• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Author Archives: Öznur Doğan

Biraz da Yemeklerden Bahsedelim

29 Perşembe Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Seyahat, mekanlar, hatıralar

≈ Yorum bırakın

Etiketler

Arby's, çin mutfağı, çin yemekleri, öznur doğan, baharatlar, baklava, bira, brokoli, Burger King, Carl's Jr, ege, erişte, et, fast food, geleneksel türk mutfağı, geleneksel türk yemekleri, italyan mutfağı, kadayıf burma, karabiber, köri, kekik, KFC, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kuru bakliyat, kuru fasulye, kırmızı biber, maroia, McDonalds, migros, noodle, oznurdogan.com, Popeyes, pulbiber, salata, sebze, sezar salata, soya sosu, tavuk, yaşasın yemek yemek, zeytinyağı, şambali, şarap


Şimdiye kadar birkaç  kişisel yazı ile kitaplar üzerine yazmayı tercih ettim. Ama aslında her yazımı ‘Hayattan’ kategorisinde paylaştım. Buna uygun olarak da kitaplara ara verdiğim zamanlarda hayatın başka alanlarında bahsetmek isterim.

Ben hayatımın belirli bir kısmını yemek yiyerek, bir kısmını da yemek hakkında konuşarak geçiririm. Yani bir gün beni obur görürseniz aslında şaşırmamanız gerekir. Yemek yemek! Yaşasın yemek yemek! Yaşasın.

Neler sever Öznur Doğan?

Neler sevmez ki? Geleneksel Türk yemeklerinden tutun da Çin yemeklerine kadar pek çok mutfağa burnunu, parmağını ve hatta ellerini sokmuştur. Kuru bakliyat, et ve sebze… Çok azını sevmemezlik yaparım. Şimdiye kadar bir enginar ile anlaşamadım, her türlüsünü denedim fakat olmuyor efendim. Bir türlü benim damağıma uymuyor.

Soya sosunun girdiği her Çin yemeğine Öznur “Varım!” diyor, eriştelerinden vazgeçemiyor. Evet, bir oburluktur beni Çin mutfağında da yakalıyor. Tavukların pişirilişi, brokolinin erişteye katılışı nasıl da güzel nasıl ağzımı sulandırıyor.  (Fotoğrafı eklerken yine karnım acıktı. Durduramıyorum şu bünyemi.)

Ve İtalyan mutfağı. Egeli bir insan için çok da yakın lezzetler. Anneannemin yaptığı pizzalar da aynı güzellikte oluyor desem? Kekik ve zeytinyağının müthiş birleşimi daima aklımda. Ama bir de salata var ki bir dönem ciddi boyutlarda takıntılı olduğum, işte o konuda İtalyan mutfağını kimseyle paylaşmak istemem. Çeşit çeşit sosları ve taptaze sebzeleri, meyveleri, tahılları ve etleriyle yaptıkları. Aman diyeyim, parmaklarınızı yemeyesiniz.

Hepsinden böyle kısa kısa bahsediyor oluşumun nedeni iştahınızı daha fazla açıp sizi de obeziteye sürüklememek. Kendim edeyim, kendim bulayım en azından.

Bir de baharat gerçeği var tabii ki Türk mutfağında. Şu baharat zenginliğini gerçek anlamda seviyorum. Bir yemek ne kadar çok baharatlı olursa o kadar iyi oluyor gibi geliyor bana. Tabii abartmamak kaydıyla.

Tatlılara da geçip iştahınızı daha da kabartırsam buraların en haini ben olurum sanırım. Ama şu en sol üstte gördüğünüz tatlı var ya burma, ben hayatımda ona hayır dediğimi gerçekten bilmiyorum. Diyemem çünkü, baksanıza nasıl da kuzu kuzu yatıyor.

Bu kadar sağlıklı besleniyor görüntümün yanında pis bir fast foodçuyumdur. Mc Donalds, Burger King, Arby’s, KFC, Carl’s Jr. ve daha unuttuklarım. Hepinizi çok seviyorum. Hafiften acıktım, gelirken de Migros’a uğrayıp Çin eriştesi almıştım. Bir yapayım bari kendime.

Tabii ki böyle yemeğe düşkün birisi birkaç bir şey yapmayı biliyor. Özel tariflerim de var. (Yazar burada göz kırpar.) Haydi siz de bir şeyler hazırlayın kendinize ve afiyetle yiyin.

Tezer Özlü’den Kalanlar

26 Pazartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

aile, almanya, anadolu, öznur doğan, berlin, kalanlar, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, leyla erbil, maroia, oznurdogan.com, tezer özlü, yaşamın sonuna yolculuk, İstanbul


Ve bazı kadınlar ölene kadar güzeldir. Ruhları o kadar yakındır ki doğaya, bir yudum ölüm ister. Ölmeden rahatlayamayan kadınlar vardır içimizde ve bu kadınlar hep daha da güzeldir.

Tezer Özlü ile tanışmam çok eski bir vakte gitmiyor. Herkesi kaçırmışlığım olduğu gibi ona da bir selam veremeden, yollarımız çakışamadan doğmuşum ben. Selamsız ve sabahsızlığım buradan geliyordur belki de. Çabuk vazgeçebiliyor oluşum en çok bundan geliyor belki. Çünkü vazgeçilmeyecek insanları hep kaçırdım ben. Onlar Almanya’ya doğru hareket ettiklerinde ya da Viyana’ya ya da Anadolu’ya, ben yoktum bile ortalarda. Selamsızlığım ve sabahsızlığım bundan geliyordur belki de.

Ve fakat bazı kadınlar ölene kadar güzeldir yani ölesiye güzeldir. Erken ölürler o yüzden. Zamansızlık kimseye yakışmaz da onlara yakışır işte. Ne yazmış kitaplarının arkasına; Tezer Özlü, Türk edebiyatının gamlı prensesi.

Gerçek bir prenses kadar narin, gülüşünde bin cam var sanki kırılmaya hazır. Gözlerindekiler bebek değil, çoktan büyümüşler. Gamlı bir de evet, cümleleri cümle cümle. Noktaları da adam akıllı nokta. Soru işareti ve ünlem arayanlar hep yanlış kapıda ararlar bu bağlamda. Tezer kullanmayacak kadar noktalıdır. Hayatın biteceğini bilir, ümit etmenin acıyı uzatacağını da.

Neden bu kadını yakın bildim kendime dersek? Şöyle bir geri gitmeniz yeterli olacaktır blogda. İkimiz de Cesare Pavese sevdalısıyız. Tezer, Cesare’ın peşinden gitmiş gezdiği otelleri gördüğü yerleri görebilmiş. Ben sadece okuyabildim Cesare’ı. Okudum da anlayabildim mi? Bir ay sonra okuduğumda farklı bir şey anlayacağımı bile bile baktım şiirlerine. En üste koydum şiirler arasında kitabını. Tezer de benim gibi en çok Cesare’ı seviyor. Bir de Kafka’yı. Bir de Dostoyevski’yi.

