Sucker Punch / Kadınların Sevmediği Film

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , ,


One pill makes you larger
And one pill makes you small
And the ones that mother gives you
Don’t do anything at all
Go ask Alice
When she’s ten feet tall
And if you go chasing rabbits
And you know you’re going to fall
Tell ’em a hookah smoking caterpillar
Has given you the call to
Call Alice
When she was just small

When the men on the chessboard
Get up and tell you where to go
And you’ve just had some kind of mushroom
And your mind is moving
low
Go ask Alice
I think she’ll know

When logic and proportion
Have fallen sloppy dead
And the White Knight is talking backwards
And the Red Queen’s “off with her head!”
Remember what the doormouse said;
“Feed YOUR HEAD…
Feed your head”

Sucker Punch denilince sizin de aklınızda White Rabbit çalıyorsa siz de bendensiniz. Tahmin ettiğim kadarıyla Sucker Punch yüksek derece güzel ablaları ve taş gibi vücutları barındırdığı için çoğu kadın tarafından sevilmez. Aslına bakılırsa izlenmeme oranı daha yüksektir. Biz kadınlar hemcinsimizi garip bir bağ ile severiz. Her zaman bir rekabet vardır fakat en yakın arkadaşlarımız ile aramızdaki perde bu rekabeti azaltır.

Üvey babası tarafından tacize uğrayan genç kız yine bu adam tarafından akıl hastanesine yatırılır fakat bu akıl hastanesi ve bir nevi yetimhane aslında hiç de öyle bir kurum değildir. Kızların gösteriler sergilediği ve bu sergiler sonunda zengin adamların gönlünü hoş ettiği modern bir genelevdir. Bizim sevgili küçük ve korkak kuğumuz ise bu hastanede bir pantere dönüşecek, savaş tekniklerini öğrenecek ver her şeye karşı koyacaktır.

Sucker Punch’ı sevmemin nedeni aslında içinde bulundurduğu aksiyon ve müziklerin kalitesi. Aslına bakarsanız müziğin senaryonun önüne geçtiğini bile söyleyebiliriz. Skrillex ile Korn, Björk ve Emilia Torrini dörtlüsü benim mest olmam için geçerli sebepler. Aynı zamanda sıkı bir aksiyon tutkunu olduğum için dövüş sahneleri de beni mutlu ediyor.

sucker-punch-izle

Alice in Wonderland yerine Alice in Sorrowland diyebiliriz filmin temasına. Bu sefer hatunlar başkaldırıyor ve ölmek uğruna da olsa savaşıyorlar. Farklı bir devrim hava var filmde. Sweet Pea devrimcibaşı oluyor, liderleri olarak kaçış planını ortaya çıkarıyor. Siz de bunu zevkle izliyorsunuz.

Sezar’ın hakkının Sezar’a verilmesi konusunda oldukça adil olduğum için ve güzeli ödüllendirmenin arkasında bulunduğum için hatunlara çirkin diyenleri gerçekten anlamıyorum. Güzellik ön plana çıkarıldığında bunu doğrudan seksist bir şekilde anlamak yanlış. Filmin senaryosu zaten genelev üzerine kurulmuş durumda. Bu yüzden doğal olarak hatunlar on numara beş yıldız.

Gelelim Sucker Punch’ın anlamına. Bu Sucker Punch Türkçe’ye “Sakin atın tekmesi yaman olur.” ya da “Arap atı” (neden hep at ya rabbim), ummadık taş baş yarar gibi anlamı var. Saftirik yumruğu. Yani beklemediğiniz anda gelen fakat çok hafif olan bir yumruk. Yine de meseleyi Mevlana’ya, bilemediniz atasözleri sözlüğüne bağlarsak “damlaya damlaya göl olur.”. Birden fazla kadının sucker punchları bir devrim başlatır hale gelir. Gerekirse birilerini öldürür ve yollarına devam ederler.

Filmdeki hayal sahneleri ve dansın bir arada olması en çok hoşuma giden parçalardan bir tanesiydi. Dansın genel olarak bir ritüel olduğunu düşünürsek bu ritüel sırasında kadının kendini çok güçlü hissetmesi hatta hayallerinde herkesi yenmesi oldukça tatlı. Ayrıca rüyalar ve hayallerden gerçeğe geçtiğimiz içinde arada emin olamadığımız sahneler de oluyor. Hmmm şimdi bu gerçek miydi değil miydi?

Sucker Punch sonu itibari ile doyurucu gelmemiş olabilir fakat gidişata tam puan vermek benim gibi iyi niyetli öğretmenlerin/öğrencilerin ve bunu seven öğrencilerin/öğretmenlerin işidir.

Wiseman: Don’t ever write a check with your mouth you can’t cash with your ass. Oh, and one more thing… don’t wake the mother.”

Sweet Pea: You can deny angels exist, Convince ourselves they can’t be real. But they show up anyway, at strange places and at strange times. They can speak through any character we can imagine. They’ll shout through demons if they have to. Daring us, challenging us to fight.”

High Roller: All I require from you is a slither of a moment. To have you not by force, but simply as a man and a women. To see in your eye, that simple truth, that you give yourself to me freely. Not because you have to, but because you want to. Now of course, for such a gem, I will give as well. I’m willing to give you freedom. Pure and total freedom. Freedom from the drudgery of everyday life. Freedom as abstract ideal. Freedom from pain. Freedom from responsibility. Freedom from guilt. From regret. Freedom from sadness. Freedom from loss. The freedom to be happy. Don’t close your eyes; I need you to look at me. The freedom to love.”

