• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Category Archives: Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

Zaman Dışı Yaşam’ın Senaryosu

04 Cumartesi Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 4 Yorum

Etiketler

Cesare Pavese, senaryo, tezer özlü, Turgut Uyar, zaman dışı yaşam


Madem bir Tezer Özlü’dür tutturdum ve devam ediyorum o zaman Zaman Dışı Yaşam’ı okumadan geçemezdim. Tezer Özlü gördüğüm gibi satın alma hastalığını yakalanmış olmalıyım ki bu sefer tongaya düştüm.

Efendim efendim, ön kapağında “senaryo” yazan bu kitabı tamamen özgün bir senaryo olarak düşünerek satın aldım fakat ikinci sayfasına bakma nezaketinde bulunsaymışım her şey ortaya çıkarmış.

Tezer Özlü kendi yazılarından yola çıkarak yazmış bu eseri. Çocukluğun Soğuk Geceleri, Kalanlar ve Yaşamın Ucuna Yolculuk’tan parçalar bulduğum bu senaryoyu okumak kısa süreli bir hatırlama yarattı bende. Olayları hatırlıyordum, cümleler de birbirine benziyordu. Yine de Cesare Pavese’nin sözlerini okuyor olmak hoş tuttu gönlümü.

Cesare Pavese ile bu kadar kendini özdeşleştirmesi, sırf onun intihar ettiği odayı görebilmek için İtalya’ya gitmesi ve tamamen özgür bir kadın olarak hareket etmesi Tezer Özlü’de sevmekten vazgeçmeyeceğim özellikler.

Fakat sabahtan akşama kadar Tezer Özlü okumaya kalkmayıvereyim, boğuluyorum. Yapıma ters benim bu kadar çok yoğun depresyon hissetmek. Bünyeme aykırı. Tezer Özlü bende sürekli kaldığım, artık tamamen kendi kokumun olduğu kapalı bir odayı çağrıştırıyor artık. Keşke camları ve kapıları açmayı deneseymiş Tezer de. En azından bir çıkış olabileceğini görürmüş. Zaten asıl mesele çıkış görmek istememesi fakat bendeki de umut işte.

En başında daha hikayenin yani daha yeni yeni Tezer Özlü oluyorken neler yaşadın, neden yaşadın da böyle oldu hayatın? Bunları anlattın hep kitaplarında ama sanki eksik, sanki bir şeyler daima eksik. Ne diyelim, göğe bakınız orada Turgut Uyar’la ya da Pavese’yle.

Nezihe Meriç’in Hayattaki Püf Noktası

03 Cuma Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

dost dergisi, kısa öykü, nezihe meriç, püf noktası, seçilmiş hikayeler dergisi


Kitaplığımda küçük bir araştırma yaptığımda kısa süre önce okuduğum fakat neden yazmadığımı anlayamadığım birkaç kitap buldum. Bunlardan bir tanesi Nezihe Meriç’in kitabı Püf Noktası.

Nezihe Meriç sade ve akıcı anlatımı ile Türk Edebiyatı’nın yapı taşlarından birisi. Bu tatlı mı tatlı kadının yazdığı her bir öykü de çilek tadında. Hayatın mutluluklarına ve mutsuzluklarına dair, sakladığımı fakat söyleyemediğimiz, söylediğimiz fakat daima yanlış anlaşıldığımız konularda yazmış Püf Noktası’ndaki öyküleri.

Resimler ile bir araya gelen hikayeleri daha çok sevdiğimden midir nedir Nezihe Meriç’e daha çok ısındım Püf Noktası’nda. Uzun uzun anlatılabilecek şeyleri kısacık anlatarak vurucu etki yaratmayı sevdiğini anladığım Meriç’in başka bir kitabına kısa sürede geçiş yapma şansı istiyorum.

Hani otobüste bir kitap çeker canınız, hani Türk filmi kıvamında olsa da dersiniz azıcık keyfimiz yerine gelse. Hani hep bildiğimiz şeyleri başka birisi çıkar da çok da tatlı söyler. Öyle bir şey Püf Noktası. İşin Püf Noktası, bana kalırsa ne istediğini bilmek ve mutlu olabilmek. Sanırım kitapta en çok öne çıkan tema bu.

Uzaktan Aşk’ın Esirleri Clemence ve Jaufre

03 Cuma Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

amin maalouf, leyla ile mecnun, libretto, ophelia hamlet, romeo ve juliet, uzaktan aşk


Sadece gördüğün bir kişiye mi aşık olabilirsin hayatında? Peki şimdiye kadar aşk üzerine anlatılanlar ve konuşulanlar? Hiç mi ihtimaline yakınlaşmadın, uzaktan sevip de sevilebilmenin…

Amin Maalouf zengin dünyasından bu sefer bir libretto çıkarıyor. Kitabın kapağında gözüme çarpan “libretto” kelimesi ve onu araştırma isteğim sonucu ortaya çıkan açıklama: Libretto, opera, operet, oratoryo, bale, müzikal, mask gibi müziksel sahne eserlerinin yazılı metinlerine verilen addır. Müziğin sözü olarak tanımlanabilir.

Kısacık, küçücük bir kitap. Aşkın kitabı da böyle kısadır belki de. Hem sözler ne kadar kısa ve yoğun ise o kadar güzel değil midir aşkta? Kısacık bir “Seni seviyorum.”u cümlelere tercih edecek yüzlerce kişi tanıyorum.

Clemence, bir prenses… Adına şarkılar ve şiirler yazılan bir prenses hem de.

Jaufre, bir prens… Sevdiği kadın adına mecnun olan, ozan tabiatlı bir prens.

Sevilen ve seven, aşık ile maşuk var iken ya hasret ya vuslat olacaktır hikayenin sonunda.

Pay biçelim, en iyi bildiğimiz aşk hikayelerinden: Romeo ve Juliet, Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Ophelia ve Hamlet… Bir tanesi ateşten gömlekler giydi, bir diğeri mecnunluktan aşkını tanıyamadı, kimisi zehri aynı dudaklardan içti, kimisi deliliğe ağıtlar yaktı. Büyük aşklar, hiçbir hikayede mutlu sonla bitmedi.

Jaufre ve Clemence’in vuslata 1 varken ayrıldı yolları. Jaufre aşkı için yola çıkıp giderken uzaklara, tanrının hastalık emrine tutuldu. Clemence ise bekliyordu Jaufre’yi. Biraz kibir, biraz onur, gizliden gizliye sevgi ve istek ile. Yine de değdi dudakları birbirine. Aşk gözlerin birbirine sarılması ile de hissedilebilirdi.