Kendimi nimetten sayıp ben kendimi Tezer’le eşleştirirken Tezer aslında benden milyonlarca adım ileride bulunuyor. Acının hayat üzerindeki en büyük gerçeklik olduğunu biliyor. Gerçekçi ve bilinçli yaklaşıyor hayata. En büyük mutluluğun acıdan geldiğini biliyor. Özdeki acıdan haberdar, doğarken ağlamanın ne demek olduğunu hatırlatıyor.

Tezer aslında biraz;

kirpi gibisin çocuk
her tarafın diken
kim elini uzatsa
delik deşik

üstelik sen de kan içindesin

Bense onu bu yüzden daha da çok kıskanıyorum. Kalanlar’da şöyle notları paylaşılıyor Tezer’in, benim seneler boyu yazamayacağım şeyler ve belki de hissedemeyeceğim. Duyguların gerçeğe ulaşmasının tek yolu benim için okumak ve anlamaya çalışmak. Bir bakımdan empati kurmak.

Gün gelir de böyle hissedebilirsem diye şimdiden not ediyor;

Yirmi yaşım ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım. Çıldırmanın beni ne kadar ilgilendirdiğini biliyorum, bu yüzden onu kendi kafamda ve beynimde yaşamaya kalktım. Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirdim.

…

Çılgınlığın boyutları yok. Sallanan, boyutsuz bir boşluk. Orada daha yüksek, daha geniş, daha derin algılanıyor, boyut yok. 

…

Yaşamımın annemin ve babamın yaşamıyla bir ilintisi olduğunu düşünmüyorum. Bir ana ve babadan olma değilim. Bir yaban otu gibi Anadolu yaylasında bittim. Doğumum bile bir kökünden kopma idi. Köklerimi hiç aramadım. 

…

İşte böyle benim Tezer’le cümlelere kavuşmam. Sözler bitiyor Tezer’den sonra. Öznur’un iki dönemi var bu blogta anlaşılan, bir Tezer’den Önce bir Tezer’den Sonra.

Yağmur Hikayesi IX

25 Pazar Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Bir bakış ile pek çok şeyi çözme çabası genelde filmlere konudur. Uzun bir film boyunca sözlerin eksikliği filmin sanatsallığını arttırır diye düşünülmesi de bundan gelir. İnsanların uzunca süre düşünecek zamanları yoktur çünkü hayatta ve bir film süresi olan 110 dakikada düşünüp, sinema çıkışı tekrar düşünmemeye gömülmek çekici gelir bu yüzden. Kimse, sinemanın karanlığında yanındakinin ne düşündüğünü düşünmez ve düşündüğünü düşünmediğinin düşünce kendi aklına gelirse işte o zaman rahatlar ve kendi düşüncesinin peşine düşer.

Kadın, adama bakmak zorunda kaldı. Aslında bakmasa da bir şey fark etmezdi fakat bir süre sonra eline bakabildi. Elinin üzerinde hiçbir şey yoktu. Adamın elini minik bir neşter ile kestiğine yemin edebilirdi. O kesikten ve hatta kanının sıcaklığından başka bir şeyden emin olmadığı kadar emindi.

Adam, tekrar kadının gözlerinin içine baktı ve gülümsedi. Aslında bunun olacağını çoktan biliyordu. Her şeyin plansız görüntüsünün altında planlanmış harika bir oyun vardı. adam tekrar kızarmış dudaklarını kadına uzattı. Kadın, tereddütsüzce uzattı dudaklarını. Aslında bu durumda karşı koyması gerektiği gün gibi açıktı ama o da bu öpüşmenin neler getireceğini bilmek istiyordu.

Bir durumun çok da net olması o durumun olmaması gerektiğinin getirisi ile birleşse de pek bir şey ifade etmez tutku devreye girdiğinde. Tutku, sizi esir aldığında gerçek bir esirliktir bu. Tutkularınızın esiri olmak, nikotin sakızının bıraktığı etkiye denk değildir. Bir anda ve hatta hastalıktan da daha beter bir şekilde yayılır. Sadece size değil, ilişkiniz olduğu insanları da. Sizi neredeyse mahvedecek duruma gelir. Sadece seks tutkusu değildir bu, yaşama tutunma tutkusu da olabilir. İsteklerin tutkuya dönüşmesidir yani anlatılmak istenilen. İsteklerin böyle bir boyuta çıkması, herkes için kabullenilir ve başaçıkılabilir bir iş değildir. Kişiyi sarsar şöyle bir. Ardından tıpkı adamın yaptığı gibi gözlerinin içine bakar ve “bana aitsin” der. Bu aidiyet çok hoşa gitmez ama için için bu aidiyete bağlanmak ister kişi.

Zamanın nasıl geçtiği ya da geçiyor olduğu önemli değildi. Adam elini kadının gömleğinin içine sokmuş, kadının boynundan aşağı beline kadar süzülmüş yağmurla karışık ter tanelerini yok ediyor, kadını daha da kendine çekiyordu. Kadın ise adamın saçlarının arasına elini sokmuş hafif bir çekme edası ile şehvetle öpüyordu adamı. Yoldan geçenler bu görüntüye alışık değildi tabii ki ama umursamıyorlardı. Birilerinin bir sokak köşesinde öpüşüyor ve hatta neredeyse sevişiyor olmaları pek önemli değildi. Adam bir an kendisini geri çekti, kadın da buna ayak uydurdu. Adam, kadının elinden tuttu ve onu götürmeye başladı. Daha da tutkulu bir hal alıyordu her şey. Kelimeler ihtiyaç yoktu ve sanki bu yaşanılanlar o saçma salak sanat filmlerinden çıkmaydı. Konuşma yok, sadece eylemler var ve fakat zaten sevişmenin ve öpüşmenin de bir konuşmaya ihtiyacı olduğu pek savunulur bir şey değildi onlar için. Köşeyi döndükten sonraki ilk sağa saptılar. Evin arkasında olduğu anlaşılan merdivenden yukarı çıkıp, ne kapı ne de tam anlamıyla pencere olan bir yerden içeri daldılar. İçerisi alabildiğine sadeydi. Tezatlığın “t” harfi henüz uğramamıştı bu eve. Az önce cebinden neşter çıkaran bir adamın evi olmasa gerekti ama duvarda asılı olan aile resmi ve bu tablodaki adam her şeyi gün yüzüne çıkarıyordu. Pencerenin yaklaşık olarak 2 metre uzağında olan yatağa doğru ilerlediler.

Sevişme sahnesinin geçtiği yerlerde insanlar şöyle bir durup hayal etmek isterler. Nerede nasıl oluyor, kim hangi davranışta bulunuyor? Kadın ve erkek bu zamanda ne düşünüyor, düşünmüyorsa bu düşüncesiz olma durumunun devamı ne kadardır gibi? İşte tam da bu zamanlarda ne filmlerin ne de romanların kahramanları bunları düşünmezler. Düşünürlerse bunu karakter değil yazar düşünmüş olur. Okuyucular ya da izleyiciler yazarın beynine girmiş orta boyda bir hamam böceği gibidirler. Yazardan bir şeyler çalarak ortaya koyarlar düşüncelerini. Yani beyinleri yiyerek ve o cıvık ortamda hareket ederek kendi doğrularını oluştururlar.