Sucker Punch – Trailer

Hermafrodit / Şiirin Kadını Erkeği Olmaz

Etiketler

, , , , , ,


Farklı deneyimler yaşamak için bazen gözünüzü kapatıp bir şeyler seçmeniz gerekir. Son iki gündür yaşadığım farklı deneyim durumu tamamen Potkal Kitap ile alakalı. Uzun zamandır Yitik Ülke Yayınları’nı takip ettiğim için Potkal Kitap’tan haberdardım fakat herhangi bir kitabını okuma şansını yakalamamıştım ta ki Yitik Ülke Yayınları’nın kurucusu Kadir Aydemir bana üç tane Potkal kitabı yollayana kadar.

Bu üç kitaptan ikisi şiir, bir tane öykü kitabıydı. Hermafrodit ve Aşka 12 Mil Kala, yayınevinden çıkmış kitaplar. İçi şiir mi şiir fakat farklı hikayeler ile dolu iki kitap. İlk önce Aşka 12 Mil Kala’yı okudum fakat Hermafrodit’i daha önce anlatacağım. Çünkü bu şiirleri yazanlar sen, ben, o, biz, siz, onlar olabilir. Şiir kitabının yazarı “Beni Kurtar”. İsa gibi kurtulmayı bekleyen, salvaltion dediğimiz nanenin hasretini çeken birisi. Sevdiğine onu kendinden kurtarması için rica eden birisi. Beni kurtar hem erkek hem kadın.

Şiirlere isim vermeye gerek yoktur. Çünkü onlara bir isim verdiğiniz o artık bir “şey”dir. Beni Kurtar bunu iyi biliyor olacak ki tüm şiirleri ve yazıları isimsiz. Herkes kendi hikayesine göre adlandırabilsin onu diye. Herkes okuduğunda bir başka şiir bulsun, her seferinde hatırlamadan devam edebilsin. Hikayeyi olduğu gibi kabul ediyoruz biz de bu yüzden, yönlendirmiyor bizi hiçbir şeye.

Peki neden Hermafrodit? Önce biraz mitolojiye dönelim o zaman.

Hermaphrodite, Aphrodite ile Hermes’in oğluydu. Aphrodite, bu oğlunu herkesten gizlemek için onu Ida Dağı’nın perilerine emanet etti. Periler onu ormanda büyüttüler, vahşi huylu olan bu çocuk dağlarda dolaşmaktan, ormanın ücra köşelerini keşfe çıkmaktan hoşlanırdı. Bir gün Kariol’de dolaşırken duru tertemiz bir gölün kıyısına geldi. Hava çok sıcaktı ve gölün serin suyu çok baştan çıkarıcıydı. Hermaphrodite üzerindekileri çıkarıp hemen suya girdi. Oysa bu göl hiç de göründüğü gibi tehlikesiz değildi. Bu gölün Salmikis adında bir perisi vardı. Peri kendi gölünde yüzen yakışıklı delikanlıyı görünce ona aşık oldu. Hemen Hermaphrodite’in karşısına çıktı ve ona duyduğu sevgiyi dile getirdi ama delikanlı onu ciddiye almadı. Salmakis onun kendini ciddiye almamasina aldırmadı ve tekrar denedi. Ona sımsıkı sarılıp kendisiyle kalmasını istedi. Ancak Hermaphrodite böyle bir şey yapmayacağını söyleyerek onun kollarından kolayca sıyrıldı. Bunun üzerine Salmakis tanrılara yakardı. ” Ey tanrılar, emir veriniz… Ne ben ondan ayrılabileyim, ne de o benden! Hiç kimse bizi birbirimizden ayıramasın”. Tanrılar Salmakis’in yakarışına cevap verdiler ve ikisini tek vücut haline getirdiler. O günden sonra hem erkek hem de kadın olarak tek bir vücut içinde yaşamaya başladılar.

İşte Hermafrodit’in hikayesi böyledir. Bu yüzden ne tam kadın ne tam erkektir Hermafrodit. Aynı anda ikisidir. Şiirin de cinsiyeti yoktur duyguların olmadığı gibi. Şiirlerin kime yazıldığı da önemli değildir işte. Bahsedilen sevgilinin dudağı hem erkek dudağıdır hem kadın. Zaten ikisi birbirinden ayrıldığı anda tüm bağlar kopmuş olur. Bir sevgili yanağında sevileni ve seveni görebilmektir mesele. Biraz daha uzatırsam Mevlana’ya bağlayacağım bu yüzden şiir kitabından not aldığım ve beni düşündüren noktalara geçiyorum.

Kitabın ilk sayfasını yani 5. sayfasınız açıyorum ve;

Kime diyorum çocuk

Dinliyor musun beni

Kaldır şu bakışlarını yerden

Kirliyle temizi de ayır

Yemek de yapamıyorsun

Değil mi sen

İki kalp kırmayı öğren

Yoksa aş aşık kalırsın

Unutmak zamanıdır şimdi

Bütün günahların silineceğini.