Aşktan deliye dönmek, deli divane olmak da vardı tabii. Nasıl diyordu gezgin:

İnsan birisine “sen delisin” dedi mi, bunu gerçekten düşünmediği içindir. Deli olduğunu düşünsen, gizlice acımakla yetinirsin.

Son sahnede acıyor muydu peki bu gezgin Jaufre’ye. Kollarında iken sevgilisinin ve hazırlanıyorken ölüme. Hem tüm işler onun başının altından çıkmamış mıydı? Aşka belki de ihanet eden tek şey, üçüncü bir söz, üçüncü bir göz idi.

Perihan Mağden’den Radikal Yazıları: Son Yazılar

02 Perşembe Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 5 Yorum

Etiketler

can yayınları, iki genç kızın romanı, perihan mağden, radikal köşe yazıları, sahi mutsuz musun, son yazılar


Benim bağlanma problemim var. Şimdiye kadar ne bir kuaföre daima gidebildim ne de bir köşe yazısını sektirmeden okuyabildim. Her gün haber sitelerini açsam da  gazeteden okumadığım sürece bu haberleri dikkate alamıyorum. Bir garip eski kafa çalışıyor beynim iş gazeteye gelince. Fakat her sabah gazete alıyor muyum? Hayır.

Haberleri dinlediniz. Bu samimi itirafım ile yazıya başlamam beni gerçekten mutlu etti. Uzun zamandır dilimin ucunda, ha söyledim ha söyleyeceğim. Perihan Mağden ile tanışıklığım gene lise yıllarına denk düşüyor. Nam-ı diğer can hocam Seval Canpolat İki Genç Kızın Romanı’nı okuyun diyor. Tam da o dönemlerde Kanal D bize bir kıyak yapıyor ve Vildan Atasever’li aynı isimdeki filmi yayınlıyor. Perihan Mağden ile tanıştınız. Tanıştınız fakat yazı dili ile film dilinin tamamen farklı olduğunu unutuyorsunuz. Bu yüzden Mağden’in bir başka kitabını okumaya davetlisiniz.

Bir sene sonra Elif Şafak’ın Med Cezir’ini veren gazete, sanırım Sabah idi, Perihan Mağden’in Herkes Seni Söylüyor, Sahi Mutsuz Musun?

Perihan Mağden ile işte bu sayede tanışıyorum. Farklı imla kullanımı, büyüklü küçüklü harfler ile bir deneme kitabı olan Sahi Mutsuz Musun? beni biraz allak bullak ediyor. Edebiyatta böyle özgürlük mü olurmuş?

Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra Perihan Mağden ile iki hafta önce D&R’da karşılaşıyorum. Son Yazılar olarak Can Yayınları’ndan çıkan kitap, Mağden’in Radikal’deki köşe yazılarından oluşuyor. İşte şimdi anladınız neden uzun uzadıya itiraf ettim her şeyi.

Son Yazılar, yıllar sonra biraz biraz akıllanan beynime ilaç gibi geliyor. Devlet mevlet, görüşler fikirler hep bir paralel hep bir yan yana koşturmacalarda. Yalnız tek bir sorun var. Perihan Mağden’in üslubu tamamen kendine has, alışık olmayan kıçta don durmuyor hesabı garipsemek üzerine garipsemek yaşıyorum. Ben ki Leyla Erbil’e selam etmeden duramayan hatun.

Üslupta hiçbir şeye lafım olmayacaktı, düşünceler de zaten aynı boyuttaydı fakat neden yerli yersiz bu İngilizce kelimeler? Gerçekten İngilizce’de anlatmak istediği konu ile ilgili cuk oturan sıfatlardır bunlar fakat, neden hepsi böyle, neden efendim neden? İt gibi takılıyorum bu soruya. Perihan’ın İngilizce kelimelerini takip etmeye dalıyorum, hop başa dönüyorum. Halbuki,

bahsettiği her konuya olmasa da çoğu konuya parmağımı onunla birlikte basmak istiyorum. Yaptığı benzetmelere kıs kıs gülüp zekasına hayran kalıyorum. Yine de “Sen beni bütürdün Perühan.”.

PS: Keşke kitapta yazıların gazete yayınlandıkları tarihler olsaydı. Böyle belirli dönemlere hitap eden yazılar bomboş bir zamanda asılı kalmış gibiler tarih olmadan.

Huckleberry Finn’in Serüvenleri

02 Perşembe Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 1 Yorum

Etiketler

burlesk, burlesque, can yayınları, huckleberry finn analysis, huckleberry finn'in maceraları, Mark Twain, william shakespeare


Mark Twain, Amerikan Edebiyatı’nda bol bol bahsedilen “humour” “satiric” olayına el atan adam. Mark Twain’in yazdığı her hikaye ve roman şimdiye kadar hak ettiği övgüyü almaktan geri kalmadı. Peki neydi bu adamı bu kadar tatlı kılan, bu yazıları bu kadar okunan?

Tom Sawyer’ı henüz okumadığımı düşünürsek Mark Twain’e dair bir fikrimin olması kolay değildi ta ki Kısa Öykü dersimizde  The Celebrated Jumping Frog of Calaveras County hikayesini , 19.yy Amerikan Romanı’nda ise Huckleberry Finn romanını okuyana kadar.

Mark Twain’in gerçek adı Samuel Langhorne Clemens. Yazdığı romanları Mark Twain mahlası ile yazıyor ve iyi ki de yazıyor. Can Yayınları’nın 380 kitapta fiyatı 5 liraya düşürdüğünü duyunca ve Huckleberry Finn’le karşılaşınca hemen aldım başladım okumaya. Huck Finn’in en başında dikkat çeken şey kitabı yazanın kimin olduğu konusu. Mark Twain küçük Huck’ı konuşturuyor fakat Huck arada yazara da laf atmayı bırakmıyor. Az yaman çocuk değil şu Huck. Edebiyatın güvenilmeyen, güvenilemeyen anlatıcılarındandır çocuklar, kadınlar ve deliler. Böyle ayrılmıştır hikayeler fakat ben Huck’ın en akıllıdan daha akıllı olduğuna eminim. Özellikle sahip olduğu eleştirel görüş yüzünden.

Biliyoruz ki Huck ve Tom, Mark Twain’in mini halleri. Eleştirmeyi, denemeyi, yenilmeyi ve başarmayı seviyorlar. Bu yüzden çocuk kitabı olarak elinize aldığınız kitap anında bitmeye yaklaşıyor.

