• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: kitap incelemesi

The Other Side of Medallion

24 Salı Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

abc, afghanistan, al qaede, amerika afganistan işgali, amerika afganistan savaşı, amerika birleşik devletleri, amerika ırak işgali, amerika ırak savaşı, öznur doğan, cbs, cnn, dünya iş merkezi, el kaide, fox, george w. bush, ikiz kuleler, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, nbc, oznurdogan.com, rusya afganistan savaşı, soviet union, soğuk savaş, taliban, twin tower, united states of america, US, us amry, world trade center, ıraq


Excuses, reasons and reality… For us, they are different concepts but for United States, there is a huge chaos. On October 7, 2001, when US army stroke against Afghanistan, George W. Bush announced that  “Good afternoon. On my orders, the United States military has begun strikes against al Qaeda terrorist training camps and military installations of the Taliban regime in Afghanistan. These carefully targeted actions are designed to disrupt the use of Afghanistan as a terrorist base of operations, and to attack the military capability of the Taliban regime.” But was that true? Did they really invade Afghaistan because of 9/11 and did they have got right to invade?

When Soviet Union invaded Afghanistan in 1979, United States and Soviet Union were engaged in the Cold War which made United  States join the war between Afghanistan and the Soviet Union. In this war, United States supported Afghanistan and sent army in order to defeat the Soviet Union. Yes, as we know Soviet Union was defeated and US took its army back. But there was something good / bad for US. While hot war was happenning in Afghanistan, Al Qaede and Taliban took shape and started to govern whole country. This action made US ready to do some naughty thing.

In 9/11, Twin Towers of World Trade Center  were hit and collapsed by a suicide plane. And all eyes turned to Bush. Now that he got a chance to invade Afghanistan, of course he did everything what he could do.  First, more than 75 retired officers have been coached by government and military officials to ‘spin’ the news about attack—or simply lie—on countless network and cable channel news programs and talk shows. Fox News has led the way in presenting these individuals to the public, but NBC, CNN, CBS and ABC have followed suit.

In order to legalize their action, the US made so called surveys and media organs published those wrong results, made everyone think that there was nothing wrong and bad about invading Afghanistan because the Taliban regime had killed their brothers, sisters and parents. Indeed, in USA many people didn’t believe those lies and turned their face to ignorance.

If you have an excuse for invading somewhere it makes you right as we can see in Iraq, 3 years later. But if you think that you can deceive everyone and every country, you are wrong. But! If you are United States, you don’t have to prove yourself. You can just make up an story, excuse even history, manipulate media organs and congressman, take your army and go. And you can do it for freedom(?). For Afghanistan, US goverment were so certain that they put the blame on Taliban for 9/11. For Iraq, US goverment were so certain that they took freedom with them and gave to Iraqis and they were also so certain that Iraq had got weapons, they went to defuse those weapons. And they stayed there. Still staying. And they will stay until 2014 in Afghanistan.

When we check magazines and web sites we stil find news about the Us army and their action in Afghanistan or Iraq. Just last week, we learned that the Us army won’t go back until 2014. But 4 days ago, there was a news which is titled as “U.S. troops posed with body parts of Afghan bombers” and most of said that “What the heck is that?!” That was a bleeding excuse and result.

Until today, we saw many pictures of those tortures and cruelty. Soldiers in Afghanistan didn’t only kill but also ruin, burn and mock at Afghan people. This is not a generalisation but reality. Just a little part of this news explains everything about the US attitude, the army, hypocrisy of goverment and even media.

Though these pictures were taken 2 years ago, they are published now. In these pictures we can not only see dead bodies but also the US goverments attitude towards them. For these pictures Pentagon says that “Most certainly does not represent the character and the professionalism of the great majority of our troops in Afghanistan…. Nevertheless, this imagery — more than two years old — now has the potential to indict them all in the minds of local Afghans, inciting violence and perhaps causing needless casualties.”. They still insist on the rightness of war and invading saying that “Come on, they are just bad apples.” They ignore what they did to a country, unarmed civil men and else.

The army also made explanation about situation saying that they started to investigation. Yeah sure, everyone know that those soldiers will only be warned and released on bond. They will stay there until 2014 and no one can do anything for this.

How about media organs? We know that those pictures were taken 2 years ago and they were even sent those times. Why didn’t any of them, NBC, ABC, CNN etc. insist upon this event, this war. Why they are programmed to forget everything and try to erase our memories?

You can see many questions but one answer; the United States and its aim of hegemony. Though its all excuses are based upon supposedly survival, (as in Afghanistan event: 9/11 and fear of Taliban’s future attacks, in Iraq: heavy weapons and Iraq’s possible attacks)  we can easily figure out that they are all for hegemony. And with those attitudes and incident we see that master of the World (I don’t think so) becomes monster of the World (needless to say).

Öznur Doğan

Istanbul University

American Culture and Literature

[This is my visa exam paper which is based upon Noam Chomsky’s book Hegemony or Survival in relation to current news.]

Hayatın Öte Kıyısı: Yunanistan

22 Pazar Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, buğra batuhan berah, georgos dalaras, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, notis sfakianakis, oznurdogan.com, yunan ezgileri, yunan müzikleri, yunan şarkıları, yunanca, yunanistan


Bir şarkının neler yapabileceğini kestiremezsin bazen. Seni tam olduğun yerden alır, nereye götürdüğünüz zaten fark edemezsin. Yunan şarkısıdır bu şarkı. İçine dolar, nefesini doldurur. Taa içine kadar, ilk nefes alışının başladığı yere kadar.

Hatta ilk insanın ilk nefesine ulaşır şarkılar. Anlasan da anlamasan da lisanından ki lisan ile insan birbirinden ayrı gibi  görünür de hep aynıdır, için ısınır için yanar. İçinde bir duygu dalgalanır, gözlerin dolar. İngilizce değildir çünkü o saatte en bilinen dil ve en söylenen. Yunanca’dır. Yunansındır sen de çünkü.

Tüm şarkılara eşlik edebilecek haldesindir, karşında sevdiğin birisi ya da birileri varsa hayat tamamlanmıştır. Ne düşündüğün okulun kalır ve sınavların, ne de iş hayatın. Çünkü dinlenirsin hayatın en yoğun, en keşmekeş noktasında. İstanbul’dasındır ya da başka bir şehirde ama yüzün hem Yunan şarkılarına kıyıdır. Onun ışıltısını hissedersin teninde.

Bir masa kurmuşsundur, önünde rakın hem de en beyazından. Mezeler henüz tam gelmemiştir, garson hızlıdır çalışkandır fakat. Yay gibidir çalışmaya hazır vücudu. Rakına eşlik edecek özel insanlar vardır yanında. Rakına eşlik edenler çoktan şarkına da eşlik etmiştir, tabii ki hayatına da. Arkana yaslanırsın şöyle bir, koca bir nefes alırsın Yunan şarkılarından. O anda tüm vücudun yenilenir, bebeksindir; tam da büyümüşlüğün içindeki bebek.