Burada ilk olarak yakın hissediyorum kendimi çünkü “çocuk” demeyi severim ben de çok. Yapma be çocuk! derim hatta bol bol. Beni Kurtar da biliyor bunu sanıyorum, en başa, ilk şiire yazmış “çocuk” diye. Bir de tabii, kelime oyunları ile dakika bir gol bil diyorum, bir şey okunacak ve okunulanlardan nefes alınacak!

Sonra 9. sayfaya geliyorum ve çok garip bir şey ile karşılaşıyorum. 5 sayfa boyunca kesik kesiklik söz konusu. Yani o an koparabilirim sayfaları oradan, asabilirim sağa sola. Bilmiyorum tabi ki bu sadece benim kitabımda mı var yoksa diğer kitaplarda da böyle mi ama mutlu oluyorum it gibi. Kitaptan şiir çalma özgürlüğüm var gibi hissediyorum. Çalıp da duvarları süsleyebilirim şiirlerle. İşte öyle not defteri gibi bir kitap olsa mesela, istediğimiz sayfayı alsak yanımıza. Cüzdanımıza koysak.

Sayfa 11, şiirin ikinci kısmı, not alıyorum yanına: Hayat bir yolculuk üzerine kurulu ve bu yolculukta hepimiz Odysseus gibi kayıplar veriyoruz. Kimimizin sevdiklerini yiyor koca gözlü bir dev, kimi sevdiklerimiz hiç gelmiyor bile bizle. Çıkılan her yolculukta kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz oluyor. Gerisi hep üç nokta.

Sayfa 27. Bir kere daha başka bir bakış açısı ile bakıyorum şiire. Şiir boşluklar ile dolu. Şair diyor ki: Boşlukları sen doldur ve şiirini sen yarat. Yani hiçbir şiir okuyucu olmadan, o anlamlar katmadan olamaz ve her şiir her kişide farklıdır, farklı iz bırakır. Bu yüzden şiiri sen doldur, gerisini sen bil. Sen çıkar tüm anlamları ve duyguları.

Sayfa 49, yaşlılık ile doluyor personanın içi. “Saçların kırlaşacak mesela, sağlam içmişsin bayağı bayağı, gözlerinin altındaki torbalardan belli bu…” Yaşlanırken bizler de belki aynı kalacağız, aynı fikirler ile bakacağız örneğin yarına fakat ellerimizin üzeri yine de kırışacak ve hayat işte böyle bir acılık ile hareket etmeye devam edecek. Göğüs tahtan da sönecek yavaşça ama akılda bir şey var, arkadaşlar ile bir rakı masasında bardak kaldırabilmek, yaşlanmamaya.

Ve böyle yavaşça bitti kitap. Bitti şiirler. Aklımda kurtulmak istemeyen fakat kurtulmak istediğini söyleyen bir persona kaldı. Adını bilmediğim bir şair kaldı. Kimisine göre arabesk belki de şiirler, belki de karamsar yine de kelimeler ile oynayan insanlar biliyorlardır kelimelerin gerçek evrelerini. Ne zaman acıtabilirler, ne zaman acıtmazlar.

Belki de tek bir şey isteyebilirim yazardan, ağız dolusu küfür et be. Et! Sansürleme kendini siktir yaz ağız dolusu. S.ktir değil.:) Oh şiir.

İstanbul’da Kahve Nerede İçilir?

Etiketler

, , , , , , , , , , ,


Kahve içme serimize bu kez nerede içileceğine dair bir yazı ile devam ediyorum. Sanıyorum benimle alakalı üç beş yazıya denk gelenler ve bir önceki yazıyı okuyanlar kahvenin peşinden koştuğumu iyi anlamışlardır. Peki Öznur Doğan kahveyi nerede içer, neresini sever? Buralara nasıl gidilir ve kimlerle gidilir? Kafamda deli sorular diyenler için başlıyorum açıklamaya. İlk olarak çok sevilen, daima hınca hınç dolu olan kahve zincirlerinden bahsederek başlayacağım işe.

Starbucks: Kahve denildiğinde aklımıza ilk gelen yerlerden bir tanesi. Starbucks’ın bu kadar ulaşılabilir olması sanıyorum onu kıymetli yapan parçalardan bir tanesi fakat ben Starbucks’ta en çok her gittiğim yerde aynı tadı  bulmayı seviyorum. Her ne kadar bireyselliğin ön planda olması gerektiğini düşündüğüm bir şey de olsa kahve meselesi, çok fazla kişinin içinde kahve içmeyi tercih edenlerin rahatlıkla gidebileceği bir yer. Yalnız sakın ola ki AVM’lerdeki Starbucks’lara gideyim demeyin. Demeyin işte. Hem doludur, hem de kirli bulursunuz masaları. Bu yüzden tamamen kendisiyle bir Starbucks olan örneğin Bostancı Sahil, örneğin Karaköy’ü tercih edin. Karaköy Starbucks’ı geçenlerde göremedim gibi oldu ama galiba hala orada.

Kahveniyarat.comKahveni Yarat, Kendi Tadını Yakala sloganı ile yola çıkan marka/markamız birbirinden farklı kahveler arasından sizlere özel bir seçenek sunuyor. Kendi kahvenizi yaratma fırsatı. Böylece arkadaşlarınıza gösterebileceğiniz, paylaşabileceğiniz, hediye edebileceğiniz harika şeyler ortaya çıkıyor. Kahveniyarat hakkında daha çok bilgi almak için şuralara buralara tıklayabilirsiniz.