Koca kitapta, (Can Yayınlarından çıkan baskısı 383 sayfa) dikkat çeken temalar şunlar:

1- Irkçılık ve Kölelik

2- Ahlaki ve Zihni Eğitim

3- Toplumdaki İkiyüzlülük

4- Medeniyet ve Doğa Çatışması

5- Din Eleştirisi

6- Çocukluk

7- Yalanlar ve Şakalar

8- Popüler Romanların Parodileri

9- Para

10- Batıl İnanç

Ve bir form olarak Burlesque (Burlesk). İşte böyle geniş bir alana yayılmış durumda çocuk kitabı dediğimiz kitap. Bana kalırsa hiçbir kitap çocuk kitabı değildir. Büyük kitabı da değildir. Bu kitapların hepsi sapına kadar kitaptır. Sapına kadar edebiyattır. Bir dönem boyuna okulda işlenesi, ıncığı cıncığı çıkarılasıdır.

Sırası ile kısa kısa açıklamak gerekirse bu temaları Huckleberry Finn’in ve tahmin edebileceğimiz üzere Tom Sawyer’ın neden üstün körü romanlar olmadığını anlayacağız.

Irkçılık ve kölelik: Köleliğin ve ırkçılığın en yüksek seviyelerde yaşandığı yerlerden birisi olarak Amerika’da bu küçük çocuk tamamen siyahilerin köle olarak kullanılmasına alışmış fakat Huck Finn’in diğerlerinden farklı olan düşünüş tarzı ile kendisinin de bazen arada kaldığı ve yapmaktan çekindi koca bir “köle kurtarma operasyonu”na girişiyor. Twain’in kitabı yazdığı dönem köleliğin kaldırıldığı ve sözde özgürlüğün getirildiği bir dönem olsa da bunun sadece teoride olduğunu gayet iyi biliyordu. Bu yüzden köleliğin ve ırkçılığın insana verdiği zarar  boyutlarını anlatıyordu kitapta. Kendisi de ırkçılığa karşı birisi olarak Huck Finn’i yanına almıştı. Baş kahraman da bu iki faktöre karşı çıkan küçük bir kahraman olup çıkıyordu.

Ahlaki ve Zihni Eğitim: Huck Finn mini minnacık bir çocuk olduğu için daima etrafında ona bir şeyler öğretmek isteyenler var fakat ah bu insanları nerelerinden tutsak. Büyüme ve yetişme çağında olan Huck Finn, kendi doğruları ile ilerlemeyi kabul eden bir çocuk. Widow Douglas ve Miss Watson’ı düşünürsek, iki zıt kutup arasında gidip gelen fakat sonunda kendi bildiğini okuyan bir Huck görürüz.

Toplumdaki İkiyüzlülük: Kitap boyunca dikkat çeken bir diğer konu da Huck çevresindeki kişilerin söyledikleri ile yaptıklarının birbirini tutmasıdır. Buna ilk örnek kasabaya yeni gelen hakimin verdiği karar olabilir. Babasından alınan Huck Finn, hakim kararı ile babasına geri verilecektir fakat burada büyük bir yanlışlık vardır. Huck Finn’in babası Huck’ın emanet edilmesi gereken son kişidir. Aynı zamanda verilen cezaların da uyumsuzluğu söz konusu. Küçük, ufak tefek suçlar idama kadar giderken beyaz adamların işlediği suçlar hiç de öyle büyük etki yaratmaz.

Medeniyet ve Doğa Çatışması: Huck Finn tamamıyla doğayı temsil eden bir karakter. Onun geçinmeyi biliyor, onu anlayabiliyor, onun içinde olmaktan mutlu. Widow Dougles onu daha “düzgün” “medeni” bir hale getirebileceğini iddia ediyor ve düşünüyor fakat Huck buna izin vermiyor ve kaçıyor. Bu sayede Twain’in doğayı methettiği, övdüğü gerçeğine ulaşıyoruz.

Din Eleştirisi: Mark Twain’in özel hayatına biraz daha burnumuzu soktuğumuzda sistemli dinlere karşı olduğu ortaya çıkıyor. Bu durumu Huckelberry’e yansıtan yazar tüm roman boyunca Finn üzerinden espiriler yapıyor, eleştiriyor ve gözümüze aşina gelen her şeyi eğip büküyor.

Çocukluk: Tüm hikayeyi ortaya çıkaran olay Huck’ın çocuk olduğunu görsek de verdiği kararlar ile aslında onun gerçek bir çocuk aklına sahip olduğunu söyleyemiyoruz. Jim’i kurtardığı durumlar, Tom ile yaptığı anlaşmalar ve diğer tüm açıklamalar onun çocukluğun keskin algısıyla yaşadığını gösteriyor. Her ne kadar Twain Jim ile Huck’ı birbirine benzetse de -ikisinin de savunmasız ve ailesinden uzakta olduğunu- fakat Huck yine de Jim’den daha üstün oluyor.

Yalanlar ve Şakalar: Yalanlar yalanlar, olaylar olaylar. Tüm roman boyunca yalanın bini bir para. İstedikleri kadar söylüyorlar. Ancak yalan söyleyen sadece Huck değil aynı zamanda Tom, aynı zamanda Widow Dougles, aynı zamanda Dük ve Kral. Etrafımız sarıldı, ellerinizi kaldırın! Dük ve Kral’ın söylediği yalanlar başlarına bela açarken ve onları ölümden bile kurtaramazken Tom’un söylediği yalanlar onu pek çok durumdan kurtarabiliyor. İşte bu noktada Huck, yalanın pembesinin o kadar da zararlı olmadığını çözüyor. : ) Şakalar ise bir diğer eğlence türü. Huck’ın Jim’e yaptıkları, Dük’ün ve Kral’ın tiyatro sahnesinde yaptıkları ve Tom’un Huck’a yaptığı en büyük şaka.

Popüler Romanların Parodileri: Romanda en dikkat çeken romantik karakter Tom’dur. Hayatını kitaplara göre yaşar, onlardan alıntılar yapar, örnekler verir ve başkalarının da o şekilde yaşamasını ister. Okuduğu romanları yanlış yorumluyor olsa da Tom’un hayatına enerji veren yegane faktör kitaplardır. Mark Twain’in yaptığı en büyük parodi ise Sheperson ailesi ile Grangerford’ların birbirini öldürmesidir. Doğrudan Romeo ve Juliet gibi olan bu hikaye dünya üstündeki en popüler romana da selam çakmıştır.

