’nın Yolları Taştan

Etiketler

, , , , , ,


“Şu adamın tüm filmlerini izlemeliyim!” dediğim birisi varsa o da Christian Bale’dir. Sanırım pek çok filmini de izlemişimdir. Azıcık ucundan birkaç film kaldıysa kaldı. Bu adamın filmlerin tuzu biberi gibi. Tat katmadan duramıyor.

Ailemizin baharatı sevgili Christian Bale ile Akıl Oyunları ile hatırlanmaya mahkum olan Russel Crowe bir kovboy filminde bir araya geliyorlar. Kovboy filmlerinin bizim kültürümüzde yeri Trt 1 ile birlikte hafta sonları sabah kahvaltılarında ekmeğe katık olmasıdır. Ve bu yüzden şimdiye kadar en az 5 kere TV’de gösterilmiş, güzel güzel izletilmiştir herkese.

3:10 To Yuma’yı severseniz eğer şu sebeplerden sevebiliyorsunuz: Christian Bale’in oyunculuğu, Russel Crowe’un yaşlanmazlığı, sonunda iyi adam ile kötü adamın iş birliği ve diğer oyuncuları daima bir yerden hatırladığınızı hissetmeniz.

Sevmediyseniz de şu sebeplerden sevmemiş olabilirsiniz: Beklenilen bir son ile bitmesi, klasik Hollywood filmi kıvamında sahnelerin yaşanması, koşuşturmacaların hep beklenilen doğrultuda olması.

3_10_to_yuma-christian-bale-izle

Son zamanlarda bana “hasssskktir.” dedirtecek herhangi bir filme denk gelmedim. Beni en tepetaklak eden filmlerden bir tanesi The Prestige diğeri de Oldboy’dur. Tekrar düşündüğümde aklıma herhangi bir filmin gelmemesi tamamen senaristlerin suçu. 3:10 To Yuma’nın da sonunu tahmin edebilmenin rahatlığı ile film izleme keyfi vardı. Şimdiye kadar hiçbir spoiler benim canımı sıkmayı başaramadı çünkü hiçbir film için “Eğer bu filmin sonunu çözersem hiçbir keyfi kalmaz.” demedim. Her film, sonuna gelen kadar yüzlerce evreden binlerce kez geçer, aklınızın süzgecinde bir o yana bir bu yana savrulur.

Film listemi geliştirmek, allak bullak edici sonlarla karşılaşabilmek için tavsiyelerinize ihtiyacım var. Nedir size “hasssskktir.” dedirten filmler?

3:10 to Yuma Trailer

The Ninth Gate / Dokuzuncu Kapı

Etiketler

, , , , , ,


Şeytana giden bir kapı varsa işte o kapı Dokuzuncu Kapı’dır. Filmi uzun süre beklettikten sonra izlemeye başlamanın verdiği hafif bir tedirginlik vardı. Kısa filmleri izleyip geriye 2 saat ve üzeri filmleri bıraktığım için sanki her film farklı bir değerdeymiş, eğer kötü çıkarsa kendimi kötü hissedecekmişim gibi.

Beynimi bu yönde şartlandırmamaya çalışsam da yenemedim yargılarımı. Kendime hükmedemedim. The Ninth Gate, en başından kurgusu ile Dan Brown’ın kitaplarına benziyordu. Yavaş yavaş birileri ölüyor, ortaya olağan dışı durumlar çıkıyor ve kahramanımız bu durumların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Gerçekten film sarmaya başlamıştı, her şey yolunda gibi görünüyordu. Fakat.

Filmde beni rahatsız eden birkaç durum söz konusuydu. Örneğin açığa kavuşmayan ve aslında ne olduğu çok da belli olmayan sarışın hatun, Liana Telfer’ın yanındaki albino adam ( Johnny’nin sözleri ile hatırlarsak. 🙂 ) ve Balkan’ın tam olarak neye dayandığı belli olmayan Şeytan takıntısı. Bana kalırsa filmin en büyük eksikliği bu kişilerin neden gerçekten bu kitapların peşinden koştuğunun açıklanmamasıydı. Ayrıca en sonunda Balkan’ın yaptığı ayinin geçerli olmaması ve adamın yanıp tutuşmasıydı. Bu kadar şeytan ve şeytanca olayların geçtiği bir filmde baş kahramanın bu mertebeye ulaşmasına gerek yoktu diye düşünüyorum. Çünkü böyle bir son çok beklendik bir sondu.

the-ninth-gate-dokuzuncu-kapi-izle

Dean Corso’nun 9. ve son resmi bulması ile kendisinin 9. Kapı’da bulması ve kapının bir anda açılması görsel olarak güzeldi. Şeytan, kendi istediği kişi ile bütünleşmiş, bir araya gelmiş oluyordu. Fakat Şeytan’a ulaşabilen kişinin sadece inceleme sırasında değil daha öncesinde de bir tık da olsa Şeytan’la alakadar eylemlerde bulunmuş olmasını beklerdim.

İki saatlik filmlere böyle bir değer verince ve karşılığını alamayınca açıkçası üzüldüm. Hayat, beni neden yoruyorsun?