Vazgeçtiğin arkadaşlar, senden vazgeçenler, aşklar, ümitler ve dahası hep aklındadır. Hayat acıların içinde belini doğrultmaya çalışan bir yaşlı çünkü, huzurevine de bırakılmayan. Yine de, tüm aksiliklere rağmen tek bir baston yetiyordur onu yürütmeye. Küçük bir kaldırım taşında dinleniyordur hep, sol elini sağ dizinin üzerine koyarak.

Sevdiğini daha çok seversin böyle gecelerde… En çok onun hatırası vardır aklında. Sesini duyabileceğin bir durumdaysan ne ala… Söyleyebiliyorsan yani Yunan’ın şarkısını elin adamına ya da kadınına. Nasıl da senin olur o insanlar, elin değildir o çünkü, senindir.

Tüm kıyılar senin kıyılarındır. Deniz senindir, denizdeki damlalar senindir. Aslında sen hepsisindir. Aynı anda, saydamsındır, şeffafsındır. Bilmediğin Yunan dilinde küçük bir harf, bilinmeyen isimsindir.

İşte ben de böyle hissederim hep ve bu yüzden Yunan şarkıları öldürecektir bizi. Ölürken biz, arkada onlar çalacak, Yunanistan’dan gelen bir rüzgar içimizi ısıtacaktır. Rüzgarın sesi ıslığa dönüşecek, yıldızlar bir kez daha parlayabilmek için yarışacaktır.

Ses suyun üzerinde daha kolay gider, nehirler ve denizler hep taşır bu yüzden sesleri. Duyduğun her şarkı, Yunan şarkısıdır şimdi içimde. Bizi bu Yunan şarkıları öldürecek ve yine onlar diriltecek dalarken biz sonsuzluğa.

Beş Sevim Apartmanı Altı Hayat ve Daha Fazlası

16 Pazartesi Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, beş sevim apartmanı, cinler ve perileri, deli kadın hikayeleri, delilik, delilik üzerine yorumlar, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, mine söğüt, oznurdogan.com, perilii ve cinli kitaplar, yapı kredi yayınları


Aynalardan korkarım ben, cinlere perilere de küçüklüğümden beri inanırım. Bu yüzden eğer tuvalete gideceksem gecenin bir vakti, tüm ışıkları yakarım da yürürüm koridorda. Çoğu zaman korktuğum için yorganın altına sığınır, bazen yine merak eder ve kafamı çıkarırım. Son iki gündür;

yine korkuyorum.

Önceki gün bir rüya gördüm; aynadaki yansımam bana kötü kötü bakıyordu, bir türlü dönmüyordu yüzünü başka tarafa. İlk gördüğüm aynada göz yanılsaması herhalde diye düşündüm ama ikinci aynada da kendimi iki tane görünce ve bir tanesi yine gitmemekte ısrarcıyken, hızla uyandım.

Korkuyordum… Uzun zamandır hiçbir korku filmine gözümün ucunu bile değdirmemiştim. Cinler ve perilerin varlığını çoktan unutmuştum. Okuduğum kitaplar da hep uzaktı korkudan ve türevlerinde. Ama beş kişinin hayatının birleştiği, hepsinin birbirinden farklı hikayelerinin olduğu (her kişi için en az iki) bir apartmanda, bir doktorun inceleme malzemesi olmaya hazırdım. Korkmak ve arzu etmek arasındaki ince çizgide korkarak gidip geliyordum.

Dün gece ise aynalardan korktum tekrar görürüm kendimi iki tane diye. İnsan ne kadar çok katlanamıyormuş meğerse kendisine. Bir tane yetermiş benden bana da. Ne gerek var ki ikinciye? Aynalara saklanan ve konuşan cinlere ne gerek var? Ne gerek var yatakların altından “tepeye çıkan” cinlere?

Ama var işte.

Çünkü ben, bir nazarlı bakış ile bir öküzün ölüşüne neden olmuş bir dedenin torunuyum. Çünkü ben en büyük baş ağrılarımı, birisinin gözünü üzerimde gördüğümde hisseden ve onu taşıyanım. Cinler ile arkadaşlık etmiş bir büyükannenin görmediği torunuyum.

Bilmeseydim, korkmazdım.

Bilmeseydim, korkmamayı tercih de etmezdim.

Cehalet en güzel şey değil bazen. İki gece üst üste uyuyamamak ve deliliğe yüzde sıfır nokta sıfır sıfır bir oranında yaklaşmak; pek çoğu için küçük bir mesele.

Benim anlatılabilecek birden fazla hikayem yok;

henüz.

Deli bir kadının anlattığı hikayeleri içim dolana kadar dinlemeyi seviyorum ben, çünkü deli kadınları seviyorum. Deliliğin en doğal şey olmasını seviyorum. Deliyi, deliyi bulmayı, deliliğe vurmayı da…

Biliyorum; delirmek herkese verilen bir şans değildir.

Aylak Adam’dan Aylak Kadınlığa Yolculuk

12 Perşembe Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

american beauty, aylak adam, öznur doğan, b., c., köşe, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, lokanta, maroia, olric, oznurdogan.com, oğuz atay, popüler roman, yağmur hikayesi, yusuf atılgan


Merdivenlerden çıkan adamların paçalarının kıvrım noktalarına dikkat etmek. Her kaldırım taşı karşılıklı farklı renkte midir yoksa aynı mı? Otobüs levhalarındaki noktalar neye göre yazılır? Her zaman gittiğin restorandaki garsonlar senden sıkılır mı?

Ben bunları düşüne ve gözetleyedurayım, bir de farkında olmadan Yağmur Hikayesi’nde bir ‘köşe’nin hikayeler başlatacabileceğinden bahsedeyim, aylağın teki çıksın ve aylağın tekini anlatsın. Uzunca bir süre reddettim Aylak Adam’ı okumayı, çünkü popülarizm kurbanlarından birisi olmuştu. Ne yapıp edip yine de okumalıydım, çünkü kitaplığımda en üstte duruyordu.

Ben kitabı okudukça kendimi buluşuma şaşırdım. Yürüyen merdivenlerin tırtıklı yeri ile düz yerinin bir araya gelişini görmek için sürekli merdivene bakışımı gördüm, merdivenden çıkanların paçaları nereden kıvrılıyor diye süzüşümü gördüm, American Beauty’deki bir poşedin rüzgarda savruluşunu kameraya çeken çocuğu hatırladım, hayattaki küçük ayrıntıların büyük yerlerini kavradım.

Bir de en çok gittiğim yerlere bir süre sonra gidemeyişimi hatırladım. Bıçak gibi kesişimi her şeyi. Tüm yaz boyunca gidip tüm garsonlarını tanımaya başladığım cafeleri mi söylemeliyim, üzerimde hatırları olmasına rağmen gitmekten vazgeçtiğim restoranlara mı? Neydi beni böyle kılan? Bağlanmaktan mı korkuyordum bir yere, yoksa onlardan mı korkuyordum bana bağlanacaklar diye?

