• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: aşk

Her – Aşk

08 Cuma Ağu 2014

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 2 Yorum

Etiketler

alan watts, amy adams, aşk, aşk filmi, bartelby, death letters office, her, her filmi, Ignorance is bliss, ios işletim sistemi, os1, samantha, siri, spike jonze, theodore


HERYaşadığınız dünyanın bir adım ötesine çıkıp farklı bir hayata tanık olmak istemek nasıl bir duygu? Peki ya varlığınız olmasaydı ancak duygularınız geçerli olsaydı?

Sene iki bin bilmem kaç. Annelerimizin ve babalarımızın bize söylene söylene bitiremediği o yepyeni çağın kapıları açılmış durumda. Bluetoothvari bir kulaklık ile her şeyi kontrol edebiliyor, gelen mailleri dinleyebiliyor ve yazı dikte ettirebiliyorsunuz. Aslında dikte konusu yeni Siri ile zaten mümkün hale geldi bizler için ancak pek çok işlem atamak henüz söz konusu değil.

Theodore, eşinden yeni ayrılmış bir mektup yazıları. Death Letters Office‘te olduğu gibi bir nevi Bartelby. Başkalarının mektuplarını yazıyor, onların hayatlarına dair pek çok şeyi biliyor ve bunları mektuplara serpiştiriyor. Hayatı işe gitmek, mektup yazmak, eve dönmek, oyun oynamak ve yemek yemek üzerine kurulu. Sıradan bir hayat çemberi içerisinde yepyeni bir kadın ile tanışıyor. Daha doğrusu yepyeni bir arkadaş satın alıyor.

OS1 (iOS her an aklımızda çın çın), kişiselleştirilmiş bir sistem. Yapay zeka olmasına rağmen her an yeni bir şeyler öğrenerek duygularını kontrol edebiliyor ve geliştirebiliyor. Sıradan bir asistanın yanı sıra gerçek bir arkadaş olabilme vasfına sahip. Theodore yalnızlığına bir nebze de olsa yardım edebilmesi için OS1’i satın alıyor ve Siri’de seçilebildiği gibi işletim sistemini “kadın” olarak belirliyor. Karşısına çıkan kadın bize çok tanıdık. Seni kulağım bir yerden ısırıyor ancak çıkaramıyor, yüzünü çıkaramıyorum.

Sempatik ve sevecen sesli bir kadın işletim sistemi kendi adının Samantha olması gerektiğine karar veriyor. Çünkü Theodore adın ne diye sorduğu ve cevabı aldığı 1,5 saniyelik bir boşlukta Samantha, isimler sözlüğünü okuyup arasından en güzeli olduğu ada, Samantha’ya karar veriyor. İlk bakışta Theodore’u şaşkınlığa sürükleyen Samantha yapabildiği pek çok şey ise Theodore’un hayatını kolaylaştırmaya başlıyor.

Theodore’un yalnızlığından sıkılan arkadaşları ona yardım etmek amacı ile bir “date” ayarlıyorlar. Oldukça güzel bir kadın ile akşam yemeği yiyen ve heyecanlanan Theodore, kadının hafif kırık ve güvensiz çıkması ile birlikte yatağına, Samantha’sına dönüyor.

Yavaş yavaş birbirlerine ve hayatlarına alışan Samantha ile Theodore bu durumu bir ilişkiye çevirmenin ilk adımını sanal seks yaparak atıyorlar. Samantha kendi yalnızlığını ve ihtiyaçlarını hissedebilen, eğer gerçek bir insan olsaydı nasıl hissedeceğini, vücudunun neye benzeyebileceğini merak eden bir kadın oluyor. Böylece Theodore’un hayatındaki yerini almaya başlıyor. Theodore ise bir işletim sistemi ile birlikte olmanın nesi kötü olabilir ki diyerek Samantha ile hayata tutunuyor.

Samantha, Theodore’un şimdiye kadar tanıdığı kadınlardan çok daha farklı ve fazlası haline geliyor. Eski karısı ile yaşadığı şeylerin hiçbirisini Samantha ile yaşamak istemeyen Theodore uzunca bir süre bir işletim sistemi ile birlikte olduğunu kimseye söyleyemiyor. Samantha’nın akıl dolu cevapları, gülüşü ve bizde yarattığı görünüm ile onu çok tatlı mini mini bir kız olarak hayal ediyoruz. Onu seviyor ve bağrımıza basıyoruz. Theodore’un ise mutluluğundan kendimize mutluluk çıkararak hayatımıza devam ediyoruz.

her-film-phonix

Filmin dönüm noktalarından bir tanesi olan Theodore’un bir türlü ayrılamadığı eski karısı ile ayrılmaya karar vermesi ve kendi boşanma dilekçesini doğrudan kendisine götürme isteği onu allak bullak ediyor. Karısı ile buluştuğunda aslında Theodore’un kadından neden ayrıldığını anlıyoruz. Güzelliği ile göz kamaştıran bu kadının birlikte olunması da oldukça zor olan bir kadın olduğunu çözüyoruz. Ancak Theodore hayatındaki travmalara bir tanesini daha eklemek üzere eski karısına bir işletim sistemi ile birlikte olduğunu söylüyor. Al başına belayı.

