• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: oznurdogan.com

Blazer Ceketli Madonna

19 Pazar Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 5 Yorum

Etiketler

almanya, aşk, öznur doğan, erkek, hikaye, kadın, kürk mantolu madonna, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maria, maroia, oznurdogan.com, raif, sabahattin ali


Edebiyatta popülaritenin çok fazla karşısında durmam. Genel itibari ile fikrim “Ne olursa olsun, o kitaplar okunsun.”dur. Fakat dönemimizin popülarite anlayışı okuyup anlamak gibi bir çerçevede değil, “okumadan yorumlamak” minvalinde gelişiyor.

Böyle hiddetli bir giriş yapıyor olmamın nedeni Sabahattin Ali’nin hak ettiği değeri geç görüyor oluşu değil, görgüsüzlüğün görüşüne kavuşmasına az kalıyor oluşu.

En çok satanlar arasına giren Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam kitaplarına baktıkça hem üzülüyorum, hem seviniyorum, hem hırslanıyorum hem de gururlanıyorum. Bu kitaplar beni son bir senedir mahvediyor.

Kürk Mantolu Madonna son zamanlarda yeni yazılmış ve piyasaya bir “aşk” kitabı olarak çıksaymış ismi başlıktaki gibi olabilirmiş. Nasıl olsa bir popülerlik payı da buradan çıkarmış, blazer ceket giyen kadınlar kendilerini “Madonna”mızın yerine koyabilirmiş.

Her şeyden uzaklaşıp Ali’nin o naif üslubu,  geniş anlatımı, insanı umutlandırıp umutsuzluğa atan ters köşe tarafı kitabı bambaşka kılıyor.

Kürk Mantolu Madonna  bize aşkın evrenselliğini öğretiyor önce. Sonra aşk fikrinin aşık olunanın önüne geçebileceğini. Bir kadın için bir adamın gösterebileceği fedakarlıklardan, bir kadının bir adam uğruna her şeyini verebileceğine kadar özverinin her noktasını gözler önüne seriyor.

Raif bir tarafta, Maria bir tarafta, aşkları ve imkansızlıkları bir tarafta.

Sosyal baskı, içsel baskı ve aşkın baskısı bambaşka taraflarda.

Gidenler ve bekleyenler, bekletenler ve beklemekten usanmayanların olduğu bir “insan” hikayesi Kürk Mantolu Madonna. Sadece bir aşkı anlatmıyor çünkü. İnsanı anlatıyor, platonikçesine aşık olabilen, eşi için her şeyi göze alabilen, mesafelerin varlığında yorulan veya yorulmayan insanların hikayesi çünkü.

Çünkü biz kadınlar en çok Maria gibi arzulanmak istedik ve fakat çoğunda onun kadar sadık ve özverili olamadık.

Çünkü biz erkekler en çok Raif gibi aşık olabilmek istedik ve fakat çoğunda onun kadar güçlü ve bağlı kalamadık.

Memleketimden Nazım Manzaraları

17 Cuma Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

Ölüm, öznur doğan, genco erkal, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, mehmet, memetçik, nazım hikmet ran, oznurdogan.com, pozantı, tahir ile zühre, vatan haini


Nazım Hikmet vatan tahlili yapıyor hala!

Nasıl ki bir vagonda kimler var ve nelere kokuyorsa o vagon! Nazım Hikmet vatan tahlili yapıyor hala!

Size hiç dışarıdan kendinizi izleme şansı verildi mi? Nazım bu sefer size bu şansı veriyor ve “Gözlerinizi açın.” diyor, “Açın karanlığa çevrilmiş gözlerinizi, kendinize bir bakın. Bakın ki kendinizi tanıyabilesiniz.”

Tahir ile Zühre meselesi değil bu memleket meselesi bu sefer. Nazım ne zaman eksik kalmış memleketini anlatmaktan ve özlemekten.

Nazım Hikmet vatanını özlüyor hala.

Tren çıkıyor yola, insanı anlatmaya… Nazım’ı anlatmaya. Hayatını anlatıyor bize onun, neler düşündüğünü memleket hakkında ve aslında ne kadar çok sevdiğini memleketini. Ona yapılanlara rağmen.

Her mısrası ile yenilenen, elimize ayna tutuşturup aslında bu kadar senedir hiçbir şeyin değişmediğini gösteren bir kitap bu kitap.

Kitabı ilk okuduğumda ortaokuldaydım. Pek bir şey anlamadım fakat, sendeledim okurken. Yıllar sonra üniversitede kitabı okuduğumda her şey çok değişmişti. Elimdeki yepyeni bir kitaptı, daha önce hiç sayfaları açılmamış.