İnsanların bana bağlanmak için adım attıkları anda korkuyordum onlardan, geri çekiliyordum. Bir kez daha uzaklaşmış oluyordum. Freud olsaydı kesin buna bir kulp bulurdu sakalını sıvazlayıp. Ama ben de bir süre sonra gitmek zorunda kaldığım (daha önce müdavimi olduğum) yerlerdeki kişileri görmezden gelerek zaman geçirmeye çalışıyordum. Hala da öyleyim. Değişen bir şey yok. Aslında dönüşen bir şey var. Aylak Adam’dan aylak kadına dönüşen bir şey var içimde.

Karşımdaki kişinin beni nasıl anladığını ve düşündüğünü tahmin etme isteği ağır basıyor. Bir tasarıma bakakalmak istiyorum. Günü ve geceleri sadece yorgandan başım çıkacak şekilde geçirmek istiyorum; bakalım kaç yüz şekil çıkacak tavandan. Ve bir de mesleğim sorulduğunda “Aylak kadın” demek istemiyorum. Böylesine nokta atışı bir şeye bağlanmak C’ye oldukça ters zaten.

Belki de benim de hiç durmadan anlatabileceğim uzun hikayelerim var sevgilime. Belki de benim de bir tikim var huzursuz ve uyumsuz hissettiğimde. Acaba ne yapıyorum ben? Burnumu mu çekiyorum? Yarım mı gülüyorum? Siz ne yapıyorsunuz? Sizler?

En son ne zaman bu kadar aylak ve ayıktınız? Bir hikayenin, bitmeyecek bir koşuşturmacanın peşine düştüğünüz oldu mu? Bir an önce bitsin diye dua ettiğiniz anlarınız?

Bağlanmaktan korktunuz mu? Sevgilinize çok bağlanıp gidememe korkusunun ağır basması ile ortaya çıkan özgürlükçü duygularınızı bastıramayıp işte o anda gittiğiniz oldu mu? Ben şimdiye kadar bir tek sevdiğim gibi bağlanmaktan korkmadım. Bir iş yerinden de kaçtım üçüncü ayın sonunda, ailemden de kaçıyorum yıllarca. Arkadaşlarımdan koptum örneğin, tek seferde. Yaşadığım yerden kaçmaya çalışıyorum uzun zamandır. Ama beni zorlamadan, rahatsız etmeden, yargılamadan sevebilenlerden; asla kaçmadım. Kaçamam da. Aylaksak o kadar değil. Aylak da değilim ya, neyse.

Nedir benim tikim? Mutlu olduğumda, gerildiğimde, ağlamak istediğimde? C nasıl fark etmişti ilk defa bir tiki olduğunu? Benim kulağımı kim koparırcasına çekecek? Peki soruları kim cevaplayacak?

Bir durup düşünmek gerek, ne kadar aylaksın? Ne kadar B ve ne kadar Ayşe?

Bu kadar yeter, şimdi de soru sormaktan kaçıyorum.

Altın Saçlı Kuzu

09 Pazartesi Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com


Köy yolları taşlıdır, bir ayağınızı bastığınızda diğer ayağınız yeni bir ses çıkarmaya hazırdır. Çakır dikenleri vardır yolların kenarlarında. Sarı ince oklarının ucunda siyah iğneleri ile, bir kere battı mı acıtması yaman olur namussuzun. Denizkestanesi gibi bekler durursun derinin üzerine çıkmasını. Ama her dokunduğunda diken ya da hareket ettiğinde derinin altında, hissettiğin bir acı vardır. Toprak acıtır, doğa acıtır seni.

Bebeğin doğduğu sene daha çakıl taşları serpilmemişti köyün yoluna. Topraklar undu, ufaktı henüz. Basılınca üzerine ses çıkarmazdı, sakindi ve bağışlayıcıydı. Sonra köye iki adam geldi, baktılar sağına soluna ve her yerine. Ölçtüler ve biçtiler. Bu adamlar ölçmede ve biçmede hep iyiydiler. Her evi ayırdılar, her çatı ve gökyüzü de çoktan ayrılmıştı birbirinden.

En çok minikler şaşırıyordu bu işe. Çünkü onlar sadece misket oynamak için çiziyorlardı toprakları. İnce toprak açılıveriyordu onların önünde, sakince izin veriyordu çizmelerine derisini. Ama çizdi adamlar en hassas noktalarından toprağı. Kimse çıkamadı evlerinden o anda. Altın saçlı minikten başka.

Kahverengi gözlerini dikti önce adamların gözlerine, tekinsizdi bakışları. Korktu adamlar. Bir çocuk nasıl böyle bakabiliyordu? Ama bakardı o. Şimdiye kadar ne zaman bir kediye eğilse bir tek uysallığı görmüştü. Köyde çok köpek yoktu, civar köylerdeki adamlar daha önce onları toplamıştı. Ne yapacaklarını söylemeden onların da götürülüşüne, tanık olmuştu minik.

Ama bakıyordu minik, hem de adamların gözlerine. Küçük bir çocuğun bakışları, iki adamı alt edecek kadar sert ve güçlüydü. Gitti adamlar, altın saçlı çocuk geri döndü evine.

Gün ve gece daha birbirlerine sırtını dönmemişti bu köyde. Güneş ve Ay hep birbirini takip ediyordu. Toprak hafif tedirgin, bu dostluktan pay çıkarıyordu. Bir şeyler hissediyordu hissetmesine de adlandıramıyordu. Üç gün sonra iki adam ellerinde 40 sayfa kağıt ile çıkageldiler köye. 40 haneli köyde, 40 ev sahibine  40 kağıt.

Altın saçlı miniği düşünmemişti iki adam da. Bir minik kağıt da ona getirmemişlerdi. Kızdı altın saçlı minik. Oysa giderlerken onların gözlerine bakmıştı. Geri gelmesinler diye bakmıştı belki ama, gördüğüne sevinmiş miydi sanki adamları?

Okumak kelimesi daha çok uzaktı ona, kelimeler uzaktı ve yarım yamalaktı. Annesinin ağladığını gördü, iki adamın 40 kağıt getirdiği akşam. Babası sakin duruyordu, babasını hiç ağlarken görmemişti ki zaten. Bir düşündü sonra, altın saçlı minik kendisini de ağlarken görmemişti hiç.

Aradan geçen günler ve geceler henü hala arkadaş iken, bir ses duyuldu köyün girişinden. Işıkları yanan bir traktör geliyordu günün ortasında. Düşündü altın saçlı kız, ne kadar gürültülü ve iz bırakan bir şeydi bu traktör. Kocaman lastiklerinin altında ezilip giden toprak büyük izler ile yaralanıyordu sanki. Traktörün römorkörü çakıl taşları ile doluydu. Döktüler taşları önce yollara. Ardından kamyonlar geldi ve gitti. Geldi ve gitti. Köy, şimdi bir taş yığınının ortasında kalmıştı.