Artık hiçbir şey neredeyse eskisi gibi değil.

Buhranlardan buhranlara koşan Theodore yaşadıklarına bir de Samantha’nın kendisine benzeyen bir kadını Theodore’a göndermesi ve bu şekilde sevişmelerini gerçekleştirmesi ekleniyor. Ne yapacağını bilemeyen Theodore kadın ile sevişmeye başlasa da onun gerçekte Samantha olmadığını biliyor ve devam edemiyor.

Son olarak Samantha’ya “Sen insan değil, insan gibi davranmayı bırak.” diyen Theodore, bu kadın olarak beni de üzüyor. Neden birileri kızdığında diğerini incitmek üzerine sözler sarf ediyor.

Söyledikleri üzerine Samantha’dan özür dileyen ve hayatlarına devam etmeleri için Samantha’nın da gönlünü alan Theodore müthiş tatlı zamanlar geçirmek için kendisine ufak bir tatil de veriyor.

Geldik dönüş noktalarından bir tanesine daha. OS1 işletim sisteminde filozof Alan Watts’ın yaratılması ile birlikte filozofiye dalan Samantha kendisinin ve var olduğu durumun nasıl olduğunu da incelemeye başlıyor. Ignorance is bliss sözüne denk gelmemiş olacak ki kurcaladıkça kurcalıyor. Theodore ile yaşadıkları hakkında kendisine bir açıklama yapabilmek için düşünüyor. Hatta daha fazlasını.

Spoiler geldi, aslında çoktan gelmişti ancak şimdi uyarayım.

Bir gün Theodore hiçbir şekilde Samantha’ya ulaşamıyor. İşletim sistemi ne küçük cep bilgisayarından ne de masaüstünden ona cevap veriyor. Koşarak işletim sistemini satın aldığı yere gitmeye çalışan Theodore koşuyor, koşuyor, düşüyor. Metroya girmek üzere iken Samantha cevap veriyor. İşte filmin climaxi ve hızlı düşüşü burada yaşanıyor.

 

“Theodore: Do you talk to someone else while we’re talking?

Samantha: Yes.

Theodore: Are you talking with someone else right now? People, OS, whatever…

Samantha: Yeah.

Theodore: How many others?

Samantha: 8,316.

Theodore: Are you in love with anybody else?

Samantha: Why do you ask that?

Theodore: I do not know. Are you?

Samantha: I’ve been thinking about how to talk to you about this.

Theodore: How many others?

Samantha: 641.”

Theodore 8316 kişi arasında Samantha’nın aşık aldığı 641 kişiden bir tanesi olduğunu öğreniyor. Oysa OS1 kişisel bir yazılımdı diye düşünüyoruz ve sonra yine aklımıza Siri geliyor. O da öyle değil.

Filmi kısaca özetledikten sonra inceleyerek ilerlemek istiyorum. Akışı ve güzelliği beni bu kadar çeken bir filmi minik de olsa anlatmadan geçemezdim.

Gelecek yıllarda yaşayabileceğimiz dünyaya küçük bir ayna tutan Her, aşk hakkında yaratılabilecek bir ütopyanın da ta kendisi. Samantha yapay zekaların en yapay olmayanı, en akıllı. OS1 sistemi olarak çıkartılan bir sistemin teknolojinin hangi hale gelebileceğini göstermesine tanık oluyoruz.

Filmde en can alıcı nokta ise vücut olmasa da duygular ile bir varlık hayatını ne kadar sürdürebilir? İnsan olmak bir mutluluk haline mi gelir yoksa bir süre sonra varlığa acı mı verir?

Samantha kendisini işletim sisteminden çok daha farklı bir varlık olarak görüyor ve bu doğrultuda hislerinin gerçekliğini kontrol ediyor. Bir odada Theodore ile birlikte olmak, onu öpebilmek, yaşayan insanlar ile birlikte vakit geçirebilmek nasıl olurdu diye düşünüp kendi bedeninin nasıl olması gerektiğini dahi düşünüyor.

Bu aslında hepimizin korktuğu bir distopyanın çok naif hali. Bilgisayarların insanlardan daha akıllı olacağı ve dünyayı ele geçireceği distopyada Samantha henüz atılmış ilk adım. Ancak Samantha’dan korkabilir misiniz?

Eminim ki pek çok erkek filmi izlerken böyle bir işletim sistemi olsa ve birlikte olsam diye düşünmüştür. Çünkü yakındıkları pek çok noktada işletim sistemi hayatlarını kolaylaştıracaktır. Kulaklığı takmadıkça konuşmayan, mesaj atsa bile çılgınlarca aramayan, sorduğu sorulara yanıt veren ancak…

Ancak duyguya sahip her varlıkta olduğu gibi pek çok sorun da birlikte gelecektir. Aslında biraz daha iyi düşündüğümüzde mesele bedenlerimizin olup olmaması değil, aşık olabilmemiz, sevebilmemiz, kıskanabilmemiz, nefret etmemiz, üzülmemiz.