The Ninth Gate – Dokuzuncu Kapı Trailer

Safe House / Düşmanı Korurken

Etiketler

, , , , , , , , , , ,


Denzel, Denzel. Daha önceki yazımda size söylemiştim sürekli olarak aktörlerin ve aktrislerin filmleri olduğu yerin ötesine taşıdığını. Bir aktörü seviyorsanız eğer ve bu aktörün kötü oynadığı herhangi bir filme henüz denk gelmediyseniz, düşündüklerinizin hepsi doğrudur.

Denzel Washington’ın en son American Gangster filmini izlememden sonra Safe House bana yine o derece güzel geldi. Sanırım ben Denzel’ın daima artistlendiği, yürüyüşü ve konuşmaları ile daima cool adam olduğu filmleri seviyorum. Safe House da bunlardan bir tanesi.

Bana bu filmi kimin önerdiğini hiç hatırlamıyorum fakat böyle bir şansım olsa teşekkür ederdim. Dün gece filmi izlerken şimdiye kadar gözümden kaçan bir ayrıntıyı öne sürdükleri için. Daha önce Unthinkable‘da eğer şansınız olsa bir teröriste neler yaparsınız diye sormuştum. Filmde yapılan işkencelerden birisi de adamın yüzüne havlu ya da bez tutup üzerine su dökmekti. Aynı işkence tipini Safe House’da görünce filmi durdurup araştırmaya koyuldum ve bu işlemin “Waterboarding” olduğunu öğrendim. Waterboarding’in 1500’lü yıllara dayandığını öğrendiğimde ise bir daha irkildim. İnsan aklı daima kötülüklere mi çalışacak? Fakat hadi size acı tatlı bir haber vereyim: 2009 yılında Obama yönetimiyle bu işkence türü yasaklandı. Evet, Amerika yapacağı işkencelerde artık Waterboarding kullanamayacak. İnananlar?

Filmden bir şeyler çıkarmak isteyenler tahminen Tobin Frost’un (Denzel) genç CIA ajanına söylediği cümleyi alacaklardır: Everyone bitches everyone.

Aslında gerçekten bu cümle bel kemiğidir filmin. Tüm senaryo bunun üzerine kurulmuş ve oynanmıştır fakat ortada benim için daha önemli olan iki nokta var.

İlk nokta: Tobin’in Matt’e söylediği cümle, “You’ve done a fine job, Son. We’ll take it from here. That’s when you know you’re screwed.”

safe-house-denzel-washington-izle

İşte bu noktada da benim için pek çok şey açığa kavuşuyor. Etrafınıza bir bakın. İnsanların siz bir işi kötü yapmaya başladığınızda ya da sizden şüphelendiğinde söylediği en önemli cümlelerden birisidir bu. En basit örneğinde bile siz yemek yapmaya çalışırken işi daha iyi kıvıracağını zanneden ve sizi egale etmek isteyen kişiler oluyordur. “Tamam tamam, buradan sonrasını ben hallederim.” Sanırım şimdi biraz biraz hatırladınız.

İkinci nokta ise ikinci güvenli evde Matt ile konuşan ve sayko sayko bakan elemanın Matt’e Tobin Frost’tan bir şeyler öğrenip öğrenemediğini sorduğu nokta. “Ondan daha iyi bir öğretmen bulamazsın, seni şimdi kıskandım işte.” diyor. Aslında söyledikleri onun tamamen inanmadığı ve zaman geçirmek adına söylediği şeyler fakat %100 doğru. İnsan beyni olaylardan ve yaşadıklarından nemalanmayı asla bırakmayan bir organ. Daima yeni bir şeyler öğreniyor ve bunları yaşamaya çalışıyor. Karşınızda eski bir CIA ajanı var, yaptığı CIA karşıtı işler yüzünden deli gibi aranan bir adam ve siz de yepyeni toy bir CIA çalışanısınız. Neler olurdu? Zannediyorum ki en ‘adam sen de’lerin bile öğreneceği bir şeyler çıkardı.

Klasik vurdu kırdı, GTA konseptli sokak karmaşaları, cia – fbi – çürük elma üçlüsünü sevenler için Safe House birebir bir film. Konu ve konsept olarak daha önceki filmlerden çok ayrıldığını söylemek imkansız. Yine de izlenebilirliği yüksek.

Safe House Trailer

Lost In Translation / Bir Konuşabilse

Etiketler

, , , , ,


Aslında mesele konuşmak değildir. Evet, mesele aslında konuşarak değil konuşmadan da anlatabilmektir. Film isimlerini çevirirken anlamdan uzaklaşmaya hazır olan arkadaşlarımızın bir oyunu bence Bir Konuşabilse. Film boyunca ortada gerçek bir iletişimsizlik var fakat Lost In Translation’daki anlamı daha doğru verebilecek mutlaka bir isim vardır.