Nazım Hikmet vatan tahlili yapıyor hala!

“O devir Pozantı son istasyondu.
Gardıfen Kartallı Kazım soyundu.
Çömeldi güne karşı, bitlenedursun.
Dağ taş Memet dolu, dağ taş sevkiyat.
Gidenler aç susuz, dönenler sakat.
Ölüm Allahın emri, açlık olmasa fakat.
Aç insan kurt olup saldırmazsa
açlık itten beter insanı elbet.
Memetçik, Memet,
Memetçik, Memet.

Bölük emininde yoktur merhamet…”

Doğu’nun Limanları’nda İnanç

16 Perşembe Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

american history x, amin maalouf, öznur doğan, doğu'nun limanları, ermeni, fransa, ideoloji, inanç, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, romantik, türkiye, yapı kredi yayınları


Uzun süredir en çok araştırılıp soruşturulan şeylerden birisi “inanç”. Pek çok film, pek çok kitap, pek çok dizi bunu işledi. Hepsi farklı bir şekilde anlattı.

American History X’te inandığımız şeylerin aslında gerçek olamayacağını hatırladık. Peşinden koştuğumuz, ideal olarak inandıklarımızın boşa çıkabileceğiniz, bizi yanıltabileceğini hatta bizi kullanabileceğini gördük.

Yine aynı şekilde Romantik’te son sahnede en vurucu cümle gelmişti; İnanç perdesi ne kadar kalınsa akıl güneşi o kadar geç doğar. Gözlerimizi kör edebilen inanç için birkaç söyleyecek sözü vardı herkesin.

Kimisine göre inanmak yapılabilecek en büyük çılgınlık, kimisi için en büyük yersizlik.

Amin Maalouf da bir hayata, bir aşka ve bir ideolojiye inandırıyor aynı anda karakterini.

Doğu’nun Limanları’nda siyasi açıdan inandığınız her şeyin peşinden gidebileceğiniz, sonuçları ile karşılaştığınızda yapacak bir şeyinizin olmadığı, ideallerinizin sizi iyi sokaklara da kötü sokaklara da çıkarabildiği, bazen hayatınızı kurtardığı bazen ise bir safsata halinde sizi yok etmeye çalıştığı gerçeğini gözler önüne seriyor.

Aynı zamanda bir aşka inancı sınıyor. Yıllar içinde ne kadar değişebilir? Uzaktayken ne kadar katlanılır olabilir? Taraflar beklerler mi yoksa gitmeye teşneler midir? Aşk hangi yükümlülüklerle devam eder, hangi şartlar altında fedakarlığa dönüşür gibi bir sürü soruya cevap veriyor.

Bir de hayatı sorgulatıyor, aileyi, bir kız ile bir babanın arasındaki bağı, bu bağa inancı bize gösteriyor. Vazgeçmeyen bir baba ve vazgeçmeyen bir kız; en az babası kadar hayata sıkı tutunan bir genç kadın.

Yıllar sonra Doğu’nun Limanları’nı tekrar okuğumda ne düşüneceğim hiç bilmiyorum, şimdiye kadar inandığım ve hatta idealize ettiğim pek çok şeyin bir yokluktan ibaret olduğunu mu yoksa aslında inandığımız şeylerin temelde değişmediğini mi? Merakla bekliyorum.

Bir Dinozorun Anıları/Gezileri

16 Perşembe Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

abidin dino, öznur doğan, bir dinozorun anıları, bir dinozorun gezileri, fransa, ingiliz dili ve edebiyatı, istanbul üniversitesi, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, mina urgan, neyzen tevfik, oznurdogan.com, rusya


Bir kadın düşünün, kendisi küçücük ama evreni kocaman. Doğduğu şehir kocaman, yaşadığı muhit kocaman, bilgi seviyesi ha keza. Şimdi o kadını dünyanın en tatlı ninesi olarak düşünün bir de. Benim böyle bir ninem olmadı ama onun hem kedileri hem de torunları çok şanslıydı. O kadın Mina Urgan’dı.

Kendisine dinozor diyebilecek kadar alçakgönüllü, insanların alışkanlıklarıyla yaşlanmasını dileyecek kadar sigaraya düşkündü. Hastalığı döneminde bile sigaradan vazgeçmedi, kır saçları bembeyaz elleri ile yine de içti sigarası.