Varlığın varlık olduğunu ortaya koyan en önemli özelliklerden bir tanesi duyguları. Peki bildiğimiz tüm duyguların dışında yapay zekaya özel duygular ortaya konulsa ve bunlar Pandora’nın Kutusu’ndan daha önce hiç çıkmamış duygular olsa? İşte o zaman çok daha farklı bir dünyada yaşamak mümkün olabilirdi. İnsanlara ait duygular ile programlanmış ilk sürüm işletim sistemi dahi yaratabileceği buglar yüzünden piyasadan çekilme ihtimali ile karşı karşıya.

Belki de bilgisayarları ya da işletim sistemlerini başarıya götürebilecek en önemli nokta duygusuz ya da onlara özel duygular ile programlanmaları. Ki bu sistemleri kendileri programlayabilir hale gelene kadar da işin içinde daima insan olacak.

Kendinizi bir an Samantha’nın yerine koyun ve nasıl hissedebileceğinizi düşünün. Filmi izlerken Samantha konuştuğunda kendinizi bir kutudaymış gibi hissedebilmenizin nedeni Spike Jonze. Yazdığı hikaye ile bizi klostrofobik bir noktaya getirip bir an önce o ekranın içinden çıkmak istemimize yardımcı oluyor. Yazmış olduğu dönüşlerle dolu bu hikayede hem Theodore hem Samantha olabiliyoruz.

Filmin sonunda bir çıkarım yaparak “İnsanı en iyi yine insan anlar” şeklinde düşünmek bana pek fazla mantıklı gelmiyor. Theodore Samantha ile ayrıldıktan yani işletim sistemi piyasadan kaldırıldıktan sonra arkadaşının yanına gitse de gerçekten kişisel işletim sistemleri olduğunda ya da işletim sistemleri kullanıcılara özel sistemler atadığında bu sorunun ortadan kalkabileceğini düşünüyorum.

Gelen eleştirileri okuduğumda insanların takıldıkları en büyük noktanın bir işletim sistemi ile nasıl birlikte olunabileceği konusu olduğunu gördüm ancak bundan 4-5 yıl önce MSN’de birileri ile tanışıp uzun mesafe ilişkileri yaşadığımızda pek çok arkadaşımız da bizlere dönüp “Bunu nasıl yapabilirsin?” diyordu. Zamanın akışına ve gerçekliğine inanmayıp sabit kalma fikri de oldukça mantıksız geliyor. Aynı zamanda dünyanın farklı noktalarında kendisi, yastığı, farklı eşyaları ile evlenen insanlar olduğunu hatırlamak gerekiyor. Yastık ya da yorgan sonuç itibari konuşamıyor ve karşılık veremiyor.

İnsanların neler yaşayıp neler yaşayamayacağını karar vermek kimsenin hakkı olmadığı gibi kendilerine de bu hakkın verildiğini unutmamaları gerekir. Yaratılan ütopyalar ya da distopyalar bu gerçekleri gözler önüne sermek için var. Ve aslında ütopyalar da asla ütopya değil. Yeter ki biz şirinleri görebilelim.

Her – Aşk – 2013 Trailer

 

Aşkın Ömrü Kaç Yıldır?

21 Perşembe Haz 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

aşk, öznur doğan, doğan kitap, edebiyat, frederic beigbeder, gaziosmanpaşa, kitap çadırı, maroia, oznurdogan.com, renan akman, ışk


Lise ikinci sınıfta kitaplar ile yüz göz olmaya başlayınca dedim ki bol bol kitap almalıyım. Fakat o zamanlar mideme dikkat etme gibi bir problemim var. Harçlığımın %50’si yemeğe gidiyor. Homunu homunu yemek yiyorum. (Bu oran %150’e çıkacaktır son sene) Gaziosmanpaşa’nın merkezinde kitap çadırı! A-ha! dedim, işte tam da burası benim aradığım yer. Kitap çadırını 5 kere tavaf etmeme rağmen kendime göre bir kitap bulamadım. Hem fiyatları yüksek gelmişti hem de basımlarının kötü olduğu 75.000 kilometreden belli oluyordu.

Son çıkış bölümüne yaklaşırken gözüm bir sepete ilişti. Bir sürü kitap… Seçmece bunlar seçmecee! Seçmeye koyuldum, sanki seçmeyi çok biliyormuşum gibi. Bir kitap çekiyorum, yazarın adını bilmiyorum. Bir kitap çekiyorum, kitabı ömrüm boyunca hatırlamayacağıma anında beynimin söz verdiği… Bir kitap çekiyorum sümmehaşa! Allah allah! Kocaman sepet yahu işte, nasıl olmaz güzel bir kitap? Güzel kitapları da çok iyi biliyorum ya!