Kahve Dünyası: Tavsiye etmiyoruz. Çünkü tüm kahveler birbirine benziyor. Filtre kahve ile Americano arasında bir fark olması gerektiğine inanan birisi olarak Kahve Dünyası’nda bu farkı bulamayacağınıza kefil olabilirim. Bir de kahveleri seyrekleştirme işlemi gibi bir şey yapmıyorlar genel olarak. Lök diye en koyu kahveyi önünüze koyuyorlar. Kahveyi şekersiz tercih eden birisi olarak da bir Kahve Dünyası Americano’su sonunda çarpıntım başlıyor. Adam akıllı çarpılıyorum. Kahve Dünyası’nın bence en iyi yanı sandviçleri. Gerçekten harika tatları var. Özellikle tavuk fümeli, biberli sandviç.

Lavazza: Çok fazla kişi tarafından tercih edilmeyen fakat Kahve Dünyası’ndan tıklarca ilerde olan marka Lavazza. Kahve servisleri ve kahveleri oldukça güzel. Bardakları tokmuk tokmuk sevimli bardaklar. Ben kahvemi alıp çıkarım yapmak istemiyorum diyorsanız bulmanız gereken iki zincirden birisidir Lavazza.

Bir diğer zincir ise Tchibo. Alman menşeli markanın kahveleri de Almanya’dan geliyor.  Kahvenin keskinliğini iyi ayarlayabilmeleri ile gönüllere taht kurabiliyorlar yalnız Tchibo konusunda beni en çok üzen konu sadece kahve ya da sadece giyim ya da sadece ıvır ve zıvır değil hepsini bir arada bulundurması.

Diğer kahve zincirlerini henüz deneyimlediğim için şimdilik bir şey söyleyemeyeceğim. Bu yüzden cafelere geçiyorum. 🙂

Genelde Taksim’de bulunmaya seven bir insan olarak ilk önce James Joyce Irish Pub’ı anlatacağım size. İrlanda Kahvesi içmek istiyorsanız İstanbul’da ilk olarak buraya gitmeniz gerekir. Haftasonları ve akşamları çok dolu oluyor evet fakat öğle yemeğinden sonra bence bir kahveyi hak ediyoruz ve o kahve eğer Taksim’deyseniz Irish Pub’ta olabilir. Ortam loş, yalnızlığı da birlikteliği de güzel yaşayabileceğiniz bir yer. İşin tek kötü yanı popülerliliği nedeni ile kendilerini bozabilme ihtimali.

Sanıyorum ki The House Cafe’nin seveni kadar sevmeyeni de var. Fiyatlarının pahalılığını düşününce sevmeme konusunda haklı olunabilir fakat ambiyans, lezzet ve kahve için tercih edebilirsiniz. Taksim’de Galatasaray Lisesi’nin ilerisinde solda bulunur kendisi. Lezzetle ve keyifle kahve içmek mümkün. Benim gibi Americano tutkunlarına da yer var.

Tezgah benim için insiyatif kullandığım bir cafe çünkü aynı zamanda sahaf. Bu yüzden Tezgah’ta içtiğim normal Nescafe benim için üç dört beş kat daha lezzetli oluyor. Orada olduğunuz sırada istediğiniz kitabı alıp okuyabiliyorsunuz da. En azından Tezgah Cafe’nin bu rahatlığı için bile gidilebilir. Aynı zamanda ortaklarından birisi evet Nejat İşler. Ama hiç onu orada görmedim. Benim talihsizliğim.

Ve son olarak Tavanarası. Burası benim için cidden farklı bir boyutta. Yemekleri, muhabbeti, ambiyansı, yeri.. Hepsi bir araya gelince Tavanarası “Hadi gidelimmmmm.” diye tutturduğum yer oluyor. Yemeklerden sonra şöyle bir arkana yaslanıp çay ve ardından içilen kahve gibisi yok. Aslına bakarsanız bir kahvenin benim için tatlı olması içtiğim yere de bağlı. Taksim benim için cennet gibi bu açıdan. Seviyorum da seviyorum.

Not: İstanbul görseli için Serhat Albamya’ya teşekkür ediyorum. Ellerine sağlık. 🙂

Kahve / Tutkunun da Ötesi

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Şimdi size hayatımın büyük büyük büyük bölümünü kaplayan yegane bir içecekten bahsedeceğim. Görselden ve başlıktan da anlaşılacağı üzere bu içecek: kahve!

Peki nereden geliyor bu değirmenin ve dolayısı ile bu kahvenin suyu? Peki bu kahve nereden geliyor? Kahve kültürü nerede başlıyor, nerede bitiyor? Bildiğim ve bilmediklerimi bu yazı ile öğrenmek amacı ile yola çıkıyorum.

Kendimi bildim bile bizim evde kahve ve çay başa baş rekabet eder. Yemeklerden hemen sonra içilen Türk Kahvesi yerini bakkaldan alınan Hanımeller eşliğinde çaya bırakır. Yine de bir bakarız ki ikisi için de alışveriş yapma zamanları hep aynı aralıklarla gerçekleşir. Bu içkiye bağlılığımızın nedeni ise annemin Yunanistan, babamın Bulgaristan göçmeni olması. İstanbul’da buluşan bu aşık ile maşuk kanımda dolanan ve bir türlü engelleyemediğim içki tutkusunu da bulaştırmışlardır.