Para: Huck’a göre çok da bir şey ifade etmeyen fakat kolaylıklara neden olduğunu anladığı para, Jim için tamamen özgürlüğe işarettir. Jim’in parası olmalıdır ki ailesini satın alabilsin, özgürlüklerini onlara verebilsin.

Batıl İnançlar:Jim ve Huck’un genel anlamda mantıklı iki karakter olduğunu düşünürsek bu karakterler herhangi bir batıl inanç söz konusu olduğunda deliye bağlıyorlar. Ancak bu batıl inançlar da yabana atılacak türden değil. Geleceğe dair olacağını söyledikleri pek çok şey bu batıl inançlar ile ortaya çıkıyor.

Son olarak Burlesk: Bir güldürü formu olan Burlesk, bulunulan dönemi eleştirmek, eleştirirken durumun dışına çıkmak ve çok alakasız durumlardan bahsediyormuş, alakasız kişileri söylüyormuş gibi yaparak doğrudan oku kalbine saplamaktadır. Köleliğin kaldırılmasından sonra yazılan bu roman ilk anda politik gelmese de aslında tamamen köleliğe anti temalar içerir, ayrıca doğrudan bulunduğu coğrafyaya hitap eder. Burlesk’in en büyük üstadı ise Shakespeare’dir. Okuduğunuz ya da izlediğiniz oyunlarda bambaşka bir dönemi izliyor gibi hissedersiniz, olaylar başka coğrafyalarda geçiyordur fakat… İşte burlesk, komedi ile siyaseti birleştiren, kör göze parmak bir formdur.

Bu uzun yazıyı toparlarsak, Huckleberry Finn, başlı başına uzunca bir tez konusudur. Huck denen velet can tatlısı, minnak, akıllı mı akıllıdır. Okusanız ya bu kitabı?

Korkak Yiğitler / Korkmayan Anılar

31 Salı Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

kadir aydemir, korkak yigitler, turgay yilmaz, yitik ülke yayınları


Kitap okumaya ara verdiktan sonra tatli bir donus yapmak daima guzel. Gectigimiz hafta yaklasik 20 film izledim ve filmlere karsi duydugum muthis acligi sonlandirdim. Bu sayede kitap okumaya geri donebildim. Yunanistan yolunu tutmusken de bir turlu okumanin firsat olmadigi Korkak Yigitler’e basladim.

Beni bir kitapta ilk olarak etkileyen durum yazilarin puntolaridir. Baktim ki mini minnacik. Arkadas bu is boyle olmaz ki dedim fakat okumaya basladim. Iyi ki de okumaya devam etmisim. Bir sure sonra gozum ne yazinin kucuklugunde ne de yolda olusumdaydi.

Yollarda kitap okumaya alisan birisi oldugum icin pek problem degil efendim gumruk gelmis de inmek gerekiyormus da… Ben harala gurele okurken kitabi en cok uzuldugum sey kursun kalem almayisimdi. Bu yuzden ince ince, narin narin cizemedim sevdigim yerleri ama sizin icin biraz kurcalayip aciklayacagim.

Korkak Yigitler, Turgay Yilmaz tarafindan yazilan, Yitik Ulke Yayilari’ndan cikan bir roman. Kadir Aydemir bana bu kitabi hediye ettiginde hemen okuyacagima soz vermistim ama sozleri tam olarak zamaninda gerceklestirememe gibi bir problemim var. Ne yapalim?

Kitap sag sol catismasi, 60’lar 70’ler derken sizi Arabistan collerine atiyor. En korkak adamlarin bile bir anda yigit olarak adlandirilabilecegini, bu yuzden sifatlarin icinin ne kadar bos oldugunu gosteriyor.

Bir askin pesinden kosmanin, gozleri – kaslari ve saclari kapkara bir kadinin gozu kara sevebilmesindeki guzelligin, savaslarin icindeki arkadaslik ve dostluk mucadelesinin, bilmedigin hatta yadsidigin cografyalarda kendini bulmaya calismanin hikayesi bu kitap.

Ruyalarin ve gerceklerin bir araya gelebilecegi, gerceklerin ruyalardan daha imkansiz olduguna ve insanin en cok korktugu seyin yine kendisi olduguna goz kirpiyor Turgay Yilmaz.

Ask olan hikayeleri severim, hele bir de kavusamamak varsa isin icinde iste o zaman ben oradayimdir. Korkak Yigitler beni hayal kirikligina ugratmadi. Tesekkurler aynadaki devi yerle bir eden kitap ve yazarina.

Kaçamak Bir Kaçamamak

17 Salı Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

azor adaları, öznur doğan, can yayınları, D&R, ip cambazı, kaçamamak, maroia, münir göle, yansılar kitabı, yapı kredi yayınları


Kitap indirimlerinin hastasıyımdır. Özellikle 10 liraya kadar satın alabildiğim kitaplarsa. Daha önce 4 liraya Münir Göle’nin Yansılar Kitabı’nı satın almış ve müthiş bir mutluluk duymuştum bu tanışmadan. Yansılar Kitabı‘nı da anlatmıştım hatta.

Aradan iki üç ay geçtikten sonra D&R’ın güzel bir kıyağında daha karşılaştık kendisi ile. Yansılar Kitabıı YKY’den çıkmıştı, bu sefer Can Yayınları’nın meşhur 5 liralık indiriminde bir araya geldik. Münir Göle adını görünce hemen aldım kitabı attım sepete. Kitabın adı Kaçamamak. Kaçamayalım bakalım dedim.

Tezer Özlü’den ve artık beni yoran üslubundan sonra dinlenmeye, sayfaları hızlıca çevirebilmeye ihtiyacım vardı. Münir Göle tam yerine rast geldi de manzara koydu. İçim rahatladı, sakinleştim ve limana yanaşmaya hazırlanan bir geminin rahatlığını hissettim.

Kaçamamak aslında kaçmaya çalışmanın, en büyük kaçamamak olduğunu anlatıyor. İnsanlar bir şekilde herhangi bir cisme ya da olaya ya da yere bağlıdır ve kaçmaya çalışmak başka bir şeye sığınmaktır, bu da aslında gerçek bir kaçamak değildir diyor. Kaçamamaktır bunların hepsi.