Torununun “Satılık nine vaar, hem okur hem yazaar, satılık nine vaar.” deyişini bizle paylaşan, yediği içtiği onun olsun gördüklerini gezdiklerini bizi anlatan bir kadın. Soyadı Urgan, biraz araştırın bakalım bu soyadı ona kim neden vermiş?

Bir Dinozorun Anıları ve Bir Dinozor’un gezileri Mina Urgan’ın otobiyorgrafik çalışmaları. Anılarında kendi tatlı ailesinden bahsedip başından geçen olayların hemen hemen hepsini anlatırken Bir Dinozorun Gezileri’nde dudak uçaklatan, kıskandıran, insanı yerinde şöyle bir kıpırdatan o gezi hayatını anlatıyor.

Neden mi? Mina Urgan’ın yapmadığı iş, gezmediği yer, tanışmadığı insan kalmamış da ondan. Neyzen Tevfik’ten tutun da Abidin Dino’ya kadar, Fransa’dan tutun da St.Petersburg’a, okuldan kaçıp yüzmelere gidip de İstanbul Üniversitesi İngiliz ve Edebiyatı bölümünde profesörlüğe kadar.

Okurken gülümsemeyi elden bırakamadığım iki kitap oldu Bir Dinozorun Anıları ve Bir Dinozorun Gezileri.

Dinozor olduğumuzda acaba onun kadar yaşamış, görmüş ve geçirmiş olabilecek miyiz? Tek kelime dökülebiliyor Mina Urgan için dilimden ama ta en derinden, “Canım…”.

Peruk Gibi Hüzünlü Müsünüz?

15 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, ensest, güzel sanatlar, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, peruk gibi hüzünlü, yalçın tosun, yapı kredi yayınları


Şimdi bir kitap düşünün, her parçası ile sizi bir peruk gibi atan bir tarafa. Yalçın Tosun bu işe soyunmuş, başarmış mı başarmamış mı kitabın sonunda siz karar veriyorsunuz. Son hikaye sizi en çok vuran hikaye oluyor, vuruluyorsunuz.

Kapağı hüzünlü kitabın, cümleleri hüzünlü. Ama amacı ajitasyon değil, sizi olmadık hüzünlere de sevk etmek istemiyor. Hayatın karelerini anlatıyor her bir hikayede. Her karede farklı karakterler var. Hepsi de bize ait. Birisi Tarlabaşı’ndan belki de, birisi Osmanbey’den. Birisi şu tahmin edemediğiniz yerlerden, birisi en çok bildiğiniz yerden.

Kelimelerden ve cümlelerden çalacağı çok şey var insanın. Çalmak bazen mübahtır. Aşkta ve savaşta değil, okumada ve yazmada.

Neden kitabın adı Peruk Gibi Hüzünlü? Neden bir peruk hüzünlüdür? Neden bir kadın işten döndüğünde ve peruğunu mankenin kafasına yerleştirdiğind her şey değişir ve boşluklar dolar?

Kitabı okumadan bilemeyeceksiniz, kitabı okumadan içimizdeki eksiklikleri göremeyeceksiniz. Vurucu bir şeyler mi istiyorsunuz? Bir annenin kendi kızının dudaklarında bulduğu gençliği görün, bir yaşlı madamın tertemiz teninin teşhirinde bulun.

Bir hüzün bulun ve siz kendiniz metalaştırın. Benimki Kalem Gibi Hüzünlü olsun. Ya sizinki?

Görüntünün Ortasındaki Freud

15 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, görüntünün ortasındaki karanlık, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, louis breger, maroia, oznurdogan.com, sigmund freud, yapı kredi yayınları


Ölümünün üzerinden seneler geçmesine rağmen adı en çok anılan tarihi kişilerden birisi : Sigmund Freud.

Freud aşağı, Freud yukarı. Her yerde Freud, her evde Freud. Rüyalarımızda Freud, benliğimizde Freud.

Postmodern konuşmaların olmazsa olmazıdır Freud. Hakkında bu kadar çok konuştuğumuz bir adamı ne kadar tanıyoruz acaba? İşte bu soruya yanıt Louis Breger’den geliyor ve küçük Sigmund’dan doktor Freud’a kadar olan her şeyi anlatıyor. Nasıl bir aileye doğduğu, savaş dönemlerinde neler yaşadığı, nasıl öldüğünü de her şeyi de öğretiyor bize.

O keskin bakışlarını ortaya çıkarana kadar kimleri örnek aldığını, hangi arkadaşlarından vazgeçtiğini, bazen değil çoğunluklu mızmız ve “kompleksli” bir adam olduğunu da görüyoruz Freud’un.