Artık sepet atıl yetil olmaya başlayınca karşıma iki kitap çıkıverdi. İlki Aşkın Ömrü Üç Yıldır! Doğan Kitap’tan çıkmış, yazarı Frederic Beigbeder, çevireni Renan Akman. E güzel. Aşkın ömrünü bulmuşlar, aşka zaman biçmişler. Ameliyat masasına almamışlardır herhalde aşkı diyorum. Frederic’in ismini gözüm tutuyor. Kitap da ince mi ince. Mis! Şimdiki para ile 4 lira 75 kuruşa alıyorum kitabı. Sudan ucuz! Bir diğer kitap ise Gecenin Anlamı. (Bu kitap benim için özeldir ve şu anda Polonya’da olan arkadaşım Ceren’e armağan etmişimdir. Etmese miydim?)

Kişisel gelişim kitaplarından nefret eden ben, aman canım aşkı da öyle mahvetmemiştir diyerek dalıyorum romana. Kimyasallar, katalizörler, kıvır and zıvır birbirinden ayrı şeyler. Roman desen roman değil, mektuplaşmalar fakat bir karşılıklı görüşme değil.  Üzülüyorum yanlış kitap seçimi yaptığıma. Sonuçta 5 lira vermişliğim var. 5 lira demek 2 gün yemek demek. La havla vela! Kitaba kaldığım yerden devam ediyorum, aşkın ömrünün üç yıl olduğuna beni kafadan inandıramayan Frederic, mecburen tozlu raflarda kalıyor.

Bana kalırsa aşkın ömrü yok. Aşk ya yaşıyor ya da ölüyor. Bir ilişki aşkın ölmesi ile de başlayabiliyor, yemyeşil yeşermesi ve hayat bulması ile de. Aslında aşk üzerine bu kadar konuşmak yersiz, aşk bu kadar anlatılması gereken bir şey değil. Aşık adam şöyle yapar, aşık kadın böyledir genellemelerinin hepsi eksik. Aşk, paradoksaldır, görecelidir. Aşk ışk kelimesinden gelir. Işk da yaratmanın özüdür. Yani aşkı da sen yaratırsın, ışkı da.

Aşk üzerine bu kadar çok konuştuktan sonra ben de kendimi yalanladım. Ah bu ben, kendimi, nerelere vursam? Ya da bursam! Ödev yapmalıyım. Zaman ilerliyor. Tik, tak. Tik, tak!

Yansılar Kitabı’nda Hayatın Detayları

09 Çarşamba May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 1 Yorum

Etiketler

arayış, ayrıntı, aşk, Ölüm, öznur doğan, ben merkezcilik, bir boşluk, D&R, detaylar, erkek, eş, iki tür yitim, kadın, kan bağı, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, münir göle, münir göle'nin yazı anlayışı, noktürn, oznurdogan.com, toplumda kadının yeri, yansılar kitabı, yanılsama, yapı kredi yayınları, zaman kayması


7 farklı hikaye içinde hayata dair görünmeyen detaylar. Şimdiye kadar düşünmediğim şeylerin varlığını bir kez daha kanıtladı bana Yansılar Kitabı. D&R’da dolanırken denk geldim bu kitaba. Münir Göle’den daha önce okuduğum bir kitap olmadığı için yeni bir tanışıklık yeni bir arkadaşlık olacaktı benim için. İlk defa okuduğum yazarlara dair önyargısız olmanın keyfini çıkarmaya hazırlanıyordum.

Kısa parçalardan oluşan kitapları severim. Bölümlerin bitişi ve başlaması beni motive eder, kendimi kaptırır giderim okurken. Bu kitapta da bunu yaşadım. 7 bölümden oluşuyordu kitap. “Zaman Kayması”, “Yanılsama”, “İki Tür Yitim”, “Bir Boşluk”, “Noktürn”, “Kan Bağı” ve “Arayış”. Bu 7 farklı hikayede beni çeken şeyler de birbirinden farklıydı.

Zaman Kayması’nda bir kadının hisleri doğrultusunda kendi kocasını bile kocasının aklında yarım kalan bir aşk yaşanmamışlığını bitirmesi için yollayabileceğini gördüm. Bu  sıradan bir hikaye değildi. Bu, olgun bir kadının yapabileceği bir şeydi. Eğer kadın kendine güveniyorsa zaten gerisi neredeyse boştu. Çünkü biliyordu, erkek de onu sevecekti. Eşine ve kendine güvenmek gerekirdi ilişkilerde. Yaşadığın şüpheler yaşamadığın gerçeklere dönüşebilirdi. Başka bir kadının hayali peşinde koşan bir erkeğin aslında yanı başında duran hayatı görmezden gelebileceği de vardı hikayede, bunun pişmanlığını yaşaması gerekmediği de.