Kadın, adamın üzerini yavaşça çıkarmaya başladı. Bu sırada eline bir kere daha göz atmayı unutmadı.

Gördüğü şey, görmek istemediği anıları kadar silik fakat yeni yanmış deri gibi tazeydi.

Yağmur Hikayesi VIII

25 Pazar Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Yürümeye devam etmek, bir misyonu yüklenip sırtına kolay değildir herkes için. Başlangıç noktasından beri peşinizde olan gölgeniz ya da kendiniz ile yürüyebildiğiniz kadar yürüme isteği bırakmaz işte peşinizi. Birkaç kallavi küfür savurursunuz sağa sola, sadece bu kadardır yapabildiğiniz çünkü kendinizle çelişiyorsunuzdur. Evet tam da öyle olur. Ne istediğinizi dahi bilmesiniz beyninize üşüşen eylemler arasında en mantıklısını seçme mantığı çerçevesinde “ha gayret” sözleri dökülür.

Kadının topuklu ayakkabı sesleri yankılandı sokakta. Henüz biten yağmurun aksatıcı etkisi teninde geziyordu. Biraz daha kenara bassa topuğu kırılacak gibiydi ve yerlerin ıslaklığı sinirlenirini iyice bozuyordu. Ağlamak gibi bir isteği kol geziyordu o saatte. Yerler ıslaktı, ona uygun olmayan bir durumdu bu.

Adam ise aklında olan şeylerin hesabını yapmadan takip ediyordu kadını. Seslenmek gibi bir gaflette bulunup bulunamayacağını düşünüyordu bir de. Yapması gerekiyor muydu ki?
Arada kalınan anlarda cümlelerin ya da düşüncelerin sonuna konulan soru işareti pek çok şeyi gölgeler aslında. Neden bir işaret pek çok duyguyu anlatabilsin ki? Tıpkı bunun gibi.

Adam, adımlarını hızlandırdı kadının omzuna dokundu ve
“Pardon” dedi. Kadını belinden kavradığı gibi dönmek üzere oldukları diğer bir köşeye yasladı. En başından bahsedilen köşe anlatımı yine kendini belli etti bu durumda. Elini kadının boynuna doğru götürürken, kadın bir kararsızlık ile kendisini geri çekse de bu çekime karşı koyamadı. Bir öpüşme yağmuru başladı o anda ikisi için de. Kadın ve adam cennetten kovulmuş Adam ve Eve’in öcünü alırcasına, ıslak bir yerde öpüşüyorlardı. Nasıl ya da ne için böyle bir duruma düştükleri pek de gündemde değildi ikisi için.

Saçma soruların akıldan yollanılması ile yapılabilecek şeylerin listesi çok uzundur. Bir insan dahi öldürülebilir böyle bir durumda. Evet, tam da budur. Ya da bir işkence düşünmeye başlandığında durulmaması da bundan gelir ve de buna çıkar bütün sapkınlıkların sonu.

Kadın, adamı kendine doğru çekti. Onun elini kendi eline sıkıca kenetledi. Sadece “Gitme” anlamı taşıyan bir eylem değildi bu. Neden öyle olsun ki sadece? Kadın, futursuzca dokunuyordu adama, sadece dokunmak istediği için. Akıllarını ve mantıklarını işte o ilk tente altında bırakmışlardı. Taşımalarına gerek yoktu. Öpüşme devam ediyordu, nefeslerde bariz bir kesiklik bir heyecan vardı. Bu öpüşme sahnesinin bu köşede kalmayacağı kesindi. Ve fakat öpüşme tam da o anda sona erdi.  Adam, “Ben ne yapıyorum?”u sordu kendine, kadın “Hayır, olamaz!”ı söyledi. Yapmaları gereken şeyleri hatırladılar.  Adam cebinde taşıdığı küçük neşteri çıkarıp, kadının elinin üzerine bir çizgi attı. Kadın ne olduğunu şaşırmıştı.
Sadece adamın gözlerine baktı.

Yağmur Hikayesi VII

25 Pazar Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Hayatın neresinden tutulup, neresine kapak atacağını bilmeyenler için, bir köşe belki de sadece köşedir. Olası pek çok hikayenin kahramanıdır oysaki bunlar.

Kadın, sakince yürürken dinmiş yağmura inat; adam sadece adım attı akşama. Bir yerlere gidip içeceği bir kaç tekila pek çok şeyi unutturacaktı aslında. Ertesi sabah uyandığında hissecedeği baş ağrısını dahi umursamadan yürüdü yavaşça. Kadın o anda bir koku duydu yanında. az önce tente altında karşılaştığı adamın kokusuydu bu. Pahalı ve seksi kokan o parfüm. Arkasını döndü ve adamla göz göze geldiler.adam bu sahneyi sanki çok uzun zamandır planlıyormuş gibiydi. Kadına daha da yaklaştı. Bu gece yalnız geçmeyecekti. ve yanında olmasını istediği kadın, az önce gördüğü kadındı.

Yanına daha da yaklaştı, kadın ise adımlarını hızlandırdı.
İstemediği buydu, bir hikaye başlamak istemiyordu. Aslında bir hikayeyi başlatacak her oluşum mevcuttu. Ama bunu kaldırabilecek bir yapıda değildi. Daha da hızlandı.

Bir şeylerden kaçmak, hem de istediğin halde kaçmak çoğu zaman daha da sıkıntı verir insana. “belki” ile başlayan cümleler işte tam da bu noktada başlar konuşmaya. Bir cümleyi susturamayacak kadar aciz oluverirsiniz böyle anlarda. Bir sevişme anıdır sanki, daha ileri gidişine “hayır” diyememeniz gibi. böyle cümlelere başladığınızda, aslında pek çok bitmeye başlar. kendine olan saygınız dahi. yoldaki bir fahişeden farkınız olmaz böyle zamanlarda. kısa süreli küçük düşürüşlerdir bunlar.

Adam adımlarını daha da hızlandırdı fakat anlaması gerekeni anladı ve döndü başka bir yola doğru. Aklında sadece kadınla geçirebileceği akşam vardı. Bu kadın için de öyleydi aslında. öyle bir arzu vardı ki aralarında, Ne kendilerine itiraf edebiliyorlardı ne de birbirlerine. Hatta bu istek, o saniyede ikisini de kemiriyordu. Kadın çantasından bir ıslak mendil çıkardı ve boynunu sildi. Kendisini kötü ve kirlenmiş hissettiği zaman yaptığı bir şeydi bu. Adam ise üçüncü ya da beşinci sigarasını yaktı kendi nezdinde. Bir çakmağın neleri daha yakabileceğini düşündü. Bir mağazayı yakabilirdi mesela ya da yatağa bağlanmış bir kadını. Evet, en çok da böyle bir şey yapmak istedi. Etrafı tamamen alevlerle çevrili bir yerde bir kadınla delicesine sevişmek ve kadını sonra yangının içinde bırakmak.