Bob ve Charlotte mutsuzluklarını yanlarında taşıyan ve bu sebepten dolayı uyumakta dahi zorluk çeken iki karakter. Bob 25 senelik evlidir ve onun için her şey artık sadece basit seçimlere evet ya da hayır demekten ibarettir. Charlotte ise 2 sene önce evlenmiş olmasına rağmen evliliğin tüm büyüsünün kaçtığına inanmaktadır hatta eşini tanıyamamaktadır.

Japonya’da bir başlarına kalan bu iki insan Japonya’nın haddinden fazla hızlı yaşantısı ve bir türlü anlayamadıkları dilleri arasında kendilerini yitirirler. Bir Konuşabilse olarak çevrilen filme bu ismi veren tahminen Bob’un reklam için çekim yaptığı sırada yönetmen ile bir türlü anlaşamayışıdır. Fakat ben dil faktörünü geçip bu kayıp olma durumuna göz kırpmak istiyorum.

lost-in-translation-scarlet-johannsonn-izle

İki karakter de kendi ilişkilerinin içinde yok olmuşlardır. İkisinin de yanlarında arkadaşları ya da dostları yoktur.  Yataklarının diğer tarafı boş, akşam yemeklerinde otelin kalabalığının içinde yine de yalnızlardır.  Bob ve Charlotte’un bu mutsuzlukları onları buluşturan nokta olur. İlk defa  birbirlerinin yanında uyumayı başarırlar. Tüm film boyunca hadi artık öpüşün, sevişin, bir şeyler yapın hissine kapılsanız da onların konuşmalarını bile en aza indirgeyerek yaşadıkları daha doyurucu gelir.

Filmi izlerken aklıma gelen küçük bir ayrıntı ise şöyleydi; birbirleri ile hatta etrafındaki kişiler ile konuşamayan bu iki yitik karakterin iç seslerini duyabilseydik belki de daha iyiydi fakat sonrasında tekrar düşündüm de onları anlayamamak, yapacakları hareketleri kestirememek daha doğruydu çünkü onlar da aslında ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Kocaman, rengarenk ve hızlı bir şehrin ortasında iş amaçlı yapılan iki gezinin tam da göbeğinde kalan Charlotte ve Bob otel odası sınırları içinde yeni bir yaşam yaratmayı başardılar. Aslında onların ilişkileri iki sebzenin ya da meyvenin yan yana çürürken üzerlerini kaplayan küf gibiydi. Dağılması kolay fakat iki nesneden de bağımsız bir yaşam formu.

Lost In Translation – Bir Konuşabilse Trailer

Unthinkable / Düşünülemez, Yaşanır

Etiketler

, , , , , ,


Biliyorum ki içimizde Samuel L. Jackson’ı ölümüne sevenler var. Böyle bir açıklamaya sanırım 10 tane daha aktör ve aktris için yapabilirim. Sinema dünyasında ne yapsa güzel olan, elini attığı işi güzelleştiren adamlar ve kadınlar var. Yerim.

Unthinkable’ı henüz bitirmişken ve hazır dumanı üzerinde tütüyorken yazayım dedim. Amerika’nın dış politikasına inceden inceye değdirme yapan ve bir terörizm olayının üzerine kurulan senaryosu ile ilk başta size sıradan görünebilir. Aslına bakarsanız tüm polisiye filmler her türlü sıradan gelecektir çünkü hatim ettik hepsini.

unthinkable-dusunulemez-izle

Unthinkable’ı bu kadar “Düşünülemez” yapan şey ise Matrix’in Trinity’si Unthinkable’ın Ajan Brody’sinin terörizm eylemini gerçekleştirecek olan Yusuf ile konuşurken söyledikleri:

Çoktan kazandığını göremiyor musun?  Bizlerin, gerçekte nasıl insanlar olduğumuzu kanıtladın.

Tüm film boyunca belki de en çok etkilendiğim nokta buydu. Daima içimizdeki şeytan modunda hareket ettiğim için olabilir. İmkan sağlandığında ve şartlar zorunlu kılınıyor gibi göründüğünde bile insanın içinden çıkan o vahşiyi görmemize neden oluyordu Yusuf. Bir yandan yüz binlerce insan vardı ölecek olan fakat bir yandan da an be an işkencenin soğuk yüzü ile bir olan bir adam.

İşkenceyi haklı kılan hiçbir şeyi şimdiye kadar savunmadım, aksine barış melekliği kıvamında “Neden böyle oluyor canım?” diye düşünenlerdenim fakat film boyunca kendi kendime şu soruyu sordum: Orada H’in yerinde sen olsaydın ne yapardın? Kendini tüm işkence türlerine hazırlamış olan bir adama karşı neyi kullanırdın? Eğitimli bir teröristle karşı karşıya kalsan neleri feda eder, hangi kötü yanlarını safra gibi dışarı atardın?

Böyle filmleri izledikçe kendimi kötü hissediyorum. İşkence edilene karşı hissettiğim müthiş empatinin yerini bazen tiranlık alabiliyor. İnsan kendinden ve yapabileceklerinden işte bu yüzden daima korkmalı.