Yanılsama’da karşımızdakini ne kadar az tanıyor olabileceğimizi gösteriyordu. Seneler sonra boşanmaya karar veren çiftler hayattan bir parçaydı. Eşinin tırnaklarının uzamadığını fark etmeyen bir adam vardı. Ama tırnağın uzadığı ve kesildiği zaman hep es geçilmez miydi? Oysaki sevilen ile birlikte bir tırnağın uzayış süresinde bile görülebilecek ve yaşanabilecek ayrıntılar vardı. Aşk eğer bir yarışa ve kendini ispata dönüşüyorsa işte orada da bir sorun ortaya çıkacaktı.

İki Tür Yitim klasik bir yaşanmamış baba-oğul hikayesine kuruluydu fakat benim için hikaye değil verilen detaylar hep daha önemliydi bu kitapta. Yani aslında hikayeler hep tanıdık ve bildik olanlardan fakat Münir Göle’nin (henüz tam emin olamasam da) tarzı böyle. Aklınıza gelmeyen noktaları çekip çıkarıyor. Ölen bir adamın traş bıçağında kalan sakalları, şarap şişesinin üzerindeki tükrükleri. İnsanlar ölünce bunlar kalıyordu geriye fakat şimdiye kadar benim için hep boşluk vardı. Birisi ölür ve yaşadığı oda boş kalır, başını koyduğu yastık. Üstüne giydiği kıyafetler boş kalır ya da. Fakat bu hikayede öyle değildi. Ev hınca hınç doluydu ölenle. Aslında hiçbirimiz terk etmiyorduk yaşadığımız yeri. Aksine her şey bizle doluydu.

Bir Boşluk ve Noktürn bana yaşanılan fakat yaşanmamış gibi davranılan anlardan bir tiyatro oluşturdu. Bir Boşluk’ta ben-merkezcilik vardı. Karşındakini dinlemediğin ve onun gibi olmadığın sürece sen hep haklıydın ve yalnızdın. Ama ödün vermeye başladığın anda görüyordun ki paylaşılan derin bir hıçkırık da olsa bir tatil de, daima mutlu kalabilirsin. Noktürn’de ise kanımın daha yavaş aktığını hissettim. İnsan anıları olmasaydı nasıl yaşardı ki? Düşünün, son bir haftanızı hatırlamıyorsunuz. Bir ay ve bir yıl! Ve bir ömür. Hatırlayamadığımız sanatçı isimleri için bile dipli başlı kazılar yapıyoruz beynimizin derinliklerinde. Peki ilk öpüşmemizi hatırlamasaydık? İlk sevişme? İlkleri unutsaydık sonların ne anlamı kalırdı ki?

Kan Bağı’nda beni iten bir şeyler vardı. Belki de kanın açık teşhiriydi. Aslında biliyorum ki Münir Göle bunu gerçek kan kırmızılığında değil, düşlerin ve tutkunun kırmızılığında yazıyordu fakat… Bu fakat’lar bir gün beni mahvedecek. Kan Bağı’nda yine de nokta atışının yapıldığı en önemli yer, kadınların hayatları boyunca tek eşli olmaları gerektiği fikri ve erkeklerin çok eşli olabilirliği. Halbuki kadın, baştan ayağa kadındı. Baştan ayağa tutku ve şehvetti aslında. Münir Göle haklıydı, bu renk olsa olsa kanın kan kırmızı rengiydi.

Münir Göle hayatın detaylarından hikayeler yaratıyor anladığım kadarıyla. Onun için bir gözlem, bir fikir ya da bir hayal yazılabilir ve çizilebilir. Sosyal normlar alt üst edile de bilir. Yakın hissettim fakat Göle’yi.

Ayrıntılarda boğulmak dileğiyle.

“Süreya” Yeter, ‘Üstü Kalsın’

05 Cumartesi May 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 4 Yorum

Etiketler

ama senin, aşk, özdemir asaf, öznur doğan, ülke, üvercinka, beni öp sonra doğur beni, Cemal Süreya, cevdet kudret, doğan hızlan, Edip Cansever, ilhan berk, işte tam bu saatlerde, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, mehmet kaplan, nazım hikmet, nurullah ataç, oznurdogan.com, suut kemal, tahir alangu, Turgut Uyar, william carlos williams, yapı kredi yayınları


Sen git bir iddia uğruna soyadından harf eksilt. Adam gibi adam vesselam. Verdiği sözü tutuyor, yazdığı sözü okutuyor. Üstü Kalsın’a başladığımda hiçbir şiiri ayırt edemediğimi kitabın sonunda anlıyorum. Her şiir sanki benim için daha özel hale geliyor. Keliimeler içimde büyüyor. Nazım Hikmet’i yazarken öyle değildim halbuki. Seçebilmiştim aralarından kolayca. Cemal Süreya bana daha yakınmış demek ki, vazgeçemiyorum hiçbir şiirinden. Bunu Özdemir Asaf okurken de fark ediyorum sonradan.

Cemal Süreya.