Düşünceler çok hızlı geçtiği zaman akıldan, öyle bir an olur ki insan kendi yaptığı hareketi kendine açıklar olur. Şu an yürüyorum, şu an gülüyorum, şu an üşüyorum gibi. sonra da toparlamak için gözlerini kapatır. “Şu an gözlerimi kapatıyorum.” ve kapanır gözler. Ama karanlığın misyonu sona ermez burda. asla ermediği gibi.
Kadın, sonsuz bir yoldaymış gibi hissetti. Adam ise sonsuz bir düşünce halindeydi. Bu ilk bakışma ve konuşmadan sevişme, ikisini de çok etkilemişti. Ve şimdi ikisi de birbirlerine karşı daha çok arzu duyuyorlardı.

Gerçek Çocuklar: Pál Sokağı Çocukları

20 Salı Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 13 Yorum

Etiketler

ankara tiyatrosu, çocuklar korkunç allahım, öznur doğan, boka, budapeşte, fazıl hüsnü dağlarca, ferenc molnar, feri ats, freud, kapitalizm, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, nemescek, oznurdogan.com, pal sokağı çocukları, pal sokağı çocukları hikayesi, pastor kardeşler, peter pan, tarık demirkıran


Biliyorum ki içinizde çocuk kitaplarının aslında sadece çocuk kitabı olmadığını bilenler var. Ben de öyle düşünüyorum. Hiçbir çocuk kitabı sadece çocuk kitabı değildir. Sözüm ona çok satmış, dillerden düşmeyen kitaplardan çok daha sağlam kitaplar çıkar onlardan. Çünkü insan en iyi çocuk olduğunda anlar.

Peter Pan’i okuduktan sonra çocuk hikayelerine bir sempatim artmıştı üniversite 2. sınıfta. Durmadan tüm klasikleri okumak istiyordum fakat araya bir sürü kitap girdi her zaman olduğu gibi. Pál Sokağı Çocukları’ndan uzun zamandır haberdardım ama bir türlü okumak aklıma gelmiyordu. Tâ ki 2 hafta önce televizyonu izlerken Ankara’da Pál Sokağı Çocukları’nın tiyatrosu oynandığını görene kadar. Türkiye’de ilk defa Pál Sokağı Çocukları sahneye taşınıyordu. Hemen kitabı okumam gerektiğini anladım, eve dönerken doğruca kitapçıya uğrayıp kitabı aldım.

Kitabın başında çevirmen Tarık Demirkan’ın isimlerin okunuşlarını yazdığı bir bölüm var. İşte o anda farklı bir dünyaya kapılar açıldığını anlıyorum. Şimdiye kadar kimse bir ışık olmamıştı bu isim konularında. Tekrardan çocuk olmak istedim, her şey en temiz hali ile ortaya çıksın, birileri bana söylesin neyin nasıl okunduğunu diye.

Çevirmeye başladım sayfaları. Sayfalar sayfaları izliyor; Nemescek ve Boka, Feri Ats ve Pastor kardeşler. Minik değil bunlar gerçek birer askerler. Görevlerini müthiş derece önemseyen küçük adamlar hepsi. O an durup düşünüyorum, küçükken oynadığım tüm oyunları nasıl ciddiye aldığımı. Kiremiti nasıl dilim dışarıda kırmaya çalıştığımı, kafamı nasıl yan tutup gözlerimi kıstığımı.

Çocuk demek aslında bilmeyen demek değil, çocuk demek en çok bilme ihtimali olan demek. Çocuklar aslında öyle ölesiye sevimli de değil. Sizin inandıklarınıza inanmazlar, sevdiklerinizi sevmezler. Aksidir çocuklar, muhalefettir.

Nasıl demiş şair Fazıl Hüsnü Dağlarca;

Çocuklar korkunç Allah’ım;
elleri, yüzleri, saçları…
Uyurlar bütün gece
yok sana ihtiyaçları.

Çocuklar korkunç Allah’ım,
bebek yaparlar haçları.
Aşina değiller hatıramıza,
severken aynı ağaçları.

Belki de size şiir tam tersi olması gerekiyor gibi gelebilir. Çocuklar korkunç değildir çünkü size göre. Ama aslında korkutucu derecede doğaldırlar. Bir çocuk teni gerçek olamayacak kadar pürüzsüzdür, tekinsizdir. Ha keza gözleri ve saçları da.

Duadan bihaberdirler bir de. Biz her gece kendi vicdanımız ile konuşmak zorunda kalırken onlar derin ve tatlı uykularındadırlar, ihtiyaçları yoktur bir tanrıya. Haç nedir bilmezler, dini simgeler bir oyun meselesidir belki de.

Ve bilinçleri, hatıraları sadece varlıkları iledir. Siz onlardan aynı anlayışı bekleseniz de bir ağaç sadece ağaçtır onlar için. Bilmezler sizin yüklediğiniz manalar.

İşte bu açıdan Pál Sokağı Çocukları en cesur büyükten cesur, en akıllı adamdan daha akıllıydılar. Savaş planı yapacak, mertlik ve namertlik üzerine sözler söyleyebilecek kadar akıllı ve bilinçli. O sokağın çocukları aidiyetin ne demek olduğunu iyi bilen çocuklardı. Arsa’larını korumak her şeyden önceydi, çünkü arsa onların oyun alanıydı.

Korkusuzca savaş kuralları koyabilecek, defter tutabilecek ve oylama ile başkan seçecek kadar özgürdüler.

Yine de sadece çocuklar çocuk değildi, Freud devreye girerse birer minik şeytandılar ve bu yüzden birbirlerine cezalar da veriyorlardı, ölüme de yolluyorlardı.

Bir anne ve babanın evlatlarını kaybetme sahnesi ise akıllara kazınacak gerçek bir olay gibi yanıyordu kitabın sonunda. Minik bir çocuk gerçek bir savaşçı gibi savaşmış, bu uğurda hastalanmış ve fakat yine de savaşı kazandıran atılımı yapmıştı. Kendisini de ölüme atmıştı tabii ki de en az Feri Ats kadar.

Nemescek narin vücudu ile yatağında kaldığında ben de yatağımdaydım dün gece. Çocuklar ne olduğunun farkında değillerdi, ama ben biliyordum bir yanlışlık olduğunu bu işte. İçimde hala bir çocuk olduğunu. Hala Nemescek için umut besleyebildiğimi gördüm. Umutlar bazen sönmek için toplanıyordu. Kitabın kapağını çevirdiğimde yakın arkadaşımı kaybetmiş gibiydim, gözlerimden akan yaşlar sadece Nemescek için değil, kaybedilen arsa içindi. Bir dişlinin çarkı daha dönüyordu toprak denen şeyin üzerinde.