Azor Adaları’na yaptığı yolculuğu ve bu kitabı yazma sürecini anlatan Münir Göle, yolculukların üzerine kuruyor tüm anlatıyı. Şöyle bir  bölüm ilk dikkatimi çekenlerden:

Yalnızlık, yolculuk kavramından ayrı tutulamaz. Derin yalnızlık, başkasının varlığına bağlanmak zorundadır. Başkası, öteki, yalnızlığın derinliklerinden, o derinlerdeki yerden çıkagelir her zaman. Bu beklenmedik çıkışlara, bilse bile kimse hazırlıklı olamaz. Bellek izi, şiddetli bir duyum boşalımını tetikler.

Bu parçanın etrafında anlattığı şey, bir anıdan tetikleyiciler sayesinde kurtulamadığımızdır. Hiç sevmediğiniz ya da çok sevdiğiniz, hiç hatırlamadığınız yani dünyanın en uzak ihtimali gelen bir yaşantınız bile hatırlatan bir etken olduğu sürece çorap söküğü gibi gelecektir diyor. Doğru değil midir sizce de bu? İlkokuldan bir arkadaşınızla karşılaştığınızı düşünün. Sadece onu görmek bile en az 5 anıyı hatrınıza getirecektir. İşte bu hayatta yaşadıklarımızdan kaçamamamızın en önemli örneklerinden bir tanesidir.

Kitapları çizmeyi hiç sevmesem de işin kolayını buldum ve kurşun kalemi en yumuşak hale getirip cümlenin başına ve sonuna bir taksim ( / ) koymam yetiyor. Bu sayede kendimi oldukça mutlu hissediyor, daha rahat hatırlıyorum. Taksimlediğim bir diğer yazı ise şöyle:

Gemiyle engin denize yelken açmak, şimdiye dek sözünü ettiğim kaçmak’a en çarpıcı örneklerden biri kanımca. İyice küçültülmüş, dapdaracık, katı bir mekandan sonsuzluğu çağrıştıran bir sıvı mekana girmek, ama ikisini birbiriyle asla karıştırmamak. Beni bu adalara sürükleyen sezgiye daha yerinde bir eğretileme bulmak olanaksız görünmeye başladı.

Deniz, tüm hikayelerde yeni hikayeler başlatan ve sonunda olgunluk vaat eden bir varlıktır. Deniz, insanların üzerinde yaşayabildiği fakat daima korkusunu hissettiği bir yerdir çünkü engin ve anlaşılamazdır. Altında milyonlarca canlı vardır. Sadece bu değildir onu korkutucu kılan. Bir noktadan sonra karanlıktır dibe doğru, kapkaranlık! Ne zaman dalgalanacağını, kızacağını bilmek de zordur. İşte kendi hayatından kaçmak, bir şeyleri unutmak isteyenlerin başvuracağı korkulu yollardan birisi de budur fakat işin unutulan noktası ise etrafınız sadece deniz ve mavi ile kaplıyken düşünmek için yalnızca tek bir şeyiniz olacaktır: kaçmaya çalıştığınız şey.

Kitabın özellikle ortalarına doğru dikkat çekici bir ip cambazı betimlemesini kullanır Göle. İpin üzerinde her şeyi doğru yapmak zorunda olan ve bu cambazlığın sırrını kimseye vermeyen. Eğer sırrı verirse düşeceğinden emin olan bir cambazı anlatır. Alıntıladığım bu bölüm ise ip cambazlığı ile hayat cambazlığının birbirine benzetilmesidir:

Hayatını işiyle evi arasında onulmaz bir düzende gidip gelerek geçiren ürkek adamla, hayatının anlamını iki kule, iki tepe, iki direk arasına gerdiği telin üzerinde dans ederken hisseden ip cambazının yakınlığını, başparmağımın ucunu işaret parmağımın ucuna değdirerek oluşturduğum daireye benzetiyorum: Bir uçtan ötekine en uzak yol, iki uç arasında bir hendek mesafede.

Münir Göle’nin dikkatimi çeken bir özelliği de fotoğraflara düşkünlüğü. Azor Adaları’nda yanından ayırmadığı bir fotoğraf makinesi ile hayatı özdeşleştiriyor, onun üzerinde uzun uzadıya anlatıyor düşüncelerini. Fotoğraf benim için hayatın en büyük tanıklığı fakat şimdiye kadar hiçbir fotoğraf makinesinde düğmeleri çevirip de bir şeyler yapmadım. Hani şu Smart Mode vardır ya, daima sizin için bir şeyleri hazırlayan -ki çok da iyi değildir- işte öyle fotoğrafladım hayatı. Bilen bir gözden makineler, fotoğraflar ve yaşamı duymak farklı geliyor tabii ki:

Aynı teknoloji (üstün derecede fotoğraf makinesi üretenlerden bahsediyor) gezmenliği de bir boş zaman sanayiine dönüştürdü. Bu sayede, gözlerimiz, kentlerden en ücra köşelere kadar karşımıza çıkan ve kımıldayan her şeye, ellerindeki fotoğraf makineleriyle nişan alan , tükeninceye kadar fişeklerini boşaltan, gerçi dijital kameralarla fişekler de boşalmaz oldu, bu yeni topluluğa alıştılar. Onları yadırgamadan, hatta ne yapmakta olduklarını sorgulamadan seyretmeyi sürdürüyoruz. 

Uzun zamandır eleştiredurduğumuz bir noktaya laps diye ayağını bastıktan sonra farklı bir sayfada şunları söylüyor:

Deklanşöre basıldığında, makinanın içindeki perde bir an kapanıp görüntüyü kaydediyor. Paradoks burada işte: Fotoğraf makinesinin deklanşörüne basıldığı an, fotoğraf çekenin göremediği – kaçırdığı – tek an, aslında. 

İşte bir yazarı sırf bunun için bile sevebilirim. Kısacık, saniyenin yüzde birinde gerçekleşen bir anı yakalayabilen bir adamsa bu yazar, işte bu yüzden severim! İşte bu yüzden Münir Göle’nin tüm kitaplarını okuyabilirim.

Daha fazla parça paylaşıp anlatmak isterdim fakat sizin de keşfetmeniz gereken yerler olduğunu düşünüyorum. Haydi koşun D&R’a alın kitabı. Münir Göle okumak çok ucuz, algılamak paha biçilemez.

Dövüş Kulübü ve Ölüm Pornosu Kaosu

14 Cumartesi Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ayrıntı yayınları, ölüm pornosu, öznur doğan, chuck palahniuk, dövüş kulübü, fight club, kitap tanıtım, marla singer, maroia, tyler durden, yeraltı edebiyatı


Hadi hepimizin bildiği, izlediği, izlemese de fikir sahibi olduğu bir kitaptan bahsedelim. Herkesin diline bir Marla Singer, Tyler Durden yerleştiren filme/kitaba. Kitap 2001 yılında yayınlanıyor. İlk basımın 2001’de olması bir garip çünkü filmin yayınlanma tarihi 1999. Demek ki senaryo kitaba aktarılıyor. İşte bu yüzden önce filmi izleyip ardından kitabı okuyanlar için Dövüş Kulübü, namı diğer Fight Club daima filmin önde tutulduğu bir hikaye oluyor.