Altın saçlı minik tuttuğu gibi kuzusunu, doğumuna tanık olmuştu onun, yürümeye başladı yavaş yavaş. Kolları yorulmamıştı henüz, ama her şey garipti etrafında. Toprak sızlıyordu sanki. Çakıl taşlarının sesleri, taşların değil miydi? Yürüdükçe yürüdü minik. Arada bırakıyordu kuzuyu yere. Oturuyordu yanına. Elini karnına koyuyordu, seviyordu tüylerini. Kuzu yorulmuştu sanki, derin nefes alıyordu. Sanki çakıl taşları, ayaklarına batıyordu.

Annesinden ayrılmanın acısı mı çökmüştü ikisinin de üzerine? Yoksa ait oldukları yerden mi? Geriye baktı altın saçlı minik, çok uzaklaşmış da değildi. Büyük bir yorgunlukla baktı bir köye, bir yere. Kuzu da yorgundu onun gibi, ama daha umut doluydu sanki. Bu sefer omzuna aldı minik kuzuyu minik kız. Geri doğru yürüdükçe koyun ağırlaşıyordu, ya da toprak ayaklarından çekiyordu onu içeri. Toprak, ait olduklarını istiyordu, sahip olduklarını.

Altın saçlı minik kız hiç bu kadar kararlı hissetmemişti, bu sefer çakıl taşlarının arasından geçecekti.

Yitik bir Ülkede Şiir Okuyan Kız

05 Perşembe Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öpücük damlası, bülent karslıoğlu, Cesare Pavese, düş görümlüğü, hakan cem, hiçlik kulesi, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, mecnun dalı, ogün kaymak, oznurdogan.com, sana şiir yazmasam olur mu, tezer özlü, yay ve ipek, yeşim ağaoğlu, yitik ülke yayınları, şükrü sever, şeref bilsel


Genç yaşın kısmi alzheimerıyımdır ben. Hatırlamam çoğu şeyi. Görsel hafızam kuvvetlidir fakat, bir gördüğümü bir  daha unutmam. Yine de kitaplardan cümleleri, zor hatırlarım hep. Yitikülke’yi nereden bulduğumu hatırlayamıyorum mesela. Ama tesadüfler güzeldir. Üzerine filmler yapılır tesadüflerin. Tesadüfler belki de tesadüf değildir. Rastlantı diye bir şey de aslında yoktur. Mesele oraya gelmeye başlarsa benim de bu kadar bilinçsiz ve unutkan oluşumun bir nedeni vardır belki de.

Bir soruya cevap verdim, Maveraünnehir nereye dökülüyordu? Ece Ayhan döküyordu bu nehiri hem de Meçhul Öğrenci Anıtı’nda. Sonra bir baktım elimde kitaplar. 7 kitap ve 8 hayat ile çıktım Cumhuriyet Gazetesi’nden. Daha önce sürekli önünden geçip göz kırptığım gazeteden.

6’sı şiir kitabı, 1 tanesi de hikaye. Şiirleri seven, Uyar’a uyan Ayhan’a bakış atan, İlhan’ın dizine başını koyan birisi olarak sevindim elbet. Başladım okumaya hayatları.

Denizin derinliği –

Yok zaman!

(…)

*

Kurşun –

İnsan öldürür!

(…)

*

Beşik sabırdır – 

O derin sessizlik!

(…)

*

Ses filiz verdi

dil sözü dokudu!

(…)

yolun nedir diye soruyorlar

bilmeden yolun ne demek olduğunu.

tek bir yıldız çıkınca, konuştuğunu duyuyorsun şeylerin

kayıp defneyaprakları, çınlayan eller

evin duruşunu alıyor boşalmış gök

yolum budur diyorum

denizin bahçesini eşeliyor yağmur.

tezer özlü pavese’nin izini sürdü uzaklarda

ben senin izini halikarnas’ta

yüzleştim hesaplaştım

….

tezer pavese’nin peşinden gitti

ben hayallerimin

sen pavese olmaktan çook uzaksın

bense tezer’e daha yakın

yanlışlarımız çoktu galiba.

Tuz 

aşkına!

bütün ırmaklar

bildiklerine denizi anlatır

denizdir düşünen, yüzünden okunur bunlar

siz hiç okunmuş bir gemi gördünüz mü kağıdın üstünde

ve beklenmedik imgeler gibi çıkan denizaltılar

işte benim ellerim de öyledir

öyledir ya da böyle

-ellerim benden önce görülmüştür-

…

Kaos yılı bu sene: Beklemişsiniz

Düşkırıklıklarının askısı, yüzlerimizde

Masada duruyor Kafka*: Kabarık ve okunmasız

hepsi bu: yüzyıllarla savrulan rıhtan

bir izim anlağında yerkürenin.

Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde Tezer Öznur Olmak

02 Pazartesi Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

almanya, çocukluğun soğuk geceleri, öznur doğan, delilik, elektro şok, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, tezer özlü, yaşamın sonuna yolculuk


Kitabın sayfasını kapadığımda böylesine bir hayatla karşılaşacağımı bilmiyordum. İnsanın arkadaşlarının “Deli o, yakalayın!” diye bağırabileceğini bilmiyordum mesela. Bir doktorun daima hastasından istifade etme isteğini hayal edebiliyordum da elektrik şoku verirken dolguların titrediğini tahayyül bile edemezdim.

İçimin donduğunu hissettim. Guguk Kuşu sendin belki de. Ve belki de Şef’le aynı durumdaydın. Konuşmamayı seçip sadece izlemek, Almanya ve başka ülkeleri yaşamayı beklemek Bir erkeğin sıcaklığını hissederek uyumayı tercih etmek.

Deliliğe yakılacak ağıtlar olduğunu biliyordum ama deliliğin bu kadar delicesine yaşatılmak istendiğini unutmuştum.  Çocukluğunun soğuk gecelerinin neden böyle soğuk olduğunu artık biliyordum, içim üşüyordu. Böyle donuk bakmakta haklıydın aslında, böylesine sakin.

Deli olmayı daha çok isteyip deli kalmaktan daha çok korktum bu sefer. Sıradan bir yaşantı değildi çünkü bu, elektro şokların başı ve sonu biliniyordu ama ortası asla.

Ben kendimi bazen hiç tatmamış olsam da o elektro şokların ortasında hissediyordum.

Zaman ilerlemekten vazgeçiyordu, sonsuzluğa düşen damla gibiydim.

Kitabın kapağını kapattığımda içim buz tutuyordu, otobüsün demirini tutan elim ise çoktan parçalanmıştı.