Yağmur Hikayesi VI

19 Pazartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Anlatmaya çalışmak ile anlatabilmek arasında ince çizgide kalmak çoğu zaman sinir bozucudur. Haberdarsınızdır pek çok şeyden fakat haberdarlığınızı bilemeyecek kadar da bitkisel hayatta. Pek çok doğrultuda yaptıklarınız ve yapmak istedikleriniz çelişir.

Kadın bir an önce yeni bir sigara yakmak ile çekip gitmek arasında kaldı. Sadece tente altında yaşamaya karar kıldı. Yağmur dindi, yavaş yavaş kişiler dağıldı. Geriye kalan sadece adam ve kadındı.

Bir asansör, bir otobüs ya da başka bir yerde tanımadığın birisiyle kalmak, insan davranışlarını etkiler. Susmak, sadece o anda kişilere yüklenen bir misyondur. Konuşmak koca bir tabu. Yanındaki ile göz göze gelmek dahi yasaktır böyle anlarda. Belki de kısa yollu kollektif yıkımdır bunlar. Bir yerlerde birilerini yakalar, kısa süreli sinir bozukluğu yaratır ve bırakır gider.

Kadın, adama doğru yaklaşmak isterken pek çok şeyden vazgeçti. Yaklaşmak yeni bir şeylerin başlaması olacaktı çünkü ve kadın bu yükü kaldırabilecek kadar kabiliyetli değildi. Öyle olsaydı şimdiye kadar zaten yalnız kalmazdı. Bu düşünler içinde, adam da aynı şeyden muzdaripti. Kocaman bir boşluk içinde yaklaşık 36,5 yıl çabalamış ve hala durulmamıştı. İstediği öylesine sakin, öylesine ıssız bir yaşamdı.

Kadın topuklu ayakkabısının tokasını düzeltti, eteğini kalçalarına yerleştirdi ve gömleğine son olarak düz bir görüntü verdi.
Minik bir tebessüm ile adama baktı. O anda içinden gelen pek çok şeyi o anda dizginledi. Sadece ufak şeyler ile mutlu olmak isteğini dahi. Ve topuklu ayakkabılarından çıkardığı aheste sesle köşeden döndü.

Adam, saatine baktı. Düşüncelerinin akış hızına şaşırdı, pek çoktur burdaydı. gitmek istedi. aslında herhangi bir yere değil, kadının peşinden. gitmedi.
Gitmemesi gerektiğini biliyordu. bir hikaye başlatabilecek her şeyden uzak kaldı. En dipte, en alakasız noktada sıkışıp kalmak işine yaradı.  Kadın, köşeden dönüp; tarihsizliğe ve zamansızlığa uzandı, adam yağmurun bitişine duacı olarak ceketini düzeltti. Aynı köşeden döndü.

Eğer bir köşe varsa bir hikaye yaratabilecek, pek çok hikaye yaratabilir aynı anda. Birisi için yeni olarak görülen bir hikaye, pek çoğu için alakasız bir görülür. Hikaye yaratmak bir noktada bitse de, kahramanların misyonu asla bitmez. Onlar hikaye dışında devam eder işlerine.  Adam, kadının peşinden gider. gerekli olan her şey, yazar dışında devam eder. Karakterlerin bir hiç olduğunu düşünmek; çoğu zaman düşüncesizliktir.
Bir köşe, pek çok şey yaratabilir. bir aşk, bir sevgi, bir hikaye.
Pek çok kişi, bir köşe arar.
Sadece arar.
Arar.

Yağmur Hikayesi V

19 Pazartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Asla mükemmeller yaratmayan kişiler için, bir şeyleri çabucak yapmak ya da tamamıyla yapıp bitirmek zor gelir. Çünkü yapması gereken şeyler içinde kendi ile çelişir. Bu, beraberinde tembelliği de getirir. Çoğu tahlil unsurlarının bir arada kullanıldığı zamanlarda karakterler muhakkak bir şeylere zorlanır. Bir iyilik ya da kötülük haline, ululuk ya da adilik haline hatta ve hatta fazlasıyla açık ve kapalı bir hale. yazar için kolay olan şey bir karakterin yönünü belirlemek değil, onu bu yönde anlatmaktır. eğer karar verirseniz bir şeylere, işte o zamandan itibaren kolaylaşır çoğu şey.
Adam, kadına bir sigara uzattı ve sakince kendi de bir sigara aldı. bu eşlilik durumu genel bir kriterden çok, yağan yağmura küfür niteliği taşıyan bir hareketti.

Adam yağmurları ve bu yağmurlar ile birlikte gelenleri sevmezdi. Sevmek istemezdi. Bir şeyleri yağmurda kaybetmişliği de yoktu oysa. Yani, dönüp dönüp hatırlayacağı bir çocukluk nevrozu da yoktu, gençlik psikozu da. Bilakis, oldukça rahattı bu yandan. fakat sevmiyordu yağmuru ve onunla birlikte gelenleri.
Bir kişinin yağmuru sevmediğini duyduğunuz da sanki siz çok severmiş gibi şaşırır kalırsınız. Oysa ki yolda paçalarına sıçrayan yağmurdan en az siz de onun kadar nefret edersiniz. Şöyle düşünürken, bahsedilip durulan klişe yağmurda ıslanma durumu ise çoğu için gerçek olamayacak kadar hayaldir. çünkü yağmurda ıslanmak, ıslanmaktır. Bir yıkanmadır ve bir veveyla içinde çoğu insan tembeldir. Yağmurda ıslanmak meşakkatlidir. Yağmurda ıslanmak sorumluluk ister.
Kadın ise oldukça hızlıydı bu konuda. Sigarasını yaktıktan sonra yoğun bir duman çıkardı. duman, yakmak istediği pek çok şeye tanıktı. Yanındaki adamdan gelen parfüm kokusuyla yağmur kokusunu karıştıran bu lanet günü yakmak istiyordu ilk olarak. Ama sorunlu bir kadın olarak görünmek ona göre bir şey değildi. Tam da istediği aldığı sigaradan zevk almaktı, eğer alabilirse.

Yağmur dinmek bilmiyorsa, çoğunlukla duygular da dinmek bilmez. Tente altında duran insanların bir film karesinden farklı kalmaz ve birilerinin canı mutlaka sıkılır. Yağmur kasvet verir, insanın duygularını sömürür.

Zamanın akışı ile pek çok kişi ayrıldı tente altından. Kadın ile adamın sigaraları ise bitti. Kadın, kendini konuşmak için zorunlu hissetti. Bir şeyler söylemek isterken sadece kekeleyip kaldı:
– Je su, je suis..