Bir anneanne, dayı ve teyze biliyorum ki sabah uyandıkları gibi Türk Kahvesi, kahvaltıdan sonra Türk Kahvesi ve akşam yemeğinden sonra yine Türk Kahvesi içen. Bu insanlar benim akrabalarım, bu insanlar bana kahveyi damarlarında ve DNA’larında taşıyan insanlar. Yunanistan’da işiniz ne kadar acele olursa olsun mutlaka kahveye ayırılacak vakit vardır çünkü onların “kefi” kelimesi ki kendisi kahveye de tekabül etmektedir, keyif anlamına gelir. Kahve, keyif verendir. Bu yüzden hiçbir Yunanlı keyfe sırtını dönmez. Bunu en tatlı halleri ile görebileceğiniz bir filmi sizlere daha önce anlatmıştım. My Life In Ruins. Kahve, keyif ve hayatı anlamak üzerinedir. Sizi dinç tutar, algınızı açar. Mutlu eder.

Bir babaanne, hala ve amca biliyorum ki sabah uyandıklarında çay, kahvaltıdan sonra kahve ve yine akşam yemeğinden sonra Türk Kahvesi içerek günlerini güzelleştirirler. Bu insanlar da benim akrabalarım. Bu insanlar da gün içinde aldıkları kafein ve tein seviyesi ile mutlu olan, günlerinizi güzel geçiren. Şimdi hal böyleyken benim kahveye sırt dönmem, düşünülemez. -di.

5 sene öncesine kadar yine de sırtım dönüktü kahveye. Çayı çok severek tüketiyorum fakat iş kahveye gelince bir hoşnutsuzluk söz konusu oluyor. Ağzımı yapış yapış hissediyorum, tadını sevmiyorum işte arkadaş. Derken kilo verme bahanesi ile şekeri iki içecekten de kestim. Kolayı da çok sevmeyen bir insan olarak şekersiz içecekler kategorisinin en mutlu üyesi olmaya da o an başladım. Kahve artık kahve olmuştu. Tadı güzel, kokusu güzel. Hiçbir şey ekşi ya da yapış yapış değil. Aynı zamanda sert tadı ile daha da keyif verici. İşte o anda anladım ki ben bu kahve denen boku, afedersiniz mereti bırakamayacağım. Zaten bırakmak kim ister ki?

Gel zaman git zaman madem dedim bu kahveyi bu kadar çok seviyorum, neden araştırmıyorum? Neden bir şeyler yapmıyorum. Hemen baktım internette nasıl yerlerden edinebilirim kahveyi diye. Dolanırken kahve yapan adamların bir adı olduğunu öğrendim. Barista. Evet, hani o Starbucks’ta çalışan ve kahveyi bize sunan insanlar var ya. Onlara barista deniyor. Baristalar kahvenin yapımı ve sunumundan mesul insanlar. Doğru kıvamı ve doğru bileşeni yapmak, güzel bir şekilde sunmak ile yükümlüler. Hani o kahvelerin üzerindeki kuğular, kalpler var ya; işte onları da bu adamlar yapıyor. Kahve süsleme sanatının abileri bu baristalar.

Kiva Han diye bir site buldum, olaylar olaylar. Her türlü kahveyi satıyor, üzerine bir de kahve makineleri, yardımcı malzemeleri sunuyor. Yetmiyor bir de barista eğitimi veriyor. Durmadım, dosdoğru bu eğitim için mail attım Kiva Han’a. Sanıyorum yöneticisi ile mailleştim fakat kendisinin ders saatlerini iş yoğunluğu ile farklı aralıklarla belirlediğini ve kurs yerinin Kadıköy’de olduğunu öğrenince benim için en büyük hayal kırıklığı başladı. Gaziosmanpaşa’da oturan bir hatunum ben, nasıl gidip geleceğim cart curt oralara. Ayrıca küçüğüm de. Dedim o zaman kendi öğrenmene kuvvet sevgili Öznur.

Ve başladım kahvelerin isimlerini ve içeriklerini yazmaya. Kahve sözlüğünü de o zaman oluşturdum. Temel olarak aşağıdaki yazıyı baz aldım. Daha sonra her kahve içmeye bir yere gittiğimde farklı bir kahveyi deneyerek tatlarına ve formlarına aşina oldum.

“Affogato: Genellikle dondurma olan bir tatlının üzerine espresso dökülerek elde edilir. Bu sebeple, bir kahve yerine yiyecek saymak daha doğru olur.

Americano: Espresso’ya sıcak su eklenmiş kahve.

Café au lait: Latte’nin Fransız versiyonu diyebiliriz.

Cafe Con Lecha: Fransız café au lait’e ya da İtalyan caffè e latte’ye benzetilebilecek sütlü kahvedir. Genellikle kahve süt oranı bire bire olur. 

Cappuccino: Sıcak süt ve süt köpüğünden yapılır; ancak sütün ısıtılması ve dokusu itibarıyla Latte’den farklıdır.