Unthinkable Trailer

Le Concert / Bana Göre “O Konser”

Etiketler

, , , , , , , , , , , ,


İzleme listemde bulunup da uzunca süre beklettiğim filmler oluyor. Her seferinde yeni bir mazeret bulup izlememezlik yapmak gibi problemlerim var. Aynı şey kitaplarda da olmuyor değil. Bu belki de bende kronik bir durum.

Akşam yatmadan önce huzurlu bir şeyler izleyip, biraz da kitap okuyup iyi bir uyku çekmek istiyordum. Sürekli gözüme çarpan fakat açıp da altyazı bulmaya üşendiğim filmi açtım. Le Concert. Türkçeye Paris’te Son Konser olarak çevrilmiş film. Bana kalırsa daha o filmin Türkçe adı O Konser olmalıydı. Anlatacağım.

Kısa filmlerden çok hoşlanırım. Upuzun fakat müthiş filmler de izlemişliğim vardır. Yine de kısa filmler 1-0 önde başlar benim için. Le Concert izleme listemdeki diğer filmlere göre daha kısaydı. İyi ki öyleymiş. Maestroluğu elinden alınmış bir adam 30 sene sonra binbir katakulli ile maestroluğunu geri almaya uğraşır. Kadroyu tekrar kurup Paris’te Bolchoi olarak konser vereceklerdir. Bu olayın etrafında gelişen ve insana yeniden klasik müzik dinleme ihtiyacı hissettiren film benim için üst raflara yükseldi hemencik.

le-concert-izle

Çaykovski’yi aklında yüz binlerce kez çalmış olan maestromuz bir deliliğe ulaşmak ister ve deliliğe ulaşmasına yardım edebilecek en önemli kişi de -spoiler içerir- kendisi ile aynı deliliğe yükselebilmiş arkadaşının kızıdır çünkü bu kız annesi kadar kemanda iyi, hisli ve kabiliyetlidir.

Filmin son sahnesine kadar sürekli olarak bir aksilik peşinde koştum. Sanki o son konser hiç olmayacakmış gibi, rezalet bir gösteri sunacaklarmış gibi. Bir yandan da içim “Ama o zaman film hiç güzel olmaz ki” minvalinde ekolar yapıyordu.

Sonuç çok güzel oldu, yaklaşık 7 dakikalık bir Çaykovski dinleme şansı bulduk, hem de oldukça güzelinden. Bir dönem klasik müziğe sarıp da bir sürü eser dinleyen ben hemen ardından Çaykovski dinleme ihtiyacı duydum. Keşke o sardığım dönemde daha çok içine girebilseymişim dedim müziğin. Daha çok araştırsaymışım ve küçük çapta, kendi çapımda, kendi boyumda bir minnak guru olabilseymişim.

Olamıyor insan. İşe tembellik girdiğinde her şey yarım kalıyor.

O Konser, son bir haftadır Mr.Nobody’den sonra izlediğim en iyi ikinci film oldu.

Benim için bir O Konser olacaksa ayrıca, Tool’un İstanbul’a gelip konser verdiği gündür. Peki sizin O Konser’iniz hangisi olabilir? Ya da hangisidir? 🙂

Le Concert Trailer

Kaçamak Bir Kaçamamak

Etiketler

, , , , , , , , ,


Kitap indirimlerinin hastasıyımdır. Özellikle 10 liraya kadar satın alabildiğim kitaplarsa. Daha önce 4 liraya Münir Göle’nin Yansılar Kitabı’nı satın almış ve müthiş bir mutluluk duymuştum bu tanışmadan. Yansılar Kitabı‘nı da anlatmıştım hatta.

Aradan iki üç ay geçtikten sonra D&R’ın güzel bir kıyağında daha karşılaştık kendisi ile. Yansılar Kitabıı YKY’den çıkmıştı, bu sefer Can Yayınları’nın meşhur 5 liralık indiriminde bir araya geldik. Münir Göle adını görünce hemen aldım kitabı attım sepete. Kitabın adı Kaçamamak. Kaçamayalım bakalım dedim.

Tezer Özlü’den ve artık beni yoran üslubundan sonra dinlenmeye, sayfaları hızlıca çevirebilmeye ihtiyacım vardı. Münir Göle tam yerine rast geldi de manzara koydu. İçim rahatladı, sakinleştim ve limana yanaşmaya hazırlanan bir geminin rahatlığını hissettim.

Kaçamamak aslında kaçmaya çalışmanın, en büyük kaçamamak olduğunu anlatıyor. İnsanlar bir şekilde herhangi bir cisme ya da olaya ya da yere bağlıdır ve kaçmaya çalışmak başka bir şeye sığınmaktır, bu da aslında gerçek bir kaçamak değildir diyor. Kaçamamaktır bunların hepsi.

Azor Adaları’na yaptığı yolculuğu ve bu kitabı yazma sürecini anlatan Münir Göle, yolculukların üzerine kuruyor tüm anlatıyı. Şöyle bir  bölüm ilk dikkatimi çekenlerden:

Yalnızlık, yolculuk kavramından ayrı tutulamaz. Derin yalnızlık, başkasının varlığına bağlanmak zorundadır. Başkası, öteki, yalnızlığın derinliklerinden, o derinlerdeki yerden çıkagelir her zaman. Bu beklenmedik çıkışlara, bilse bile kimse hazırlıklı olamaz. Bellek izi, şiddetli bir duyum boşalımını tetikler.