Yağmur Hikayesi IV

19 Pazartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Eğer bir sigara ile başlarsa bir ilişki, genellemeler içine sokularak çoğu zaman “başlar” ilişki olarak görülür. Sigara sadece bir sembolse arada görülen, bu sembole karşılık veren herhangi bir canlı da alıcı olur bu durumda. Ve iletim yolları arasında gözler var ise, bir şeylerin başlamaması için başka şeylerin olmasına gerek yoktur. Bir kıvılcımın bir yerden bir yere gitmesine, bir yerlerde yer edinmesine ve bir kişide belirmesine sebep olacak çoğu şey ki bunlar pek çok insan için farklı şeylerdir; neden olan şey, bir başlatıcı kabul edilir. Bütün bir duygu yoğunluğu içinde bir sigaranın yanışı sadece akciğerlere olan bir yardım değildir, ortamın gelişimi için gerekli olan yatay geçişi de sağlar. Sigara yandıkça, nelerin de onunla birlikte yanıp gittiğini tahmin etmek dışarıdan bakan birisi için zordur. Çoğu zaman bir sigara çok sıradan kimi zaman ise değişilmeyen bir ayrıntıdır ve ne olursa olsun bir sahnede sigara geçer ise, işte o sahnede sigara kesinlikle yakılır.

Uzunca bir süre göz göze bakmanın etkisi ile adam cevap verse de bu soruya kadının duyması işten değildi. Ne istediğini unutmuştu çünkü, aradan geçen belki de bu kısa süre, adamla olan algı bozukluğuna inat kendisine döndürmüştü her şeyi.

Bir kişiye dışarıdan baktığınızda çoğu şeyi anlayamazsınız bu yüzden ve bu yüzden insanlardan kaçmak istersiniz. Öyle bir kaçmaktır ki bu, ne istediğinizi kendiniz dahi bilmeden bir o yana bir bu yana yuvarlanmaktır hayatın içinde. Önemli olan ise neleri ezip geçtiğindir. bir tanımsızlık peşinde koşarken, hangi tanımları çiğnediğindir. Eğer yağmur yağıyorsa ve insanlar bir tente altına toplanmışlar ise, bir şeyler olacak demektir.

Yoğun bir parfüm ile toprak kokusu vardı tam o anda saat 21,15’i gösterirken. Yağmur ile birlikte gelen toprak kokusuna pek çok kişinin tahammülü yoktur aslında, önemli olan tek şey pek çok kişinin toprak kokusuna iyi demesidir onun nezdinde ve o da arkada kalmamak için iyi der. böyle bir durumda aradan seçtiği parfüm kokusuna sığınmak ise, gerçek bir sığınmaya eşdeğerdir. Kocaman bir boşluktan kurtulmak istercesine çırpınmak. Lanet bir toprak kokusu arasından yoğun ve şehvetli bir parfüm kokusunu alabilmek. Bu sırada neler dönerse dönsün kişilerin beyinlerinde, eğer bir tente altındaysanız ve üşüyorsanız yüzünüzden belli olan tek şey hoşnutsuzluktur. Uzun zaman sıcakta kalıp, üşüyor olmanın verdiği huzursuzluk.

Yine de adam kafanı çevirip bakabildi bir anda. o an nelerin kayıp nelerin kalacağı pek çok rivayete göre değişiyordu kadında. Kadın sabırsız adam ise gerektiğinden fazla sakindi, çoğu zaman sinir bozucu bir boyuta varırdı bu. İşte bu miskinlik halinde cevap verdi;
– Oui. J’ai…

Yağmur Hikayesi III

19 Pazartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Bir bakış çoğu filmde yeni bir başlangıçtır, kız köşeden dönerken (ki bizim kahramanımız da dönmüştür bu köşeden) birisiyle çarpışır ve her şey başlar. Ya da bir duraktır beklenilen yer ve bir bakışma çoğu şeyi başlatır.

Adam, kadına baktığında gördüğü şeyin farkında değildi. Görüyordu fakat neyi gördüğünden, nasıl gördüğünden ya da neyi görmesi gerektiğinden bi’haberdi. kadın ise bütün dünyanın sinsiliğini ve fesadını içinde barındırabilecek kadar şehvetliydi. Baktığı bir kişiyi etkilemek için deneyeceği yollar birden fazlaydı ve bir yağmurlu havada bir tente altında eğer birisiyle göz göze gelebiliyorsa, işte o zaman yine dönecekti bir senaryo aklında.

Dünyada pek çok hikaye de buna dikiz gidiyordu zaten, bir taraf muhakkak diğerinden daha fazla hilekar ya da daha aptal oluyordu, sonra her şey son buluyor gibi görünüyordu. son buluyor muydu peki? pek çok kişiye göre hayır olur bunun cevabı fakat kahramana kalırsa evet idi.

En sonunda gördüğü şey bir çift gözden çok yanan iki adet odun parçasıydı kadının gözlerinin tam ortasında. Adam, “görme”nin rahatlığına erişmiş halde bakıyordu artık kadının gözlerine ki bu gözlerde gördüğü şeyler onu tatmin etmişe benzemiyordu. Hayalinde canlandırdığı pek çok şeye tezattı bakışları kadının, bir o kadar da saçma. Bir kadın profili çizecek ise, asla böyle bir kadın çizmezdi. Çizse bile emindi ki bu hiç kimseyi ilgilendirmezdi.

Kadın, sakince yaklaştı adama, adamın parfümünü içine çekti, kaliteliydi. Anlaşıldığı üzere, parfümün sahibi kaliteli bir koku kullanıyordu. O parfüm kokusu yerine bir ten kokusunu da tercih edebilirdi ama şimdilik bu parfüm kokusu da idealdi. Kendi sınırlarıyla çizdiği bu adam profilini oturtmaya çalıştığı için uzun zamandır, öylesi yalnızdı. Hayır yalnızlığı içsel değildi, kendisi ile dolu bir yaşamdı onunki fakat arkadaşı yoktu. Sıradan bir duruma karşıt deli gibi doluydu kendisiyle. Sonsuz bir benlik içinde yüzüyordu. Sakindi bu yüzden ve adama yaklaştı sakince;
-Avez vous un cigaratte?

Küçüklü Büyüklü Şiirlerin Adamı e.e.Cummings

16 Cuma Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

a leaf falls, amerikan şiiri, öznur doğan, cummings, dr oetker, e.e.cummings, edward estlin cummings, kübizm, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, loneliness, majüskül, maroia, modern şiir, oznurdogan.com, profil, samet köse, soyut, wikipedia, yapı kredi yayınları


Bir garip adam Cummings, Amerikan Şiir’inde oldukça modern hareketler yapıyor. Çekirgeye benzeyen şiirler yazıyor bu adam. Harfleri sıralıyor ve görsel olarak size çekirgeyi gösteriyor harflerle. Acaba günlük yaşantısında nasıldı?

Hem ressam hem şair Cummings, yaptığı resimler Kübist akımdan etkilenerek yapılmış resimleri var. Oldukça güzel ve soyut resimler bunlar. Renkler canlı ve iç içe.  Düşündürmek istediği her şeyi bir araya koyabilmek için belki de böyle bir yol izlemiştir e.e.Cummings.