Con Panna: Bir ya da iki fincan espressonun üstüne çırpılmış krema konarak servis edilmesidir.

Corretto: Espresso ile likörden oluşan kahvedir. Likör olarak genellikle grappa, bazense sambuca veya brandy kullanılır.

Espresso: İnce çekilmiş kahve çekirdeklerinin ağırlık yerine basınç kullanılarak demlenmesi ile hazırlanan İtalyan kahvesi. Cappuccino, Americano gibi pek çok kahve espresso kahvesi kullanılarak hazırlanır ve bunlara kısaca espressolu içecekler denir.

Filtre kahve: Orta kalınlıkta çekilmiş kahve çekirdeklerinin kahve makinasında demlenmesi ile edilen kahveye verilen addır. Kuzey Amerika’da en yoğun tüketilen kahve türüdür.

French Press: Kalın çekilmiş kahve çekirdeklerinin kendine has bardaklarda demlenmesi ile edilen kahvdir.

Granita de Cafe: Buzla hazırlanan bir soğuk espresso kahvesidir.

İrlanda Kahvesi (Irish coffee): İrlanda dilinde Caife Gaelach denilen bu içecek bir kokteyl olup, sıcak kahve, İrlanda viskisi ve şekerden yapılır. Üstüne ise krema konur.

İngiliz kahvesi: Irish coffee’ye benzetilebilir, viski yerine cin konur.

Kül Kahvesi: Mangalda kül ateşi üzerinde pişirilen klasik Türk kahvesidir.

Latte: Espresso kahvenin ve sütün bir araya geldiği bir lezzettir. Latte fincanların üstünü süslemek ise “latte art” olarak adlandırılır. Latte benzeri kahveler aslında pek çok Avrupa ülkesinde değişik adlarla yaygındır. Fransa’da café au lait, İspanya’da café con leche, Polonya’da kawa biała, Almanya’da milchkaffee, Avusturya’da grosser brauner, Hollanda’da koffie verkeerd, Portekiz’de ise café com leite olarak bilinir.

Lungo: Normal espresso’nun yaklaşık iki kat fazla suyla hazırlanmasıdır. Böylelikle daha az sert ama daha acı bir kahve elde edilir.

Macchiatto: Espresso’nun üzerinde çok az süt köpüğü eklenerek elde edilir.

Mırra: Türk kahvesi formatında hazırlanan kahveye kakule eklenmesidir. Oldukça sert bir kahvedir.

Mocha: Bir tür Latte’dir; ancak süte ilave olarak sıcak çikolata da vardır.

Ristretto: Corto olarak da adlandırılabilen Ristretto, normal bir fincan espressonun yaklaşık yarısı hacmindeki koyu espresso kahvedir.

Rus kahvesi: Irish coffee gibidir, viski yerine votka eklenir.

Süvari kahvesi: Genellikle şekersiz olarak hazırlanan ve fincan yerine çay bardağından servis edilen Türk kahvesi.

Türk Kahvesi: Çok ince çekilmiş (espresso’dan daha ince) kahve çekirdeklerinin cezve içerisinde kaynamaya yakın bir derecede ısıtılması ile edilen köpüklü ve sert kahve türü.

Viyana kahvesi: Koyu espresso kahvesi ile krema bileşimidir.”

Bir süre sonra sanıyorum benim için fazlaca güzel bir olay gerçekleşti ve kahve tadımı ile kahvenin markasını bulmaya başladım. Tabii bu bildiğimiz Nescafe, Jacobs ve diğer hazır kahveler için geçerli bir durum. Gaz üzerine gaz bir hal aldı kahve bende. Sevmeyen arkadaşlarıma kahveyi sevdirir, onları zorla kahvecilere götürüp oturtur,  çikolata ve şeker ile kandırır hale geldim.

Tabii günde içilen kahve sayısı da gittikçe yükselmeye başladı. Ta ki aç karına fazla kahve ve çay tüketmekten dolayı midem acımaya başlayıncaya kadar. Bu yüzden günde içtiğim kahveyi ikiye düşürmek zorunda kaldım. Tabii porsiyonları düşürdüğümü söyleyemem. 🙂

Kahve konusunda her şeyin beni mutlu ettiğini bu yüzden açık yüreklilik ile söyleyebillirim. Arkadaş ile içilen bir kahve, sevgili ile içilen kahve, aile ile içilen kahve. Hayatı bir sıvı üzerinden yönlendirme isteği çok yersiz ve saçma gelse de bazılarına, kahveyi yere göğe sığdıramayıp popülerleştirmeye çalışsalar ve kahvenin özel yapısını anlamadan harala gürele “aaa ben kahveciyim yeaa” triplerine girseler de kahve hep orada, sevdikleriniz ya da kendi başınıza gününüzü mutlu kılmaya yetecek şekilde duruyor. Bir başka yazıda evde kahve yapmanın inceliklerinden ve İstanbul’daki en iyi kahvecileri anlatacağım. Şimdilik bu kadar yeter. 🙂

RockNRolla!

Etiketler

, , , , , , , , , , ,


now i’m a man,
made twenty-one,
you know baby,
we can have a lot of fun.

i’m a man,
i spell m-a-n…man.