Bu parçanın etrafında anlattığı şey, bir anıdan tetikleyiciler sayesinde kurtulamadığımızdır. Hiç sevmediğiniz ya da çok sevdiğiniz, hiç hatırlamadığınız yani dünyanın en uzak ihtimali gelen bir yaşantınız bile hatırlatan bir etken olduğu sürece çorap söküğü gibi gelecektir diyor. Doğru değil midir sizce de bu? İlkokuldan bir arkadaşınızla karşılaştığınızı düşünün. Sadece onu görmek bile en az 5 anıyı hatrınıza getirecektir. İşte bu hayatta yaşadıklarımızdan kaçamamamızın en önemli örneklerinden bir tanesidir.

Kitapları çizmeyi hiç sevmesem de işin kolayını buldum ve kurşun kalemi en yumuşak hale getirip cümlenin başına ve sonuna bir taksim ( / ) koymam yetiyor. Bu sayede kendimi oldukça mutlu hissediyor, daha rahat hatırlıyorum. Taksimlediğim bir diğer yazı ise şöyle:

Gemiyle engin denize yelken açmak, şimdiye dek sözünü ettiğim kaçmak’a en çarpıcı örneklerden biri kanımca. İyice küçültülmüş, dapdaracık, katı bir mekandan sonsuzluğu çağrıştıran bir sıvı mekana girmek, ama ikisini birbiriyle asla karıştırmamak. Beni bu adalara sürükleyen sezgiye daha yerinde bir eğretileme bulmak olanaksız görünmeye başladı.

Deniz, tüm hikayelerde yeni hikayeler başlatan ve sonunda olgunluk vaat eden bir varlıktır. Deniz, insanların üzerinde yaşayabildiği fakat daima korkusunu hissettiği bir yerdir çünkü engin ve anlaşılamazdır. Altında milyonlarca canlı vardır. Sadece bu değildir onu korkutucu kılan. Bir noktadan sonra karanlıktır dibe doğru, kapkaranlık! Ne zaman dalgalanacağını, kızacağını bilmek de zordur. İşte kendi hayatından kaçmak, bir şeyleri unutmak isteyenlerin başvuracağı korkulu yollardan birisi de budur fakat işin unutulan noktası ise etrafınız sadece deniz ve mavi ile kaplıyken düşünmek için yalnızca tek bir şeyiniz olacaktır: kaçmaya çalıştığınız şey.

Kitabın özellikle ortalarına doğru dikkat çekici bir ip cambazı betimlemesini kullanır Göle. İpin üzerinde her şeyi doğru yapmak zorunda olan ve bu cambazlığın sırrını kimseye vermeyen. Eğer sırrı verirse düşeceğinden emin olan bir cambazı anlatır. Alıntıladığım bu bölüm ise ip cambazlığı ile hayat cambazlığının birbirine benzetilmesidir:

Hayatını işiyle evi arasında onulmaz bir düzende gidip gelerek geçiren ürkek adamla, hayatının anlamını iki kule, iki tepe, iki direk arasına gerdiği telin üzerinde dans ederken hisseden ip cambazının yakınlığını, başparmağımın ucunu işaret parmağımın ucuna değdirerek oluşturduğum daireye benzetiyorum: Bir uçtan ötekine en uzak yol, iki uç arasında bir hendek mesafede.

Münir Göle’nin dikkatimi çeken bir özelliği de fotoğraflara düşkünlüğü. Azor Adaları’nda yanından ayırmadığı bir fotoğraf makinesi ile hayatı özdeşleştiriyor, onun üzerinde uzun uzadıya anlatıyor düşüncelerini. Fotoğraf benim için hayatın en büyük tanıklığı fakat şimdiye kadar hiçbir fotoğraf makinesinde düğmeleri çevirip de bir şeyler yapmadım. Hani şu Smart Mode vardır ya, daima sizin için bir şeyleri hazırlayan -ki çok da iyi değildir- işte öyle fotoğrafladım hayatı. Bilen bir gözden makineler, fotoğraflar ve yaşamı duymak farklı geliyor tabii ki:

Aynı teknoloji (üstün derecede fotoğraf makinesi üretenlerden bahsediyor) gezmenliği de bir boş zaman sanayiine dönüştürdü. Bu sayede, gözlerimiz, kentlerden en ücra köşelere kadar karşımıza çıkan ve kımıldayan her şeye, ellerindeki fotoğraf makineleriyle nişan alan , tükeninceye kadar fişeklerini boşaltan, gerçi dijital kameralarla fişekler de boşalmaz oldu, bu yeni topluluğa alıştılar. Onları yadırgamadan, hatta ne yapmakta olduklarını sorgulamadan seyretmeyi sürdürüyoruz. 