İhsan Oktay Anar’a Saygı Saati

31 Cumartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

amat, araf, öznur doğan, üç baş, bağdasar, cehennem, cennet, davut, denizci, efrasiyabın hikayeleri, efsun, emre, erkeklik organı, frenk, gemi, humbaracı, hıncal uluç, ibrahim dede efendi, ihsan oktay anar, iletişim yayınları, istiklal, kalın musa, kara kitap, karaköy lokantası, kirko, kitabül hiyel, kitap incelemesi, kitap okuma yarışması, kitap tanıtımı, konstantiniye, maroia, mephisto, orhan pamuk, oznurdogan.com, puslu kıtalar atlası, rafael, sevgili, suskunlar d&r


İhsan Oktay Anar. Bu yakışıklı, elmacık kemikleri çıkık adam… Kelimeleri ve cümleleri eski zamandan gelmiş, anlatıkları hep bildiğimiz ama hiç bilmediğimiz şeyler. İhsan Oktay Anar.

Her yazarla nasıl tanıştığımı mutlaka iliştirir oldum yazılara. Lise birinci sınıfta yapılacak olan kitap okuma yarışmasında seçilmem üzerine elime okunacak kitaplar listesi geçti ve ben en başta İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı gördüm. Daha hiç duymadığım bir kitap ve yazar ismi. Bir an duraksadım, acaba ne olabilirdi ki? İlk olarak adı çok acayipti. Puslu, kıtalar, atlası. Kafamda oluşturması gereken bir bütün ve resim varsa da oluşmuyordu. Bomboştu dimağım. Şekillenmeyi bekleyen oyun hamuru gibiydim. Ben kitaba bakıyordum, kitap beni süzüyordu. Aslında kitapta bir efsun vardı. Beni içine çekmeye çalışıyordu. Ve çekti de.

Fotoğrafta bulunan baskı ile kitabı okumaya başladım fakat kafam büyük karmaşalar içerisine giriyor. Bir sürü kelimeyi anlamıyorum, Türkçe olmadıklarını iddia ediyorum. Kitabı efsunu beni içine çekiyor, sözlüğü açmak için bile yanından ayrılamıyorum. Zaman oluyor bir çukur kazıyorum Dünya’nın öteki ucuna, zaman geliyor Konstantiniye’den çıkıyorum. Hayal dünyamın genişlediğini hissediyor, binbir çiçekle bezemeye başlıyorum yollarını. İhsan Oktay Anar sanki alnımın ortasından bir ışık şeklinde geçiyor. Ben tamamen kendimi yenilenmiş hissediyorum. Kitap bittiğinde büyük karmaşalar içinde de olsam, kitabı bir daha okuma aşkı ile de yanıp tutuşsam ne yapacağımı bilemiyordum. Yılanlar, böcekler, taşlar kafamın içinde geziniyordu. Böylesine karanlık fakat ferah bir yolculuğu bir daha bulamayacağımı düşündüğüm anda bile bir korku sarıyordu vücudumu. Puslu Kıtalar Atlası damarlarıma zerk edilmiş bir uyuşturucu gibiydi.

Aradan uzunca bir süre geçiyor. Ben üniversite birinci sınıftayım. Yazın Karaköy Lokantası’nda garson olarak çalışıyorum. Her gün işten çıktıktan sonra İstiklal’e gidip mağazaları dolaşıyorum. D&R senin, Mephisto benim iyice geziyorum ve görüyorum ki Suskunlar diye bir kitap var raflarda. Beşinci baskısını yapıyor o sene fakat ben ilk defa görüyorum. Yazarına bakıyorum, İhsan Oktay Anar. Tamam diyorum bu kitabı alacağım. Hafızama kazıyorum kitabı. Haftalığımı aldığım gibi kitabı alma derdindeyim fakat bir bakıyorum ki kitapyurdu.com’da İhsan Oktay Anar kendi kitabını imzalamış, sınırlı sayıda okurlarına ulaştırıyor. Fırsatı kaçırmıyorum. Hayatımın ilk imzalı kitabını alıyorum. Ve başlıyorum okumaya. Olamaz! Bu kitap da beni yeniden yaratıyor. Bağdasar, Kirko, Davut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael… “Bu adamın romanlarında” diyorum kendi kendime “bir efsun var.” Takmış durumdayım kitabın beni çeken bu efsununa. Bir yandan da şaşakalıyorum sürekli, eski kelimeler, tarihler, anlatılar, yaşananlar, isimler. Delireceğim. Bu adam bu kadar çok şeyi düşünüp nasıl hayal ediyor diyorum. Nasıl nasıl nasıl? Bir meyhane sofrası nasıl bu kadar ateşli olabiliyor mesela? Böylesi zor soruların cevaplarını bulamıyorum kolay kolay. Hemen kitabı bitiriyor, arkadaşıma okuması için veriyorum ve en büyük hatayı yapıyorum. Kitabı 1.5 sene sonra kirli bir şekilde geri alabiliyorum. Hayatımın en büyük hatasıdır. En büyük.

Üçüncü durağım Emre isminden yola çıkışımla birlikte Amat oluyor. Sevilenin adı Emre, Amat’ın Latince ‘sevilen’ anlamına gelme ihtimali var gibi cümleler okuduktan sonra hazır da İhsan Oktay gazım varken doğrudan alıyorum kitabı. 24.11.2010 tarihinde, yanımda sevilen varken D&R’dan alıp çıkıyorum. Bir ay sonra sevilen askere gidecek, bana da birkaç fotoğraf ve bu kitap kalacak. Kitabı okumaya başlıyorum. Okumak değil bu seferki, içiyorum. Rengi de kırmızı nasılsa şarap gibi. Şarap gibi kitap içilmez mi? Amat adlı gemi ile hem Cehennem’e hem Cennet’e hem de Araf’a yolculuk yapıyorum. Geminin tamiri gerektiğinde ben harekete geçiyor, olayları organize ediyorum. Ve fakat şimdiye kadar yaşadığım İhsan Oktay şaşkınlığına bir de “Bu adam bu kadar çok deniz terimini nereden biliyor?” şaşkınlığı alıyor. Sanki daha öncekiler çok normalmiş gibi… Delirecek seviyede bunu düşünüyorum, “Nasıl yazdın bre adam, önünde hangi ansiklopediler açıktı? Ama ansiklopedi olsa da bu kadar iç içe girmez ki gerçekler. Hangi gerçekle yazdın?” Br yandan da İhsan Oktay ile bir ortak noktamız oluşunu seviyorum bu kitapta. O da eşine ithaf etmiş bu kitabı, ben de. Böyle güzellik olamaz diyorum. Amat’ı da başucuma koyuyorum. Baş tacı ediyorum. Başımın üzerinde üç farklı kitap.