İsminin kısaltılmış halinde neden e.e. şeklinde yazıldığını merak edenler için önce ismin uzun halini paylaşıyorum; Edward Estlin Cummings. Yüksek oranda ses uyumu içeren bu ismin neden küçük yazıldığına dair ise şu açıklama imdada yetişiyor;

E. E. Cummings’in geleneksel olmayan majüskül (büyük) harf kullanma tarzı zaman zaman yayıncı ve okurları tarafından isminin küçük harflerle ve araya nokta konulmadan yazılması suretiyle öne çıkarılmıştır. Ölümünden sonra eşi tarafından bir kitabın önsözünde belirtildiği üzre yazar sadece küçük harf kullanarak şiirlerini yazmıştır. Böylece ismi resmi olarak “e. e. cummings” olarak değiştirilir. Fakat daha sonra, Cummings tarafından eserlerini Fransızcaya çeviren kişiye yazılan bir mektup incelendiğinde isminin yazılışında büyük harf kullanılmasını tercih ettiği ortaya çıkar. Bugün Cummings’i araştıran bir kişi yazarın ismini küçük harfle yazmasının bir alçakgönüllülük göstergesi olduğunu düşünebilirken, bir diğeri bu durumu yazarın kibirli olmasıyla açıklamaktadır.Kısacası tartışmalar hâlâ devam etmektedir. *

Böyle ilginç bir adamın tabii ki de ilginç şiirlerinden örnek vermeden geçmeyeceğim. Şöyle bir şiir yazmış şairimiz;

l(a

le
af
fa

ll

s)
one
l

iness

İlk bakışta tamamen anlamsız gelen bu şiire birazcık ince yaklaştığınızda iki parça görüyorsunuz, birisi parantezin dışı, diğeri de parantezin içi. Parantezin dışında şu yazıyor; loneliness.

Parantezin içinde ise “a leaf falls” yazmakta. Bir yaprak düşüyor ve bu yalnızlıkla ilişkilendiriliyor. Mevsim elbette sonbahar, yaprak yalnızlığa düşüyor, yalnızca düşüyor, tek başına düşüyor. Şiirin içinde birden fazla “1” vurgusu var. İlk satırdaki ‘L’ harfinin küçük yazılması ve roma rakamı ile 1 yazmış olması. aynı zamanda ‘falls’un yine tek tek yazılan roma rakamına benzer l harfleri. Doğrudan kelime olarak geçen ‘one’ ki İngilizce’de 1 demek olduğunu bilmeyen yoktur. Ve sonra yine bir L harfi görüyoruz, 1 yerine geçen.

Peki şiir neden bu formda yazılmış. Sanki bir yaprağın düşüşü gibi yazılmamış mı? İlk başta tutunan bir dalda, sonra düşen ve en sonunda yerde uzunlamasına yatan.

Peki Cummings bu kadar güzel şiir yazmayı nereden öğrendi?**

Böyle enteresan noktalarla e.e.Cummings’in şiirleri insanı hem farklı bir boyuttan yakalıyor, hem de böyle şiir yazmanın nedenini sorgulatıyor. Bir şiirin ardında birden fazla anlam ve form olabileceğini gösteriyor.

e.e.Cummings’i ise Türkçe’ye Samet Köse çeviriyor. Cummings’in tüm şiirlerini toplayıp bir kitap yapıyor.

Cummings şiirine dair daha söylenecek çok şey var fakat bunları yazıp ders minvalinde yazı paylaşmak istemiyorum. Yoksa şiirlerinde hangi konulardan bahseder, ne yapar ne eder diye yazılacak nereden baksanız üç beş paragraf var. Ben yine de tadında bırakayım, bir yaprak düşsün ve yaprak hikayeler oluştursun.

*wikipedia

** DrOetker reklamı çirkin ağızlı kıza gönderme.

Elif Şafak Külliyatı (Üç eksikle)

15 Perşembe Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

amerika, araf, öznur doğan, baba ve piç, doğan kitap, eceg, elif şafak, ermeni, firarperest, gazete, isimler, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, mahrem, maroia, med cezir, metis yayınları, mevlana, otobiyografi, oznurdogan.com, pinhan, politics of fiction, roman, siyah süt, türk, tebriz, uçanev, uludağsözlük, zündüg, şehrin aynaları, şems, şişman


Bir hemcinsi anlatma süreci her zaman acılı olmuştur. Söylediğiniz her şey yanlış anlaşılmaya teşnedir çünkü. Kötülerseniz; kıskanıyorsunuzdur, iltifat ederseniz; yaranıyorsunuzdur. İşte bu yüzden biz kadınlar fikirlerimizi söylemeye çekinir hale geliriz. Söylediğimiz her olumsuz şeyin suçlusuyuzdur ve her iyi şeyin de sebebi.

Elif Şafak ile benim tanışma hikayem arkadaşımın Araf isimli kitabı bana vermesi ile başladı. Her kitapta olduğu gibi bunda da birazcık bekledim tavlanmasını kitabın ve sonrasında okudum. Nedenin bilmediğim bir yakınlık duydum kitaba, kelimelere. Sanki bu cümleler çok daha öncesinde kulağıma söylenmişti diye. Elif yakın gelmeye başladı bana.

İsimlerden bahsediyordu Araf, yabancı bir ülkede yabancı olarak kalmaktan ve insanın neleri kaybedip neleri kazanabileceğinden. İsimlerin öneminden bahsediyor, söylemenin öneminden. Yaşamanın ne demek olduğunu anlatmaya çalışıyor bir de zamanı şarkılara göre tahmin etmeyi öğretiyor. Araf tam da damağımda kapağında olduğu gibi tatlı bir tat bırakıyor, ben Elif’i bir başka yere koyuyorum. Bir kadının böyle efsunlu yazabilişini kutluyorum bir çikolata ile.

Aradan zaman geçmezse olmaz, illa bırakırım bir yazarın birden fazla kitabını okumaya karar verdiysem. Med-Cezir’i gazete ile birlikte alıyorum, baskısı oldukça kötü ama kitap kitaptır. 1 liraya kitap almanın hazzı ise dayanılmazdır.

Med-cezir Araf’tan farklı olarak deneme formatında. Bu yüzden parçalar alınabilecek, üzerine konulabilecek tarzda. Siyasi görüşüme aykırı olduğunu düşündüğüm birkaç yerden sebep hafiften bir kıpırdama olsa da yüreğimde aynı şekilde sevmeye devam ediyorum Elif’i. Elif olmak zordur çünkü bu ülkede. Parça parça Ay’ın dönüşünü izliyorum, Med ve Cezir’den haberdar oluyorum insan ruhunun. Med-Cezir’i tekrar okumak istiyorum bir süre sonra. Tam algılayamadığım şeyler olduğunu düşünüyorum.