Yaptıkları ile idealize edilen insanların gerçek hayatlarına tuttuğumuz ışıkla onların aslında ne kadar farklı olduğunu anlıyoruz. Hani o sanatçıları kendimizden çok farklı düşünmek fakat bazılarının bizden daha acayip huyları olduğunu öğrenmek gibi.

Görüntünün Ortasındaki Karanlık’ı okurken hem Freud’un tüm tezlerini, antitezlerini, arkadaşlarının öne sürdüğü tüm yöntemleri öğrenmiş en azından kulağıma küpe edinmiş oldum da bir de üzerine Freud’u tanıdım en ince ayrıntılarıyla. Bazen çok kızdım ona, bazen yakın buldum, genel itibari ile beni hayal kırıklığına uğratsa da özel hayatı ve davranışları ile arkadaşlarını bilmek bile ilaç gibi geldi.

Louis Breger’in üslubunu değerlendirme aşamasında ise ortalama bir çizgi çiziyorum kendisine.  Taraflı davrandığı bölümleri – ki ben de aynı görüşteydim okurken – profesyonelce bulmadım. Bir bilim adamını ele alırken kendisi de bir bilim işinin içindeymiş gibi davranmasını beklerdim. Yine de Breger ile iyi anlaşacağımız kesin. Bol bol sohbet ve dedikodu.

Deli Kadınlar Mine Söğüt ve Leyla Erbil

13 Pazartesi Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, deli kadın hikayeleri, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, leyla erbil, maroia, mine söğüt, oznurdogan.com


Deli Kadın Hikayeleri Mine Söğüt tarafından yazılmış deliliğe bir methiye. Bir rüyaya değil birden fazla deliye yakılmış ağıtlar serisi aslında.

Deli Kadın Hikayeleri’nde neler mi var? Neler yok ki? Daha ilk sayfası sizi hazırlıyor görüntülere; Delirerek ölenlere… yazıyor. Kendisini asan kadınlar ve çocuklar ve babalar.

Ve her hikayenin kendine ait pencereleri var. Açıyorsunuz ve dalıyorsunuz seyre. İki hikaye arasında da kadınlardan görüntüler. Harika şekilde çizilmiş resimler, güzellikle yazılmış şiirler.

Mine Söğüt deliliğin ne demek olduğunu iyi biliyor kelimeleri delirtmeyi biliyor. Kesik kesik, nefes alıp veriyor kitaptaki deliler. Deliliğin kötülüğünden değil bize aitliğinden bahsediyor bir de. İçimizdeki deliye elini uzatıyor. “Çıksın istediği gibi.” diyor. Çünkü “Delirerek ölmek kolay değil, marifet.” diyor.

Neden Leyla Erbil ile kardeş Mine Söğüt? Neden deliler?

Çünkü deliliğin sıradanlığına dikkat çekip bize hatırlamak istemediklerimizi hatırlatıyorlar. İkisinin de üslubu farklı fakat üst üste konulduğunda birbirini tamamlıyor gibi. Kendi dilbilgilerini yaratıyorlar, noktalar onlar için sadece nokta değil aslında nokta belki de nokta değil.

Leyla Erbil Vapur hikayesinde toplu bir delilikten bahsediyordu. Vapur özgürlüğünü ilan ediyordu evet, hem de cambazlık gösterilerinde de bulunuyordu. 

Leyla Erbil’i nasıl yakın hissediyorsam kendime, Mine Söğüt de öyle yakın geldi bana. Haydi gelsinler şöyle de birkaç methiye yazalım, göğe bakalım.

İçimizdeki Şeytan’da Darwin ve Freud

12 Pazar Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 1 Yorum

Etiketler

öznur doğan, charles darwin, içimizdeki şeytan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, naturalism, oznurdogan.com, sabahattin ali, sigmund freud, yapı kredi yayınları


Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanını bitirdiğim gibi kendimi sorgu lambasının altına alınmış gibi hissettim.

Nasıl ki naturalizmin amacı insanı anlatmak ve ona dair her şeyi açığa çıkarmak; hem de en ufak noktasına kadar, İçimizdeki Şeytan’da içimizdeki gerçek şeytana şöyle bir derinlemesine bakıyor.

Romanı okurken ilk olarak aklıma Charles Darwin’in arkasında durduğu Naturalism ve ilkelerinden birisi olan “hayvansı yön” – animalistic side geldi. Bu hayvansı yön daha doğrusu en dipteki Freud’un da id olarak söylediği temel kişiye dayanıyor. Daha önce Theodore Dreisser’ın Sister Carrie adlı romanında denk gelmiştim böylesine dipli başlı zihin analizlerini ve ahlak üzerine yazıları.