28.10.2010 tarihini attığım Efrasiyab’ın Hikayeleri başımın üzerindeki dördüncü kitap olmaya hazır. Bir kitabın kötü çıkabilme ihtimalini ne kadar çok seviyor, sinsice bekliyormuşum meğerse. Olmuyor da olmuyor. İhsan Oktay okurken bazen aklıma Orhan Pamuk geliyor, Kara Kitap geliyor bazen. Hikayeleri karıştırdığım bile oluyor. Beyin dediğin istemediğin anlarda bulamaç görevi görüyor. İhsan’ın her kitabında bulunan ince mizah Efrasibay’ın Hikayeleri’nde daha da gün yüzüne çıkıyor bana göre. Gülerek okuyabildiğim kitapları seviyorum çünkü. Daha sonrasında Kitab-ül Hiyel’de it gibi sırıtacağımın farkında değilim, “Ne kadar güzel güldürüyorsun İhsan.” mantığında hareket ediyorum. Stradivarius’lar, aşklar hikayeler gırla gidiyor. Benim İhsan Oktay Anar aşkım ve sevgim daha da fazlalaşıyor. Hatta üzülmeye başlıyorum sadece bir kitap kaldı geriye okunacak diye. Ama hayat hain, hemen geliyor sıra Kitab-ül Hiyel’e.

Ve hüzünlü son geliyor. Son kitabımı elime alıyorum. Ne geleceğini bilmiyorum, okumaya başlıyorum ve bu sefer gerçekten it gibi gülerek okuyorum kitabı. Gerçek zekanın pırıltılarının matematik ya da fenle değil espiri ve anlama kabiliyeti ile olacağını biliyorum. İhsan Oktay benim babam olsa ya diyorum, olmadı amcam olsun. Ne bileyim canım, üç beş yakın olsun. Erkeklik organları mı desek, sevişmeler mi, üç başı arzulamak mı desek. İktidar pek önde bu kitapta ve iyi dalgasını geçiyor İhsan. (Böyle adı ile de söyleyince kendimi iyice Hıncal Uluç hissettim.)

İhsan Oktay Anar masalı acı bir şekilde bitiyor, okunacak başka kitap yok. Otursam da ağlasam mı? Kendimi dağlara mı vursam? Fakat bekliyor olacağım yeni bir kitabı. İletişim Yayınları’nın baskı yapması gerekiyor bence “Adam adaaam, sevenlerin kitap bekliyor!” diye. Belki de Anar şu anda bir şeyler yazıyordur evinin bir köşesinde, yeni kitabı için. Uzanıp yanaklarından öpüyorum. Sen yaz, lütfen yaz…

Biraz da Yemeklerden Bahsedelim

29 Perşembe Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Seyahat, mekanlar, hatıralar

≈ Yorum bırakın

Etiketler

Arby's, çin mutfağı, çin yemekleri, öznur doğan, baharatlar, baklava, bira, brokoli, Burger King, Carl's Jr, ege, erişte, et, fast food, geleneksel türk mutfağı, geleneksel türk yemekleri, italyan mutfağı, kadayıf burma, karabiber, köri, kekik, KFC, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kuru bakliyat, kuru fasulye, kırmızı biber, maroia, McDonalds, migros, noodle, oznurdogan.com, Popeyes, pulbiber, salata, sebze, sezar salata, soya sosu, tavuk, yaşasın yemek yemek, zeytinyağı, şambali, şarap


Şimdiye kadar birkaç  kişisel yazı ile kitaplar üzerine yazmayı tercih ettim. Ama aslında her yazımı ‘Hayattan’ kategorisinde paylaştım. Buna uygun olarak da kitaplara ara verdiğim zamanlarda hayatın başka alanlarında bahsetmek isterim.

Ben hayatımın belirli bir kısmını yemek yiyerek, bir kısmını da yemek hakkında konuşarak geçiririm. Yani bir gün beni obur görürseniz aslında şaşırmamanız gerekir. Yemek yemek! Yaşasın yemek yemek! Yaşasın.

Neler sever Öznur Doğan?

Neler sevmez ki? Geleneksel Türk yemeklerinden tutun da Çin yemeklerine kadar pek çok mutfağa burnunu, parmağını ve hatta ellerini sokmuştur. Kuru bakliyat, et ve sebze… Çok azını sevmemezlik yaparım. Şimdiye kadar bir enginar ile anlaşamadım, her türlüsünü denedim fakat olmuyor efendim. Bir türlü benim damağıma uymuyor.

Soya sosunun girdiği her Çin yemeğine Öznur “Varım!” diyor, eriştelerinden vazgeçemiyor. Evet, bir oburluktur beni Çin mutfağında da yakalıyor. Tavukların pişirilişi, brokolinin erişteye katılışı nasıl da güzel nasıl ağzımı sulandırıyor.  (Fotoğrafı eklerken yine karnım acıktı. Durduramıyorum şu bünyemi.)

Ve İtalyan mutfağı. Egeli bir insan için çok da yakın lezzetler. Anneannemin yaptığı pizzalar da aynı güzellikte oluyor desem? Kekik ve zeytinyağının müthiş birleşimi daima aklımda. Ama bir de salata var ki bir dönem ciddi boyutlarda takıntılı olduğum, işte o konuda İtalyan mutfağını kimseyle paylaşmak istemem. Çeşit çeşit sosları ve taptaze sebzeleri, meyveleri, tahılları ve etleriyle yaptıkları. Aman diyeyim, parmaklarınızı yemeyesiniz.

Hepsinden böyle kısa kısa bahsediyor oluşumun nedeni iştahınızı daha fazla açıp sizi de obeziteye sürüklememek. Kendim edeyim, kendim bulayım en azından.

Bir de baharat gerçeği var tabii ki Türk mutfağında. Şu baharat zenginliğini gerçek anlamda seviyorum. Bir yemek ne kadar çok baharatlı olursa o kadar iyi oluyor gibi geliyor bana. Tabii abartmamak kaydıyla.

Tatlılara da geçip iştahınızı daha da kabartırsam buraların en haini ben olurum sanırım. Ama şu en sol üstte gördüğünüz tatlı var ya burma, ben hayatımda ona hayır dediğimi gerçekten bilmiyorum. Diyemem çünkü, baksanıza nasıl da kuzu kuzu yatıyor.

Bu kadar sağlıklı besleniyor görüntümün yanında pis bir fast foodçuyumdur. Mc Donalds, Burger King, Arby’s, KFC, Carl’s Jr. ve daha unuttuklarım. Hepinizi çok seviyorum. Hafiften acıktım, gelirken de Migros’a uğrayıp Çin eriştesi almıştım. Bir yapayım bari kendime.

Tabii ki böyle yemeğe düşkün birisi birkaç bir şey yapmayı biliyor. Özel tariflerim de var. (Yazar burada göz kırpar.) Haydi siz de bir şeyler hazırlayın kendinize ve afiyetle yiyin.