Filmi bu kadar öne çıkaran en önemli noktalardan birisi şok edici sonu, bir felsefe etrafında kurulu oluşu ve sapasağlam kadrosu. Kitabı okurken Tyler Durden’ı Brad Pitt’ten başkası olarak düşünemiyorsunuz. Ben de sizin gibi önce filmi izleyip ardından kitabı okudum. Hatta film ile kitabın arasına çok bir süre de girmedi desem yeridir. Benim için de kitap hayal kırıklığıydı. Hani her seferinde kitabı önce okuruz da filme bok atarız ya: Da Vinci Şifresi – Melekler ve Şeytanlar vs. Bu sefer sistem tam tersten işliyor. Arkadaşlar açık konuşalım, bir eseri ilk gördüğümüz anda hangi formda beğeniyorsak o formdaki halini beğenmeye devam ediyoruz. Yani Fight Club resim olarak yapılabilseydi biz en çok resmi sevecektik. Yanlılık yapıp kitabı hiç etmenin alemi yok. Bence…

Dövüş Kulübü öylesine realist bir hikaye üzerine kurgulanmış ki her an bir yerlerde gerçekten Dövüş Kulübü varmış gibi hissediyorsunuz. His algılarınızla Chuck Palahniuk bir güzel oynuyor. Hadi birlikte sabun yapalım! Hadi! Kocaman bir ordu olup dibine kadar şizofreni yaşayalım! Chuck Palahniuk ve kitaplarını yeraltı edebiyatına atan etken onun gerçekleri olduğundan daha gerçek anlatması. Açık konuşalım ki garsonların çorbalara gerçekten işeme gibi bir alternatifi var!

Okuduğum ikinci Chuck kitabı ise Ölüm Pornosu. Aman diyelim, porno yazdık mı bir yerlerden patlayabiliriz gibime geliyor. Yine de dilimin kemiği olduğunu hiç sanmıyorum. Kitabın adında ve hikayesinde seks/porno geçtiği için kitabı ülkede yasaklatmaya çalışan angut bir zihniyet var. Kendileri leylek tarafından değil angut kuşları tarafından getirilmiş, isabetsizlik o ki yere kafa üstü düşmüşler bacadan girmek yerine.

Her kitabın yayınlanma hakkını savunan birisi olarak Ölüm Pornosu’nun kaldırılacağını duyduğum anda satın aldım. Göçmen damarım tutuyor bazen, çok inatçı olabiliyorum. Ardından kitabı kısa süre içerisinde bitirme zevkine kavuştum. Kitap hızlıca bitti fakat ağzımda kalan tadı tam olarak adlandıramadım. Çok iyi kitapların bıraktığı tada benzemiyordu. Çok kötü ya da kötü de değildi. Bana bıraksaydınız bu konuyu, Ölüm Pornosu vasattı. 2 saatlik pornoların toplamda sadece 5 dakikasının izlendiğini düşünürsek kitap da bu kıvamdaydı. Nasıl desek? Ölüm Pornosu günün sonunda bir Alex değildi.

Cervantes’e Quijote’den Selam Var

13 Cuma Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, cervantes, don quijote, don quixote, maroia, miguel de cervantes, oznurdogan.com, yapı kredi yayınları


Okulda bir kitabı okuyor olmak oldukça zor. Yaklaşık üç senedir ödev olarak verilen kitapları okumamak, okumamak için yüz bin takla atmak gibi huylara bürünüyorum. İşin içine zorunluluk girdi mi kendimi kaybediyorum, yatıyorum kalkıyorum bir türlü kendimi veremiyorum işe. Fakat yaklaşık üç senedir her okumadığım kitaptan sonra bir hüzün çöküyor ve her seferinde kendime “Bir dahaki kitabı okuyacağım.” diyorum. Böyle samimi bir itiraftan sonra Don Quijote ile olan dostluğumu anlatmaya başlayabilirim. Sanırım bu normal yazılardan biraz daha uzun olacak.

Önce bu kitabın neden roman geleneğinin babası olduğunu açıklayalım. İlk olarak kitabı elinize aldığınızda anlıyorsunuz zaten. Böyle kalın bir kitaptan böyle baba gibi bir kitaptan mutlaka bir şeyler çıkacaktır diye. Sonra üniversite hocalarının da yardımı ile anlamaya başlıyoruz. Romaneskten romana geçişi sağlayan bir yapısı var Don Quijote’nin. Daha önce hiç denenmemiş şeyleri yapıyor Cervantes. Bana kalırsa Cervantes koca bir deli. Böyle bir şeyi yazabilmek için normal olmamak gerektiği kesin. Nasıl ki Dali aklını özgür bırakıp tuvali hayata çeviriyorsa, Cervantes de aynı şekilde sayfaları hayata çeviriyor.

Gözümüze neler çarpıyor bu kitapta? Hangi elementler bu kitabı roman haline getiriyor? Romanın başlangıcı kabul edilen bu kitabın en önemli özelliği nedir? Tam bir dönem boyunca bu sorulara cevap vermeye çalıştık ve romanı neyin oluşturduğu neyin oluşturmadığına karar veremedik. Ortada tahminler vardı fakat hiçbirisi tam olarak açıklayamıyordu. Roman nedir sorusunu bir kez de ben size bırakıyorum ve Don Quijote’nin özelliklerinden, Cervantes’in tarzından başlıyorum.

Romanda öncelikli konulardan bir tanesi anlatıcıya güvenip güvenemeyeceğimiz. Cervantes romanın en başında bize bu hikayeyi başkasından duyduğunu ve aktardığını söylüyor. Fakat hikayeyi dinlediği kişiye de güvenilmeyeceğinden bahsediyor. İlk olarak bu noktada bir şüpheleniyoruz. Romanın ilerleyen bölümlerinde Don Quijote’den dinlediğimiz bölümlere de hiç güvenemiyoruz çünkü olmayan bir sevgilinin peşinden koşan, kendisini gerçek bir şövalye sanan ve herkesin bildiği üzere değirmenlerle savaşan bir adam. İşte bu noktada anlatıcının güvenilirliği neredeyse sona eriyor.