Sister Carrie’de sevdiği kadınla yeni bir hayata başlamak için çalıştığı şirketin parasını çalan George Hurstwood ile farklı amaçlarla da olsa İçimizdeki Şeytan’daki veznedar ve Ömer neredeyse aynı ahlak kriterlerinden geçip karar veriyorlar. Dreisser romanında paranın çalınma sahnesini anlatırken Hurstwood’un içten gelen bir dürtü ile bunu yaptığını söylüyordu.

İçimizdeki Şeytan’da da herkesin içinde aslında bahsetmek istemediği, kimseyle paylaşmadığı ya da paylaştığı halde anlaşılamayan bir şey “animal side” ya da “id” var. Ve bunların doğrultusunda hareket eden insanoğlunun durumu anlatılıyor.

Ömer’in şeytan olarak adlandırdığı bu olgu bize yaptığımız ve yapmak istediğimiz her şeyin doğal ve doğru olduğunu anlatmaya çalışıyor. Aslında insan doğası gereği sahip olduğu şeytanla yaşamaya devam ediyor sürekli.

Eğer onu bastırmayı başarabiliyorsa topluma uyumlu bir halde de hayatını devam ettiriyor.

İçimizdeki Şeytan bittiğinde sağ tarafımda Darwin sol tarafımda Freud vardı. Önce Darwin’e teşekkür ettim sonra Freud’a ve kitabı yavaşça kapattım.

Yağmur Hikayesi II

10 Cuma Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

anlam, öznur doğan, hikayesi, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Hayatın bir yerlerine, köşesine ya da berisine kendini yerleştirmek kolaydır. Bir adamsanız ve yağmur yapıyorsa, bir tente altında bulunan insanlara da uyum sağlarsınız kolayca. Ne olduğu ya da ne olması gerektiğini düşünmeden devam edersiniz. Birileri bir şeyler için ışık yaktığı zaman, siz durmazsınız. Doyumsuz olmak ile ilgisi var mıdır yok mudur soruları henüz burada yer alamayacak kadar sığdır. Bir hikaye yazarken insan ki yazmışlığı varsa daha önce, usturuplu yazar, kendi gibi yazar ama yok ise bir yetenek ya da bir istek, cümleler takipsizliği takip eder.

Adam öylece sokulmuştu insanların yanına, dört erkek, beş de kadın vardı tente altında. Fotoğraf çekmek isteyenler için güzel bir kareydi aslında. Vardır ki böyle bir düşünce, bir yalnızlık karesi gördüğümüz anda fotoğraflamak. En az bu düşünce adamın yanında duran kadın için de geçerliydi. Bir yerlerden bir hikayeye başlama isteği, kadın için gerekliydi. Adamın hikayesinin içinde nereye kadar yer alacağını bilmeden sayıklıyordu bir şeyler sessizce; “Sen, sen, sen”. Sayıklanabilecek kelimeler arasında anlamsız bir yeri vardı “sen” kelimesinin. Kimden bahsedildiği belli olmadan söylenen bu kelime, aslında açık bir anlam içeriyordu. Çok düşünmeye gerek olmadan bulunabilecek. Sen, çok anlama gelebilirdi elbet. Bir bebek, bir aşk, bir adam, bir kadın, bir öpüşme ya da sevişme. Sen diye nitelendirilebilecek her şey için kadın, düşünmeden sen diyordu.

Adam ise umursamazdı bu görüntü için. Kim bilir bir gün içinde kaç farklı manyak ile yüz yüze geldiğini hesaplama ihtiyacı duymamıştı. İnsanlar bunun için de ihtiyaç duymazlardı zaten, bir tente altında olabilecek şeyler arasında işte bu yüzden bu yoktu. Kadın dilince “sen” ile dökülüyordu baştan aşağı, bir yalnızlık ıslaklığı vardı teninde. Adam ise bir yangın yeriydi. Bir tezat vardı fotoğraf çekmek isteyenler için.
Adam kadına baktı. Bakması gerekiyordu bir şeylerin başlaması için. Ama bu bakış aslında bir “hiç”ti. Hiçbir şey başlamıyordu ve bu hikaye aslında yoktu. Kadın ona döndüğünde başlayacaktı her şey ve kadın ona döndü sakince.