Uzun zamandır eleştiredurduğumuz bir noktaya laps diye ayağını bastıktan sonra farklı bir sayfada şunları söylüyor:

Deklanşöre basıldığında, makinanın içindeki perde bir an kapanıp görüntüyü kaydediyor. Paradoks burada işte: Fotoğraf makinesinin deklanşörüne basıldığı an, fotoğraf çekenin göremediği – kaçırdığı – tek an, aslında. 

İşte bir yazarı sırf bunun için bile sevebilirim. Kısacık, saniyenin yüzde birinde gerçekleşen bir anı yakalayabilen bir adamsa bu yazar, işte bu yüzden severim! İşte bu yüzden Münir Göle’nin tüm kitaplarını okuyabilirim.

Daha fazla parça paylaşıp anlatmak isterdim fakat sizin de keşfetmeniz gereken yerler olduğunu düşünüyorum. Haydi koşun D&R’a alın kitabı. Münir Göle okumak çok ucuz, algılamak paha biçilemez.

Mr. Nobody / Bay Hiçkimse C) Hepsi

Etiketler

, , , , , , , , , , ,


Film izlemek ve kitap okumak dönemsel aktiviteler halinde yer alır hayatımda. Bir dönem yüklü miktarda kitap okur, gözlerim kızarana ve sulanana kadar sayfaları kapatman. Bir dönem ise art arda 5 filme kadar çıkabilirim.

İş hayatıma yaklaşık 3-4 haftalık ara verdiğim bu dönemde tabii ki de boş bırakamazdım kendimi. Hemen Tezer Özlü’yü bitirip yeni bir Münir Göle kitabına başladım. Bir yandan da yeni filmler indirmeye koyulacaktım ki zevkine güvendiğim, şimdiye kadar bana tavsiye ettiği hiçbir filmde yanılmayan arkadaşım Mr.Nobody’i tavsiye etti. “İlk on dakikası çok karışık gelebilir.” gibi küçük çapta bir itlik yaptıktan sonra filmi izlemeye başladık.

İlk başta gerçekten sersemletici bir etkisi vardı. Bilimsel açıklamalar ile başlayıp durmadan ölen, yaşayan, küçülen ve büyüyen bir adam. Kimse “Benim aklım karışmamıştı ki!” demesin. Yemezler. Sevgili beyinciğimin hızla çalıştığını hissediyordum. Sürekli yeni sorular sorarak. Fakat sonra sorgulamayı bıraktım. Ne zaman çok fazla düşünürsem o kadar konudan uzaklaştığımı hatırladım. İzlemeye koyuldum. Uzun zamandır film izlemediğim için bir özlem duygusu ile takip ettim.

Mr.Nobody her ihtimalde yaşayabilen fakat  aslında yaşamayan bir adam. Hiçkimse, çünkü herkes. Film tamamen bu minvalde ilerlerken ve yüz binler olasılığı siz kendiniz de göz önünden geçirmeye başladığınızda zaten film amacına ulaşmış oluyor. En ufak bir hareketin bile yüzlerce nesneyi ya da olayı etkileyebildiğini düşünürsek (Butterfly effect) ve benim sınırlı aklımın bir süre sonra amele olduğu kuantum fiziği gibi olaylara gelirsek karşımıza bir kelime çıkıyor: ihtimaller.

Hangi ihtimali yaşamak istediğinize siz karar verirsiniz ya da karar vermeyerek bir karar vermiş olursunuz. 9 yaşındaki bir çocuğun ihtimaller denizinde 118 yaşına kadar yaşamak da varken 34 yaşında bir araba kazasında ölmek de var. Eğer mümkün kılınabilirse -ki şu anda olmadığını da iddia edemeyiz- aynı anda birden fazla ihtimalde yaşıyor da olabiliriz.

Geçmişi hatırlayabilirsiniz fakat geleceği hatırlayamazsınız tezi de bu yolla çürümüş olabilir. Gelecekten dönüp de kendine bir mesaj bırakmak bile mümkün. Kendi ihtimallerimizi baştan yazabilir, belki de ölümsüz olabiliriz!

mr-nobody-bay-hickimse-izle

Mr.Nobody bittiğinde aklımda birden fazla düşünce vardı. Birincisi filmin duygusal ve romantik yanı. Seçenek ne olursa olsun en doğru aşkı yüzlerce farklı şekilde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu hemen merak ettim. Şu anda neler yaşardım ki acaba? Hangi ihtimaller üzerine tasarlayabilirdim hayatımı?

İkincisi tabii ki de hayatımdaki tercih boyutu. Acaba en ufak bir hareketim hayatımda kimleri yok etti, kimleri ekledi, benim dışımda kaç kişiyi etkiledi? Örneğin bir alışveriş merkezinde son bedenini ben aldığım için bir eteğin, bir başka kişi nelere katlanmaz zorunda kaldı? Ah bu ben.

Filmin görselliği ve müzikleri de bir o kadar doyurucuydu. Sahnelerin gerçekçiliği, müziklerin akıp gidişi, renklerin canlılığı ve o minnak veletlerin güzelliği! Ölesiye güzel çocukları nasıl buldunuz ve Unutuş Melekleri’nin dudağımızın üzerine bıraktığı unutuş çizgisini nasıl hayal edebildiniz? Sorular sorarken yoruluyorum…

Mr.Nobody, son 20 dakikası ile hayatın şeridini gözlerimizin önünden geçirebilecek kapasiteye sahip bir film. İzleyiniz, izletiniz.