Bir sonraki durağım arkadaşımın bana hediye etmesiyle Şehrin Aynaları oluyor. İlk başta kitabın rengini seviyorum ve bir de üzerindeki fotoğrafları. Sonra başlıyorum büyük bir iştahla kitaba, aradan da süre geçmişken hazır. Şimdiye kadar okumumuş olduğum iki Elif Şafak kitabından daha farklı geliyor fakat bu kitap. Takip etmekte zorlanıyorum, bir sürü kişi var bir sürü cin var ortalarda gezen. Kitabı başladığım gibi bitirme hırsım ise ortalıkta kol geziyor. Dünya’da birden fazla kişinin tek hikaye etrafında buluşabileceğini anlatıyor tekrar bana. Zaten o kadar çok isim geçiyor ki kitapta takip edilemiyor olmasının bir nedeni de o. Aklı karışıyor insanın, Elif Şafak kafa karışıklığını seviyor. Kitabın son sayfalarını okuyabilmek için otobüsten inip durakta okuyorum. Kitabı durakta bitiriyorum. Bir sonraki otobüs gelene kadar üşüdüğümü hiç hissetmiyorum. Sanki Eceg ve Zündüg benimleler o anda.

Firarperest çıktıktan sonra hemen alıyorum. Elif yine ne yazmış diye merak ederek. Çünkü beklentilerim oldukça yüksek o anda. Daha iyisini yazmış olmalı diyorum. Şehrin Aynaları ile Firarperest arasında bayağı bir vakit var çünkü. Fakat kitabı okudukça bir boşluğa düşer gibi hissettim kendimi çünkü kitap kendi köşe yazılarından bir seçki. Böylesine gaza gelip farklı bir roman beklerken Elif’ten bu kazığı yemek hoşuma gitmiyor tabii ki. Birazcık kızıyorum kendime. Neyse diyorum, telafi edeceğiz.

Siyah Süt’ün bir otobiyografi olduğunu bilerek okumaya başlıyorum fakat sanki Elif tekrara düşüyormuş gibi hissediyorum. Yani hep aynı duygu minvalinde hareket ediyormuş gibi. Yaşadığı şeylere de üzülmüyor değilim tabii, depresyonla geçirilen ilk annelik dönemleri gerçekten zordur, şahit olmuşluğum vardır fakat işin içine yine cinler giriyor, yine bir şeyler oluyor. Kitabı okuma sürem uzadıkça uzuyor. Bitsin diye gözünün içine içine bakıyorum kitabın fakat kısa bir şey de değil namussuz. Kitapta en çok sevdiğim noktalar ara ara farklı Elifleri gösteren çizimler oluyor. Onlara geldim mi yenileniyorum, gücüm artıyor. Kitap bitiyor, ne diyelim iyi ki anne olmuş Elif Şafak diyorum fakat toptan aldığım Elif kitaplarına bir bakıyorum. Daha sırada Mahrem, Baba ve Piç ve Pinhan var. Hey gidi.

En uzun kitaptan en kısa kitaba doğru gitmeye karar veriyorum. Uzun zaman sonra Elif’ten güzel bir roman okumanın zevkini yaşıyorum fakat bu sefer. Ermeniler, Türkler birbirine karışıyor. Uzun zamandır aradığım çeşitliliği tekrar buluyorum Baba ve Piç’te. Yakın olan kültürler ile uzak olan insanları, uzak olmaya çalışan insanlarla kendini zorla yakın eden kültürleri görüyorum. Gülümseme tam da dudağımın kenarında, kitap okumayı sevdiğimi hatırlıyorum. Baba ve Piç’te geçen bar sahnelerini seviyorum. Saçma sapan ve amaçsızla yapılan konuşmaları seviyorum. İnatçı kadın figürleri ile lanetli erkeklerin hikayelerini seviyorum. Kocaman bir ailede yaşamadığım için üzüldüğüm dakikalar da olmuyor değil. Kitap bitiyor, üzerime hüzünle karışık bir mutluluk çöküyor. Birleşen hayatların varlığını seviyorum çünkü çok.

Mahrem, Baba ve Piç’in bıraktığı o arafı çözmeye geliyor. Mahrem’i diğerlerinden farklı bir yere koymam gerektiğini biliyorum. Şişman şişman gezesim geliyor, bir şişmanın ne hissettiğini bildiğim için kendime gülüyorum. Mahrem üst sıralara doğru ilerliyor, son bir kitap kalıyor Elif’ten ama artık Elif biraz tat vermemeye başlıyor. Sorun bende mi Elif’te mi bilmiyorum. Mahrem’deki sözlüğü en çok ben merak ediyorum, aralarda sinsilik yapıp sayfaları karıştırıyor ve kelimelere bakıyorum. Sözlük karıştırma tutkumun böyle bir kitap üzerinde yer alabilmesine seviniyorum. Sabırsızlığıma ise tekrar tekrar gülüyorum. Başımıza gelecekler var, kediyi öldüren meraktır.

Elif ile arkadaşlığımızın son durağı Pinhan. Evdeki Elif Şafak kitapları bittiği için biraz üzülüyorum, biraz da seviniyorum. Bu kadar üst üste okumuş olmanın verdiği rahatsızlığı duyuyorum ama hepsine söyleyecek birkaç şeyim olduğu için de seviniyorum. Elif beni araflardan araflara atıyor. Pinhan diğer tüm kitaplardan daha farklı, daha ağır dili şimdiye kadar okuduklarım arasında. Bir de ilk yazdığı kitapmış oysa ki bu Elif’in. Pinhan vurucu hali ile gözümde küçük ama etkili kategorisine giriyor. Ağdalı cümleler, devrik cümleler, şiirler… Hepsi Pinhan’da. Pinhan sadece hikayesi değil kapağı ile de beni etkiliyor ve ben Elif Şafak sayfasının kapanmasına 3 kitap kala bırakıyorum Elif okumayı.

O zamandan sonra tekrar Elif Şafak kitabı almadım ama hemen ardından TED’de şuna denk geldim;

http://www.ted.com/talks/lang/en/elif_shafak_the_politics_of_fiction.html

Ve okuduğum tüm romanlar, Elif hakkında düşündüğüm her şey Elif tarafından anlatılmıştı. Tekrar tekrar izlemek istediğim bir konuşmaydı bu. Hem İngilizcesi’ne hasta olmuştum hem de anlattıklarına. Elif’i %80 oranında sevdiğimi anladım sonra.

Seçtiği hikayeleri ve anlatış şeklini seviyordum Elif’in. Kadın olarak başarılı oluşunu seviyordum. Kadın olarak kadın olmanın ne demek olduğunu anlattığı için seviyordum Elif’i. Bir sürü şey daha vardı sevdiğim şey Elif’te. Sevmediğim şeyler onların yanında az olsa da vardı mutlaka; Mevlana ve Şems’e sürekli sırtını dayaması, günlük yazı şeklinin roman üslubu ile aynı olması gibi gibi.

Ama bazen idolüm dediğim kadına benzetirim Elif’i, severim içten içe. Siyasi görüşümüz üst üste gelmese de severim Elif’i.

http://www.uludagsozluk.com/e/12878106/

Bunu da yazmışım daha öncesinde, şöyle böyle işte.

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...