Yağmur Hikayesi I

09 Perşembe Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

adam, algı, öznur doğan, hayat, hikaye, kadın, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Saat dilimlerinin nereyi ifade ettiği belli olmayan günlerden, birkaç kurutulmuş hikaye ile birkaç yalnızlık senfonisi vardır hayatta. Köşeyi döndüğü anda artık yalnız değildi adam. Üç bina öncesi başlayan bu takipsizlik, her an yakasındaydı. Obsesif kompulsif hikayelerini yanına alarak (filhakika kendisi de böyledir, midir?, ki?) o köşeden döndü. Köşe, yalnızca köşe olduğu zamanlar iyidir. Bir hayat başlatıp, bir hayat sonlandırdığında hiç de iyi denemez onun için. Mamafih, zaman ve tanımsızlık terimleri bir köşe oluşumuna engel olamaz. Adam işte tam o köşeden döndü hayata, elinde dosya kağıtları ile. Dosya kağıtları ki, hastaneden az önce verilmiş olan; %25 algı bozukluğu. Bu bozukluk, çoğu zaman işine yarasa da, çoğu zaman zorlaştırır hayatı. Bir sözcüğü, binlerce ifade ile ifade etme ifadesi gayet de ifadesizdir bu durumda. Bu dosya kağıdı, bir şeylerin yok oluşunun tasdiknamesidir.

Bir yetenek, bir anı, bir hayat daha.

Köşeden döndü adam, artık dönmeliydi ve olası yağmur hikayelerinin geçtiği günde, değil bardaktan boşalırcasına, çiseleyerek yağıyordu yağmur. Dönmesi ile soluna ki bu sol duygusuzluğa başladığı soldur, hissizliğe ve algı bozukluğuna; bir kaç kişi gördü bir tente altında. Usulca yanlarına geldi, geldi de bilinçsiz bir hal vardır kendisinde. Bir şeyler yapma isteği değildi bunu yaptıran, hayatın akışına kendisini bırakıp, onlarla akmaktı isteği. Ve aktı da güzelce velev ki, bu çoğu oluşun başlangıcıydı.

Düzen’e Karşı Medea ve Antigone

09 Perşembe Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

antigone, civilization, creon, düzen, euripides, feminism, kaos, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, medea, nature, oznurdogan.com, sophocles


Euripides’in Medea’sını ve Sophocles’in Antigone’sini asi, güçlü ve inatçı kadınlar olarak görürüz. Bu görüntü belki de bizim görebileceğimiz ilk kadın başkaldırı görüntüsüdür. Euripides’in Medea’sında, Medea’yı daha güzel bir kadın ve daha yüksek bir makam için terk eden Jason’dan intikam almaya karar veren bir kadına tanık oluruz. Eski kocasından öylesine güçlü bir intikam almalı, onu öyle bir cezalandırmalıdır ki kocası bu ceza ve azap yerine ölmüş olmayı tercih etmelidir. Ve Medea daha onun için gözünü kırpmadan kardeşini öldürdüğü Jason’dan alacağı intikam için Jason’un yeni karısı, karısının babası ve Jason’dan olan iki çocuğunu öldürür.

Sophocles’in Antigone’sinde ise kardeşine yapılan haksızlığa göğüs geren ve bu yolda ölmeyi dahi göze alabilen bir kız kardeş görürüz. Kardeşinin öldükten sonra açık bırakılan mezarını kapatmak istediği ve kapattığı için dönemin kralı (dayısı Creon) tarafından ölüm cezasına çarptırılan, infazdan önce halkın tepkisini alan kralın fikrini değiştirmesiyle cezası hafifletilen fakat bu süre içerisinde kendisini asan bir kahramandır.

İşte bu kadınlar Düzen’e ilk başkaldıran kadınlardır. Tarihin ilk feministleri de diyebiliriz aslında. Kaos’un çocukları Düzen’e karşı savaş açıyor ve kazanıyorlar. Medea kocasının onu terk etmesine karşı koyduğu için ülkesinden sürülüyor, Antigone kardeşine yardım ettiği için ölüm cezasına çarptırılıyor. Yani Tanrı’nın çocuklarını, Adem ve Havva’yı, Bahçe’sinden kovması gibi, Adem ve Havva’nın “Yapma!” denileni yaptığı için cezalandırılması gibi.

Medea ve Antigone’de işin içine bir de Atina’nın katı “Erkek” kuralları, kadınların vatandaştan dahi sayılmayışları, var oldukları kadarıyla ise sadece ya tecavüze uğradıkları ya da köle olarak kullanıldıkları, her zaman için ezilmeye ve yok olmaya mahkum Atina kadınları giriyor. Böyle bir dönemde Medea’nın kocasına, ve tanrılara; Antigone’nin devlete ve yine tanrılara başkaldırıyor olması kahramanlara Atina kadınlarından çok daha farklı bir boyut kazandırıyor.