Tezer Özlü’den Kalanlar

26 Pazartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

aile, almanya, anadolu, öznur doğan, berlin, kalanlar, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, leyla erbil, maroia, oznurdogan.com, tezer özlü, yaşamın sonuna yolculuk, İstanbul


Ve bazı kadınlar ölene kadar güzeldir. Ruhları o kadar yakındır ki doğaya, bir yudum ölüm ister. Ölmeden rahatlayamayan kadınlar vardır içimizde ve bu kadınlar hep daha da güzeldir.

Tezer Özlü ile tanışmam çok eski bir vakte gitmiyor. Herkesi kaçırmışlığım olduğu gibi ona da bir selam veremeden, yollarımız çakışamadan doğmuşum ben. Selamsız ve sabahsızlığım buradan geliyordur belki de. Çabuk vazgeçebiliyor oluşum en çok bundan geliyor belki. Çünkü vazgeçilmeyecek insanları hep kaçırdım ben. Onlar Almanya’ya doğru hareket ettiklerinde ya da Viyana’ya ya da Anadolu’ya, ben yoktum bile ortalarda. Selamsızlığım ve sabahsızlığım bundan geliyordur belki de.

Ve fakat bazı kadınlar ölene kadar güzeldir yani ölesiye güzeldir. Erken ölürler o yüzden. Zamansızlık kimseye yakışmaz da onlara yakışır işte. Ne yazmış kitaplarının arkasına; Tezer Özlü, Türk edebiyatının gamlı prensesi.

Gerçek bir prenses kadar narin, gülüşünde bin cam var sanki kırılmaya hazır. Gözlerindekiler bebek değil, çoktan büyümüşler. Gamlı bir de evet, cümleleri cümle cümle. Noktaları da adam akıllı nokta. Soru işareti ve ünlem arayanlar hep yanlış kapıda ararlar bu bağlamda. Tezer kullanmayacak kadar noktalıdır. Hayatın biteceğini bilir, ümit etmenin acıyı uzatacağını da.

Neden bu kadını yakın bildim kendime dersek? Şöyle bir geri gitmeniz yeterli olacaktır blogda. İkimiz de Cesare Pavese sevdalısıyız. Tezer, Cesare’ın peşinden gitmiş gezdiği otelleri gördüğü yerleri görebilmiş. Ben sadece okuyabildim Cesare’ı. Okudum da anlayabildim mi? Bir ay sonra okuduğumda farklı bir şey anlayacağımı bile bile baktım şiirlerine. En üste koydum şiirler arasında kitabını. Tezer de benim gibi en çok Cesare’ı seviyor. Bir de Kafka’yı. Bir de Dostoyevski’yi.

Kendimi nimetten sayıp ben kendimi Tezer’le eşleştirirken Tezer aslında benden milyonlarca adım ileride bulunuyor. Acının hayat üzerindeki en büyük gerçeklik olduğunu biliyor. Gerçekçi ve bilinçli yaklaşıyor hayata. En büyük mutluluğun acıdan geldiğini biliyor. Özdeki acıdan haberdar, doğarken ağlamanın ne demek olduğunu hatırlatıyor.

Tezer aslında biraz;

kirpi gibisin çocuk
her tarafın diken
kim elini uzatsa
delik deşik

üstelik sen de kan içindesin

Bense onu bu yüzden daha da çok kıskanıyorum. Kalanlar’da şöyle notları paylaşılıyor Tezer’in, benim seneler boyu yazamayacağım şeyler ve belki de hissedemeyeceğim. Duyguların gerçeğe ulaşmasının tek yolu benim için okumak ve anlamaya çalışmak. Bir bakımdan empati kurmak.

Gün gelir de böyle hissedebilirsem diye şimdiden not ediyor;

Yirmi yaşım ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım. Çıldırmanın beni ne kadar ilgilendirdiğini biliyorum, bu yüzden onu kendi kafamda ve beynimde yaşamaya kalktım. Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirdim.

…

Çılgınlığın boyutları yok. Sallanan, boyutsuz bir boşluk. Orada daha yüksek, daha geniş, daha derin algılanıyor, boyut yok. 

…

Yaşamımın annemin ve babamın yaşamıyla bir ilintisi olduğunu düşünmüyorum. Bir ana ve babadan olma değilim. Bir yaban otu gibi Anadolu yaylasında bittim. Doğumum bile bir kökünden kopma idi. Köklerimi hiç aramadım. 

…

İşte böyle benim Tezer’le cümlelere kavuşmam. Sözler bitiyor Tezer’den sonra. Öznur’un iki dönemi var bu blogta anlaşılan, bir Tezer’den Önce bir Tezer’den Sonra.

Yağmur Hikayesi IX

25 Pazar Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Bir bakış ile pek çok şeyi çözme çabası genelde filmlere konudur. Uzun bir film boyunca sözlerin eksikliği filmin sanatsallığını arttırır diye düşünülmesi de bundan gelir. İnsanların uzunca süre düşünecek zamanları yoktur çünkü hayatta ve bir film süresi olan 110 dakikada düşünüp, sinema çıkışı tekrar düşünmemeye gömülmek çekici gelir bu yüzden. Kimse, sinemanın karanlığında yanındakinin ne düşündüğünü düşünmez ve düşündüğünü düşünmediğinin düşünce kendi aklına gelirse işte o zaman rahatlar ve kendi düşüncesinin peşine düşer.

Kadın, adama bakmak zorunda kaldı. Aslında bakmasa da bir şey fark etmezdi fakat bir süre sonra eline bakabildi. Elinin üzerinde hiçbir şey yoktu. Adamın elini minik bir neşter ile kestiğine yemin edebilirdi. O kesikten ve hatta kanının sıcaklığından başka bir şeyden emin olmadığı kadar emindi.

Adam, tekrar kadının gözlerinin içine baktı ve gülümsedi. Aslında bunun olacağını çoktan biliyordu. Her şeyin plansız görüntüsünün altında planlanmış harika bir oyun vardı. adam tekrar kızarmış dudaklarını kadına uzattı. Kadın, tereddütsüzce uzattı dudaklarını. Aslında bu durumda karşı koyması gerektiği gün gibi açıktı ama o da bu öpüşmenin neler getireceğini bilmek istiyordu.

Bir durumun çok da net olması o durumun olmaması gerektiğinin getirisi ile birleşse de pek bir şey ifade etmez tutku devreye girdiğinde. Tutku, sizi esir aldığında gerçek bir esirliktir bu. Tutkularınızın esiri olmak, nikotin sakızının bıraktığı etkiye denk değildir. Bir anda ve hatta hastalıktan da daha beter bir şekilde yayılır. Sadece size değil, ilişkiniz olduğu insanları da. Sizi neredeyse mahvedecek duruma gelir. Sadece seks tutkusu değildir bu, yaşama tutunma tutkusu da olabilir. İsteklerin tutkuya dönüşmesidir yani anlatılmak istenilen. İsteklerin böyle bir boyuta çıkması, herkes için kabullenilir ve başaçıkılabilir bir iş değildir. Kişiyi sarsar şöyle bir. Ardından tıpkı adamın yaptığı gibi gözlerinin içine bakar ve “bana aitsin” der. Bu aidiyet çok hoşa gitmez ama için için bu aidiyete bağlanmak ister kişi.