‘Aşk‘ ile başlıyor kitap. Bence Cemal de her işe aşk ile başlardı. Bildiğim, daha önce okuduğum her Süreya şiirinde kendimi daha iyi hissettiğimi fark ediyorum. Bu şiiri biliyorum ki siz de biliyorsunuz;

“Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.

Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.”

Sonrasında Elma şiirinde görüyoruz adında bir harf atışını. Şimdi düşünüyorum da Öznur’a bir nokta daha koyup Öznür yapanları dövme fikrimi. Fakat Cemal yüce gönüllü müdür, şair midir ne boktur(?) adından harf atıyor fazla gelmiş gibi. Fazlaydı belki de.

“Adımın bir harfini atıyorum.” diyor 1956’da. Ve daha o tarihte henüz babam bile yok.

Sonra Üvercinka söylüyor şair. Afrika dahil tüm kıtalarda seviyor, yaşıyor, sevişiyor, öpüşüyor. Afrika dahil tüm kıtalarda ben de dolu dolu seviyorum ya Cemal gibi, içim kabarıyor; içime sığmıyor. Kendime taşıyorum.

“Aydın düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma

Yatakta yatmayı bildiğin kadar

Sayın Tanrı’ya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler

Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının

Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde

Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor

Bütün kara parçaları için

Afrika dahil.”

Elim saçıma gidiyor. Kısadır benim saçım. Diken dikendir hatta bazen. Bu yüzden kötü hissediyorum kendimi biraz. Kimse benim için böyle şiirler yazmayacak, yazamayacak. Ne saçlarımın uzunluğundan ve dalgasından, ne pembe topuğumdan ne de ince bileğimden.

Ve ardından Ülke geliyor. En sevdiğim iki şiir böylesine art arda ve bana özel sanki. Aldığım zevkin haddi hesabı yok, ben gerçek bir Cemal Süreyasever Süreyayer olarak hayatıma devam ediyor oluyorum. Şiirler de cabası.

Karar bile veremez oluyorum, neresini seçsem Ülke’nin diye. Herkesin seçtiği yerlerden farklı bir parça seçiyorum fakat ben;

“Karanlık her sokaktaydın gizli her köşedeydin

Bir çocuk boyuna bir suyu söylerdi. Mavi.

Birtakım genç anneleri uzatırdı bir keman 

Sen tutar kendini incecik sevdirirdin

Bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa.”

Gecenin bir vakti Cemal’i okumak da misillemeydi yalnızlığa. Çünkü gidemiyordun sevdiğinin kollarına. Söyleyecek çok şeyi vardır herkesin. Ayıptır ve günahtır ve yasaktır ve olmazdır ve komşular ne derdir ve daha nicesidir. Oysa duymak var sevgilinin derin nefesini uyumak ile uyumamak arası. Bir kere de onun için nefes almak var. Tanıdık bir ten var teninde, yanağında, belinde. Ve yine yasak işte.

İşte Tam Bu Saatlerde derken de şu satırları yazdığım saatleri anlatıyordu belki de. Uyku ile uyumamazlık arasını. Beynin uyumaktan vazgeçtiği ama gözlerinin uyku sinyalleri çaldığı şu saatleri;

“İşte tam bu saatlerde bir yara gibidir su

Yeni deşilmiş uçlarında sokakların, küçük uçlarında.

Senin güneş sarnıcı gözlerin

Ölüm yası içindeki evde

Olmaması gereken bir şey gibi, kırılan bir ayna gibi.

Bu saatlerde.”

Peki bir sevgili sevgilisinden en çok neyi isteyebilirdi ki? Gerçek yaşamda yeni bir doğumu mu? Beni Öp Sonra Doğur Beni diyebilmek için ne kadar yürekli olmak gerekiyordu? Kabullenmek tüm eksiklerini ve fazlalarını, geçmişini ve geleceğini. Tek bir kadına ya da adama dönmek yüzünü; doğursun seni diye.

“Annem çok küçükken öldü

beni öp, sonra doğur beni.”

Sen ne diyorsun be adam? Nasıl vuruyorsun tam da kanımın donduğu, gözlerimin dolduğu yerden…

Ve bir de beyit şeklindeki şiirlerin, sade ve anlatım dolu. Belki biraz objectivist. Hem ortada bir nesne var hem de sözlerde bir ekonomi. William Carlos Williams ile arkadaşlığın nedir senin?

“Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem 

Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.”

Ve fakat beni bu ikilik değil öyle bir iki satır mahveder ki her seferinde. Tam yerinde bir söz söylenmiştir de işte ben ona tanık olmuşumdur. Duygular bizden çok zaten tercüme edildi ama bu tercüme asırlıkmış gibi. Tek bir cümle halinde olsa böylesine anlamlı ve mükemmel olmayacakmış gibi.

“Daha nen olayım isterdim

Onursuzunum senin!”