Bir Gürcü prensesi (Medea) ve kör bir kralın kızı (Antigone) onlara o zamana kadar dayatılan ve öğretilen, yapmaları beklenen ve istenen her şeye karşı çıkıyorlar. Antigone siyasal baskıya, özünde hepsi tek bir yerde toplansa da Medea erkek baskısına karşı çıkıyor. Bütün bunlar Düzen’de toplanıyor. Düzen kendi içinde olmayan her şeyi ötekileştirmeye ve cezalandırmaya hazır bir şekilde izliyor, takip ediyor ve yok etmeye çalışıyor. Öteki olarak söylediği ve söyleyebileceği her şeye “Kaos” adını veriyor. “Boşluk” anlamını verdiği Kaos’a korktuğu ve karışmak istemediği her şeyi atıyor. Boşluk’a; kadın, şeytan, cinsellik, duygu, sanat, sanatçı, delilik, doğa, eşitlik, belirsizlik ve daha nicesini atıyor. Medea ve Antigone’nin içinde taşıdığı her şey kısacası.

İkisi de Kaos’a ait tamamen; ikisi de kadın, ikisi de bu yüzden Şeytan olarak addediliyor. Onların fikirleri ve yaptığı şeyler Şeytanca olarak dile getiriliyor. Kendi duyguları ve düşüncelerini doğru kabul bunlar adına ölmek ve öldürmeye razılar ayrıca. Düzen’in ötelediği “his”leri için savaşıyorlar. Ve sanatçılar aslında, Medea’nın büyüler sihirler yapışı, doğayı kullanıp yeni bir şeyler üretişi hatta yaratışı bir sanatçının pek çok şeyi bir araya getirip bir sanat eseri sunuşu gibi. Delilik, onlara ait olan. Onlara kendi hikayelerinde yardımcı olan olgu. Medea’ya duyduğumuz sempatide belki de duraksama yaratan çocuklarını dahi öldürebilme deliliği ve Antigone’ye kahraman özelliği kazandıran kendini öldürme deliliği, Düzen’in tamamen dışladığı boyutuyla. Tabii ki eşitliği unutmamak gerekiyor. Kardeşinin gömülüşü “eşit” olsun diye kendisini feda edebilen bir kadın.

Bu iki kadın da düşünceleri için sapasağlam ayakta duruyorlar, var olup olabilecek tüm otoritelere karşı direniyorlar. Ülke tamamen erkekler tarafından yönetiliyorken erkek egemenliğine karşı çıkıp kendi kurallarını ve otoritelerini kendileri yaratıyorlar. Sadece devlet otoritesine de değil kendi kaderlerine kendileri yön verdikleri, kendi kuralları ile öldürüp öldükleri için aynı zamanda en baskın otorite olan din otoritesi yani tanrılara da karşı çıkmış oluyorlar. Kadın oldukları için yani “öteki” cinsiyet oldukları için “erkek”lere daha doğduklarında karşı çıkmış oluyorlar. Deliliğe yaklaştırkları için aklı, baska yasa ve kuralı da reddediyorlar.

Düzen’e sırtlarını çevirip Kaos’u kucaklayan bu kadınlar aslında zamanlarının ötesinde hareket etmiş oluyor. 20. yy’da başlayan Feminizm akımının tohumlarını tarihten öncesinde atıyorlar, Dünya’nın neredeyse yeni kurulan düzenine daha o zaman başkaldırıp çok daha ilerisini görerek hareket ediyorlar. Zamanımızın gelişmiş ve tamamen medeni yapısının içinde aslında neleri barındırdığımızı, neleri ortaya çıkarmak istemediğimizi gösteriyorlar. Bize içimizdeki Kaos’u, bizi alt etmeye çalışan Düzen’i gösterip belki de göz kırpıyorlar sizin de yapabileceğiniz bir şeyler var diye. “Belki sonunda daha önce hissettiğiniz acıdan daha fazlasını hissedecek olacaksınız, ya da sonunda ölecek dahi olabilirsiniz fakat hareket etmiş olmanın ve bir kere olsun size sunulan bir şeyi reddetmiş olmanın hazzını yaşayın.” diyorlar.

Medea ve Antigone varoluşumuza ayna tutuyorlar, nelere içimizde barındırıp yok saydığımızı bize bir bir gösteriyorlar.