Birkaç küçük alıntı:

Young journalist: Everything you say is contradictory. You can’t have been in one place and another at the same time. Of all those lives, which one is the right one?
Nemo Nobody aged 118: Each of these lives is the right one! Every path is the right path. Everything could have been anything else and it would have just as much meaning.

——

Nemo Nobody aged 118: It should be written on every schoolroom blackboard: life is a playground or nothing.

Mr. Nobody – Bay Hiçkimse Trailer

Dövüş Kulübü ve Ölüm Pornosu Kaosu

Etiketler

, , , , , , , , , ,


Hadi hepimizin bildiği, izlediği, izlemese de fikir sahibi olduğu bir kitaptan bahsedelim. Herkesin diline bir Marla Singer, Tyler Durden yerleştiren filme/kitaba. Kitap 2001 yılında yayınlanıyor. İlk basımın 2001’de olması bir garip çünkü filmin yayınlanma tarihi 1999. Demek ki senaryo kitaba aktarılıyor. İşte bu yüzden önce filmi izleyip ardından kitabı okuyanlar için Dövüş Kulübü, namı diğer Fight Club daima filmin önde tutulduğu bir hikaye oluyor.

Filmi bu kadar öne çıkaran en önemli noktalardan birisi şok edici sonu, bir felsefe etrafında kurulu oluşu ve sapasağlam kadrosu. Kitabı okurken Tyler Durden’ı Brad Pitt’ten başkası olarak düşünemiyorsunuz. Ben de sizin gibi önce filmi izleyip ardından kitabı okudum. Hatta film ile kitabın arasına çok bir süre de girmedi desem yeridir. Benim için de kitap hayal kırıklığıydı. Hani her seferinde kitabı önce okuruz da filme bok atarız ya: Da Vinci Şifresi – Melekler ve Şeytanlar vs. Bu sefer sistem tam tersten işliyor. Arkadaşlar açık konuşalım, bir eseri ilk gördüğümüz anda hangi formda beğeniyorsak o formdaki halini beğenmeye devam ediyoruz. Yani Fight Club resim olarak yapılabilseydi biz en çok resmi sevecektik. Yanlılık yapıp kitabı hiç etmenin alemi yok. Bence…

Dövüş Kulübü öylesine realist bir hikaye üzerine kurgulanmış ki her an bir yerlerde gerçekten Dövüş Kulübü varmış gibi hissediyorsunuz. His algılarınızla Chuck Palahniuk bir güzel oynuyor. Hadi birlikte sabun yapalım! Hadi! Kocaman bir ordu olup dibine kadar şizofreni yaşayalım! Chuck Palahniuk ve kitaplarını yeraltı edebiyatına atan etken onun gerçekleri olduğundan daha gerçek anlatması. Açık konuşalım ki garsonların çorbalara gerçekten işeme gibi bir alternatifi var!

Okuduğum ikinci Chuck kitabı ise Ölüm Pornosu. Aman diyelim, porno yazdık mı bir yerlerden patlayabiliriz gibime geliyor. Yine de dilimin kemiği olduğunu hiç sanmıyorum. Kitabın adında ve hikayesinde seks/porno geçtiği için kitabı ülkede yasaklatmaya çalışan angut bir zihniyet var. Kendileri leylek tarafından değil angut kuşları tarafından getirilmiş, isabetsizlik o ki yere kafa üstü düşmüşler bacadan girmek yerine.

Her kitabın yayınlanma hakkını savunan birisi olarak Ölüm Pornosu’nun kaldırılacağını duyduğum anda satın aldım. Göçmen damarım tutuyor bazen, çok inatçı olabiliyorum. Ardından kitabı kısa süre içerisinde bitirme zevkine kavuştum. Kitap hızlıca bitti fakat ağzımda kalan tadı tam olarak adlandıramadım. Çok iyi kitapların bıraktığı tada benzemiyordu. Çok kötü ya da kötü de değildi. Bana bıraksaydınız bu konuyu, Ölüm Pornosu vasattı. 2 saatlik pornoların toplamda sadece 5 dakikasının izlendiğini düşünürsek kitap da bu kıvamdaydı. Nasıl desek? Ölüm Pornosu günün sonunda bir Alex değildi.

Cervantes’e Quijote’den Selam Var

Etiketler

, , , , , , ,


Okulda bir kitabı okuyor olmak oldukça zor. Yaklaşık üç senedir ödev olarak verilen kitapları okumamak, okumamak için yüz bin takla atmak gibi huylara bürünüyorum. İşin içine zorunluluk girdi mi kendimi kaybediyorum, yatıyorum kalkıyorum bir türlü kendimi veremiyorum işe. Fakat yaklaşık üç senedir her okumadığım kitaptan sonra bir hüzün çöküyor ve her seferinde kendime “Bir dahaki kitabı okuyacağım.” diyorum. Böyle samimi bir itiraftan sonra Don Quijote ile olan dostluğumu anlatmaya başlayabilirim. Sanırım bu normal yazılardan biraz daha uzun olacak.