Tüm roman boyunca büyülenme durumu söz konusu. Don Quijote tamamen hayal dünyasında yaşıyor. Yaşadığı her şey kendi hayalleri ve büyülenmesi ile alakalı. Aynı zamanda Sancho da (daima yanında bulunan yardımcısı) vali olma hayali ile yanıp tutuşan bir adam. Don Quijote ve etrafında gerçekleşen tüm olaylar kitabın sonundaki “disenchantment” yani hayal kırıklığından sonra son buluyor. Sancho Panzo aslında hiçbir zaman için gerçek bir vali olamayacağını, olsa da bundan hoşlanmayacağını anlıyor. Don Quijote de yaşadıklarının bir hayal olduğunu anlıyor. Don Quijote’nin yaşadığı fantezi dünyasında her türlü hayale yer var. Sadece üzerinizi değiştirip tekrar ona göründüğünüzde kendinizi bambaşka birisi olarak tanıtabilir ve onu kandırabilirsiniz. Don, kandırılmaya ve kanmaya çok açık bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Kitap boyunca Don Quijote idealist bir tip olarak karşımıza çıkıyor fakat kitap realizm üzerine kurulmuş. Dönüşüme ve büyülenmeye inanan bir karakter olarak Don Quijote romanın en tezat karakteri oluyor. Kitabın realizm üzerine kurulduğunu ortaya çıkaran en önemli nokta ise adalet ve ahlak sistemlerindeki çürükler, eksikler ve kişilerin manipülasyonları. Roman boyunca herkesin birilerine yalan söylediğini, kandırmaya çalıştığını ya da istifade etmeye çalıştığını görüyoruz. Bu konuda sadece Don Quijote bir hayalin peşinden koşan, hatta bir oyuncağın peşinden koşan bebek gibi karşımıza çıkıyor. Onun hayal dünyasının sonu ancak gerçeklerin acısını tattığında geliyor.

Kitaptaki her bir karakter toplum içindeki farklı grupları sembolize ediyor. Küçük ya da büyük, ne oldukları fark etmeden hepsi hayatımıza dair önemli noktalara değiniyor. Belki de Don Quijote’yi yüzyıllardır en ön sıralara koyan nokta da bu. Zaman hiçbir şekilde Cervantes’in yazdığı bu önemli kitabı geriye atamıyor. Daima yeni, daima bizlere ait parçaları buluyoruz.

Ne ben anlatarak bitirebilirim Cervantes’i ne de Don Quijote bir blog sayfasında yazılacak kadar kısadır. Bu yüzden aylaklık, tembellik ya da koalalık etmeyin ve böyle baba kitapları okumadan geçmeyin. Romanın babasına Don Quijote’den selam getirdim.

Yaşamın “en” Ucuna Yolculuk

12 Perşembe Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, Cesare Pavese, leyla erbil, maroia, oznurdogan, oznurdogan.com, tezer özlü, yapı kredi yayınları


Bir garip kadın. Bir alışamadığımız Türk kadını. Şimdiye kadar kaç Türk kadını bu kadar açık konuşabildi? Açık açık ölümden, aşktan ve seksten bahsedebildi? Bir elin parmaklarını geçmiyor. Parmaklarım oysaki küçük. Parmaklarım yetersiz kalmasaydı, bu konuda.

Tezer Özlü için Türk Edebiyatı’nın Gamlı Baykuşu benzetmesini ilk kimin yaptığını bilmiyorum fakat en doğru tanımlama olmuş. Daha ötesi yapılamazmış. Bir garip kadın Tezer Özlü. Huzursuz, rahatsız, sakin, doygun. Cümleleri bile değişiyor işte bu yüzden. Tek bir nokta ile binlerce şey anlatıyor. Ünleme ve soru işaretine de işte bu yüzden gerek kalmıyor. Tezer Özlü, kendi dilbisini yaratma konusunda kimseye bir şey danışmıyor.

Kitabı çok uzun süre okudum okumadım sürüncemesi arasında kaldıktan sonra bitirdim. Bir kitabı bitiremeyeyazmam yeterli onu asla bitirememek için fakat bu seferki farklıydı, Tezer Özlü’ydü diye asıldım kitaba. İyi ki de asılmışım.

Cesare Pavese seven herifçioğlunun tekiyim. Yaklaşık 6 senedir mutlaka bir yerinde var Pavese hayatımın. Tezer’in de öyle. İşte bu yüzden benden bu kadar uzak bir kadına, gamlı ve baykuş bir kadına yakın hissediyorum kendimi. Çünkü bu kadının italic olarak yazdığı ve Cesare Pavese’ye ait olan yazılar aynı anda aynı kişi tarafından seçilmiş gibi. O ve ben.

Cümleler açık, cümleler İstanbul’u istemediği halde yolları oraya çıkan Tezer gibi. Tezer bu kadar güzel kadınken hem de. Neden aklında ölüm düşüncesi vardı?

Bazen ben de çok düşünüyorum ölümü. Yaşamı düşünmek daha zor geliyor. Ölüm daha basit ve kullanışlı. Örneğin herkese yakışmasa da zorunlu bir moda.

Kefenlere cep dikilmesi çok yakındır. Ben de istiyorum ki kefenime yüzlerce kitap yaprağı sarsınlar. Öyle ölüvereyim işte. Uzatmanın alemi yok.

Uyuyan Adam / Uyuyamayan Kadın

03 Salı Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, georges perec, jethro tull, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kitapyurdu.com, maroia, oznurdogan.com, uyuyan adam


Her kitabın bir hikayesi bir anlatısı var bende. Nasıl olduğunu şu an hiç hatırlamadığım bir şekilde, bir adamla sanat ve kitaplardan bol bol söz ediyorduk. Şimdi ne adını hatırlıyorum ne de ne iş yaptığını. Sadece bildiğim bir şey vardı o da sanat ile alakalı bir sitesinin olmasıydı. Daha doğrusu blog kıvamında, sanat haberlerinin yayınlanacağı bir internet sitesi. Bir süre sonra bu sitenin pek çok alanı ile ben ilgilenmeye başlamıştım. Jethro Tull’ın gelişini ben müjdeliyordum, Ankara’da olanları ben yazıyordum fakat site bu ya, kimse girmiyordu. E içinde kadın da yok seks de. Site satmadı, biz sadece denemiş olmakla kaldık. O zamanlar çok kitap okuyor gibi görünmek ya da çok film izliyormuş gibi davranmak cool değildi. Sözüm ona. Sözüm… Of.