Zamanın nasıl geçtiği ya da geçiyor olduğu önemli değildi. Adam elini kadının gömleğinin içine sokmuş, kadının boynundan aşağı beline kadar süzülmüş yağmurla karışık ter tanelerini yok ediyor, kadını daha da kendine çekiyordu. Kadın ise adamın saçlarının arasına elini sokmuş hafif bir çekme edası ile şehvetle öpüyordu adamı. Yoldan geçenler bu görüntüye alışık değildi tabii ki ama umursamıyorlardı. Birilerinin bir sokak köşesinde öpüşüyor ve hatta neredeyse sevişiyor olmaları pek önemli değildi. Adam bir an kendisini geri çekti, kadın da buna ayak uydurdu. Adam, kadının elinden tuttu ve onu götürmeye başladı. Daha da tutkulu bir hal alıyordu her şey. Kelimeler ihtiyaç yoktu ve sanki bu yaşanılanlar o saçma salak sanat filmlerinden çıkmaydı. Konuşma yok, sadece eylemler var ve fakat zaten sevişmenin ve öpüşmenin de bir konuşmaya ihtiyacı olduğu pek savunulur bir şey değildi onlar için. Köşeyi döndükten sonraki ilk sağa saptılar. Evin arkasında olduğu anlaşılan merdivenden yukarı çıkıp, ne kapı ne de tam anlamıyla pencere olan bir yerden içeri daldılar. İçerisi alabildiğine sadeydi. Tezatlığın “t” harfi henüz uğramamıştı bu eve. Az önce cebinden neşter çıkaran bir adamın evi olmasa gerekti ama duvarda asılı olan aile resmi ve bu tablodaki adam her şeyi gün yüzüne çıkarıyordu. Pencerenin yaklaşık olarak 2 metre uzağında olan yatağa doğru ilerlediler.

Sevişme sahnesinin geçtiği yerlerde insanlar şöyle bir durup hayal etmek isterler. Nerede nasıl oluyor, kim hangi davranışta bulunuyor? Kadın ve erkek bu zamanda ne düşünüyor, düşünmüyorsa bu düşüncesiz olma durumunun devamı ne kadardır gibi? İşte tam da bu zamanlarda ne filmlerin ne de romanların kahramanları bunları düşünmezler. Düşünürlerse bunu karakter değil yazar düşünmüş olur. Okuyucular ya da izleyiciler yazarın beynine girmiş orta boyda bir hamam böceği gibidirler. Yazardan bir şeyler çalarak ortaya koyarlar düşüncelerini. Yani beyinleri yiyerek ve o cıvık ortamda hareket ederek kendi doğrularını oluştururlar.

Kadın, adamın üzerini yavaşça çıkarmaya başladı. Bu sırada eline bir kere daha göz atmayı unutmadı.

Gördüğü şey, görmek istemediği anıları kadar silik fakat yeni yanmış deri gibi tazeydi.

Yağmur Hikayesi VIII

25 Pazar Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Yürümeye devam etmek, bir misyonu yüklenip sırtına kolay değildir herkes için. Başlangıç noktasından beri peşinizde olan gölgeniz ya da kendiniz ile yürüyebildiğiniz kadar yürüme isteği bırakmaz işte peşinizi. Birkaç kallavi küfür savurursunuz sağa sola, sadece bu kadardır yapabildiğiniz çünkü kendinizle çelişiyorsunuzdur. Evet tam da öyle olur. Ne istediğinizi dahi bilmesiniz beyninize üşüşen eylemler arasında en mantıklısını seçme mantığı çerçevesinde “ha gayret” sözleri dökülür.

Kadının topuklu ayakkabı sesleri yankılandı sokakta. Henüz biten yağmurun aksatıcı etkisi teninde geziyordu. Biraz daha kenara bassa topuğu kırılacak gibiydi ve yerlerin ıslaklığı sinirlenirini iyice bozuyordu. Ağlamak gibi bir isteği kol geziyordu o saatte. Yerler ıslaktı, ona uygun olmayan bir durumdu bu.

Adam ise aklında olan şeylerin hesabını yapmadan takip ediyordu kadını. Seslenmek gibi bir gaflette bulunup bulunamayacağını düşünüyordu bir de. Yapması gerekiyor muydu ki?
Arada kalınan anlarda cümlelerin ya da düşüncelerin sonuna konulan soru işareti pek çok şeyi gölgeler aslında. Neden bir işaret pek çok duyguyu anlatabilsin ki? Tıpkı bunun gibi.

Adam, adımlarını hızlandırdı kadının omzuna dokundu ve
“Pardon” dedi. Kadını belinden kavradığı gibi dönmek üzere oldukları diğer bir köşeye yasladı. En başından bahsedilen köşe anlatımı yine kendini belli etti bu durumda. Elini kadının boynuna doğru götürürken, kadın bir kararsızlık ile kendisini geri çekse de bu çekime karşı koyamadı. Bir öpüşme yağmuru başladı o anda ikisi için de. Kadın ve adam cennetten kovulmuş Adam ve Eve’in öcünü alırcasına, ıslak bir yerde öpüşüyorlardı. Nasıl ya da ne için böyle bir duruma düştükleri pek de gündemde değildi ikisi için.

Saçma soruların akıldan yollanılması ile yapılabilecek şeylerin listesi çok uzundur. Bir insan dahi öldürülebilir böyle bir durumda. Evet, tam da budur. Ya da bir işkence düşünmeye başlandığında durulmaması da bundan gelir ve de buna çıkar bütün sapkınlıkların sonu.

Kadın, adamı kendine doğru çekti. Onun elini kendi eline sıkıca kenetledi. Sadece “Gitme” anlamı taşıyan bir eylem değildi bu. Neden öyle olsun ki sadece? Kadın, futursuzca dokunuyordu adama, sadece dokunmak istediği için. Akıllarını ve mantıklarını işte o ilk tente altında bırakmışlardı. Taşımalarına gerek yoktu. Öpüşme devam ediyordu, nefeslerde bariz bir kesiklik bir heyecan vardı. Bu öpüşme sahnesinin bu köşede kalmayacağı kesindi. Ve fakat öpüşme tam da o anda sona erdi.  Adam, “Ben ne yapıyorum?”u sordu kendine, kadın “Hayır, olamaz!”ı söyledi. Yapmaları gereken şeyleri hatırladılar.  Adam cebinde taşıdığı küçük neşteri çıkarıp, kadının elinin üzerine bir çizgi attı. Kadın ne olduğunu şaşırmıştı.
Sadece adamın gözlerine baktı.

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...