Önce bu kitabın neden roman geleneğinin babası olduğunu açıklayalım. İlk olarak kitabı elinize aldığınızda anlıyorsunuz zaten. Böyle kalın bir kitaptan böyle baba gibi bir kitaptan mutlaka bir şeyler çıkacaktır diye. Sonra üniversite hocalarının da yardımı ile anlamaya başlıyoruz. Romaneskten romana geçişi sağlayan bir yapısı var Don Quijote’nin. Daha önce hiç denenmemiş şeyleri yapıyor Cervantes. Bana kalırsa Cervantes koca bir deli. Böyle bir şeyi yazabilmek için normal olmamak gerektiği kesin. Nasıl ki Dali aklını özgür bırakıp tuvali hayata çeviriyorsa, Cervantes de aynı şekilde sayfaları hayata çeviriyor.

Gözümüze neler çarpıyor bu kitapta? Hangi elementler bu kitabı roman haline getiriyor? Romanın başlangıcı kabul edilen bu kitabın en önemli özelliği nedir? Tam bir dönem boyunca bu sorulara cevap vermeye çalıştık ve romanı neyin oluşturduğu neyin oluşturmadığına karar veremedik. Ortada tahminler vardı fakat hiçbirisi tam olarak açıklayamıyordu. Roman nedir sorusunu bir kez de ben size bırakıyorum ve Don Quijote’nin özelliklerinden, Cervantes’in tarzından başlıyorum.

Romanda öncelikli konulardan bir tanesi anlatıcıya güvenip güvenemeyeceğimiz. Cervantes romanın en başında bize bu hikayeyi başkasından duyduğunu ve aktardığını söylüyor. Fakat hikayeyi dinlediği kişiye de güvenilmeyeceğinden bahsediyor. İlk olarak bu noktada bir şüpheleniyoruz. Romanın ilerleyen bölümlerinde Don Quijote’den dinlediğimiz bölümlere de hiç güvenemiyoruz çünkü olmayan bir sevgilinin peşinden koşan, kendisini gerçek bir şövalye sanan ve herkesin bildiği üzere değirmenlerle savaşan bir adam. İşte bu noktada anlatıcının güvenilirliği neredeyse sona eriyor.

Tüm roman boyunca büyülenme durumu söz konusu. Don Quijote tamamen hayal dünyasında yaşıyor. Yaşadığı her şey kendi hayalleri ve büyülenmesi ile alakalı. Aynı zamanda Sancho da (daima yanında bulunan yardımcısı) vali olma hayali ile yanıp tutuşan bir adam. Don Quijote ve etrafında gerçekleşen tüm olaylar kitabın sonundaki “disenchantment” yani hayal kırıklığından sonra son buluyor. Sancho Panzo aslında hiçbir zaman için gerçek bir vali olamayacağını, olsa da bundan hoşlanmayacağını anlıyor. Don Quijote de yaşadıklarının bir hayal olduğunu anlıyor. Don Quijote’nin yaşadığı fantezi dünyasında her türlü hayale yer var. Sadece üzerinizi değiştirip tekrar ona göründüğünüzde kendinizi bambaşka birisi olarak tanıtabilir ve onu kandırabilirsiniz. Don, kandırılmaya ve kanmaya çok açık bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Kitap boyunca Don Quijote idealist bir tip olarak karşımıza çıkıyor fakat kitap realizm üzerine kurulmuş. Dönüşüme ve büyülenmeye inanan bir karakter olarak Don Quijote romanın en tezat karakteri oluyor. Kitabın realizm üzerine kurulduğunu ortaya çıkaran en önemli nokta ise adalet ve ahlak sistemlerindeki çürükler, eksikler ve kişilerin manipülasyonları. Roman boyunca herkesin birilerine yalan söylediğini, kandırmaya çalıştığını ya da istifade etmeye çalıştığını görüyoruz. Bu konuda sadece Don Quijote bir hayalin peşinden koşan, hatta bir oyuncağın peşinden koşan bebek gibi karşımıza çıkıyor. Onun hayal dünyasının sonu ancak gerçeklerin acısını tattığında geliyor.

Kitaptaki her bir karakter toplum içindeki farklı grupları sembolize ediyor. Küçük ya da büyük, ne oldukları fark etmeden hepsi hayatımıza dair önemli noktalara değiniyor. Belki de Don Quijote’yi yüzyıllardır en ön sıralara koyan nokta da bu. Zaman hiçbir şekilde Cervantes’in yazdığı bu önemli kitabı geriye atamıyor. Daima yeni, daima bizlere ait parçaları buluyoruz.

Ne ben anlatarak bitirebilirim Cervantes’i ne de Don Quijote bir blog sayfasında yazılacak kadar kısadır. Bu yüzden aylaklık, tembellik ya da koalalık etmeyin ve böyle baba kitapları okumadan geçmeyin. Romanın babasına Don Quijote’den selam getirdim.