Bir adamın filmlerini kayıtsız şartsız sevebiliyorsanız ya o adamı çok seviyorsunuzdur ya da filmleri sevmeye hazırsınızdır. Guy Ritchie’yi sevmeye başladığınız anda onunla birlikte bir sürü filmi seviyor olursunuz. Evet, kimilerine göre bu filmler hep aynı çevrede toplanmış, senaryo olarak birbirine yakın filmlerdir. Ne fark eder ki? Her zaman tercih ettiğimiz o çikolatanın bundan bir farkı yok. Ben bitteri seviyorum, demek ki daha çok bitteri tercih edeceğim. Yani ben Guy Ritchie imzası seviyorum, demek ki bu adamın filmlerini de bağrıma basacağım.

Guy ile tanışıklığım üniversitenin ilk yılına denk düşüyor. Lock Stock and Two Smoking Barrels ardından Snatch diye başlıyorum izlemeye. Sonra hayatıma bir adam giriyor, hem de uzun zaman çıkmamaya hazırlanmış bir adam. Diyor ki bana “RocknRolla’yı izledin mi?” A-ah!. Ne ola ki? İzlemedim diyorum. Mutlaka izlemelisin diyor. Kabul ediyor, filmi izliyor ve mutluluk üçgen değil beşgen bilemediniz sekizgen oluyorum.

İlk olarak hastası olduğun aksan meselesi tamamen beni filme çekiyor. Ağır aksana maruz kalmaktan hiçbir zaman vazgeçmediğim için -Trainspotting vs- RocknRolla ilaç gibi geliyor. Amanını da İskoç aksanı. Amanını da sert İngiliz aksanı. Yerim yerim, cnm cnm. Daha sonra filmde bulunan adamların etkisi altına giriyorum. Film beni çekmek için birden fazla nedene sahip. Ya şundadır ya bunda, helvacının kızında. Ağız yamukluğunu sevmesem de diğer her şeyini sevdiğim: if you know what i mean, Gerard Butler, Archy rolü ile karizmanın üst mertebelerinde gezen Mark Strong, itlik seviyesinin üst sınırlarında gezen Toby Kebbell. Film gittikçe eğlenceli bir hal alıyor. Guy Ritchie’nin siz Türkler nasıl der ben bilmez, sense of humourı her şeyi gözüme güzel göstermeye başlıyor.

Filmde bir yanda kentin en varlıklı ve ağır babalarından birisi Lenny Cole, diğer yanda herhangi bir sanat eserine saatlerce bakabilecek kafada ve bu mafya babasının oğlu Johnny Quid, işleri hale yoluna koyabilecek coolluğa sahip Archy, her işi bozabilecek ve bunun üzerinden filmi tamamen eğlenceli hale getirebilecek OneTwo, Handsome Bob ve diğerleri…

RocknRolla

Pardon, söylemeyi unuttum: ve Ruslar! =)

Rusları şimdiye kadar sadece birkaç filmde eğlence mantığının dışında gördüğüm için burada koşturan Ruslar ve başlarına gelenlerden özellikle vazgeçmeyeceğim. Spoiler içeren video:

RockNRolla paranın peşinden koşan adamların hikayesi. Rusların da devreye girdiği ve her şeyin bir curcunaya dönüştüğü film. Sırf bu kovalama sahnesi için bile oturup izlenilmesi gerekir. Arabanın içinde birbirlerine savaş ve kavga yaralarını gösteren iki Rus’un konuşmasından vazgeçmek imkansızdır. Johnny’nin salak arkadaşının işleri berbat etme eyiliminden, rock bar sırasında kurşun kalem ile kaş göz yarmanın tadını çıkaran Johnny’e ve tüm film boyunca bir türlü göremediğimiz o tabloya sırt çevirmek… İmkansız!

Filmin sonunda Rock n Rolla’nın bir üçlemenin ilk filmi olduğunu anlıyoruz fakat şimdiye kadar Guy’dan bu konuda gelmiş bir malumat yok. İkinci film bile söz konusu değil. Bir an önce bir şekilde devam etmeli diye düşünüyorum. Havada kalan soruların olduğu kesin.  Archy’nin tam olarak ne ayak olduğunu, One Two ile Handsome Bob arasında bir şeylerin geçip geçmeyeceğini :kaş uu beybi, öğrenmemiz şart.

Hızlı akış, soundtracklerinin de dolu dolu oluşu ile RocknRolla Öznur Doğan’dan yıldızlı aferin almayı başarıyor. Filmi ben izleyeli aradan 3 sene geçmiş. Hala durup durup I’m a Man‘i, Rock n Roll Queen‘i zevkle dinliyor, arada kendime:

There’s no school like old school, and I’m the fucking headmaster. diyorsam, vardır bir bildiğim.