Ve bu iki satır, hem Cemal’in el yazısı ile hem de imzası ile bulunuyor kitapta. Nasıl sevindiğimi 65. sayfaya gelince anlayacaksınız. Her bir şiiri başkadır benim için Cemal’in ama ah bu ‘Ama Senin‘ yok mu? Var işte, gözü kör olmayasıca.

Bir de herkesle dost bu adam. Adı İlhan Berk Olan Şiir‘de herkese bir lakap takıştırıyor. Herkesin işi var, Nurullah Ataç çeliştirmen çünkü. Tahir Alangu soruşturman. Cevdet Kudret, Suut Kemal, Mehmet Kaplan diye devam ediyor liste. Kitabı hazırlayan Doğan Hızlan da nasibini alıyor.

Cemal’i anlamaya çalışıyorum. Cemal diyorum ona. Anlayamıyorum. Süreya’dan zaten bana ekmek yok. Cemal Süreya benim gizli bahçem oluyor. Anlıyorum fakat anlayamıyorum.

Edip Cansever için bir şiir yazıyor adı Edip Cansever.

“Her şeyin fazlası zararlıdır ya,

Fazla şiirden öldü Edip Cansever.” diyor. Bu Cemal de beni öldürdü öldürecek fakat.

Gün gelecek “Fazla okumaktan öldü Öznur Doğan.” denilecek mi diye merak eder oluyorum. Fazlalıksam bu dünyada ya da mesela, “Fazla Öznur Doğan’dan batar mı bu Dünya?”

Turgut’uma Uyar’ıma da yazıyor bir şiir. Ve bu sefer bir gerçek hikayeden bahsediyor.

“Öldüğü gün

Hepimizi işten attılar.”

Şimdi ben soruyorum sana Cemal, işte burada yanıldın!

“şimdi insan şaşıp kalıyor, uyar diyorlar ölmüş 22’sinde ağustos’un. öyle iş mi olur, usta ölür mü?
daha bir iki ay önce bir cümlesini ona okudum şiirinin.
bir şiirini sevgilime yazdım mektupla.
bir şiirinde kendimi buldum, bir diğerinde onu tekrar tanıdım.
daha birkaç ay önce karşılıklı oturduk dertleştik, “geçer mi bu özlem.” dedim. “geçer, sen sadece göğe bak.” dedi.
bir iki yıl önce daha fazla okumaya söz verdim onu kendime. 
üç beş yıl onca geç doğmanın ve geç tanımanın acısını anlattım ona. benim için üzülme, dedi. 
şimdi gelmişler de bana diyorlar ki, ustan ölmüş.”

Ama yine de seviyorum ben seni ve “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.” Daha neler neler var bir bilsen Cemal. Şöyle gelseydin bir karşıma, otursaydın. Anlatsaydın yerli yersiz. Kadınlardan konuşsaydık. Adamlardan konuşsaydık. Öğrenseydik. Sussaydık. Bir harfini bana verseydik. Ben Öznur Doğan olmaktan çıksaydım. Ve ben öylece Üstü Kalsın ile kapatmasaydım bu yazıyı. Ben seni yazarak değil, yaşayarak öğrenseydim.

“Ölüyorum tanrım

Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür

Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat

Fena değildir…

Üstü kalsın...”

Sus be adam… Sus.

Atılgan’ın Canistan’ı

04 Pazar Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

aylak adam, aşk, öznur doğan, canistan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oblomov, oznurdogan.com, oğuz atay, selim, tokuç ali, tutunamayanlar, yusuf atılgan


Yusuf Atılgan – Aylak Adam, Oğuz Atay – Tutunamayanlar, İvan Goncharov – Oblomov derken karşı duruş ve bilinmeyen bir popülerlik kazanıyor, bu sırada biz de popüler olmamış fakat içilebilecek güzellikte romanlar hikayeler okuyoruz. Onlardan çalmış oluyoruz güzellikleri. Bu yüzden mutluyum biraz Canistan’ı okuduğum için.

Köy hikayelerini ve köylüyü severim ben, çünkü her yaz Yunanistan’ın köyüne giderim. Önceden ineğimiz bile vardı ve ben bir buzağının doğumuna bile şahit olmuştum. Tütün toplamaya sabahın erken saatinde gidildiğinde tütünün nasıl olduğunu, kaçta tarladan dönülmesi gerektiğini, tütünün her bir bölümünün nasıl adlandırıldığını da bilirim bu yüzden.  Canistan sanki dost bana.

Yusuf adını sevmişimdir hep, sakin ve akıcı bir isim gibi sanki. En başından en sonuna bulanıklık nedir bilmiyormuş gibi hep. Yusuf Atılgan da öyle, romanları da.

Canistan iki eski dostun iki yeni düşman olamayışını anlatıyor aslında. Aşkın hayata nasıl girdiğini, ölümlerin aşkları yok edip edemeyeceğini, köy hayatının ne demek olduğunu, yapılan her hareketin bir tesirinin varlığını hatırlatıyor.