Fakat bu kişinin bana teslim ettiği bir internet sitesinin yanında bir de kitap vardı. Çok etkileneceğimi düşünmüş ve bana yollamıştı. Kitapyurdu.com’dan satın almıştı. İlk defa o zaman duymuştum bu siteyi. Sonra kitabı okumaya başladım ve fark ettim ki  minicik bir kitabın anlatacağı çok şey olabilir.

Durmadan bölümler çıkarıyordum kendime. Kitabın altını çizmek gibi bir huyum olmadığından kitabı doğrudan baştan yazmak zorunda kalıyordum. Demek ki kitap delik deşik olacaktı, eğer o cümleleri çizseydim.

Uyuyan Adam içimdeki sessizlikti. Kimsenin görmek istemediği en kirli ve durgun tarafımdı. Uyuyan Adam’ı okuyor olmak kendine kocaman bir aynadan bakmak, tüm dev aynalarını kırmaktı.

Dönüp dolanıp şu bölümü okuyordum fakat. En çok burayı sevmiştim:

Saatler, günler, haftalar, mevsimler boyunca her şeyden kopuyor, her şeyden soğuyorsun. Bazen, neredeyse bir tür sarhoşlukla, özgür olduğunu, seni bunaltan, senin hoşuna giden ya da gitmeyen hiçbir şey olmadığını keşfediyorsun. Ve oyun kağıtlarının ya da kimi gürültülerin, kendine sunduğun kimi gösterilerin sana sağladığı bu yıpratıcı olmayan havada, anların heyecanından başka leye yer vermeyen bu yaşamda, mükemmele yakın, büyüleyici, bazen de yeni heyecanlarla dolu bir mutluluk buluyorsun. çok mutlu bir parantez içindesin, her an esirgeniyor, korunuyorsun. çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun. görünmez, duru ve saydamsın. Yoksun artık: Saatlerin ardından, günlerin ardından, mevsimler geçerken, zaman akarken, neşelenmeden, 
hüzünlenmeden, geleceksiz ve geçmişssiz, öylece, düpedüz, apaçık yaşayaduruyorsun, tıpkı sahanlıktaki mustuktan damlayan bir su damlası gibi, pembe plastik bir leğende suya batırılmış altı adet çorap gibi, bir sinek ya da istiridyegibi, inek gibi, salyangoz gibi, bir çocuk ya da ihtiyar gibi, bir fare gibi.

Kitabı böylesine yaşamak beni mahvediyordu. Bir fare gibi kapanıyordum kendime. Hiç bitmesin istiyordum bir de kitap. Böyle kitaplar neden bitecekti ki? Daha biraz dışarı çıkıp kimseyle konuşmadan eve dönmüşlüğüm bile yoktu.

Georges Perec, Uyuyan Adam’ı yazdığında gözleri fal taşı gibi kapalıydı bence. Gözleri fal taşı gibi kapalı.

Bir de Baktım Yokum

02 Pazartesi Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

araf, öznur doğan, bir de baktım yoksun, can su boğuşlu, can yayınları, Cesare Pavese, dream tv, emre kongar, güven erkin erkal, maroia, merhmet barlas, oznurdogan.com, yekta kopan


Şimdiye kadar arkaya dönüp baktığımızda kimler vardı ki zaten? Bir de baktık en sevdiğimiz arkadaşlarımız, en sevdiğimiz dostlarımız, annemiz, babamız ya da diğerleri… Bir de dönüp baktık ki hayat bıraktığımız yerde değil.

Yekta Kopan’ı sadece televizyondan bilenlerin aksine kaleminin de iyi olduğunu bilmek beni rahatlatıyordu önceleri. Nasıl ki şişe dibi gözlüklü canım Emre Kongar’ın işi sadece Mehmet Barlas ile NTV’de didişmek değildi ve en sosyologtan daha sosyologtu, kitaplar yazıyordu. İşte Yekta Kopan da sadece tv’de var olan birisi değildi. Biliyordum fakat kitabını henüz okumamıştım. Bir Kopan gerçeği vardı ortada. Yeni bir kitap vardı bir de. Adı ile daha ilk anda bir kez dokunan hayata.

Arkadaşım kitabı bana hediye ettiğinde sevinmiştim bu yüzden. Uzun zaman sonra, uzun konuşmamazlıklardan sonra hediye etmişti hem de. İkimiz de ardıma baktığımızda yoktuk bir süre. Yok olmak hem acı verici hem acı çektiriciydi. Yok olmak aslında hep kötüydü.

Sonra kitabın kapağına baktım. Bir nefes alamama gibi oturuyordu boğaza. Arkasını çevirdim kitabın. Can Su Boğuşlu. Ne kadar uzun zamandır biliyordum seni. Dream Tv döneminden daha. Güven Erkin Erkal’a yardım ettiğin dönemden. Fotoğraf çekip yayınladığın dönemden. Kitap gittikçe anlam kazanıyordu. İçindekini merak ediyordum. Daha da merak ediyordum.

Kitabı bir solukta bitirdim.

Bir solukta arka bahçeye açılan gizli kapıya geldim. Araf’ta olmak gibiydi. Bir yanda ölüler vardı, yani asla yaşlanmayacak olanlar. Ölmek, bir yandan iyi bir yandan kötüydü. Ölmek demek, yaşlanmamak demekti. Daima o yaşta kalmak. Ve hatta bazı inançlara göre gençliğine bile dönecektin öldükten sonra.

Konuşmalar büyüyordu, yazılar çoğalıyordu. İki kişi kendi arasında konuşuyordu. Onları seyre dalıyordum. Ben okumaya devam ediyordum. Ne anlamlar çıkarıyordum.  Bir de bakıyorduk ki okuduğumuz sayfalar yok etrafımızda. Kitaplarımız başkalarında. Kitaplarımız ve kitapsızlıklarımız mağazalarda.

Arkamıza bakıyoruz ki en sevdiğimiz adam ya da kadın çok farklı olması gerekenden. Örneğin elinizi eskisi gibi tutmuyor. Örneğin anneniz sizi artık düzeltmeye çalışmaktan vazgeçmiş. E pes etmiş yani. Yani bezmiş.

Bir de baktım ki kitabın son sayfalarındayım. Bir de bakacağım ki iki sene sonra, kitabı yalnızca bu yazı ile hatırlayacağım.

Bir de baktım ki en sevdiğim insanlar çoktan uzaklaşmış ve yaşım 65. Ve kendimle konuşuyorum, Cesare Pavese olamadan.

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...