Basında Organik Ürünler

09 Perşembe Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, basın, devlet, gazete, kitap, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kuruluş, maroia, oznurdogan.com, televizyon, yayın


BAS/AMAY/IN E Mİ!
“Türkiye gazete okur, yanındaki okuduğu sürece.” diye bir söz vardır, severim bu sözü. Çok da doğrudur çünkü. Bir otobüste görebileceğimiz en
sıradan tablolardan birisidir bu. Birisi gazeteyi okur, diğer yolcu ile gözlerini
belertmiş gazeteyi bilmem kaç derecelik bir açıyla yandan yandan okumaya çalışır;
okuyabildiğini okur, okuyamadığı kısmı da sallar gider kafasından.
Velhasılkelam, insan her yerde insan, huy her yerde aynı şekilde vuku buluyor. Basın dediğimiz iş kolunda da bu “okuyabildiğini okuyan, okuyamadığını
sallayan” insanlardan çok fazla var. Yani bilgiyi edinebildiği kadarıyla bir şeyler
karalayan, kocaman başlıklar atan basın kuruluşları ve kuruluşlarda çalışan insanlar.
Öyle bir durum ki bu, ilk görevi tarafsız bir şekilde insanları
bilinçlendirme olan basın bu amacından saptıkça ortaya çıkan görüntü şaşırtıcı oluyor.

Bir basın kuruluşu, bir grup olarak ele alınıyor artık ülkemizde. Bu kurum ve kuruluşlar içlerinde “yarım” görüş veya “taraflı” bir bakış açısı bulunan kişilerin rahatça kuruluşları adı altında icraatlerde bulunmalarına izin veriyorlar.
Bu özellikli sorun, tarafsızlık olarak addedebileceğimiz, gerçek basın ilkesinden
uzaklaşıyor ve bizleri bir bakış açısına göre şekillendirmeye çalışıyor. Bir
bakıyorsunuz ki taraflar sadece birbirlerini suçluyor, karşı basın şirketinin
haberlerini yalanlıyor ya da yanlış yerlerini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bir nevi
pazar mantığı ile hareket ediliyor.

“Burada elma 4 lira” diyen bir pazarcıya yan taraftan bir itiraz geliyor, “Onun elmalarında kurt var o yüzden öyle, bizde de 4 lira ama tertemiz.” Ve başka taraftan bir ses daha yükseliyor, “4 liraya elma mı olurmuş, hepsi GDO’lu onların, bizde 5 lira ama en temizi bizde.” İnsanlar da bu en temizi olma durumuna kanıp belki de 5 liralık elmaya yöneliyorlar. Fakat ne buluyorlar?

İşte okuyucu ve ülke sınırlarındaki ergin her bireyin sorması gereken soru da
bu belki de. Elimize aldığımız bilgiler, okuduğumuz ve izlediğimiz, duyduğumuz ve
araştırdığımız konuların gerçekten GDO’suz olup olmadığı. Fakat bahsettiğim üzere
her kuruluş kendi elmasına mum sürüp üstünü parlatıyor, daha parlak daha da
güzel görünüyor her şey, kendi sahaları içerisinde üst seviyelerin ve denetleyici
kurumların izin verdiği sınırda bağırıyorlar, çağırıyorlar.
Türkiye’de basın, olması gereken noktanın gerisinde hareket
ediyor. Ve hatta kıvranıyor diyebiliriz. Devlet yayınları ve devlet kökenli kurumlar
tahmin edilebileceği üzere devlete dair tarafları mumluyor, devletle bir zamanlar
“yakın” daha sonra “ceza” yemiş kurum ve basın grupları kendi elmalarını
parlatırken diğer kuruluşlara kurt yolluyor. Devletin kendi bünyesi dahilinde dahi
olmayan insanlar tarafından devlette bir “yakini” olduğu için basın kurulusuna sahip
olan kişiler ise tahmin edebileceği gibi elmayı cam gibi parlatıyor, neredeyse kabuğu
kalmayana kadar. Diğer dini içerikli basın ve yayın kuruluşları da din
propagandasına basın işini karıştırıyorlar.
Elimize yüzümüze bulaştırıyoruz anlayabileceğimiz üzere bilgi aktarım işini.
En tarafsız dediğimiz kuruluşlar dahi bir taraf aslında. O yüzden kötünün iyisini,
elmanın en az GDO’lusunu seçmek sart.
Basında organik ürünler istiyoruz!

24.04.2010 17:24

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...