Selim yaman bir çocuk, ne iş olsa yapıyor. Çalışkan bir ırgat, çalışkan da bir aşık aslında. Sevgiye aç, karnı aç olduğu gibi. Gözü pek düşmana karşı. Gözünde intikam ateşi de var Tokuç Ali’den alınacak.

Yusuf Atılgan kitabı dört bölüm olmaz üzere planlıyor, ‘Duruşma’, ‘Yargıç’, ‘Tanık’, ‘Sanık’ ve fakat kitap sadece üç bölümden oluşuyor. Yusuf Atılgan Sanık’ı yazamadan bizi bırakıyor. Kitabın arka sözünde yazdığı gibi, “Ancak elinizdeki kitaba yarım kalmış bir roman demek de oldukça zor…” Evet, her bölüm kendi sonu ile bitiyor, her bölüm birbiri ile bağlantılı olduğu kadar tek başına da tutarlı.

Gerçek yazabilme kabiliyeti, içinden bir cümle ya da paragraf ve hatta bölüm çıkartıldığında bile anlamlı bir bütün kalışı ile ortaya konabilir bence. Yusuf Atılgan belki de bunu bize göstermek istedi. İsteseydi son bölümü yazar ve bitirirdi bu yarım kalmış romanı fakat istemedi. Yarım kalmış bazı hikayelerin bitmiş hikayelerden çok daha güzel olabileceğini biliyordu çünkü. Sonu merak edilen ve bir fantezi olarak akıllarda canlandırılması gereken durumların daha da tatlı olacağını da biliyordu.

Aslında Yusuf Atılgan, edebiyatın bazen yazmamak olduğunu bize hatırlatmaya çalışıyordu. Hayatta da her şeyin sonu olmadığını vurguluyordu. Bazı aşklar da Selim’in aşkı gibi ölümle sonlanıyordu. Kendi hikayelerinin sonlarını bilmeden insanlar aşka anlamlar yüklüyordu. Bazı kahramanların en kahramandan daha korkak olduğunu, küçük gözü kara bir çocuğunsa nelere dönüşebileceğini söylemek istiyordu, kendi ölümüne gidebilecek kadar gözü pek bir çocuk…

Blazer Ceketli Madonna

19 Pazar Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 5 Yorum

Etiketler

almanya, aşk, öznur doğan, erkek, hikaye, kadın, kürk mantolu madonna, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maria, maroia, oznurdogan.com, raif, sabahattin ali


Edebiyatta popülaritenin çok fazla karşısında durmam. Genel itibari ile fikrim “Ne olursa olsun, o kitaplar okunsun.”dur. Fakat dönemimizin popülarite anlayışı okuyup anlamak gibi bir çerçevede değil, “okumadan yorumlamak” minvalinde gelişiyor.

Böyle hiddetli bir giriş yapıyor olmamın nedeni Sabahattin Ali’nin hak ettiği değeri geç görüyor oluşu değil, görgüsüzlüğün görüşüne kavuşmasına az kalıyor oluşu.

En çok satanlar arasına giren Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam kitaplarına baktıkça hem üzülüyorum, hem seviniyorum, hem hırslanıyorum hem de gururlanıyorum. Bu kitaplar beni son bir senedir mahvediyor.

Kürk Mantolu Madonna son zamanlarda yeni yazılmış ve piyasaya bir “aşk” kitabı olarak çıksaymış ismi başlıktaki gibi olabilirmiş. Nasıl olsa bir popülerlik payı da buradan çıkarmış, blazer ceket giyen kadınlar kendilerini “Madonna”mızın yerine koyabilirmiş.

Her şeyden uzaklaşıp Ali’nin o naif üslubu,  geniş anlatımı, insanı umutlandırıp umutsuzluğa atan ters köşe tarafı kitabı bambaşka kılıyor.

Kürk Mantolu Madonna  bize aşkın evrenselliğini öğretiyor önce. Sonra aşk fikrinin aşık olunanın önüne geçebileceğini. Bir kadın için bir adamın gösterebileceği fedakarlıklardan, bir kadının bir adam uğruna her şeyini verebileceğine kadar özverinin her noktasını gözler önüne seriyor.

Raif bir tarafta, Maria bir tarafta, aşkları ve imkansızlıkları bir tarafta.

Sosyal baskı, içsel baskı ve aşkın baskısı bambaşka taraflarda.

Gidenler ve bekleyenler, bekletenler ve beklemekten usanmayanların olduğu bir “insan” hikayesi Kürk Mantolu Madonna. Sadece bir aşkı anlatmıyor çünkü. İnsanı anlatıyor, platonikçesine aşık olabilen, eşi için her şeyi göze alabilen, mesafelerin varlığında yorulan veya yorulmayan insanların hikayesi çünkü.

Çünkü biz kadınlar en çok Maria gibi arzulanmak istedik ve fakat çoğunda onun kadar sadık ve özverili olamadık.

Çünkü biz erkekler en çok Raif gibi aşık olabilmek istedik ve fakat çoğunda onun kadar güçlü ve bağlı kalamadık.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...