Archie: People ask the question… what’s a RocknRolla? And I tell ’em – it’s not about drums, drugs, and hospital drips, oh no. There’s more there than that, my friend. We all like a bit of the good life – some the money, some the drugs, others the sex game, the glamour, or the fame. But a RocknRolla, oh, he’s different. Why? Because a real RocknRolla wants the fucking lot. “

Johnny Quid: You see that pack of Virginia killing sticks on the end of the piano? 
Pete: Yes. 
Johnny Quid: All you need to know about life is retained in those four walls. You will notice that one of your personalities is seduced by the illusions of grandeur – the gold packet of king size with a regal insignia, an attractive implication towards grandeur and wealth, the subtle suggestion that cigarettes are indeed your royal and loyal friends, and that, Pete, is a lie. 
Johnny Quid: Your other personality is trying to draw your attention to the flip side of the discussion, written in boring bold black and white, it’s a statement that these neat little soldiers of death and in fact trying to kill you and that, Pete, is the truth. 
Johnny Quid: Oh, beauty is a beguiling call to death and i’m addicted to the sweet pitch of its siren. 
Johnny Quid: That that starts sweet ends bitter, and that which starts bitter ends sweet. 
Johnny Quid: That is why you and i love the drugs and that is also why I cannot give that painting back. now please, pass me a light. 
Pete: Oh you are something special, Mr johnny quid. “

RocknRolla Trailer

Rescue Dawn / Kurtulmak mı Kurtarmak mı Mesele?

Etiketler

, , , , , , , , , ,


Oyun hamuru gibi bir adam Christian Bale, istediğiniz şekli verebiliyorsunuz. Bir bakıyorsunuz tamamen kas yığını haline gelmiş seksiötesi bir adam, bir bakıyorsunuz tamamen kemikleri sayılan takıntılı birisi, bir bakıyorsunuz savaş esiri olarak günden güne eridiğini gördüğünüz bir asker. Christian Bale’i izlemeye başladığımdan beri her seferinden beni şaşırtmayı başarıyor. Şimdiye kadar sadece bir filmde hayal kırıklığına uğrattığını düşünürsek bendeki kredisi oldukça yüksek.

Vietnam Savaşı’na dair şimdiye kadar çok fazla film izledik. Pek çoğu müthiş Amerika açgözlülüğünü haklı göstermeye çalışan, işin ucunda mutlaka Amerikalı askerlerin aklandığı, paklandığı, “Bakın bizim de kayıplarımız oldu.” mesajları verilmeye çalışıldığı filmlerdi. Sanıyorum ben Rescue Dawn’dan sonra savaş filmi izlemekten vazgeçtim. Sebebi filmin kötü olması değil sebebi savaşın ne kadar çok tekrarlanırsa o kadar çok kanıksanıyor olması.

1965 yılında helikopteriyle ta ta ta ta ta Vietnam’da gezerken ormanın içerisine düşen bir adamın hikayesi Rescue Dawn. Köylüler tarafından alıkoyulduktan sonra bir de bakıyor ki kendisi tek değil, 5 tane daha adam var esir olarak tutulan. Savaşın soğuk etkilerini köylüler de yaşıyor ve yaşatmak istiyorlar. Esir aldıkları bu adamları aslında ne yapmaları gerektiğine dair bir bilgileri yok. Öldürseler tam süper olacak fakat savaşta esir sayısının öncelikli bir önemi de var.

Dieter Dengler, nam-ı diğer Bale, gerçek hayatta bu olaylara tanık olmuş bir adam. Yani kahramanımız gerçek hayattan. Hikayeyi bu yönde ele almaya başladığınızda her şey daha kan dondurucu oluyor. İlk olarak Dengler’dan önce tutuklanmış ve bir bambu evin içine yerleştirilmiş adamlardan bahsetmek istiyorum.

Savaş esiri olmak ile normal hapishanede yer almak arasındaki farkı bu adamlar iliklerine kadar yaşıyorlar. Sebebi ise çok basit, hapishanede sizi tehdit eden bir şey yoktur. Eğer sakin ve uslu olursanız kimse size bulaşmaz, aç bırakmaz ve hatta sırf kafa dinlemek için hapishaneye giren adamlar vardır. Savaş esiri olmak ise tamamen farklı bir psikolojide olmak demek. Öncelikle karşı tarafı yok etmek için oraya geliyorsunuz fakat yine onlar tarafından esir alınıyorsunuz. Bu tamamen savaşma içgüdülerine aykırı bir durum. Tüm gururunuz, amacınız ve varlığınız esir alındığınız anda sizi kurtaracak kişinin elinde kalıyor. Aynı zamanda acı bir gerçek var ki sizin tarafınız savaş alanlarını tarumar eder, bir bir her yeri yakıp yıkarken sizin de içinde olduğunuz kampı yerle bir edebilir. Evet, kendi adamlarınız tarafından çatır çutur öldürülebilirsiniz. Hani o cephede başına bir şey gelse taşımak isteyeceğiniz fakat nutkunuzun tutulacağı adam var ya, işte o adam başınızın tam üzerine bir bomba bırakabilir. Savaşta bu yüzden her şey mübahtır. Devlet çıkarları için aynı davanın insanları yine kendilerini kırmak zorunda bile kalabilirler.

RESCUE DAWN

Ve insan tamamen Darwin’in dediği gibi hayatını kurtarmaya odaklıdır. Fakat hayat acımasızdır. En sağlam olanı kurtulacaktır. Uzun zamandır esir olarak bulunan 5 adamın mental rahatsızlıkları tabii ki de söz konusu olacaktır. İlk olarak tamamen hayattan soyutlanmış, alışık oldukları ve hayatlarının parçaları olan her ayrıntıdan uzaklaşmışlardır. Aynı zamanda kendi vücutlarına da yabancılaşmaya başlarlar. Uzayan tırnaklar, sakallar ve diğer kıllar. Verilen kilolar, ortaya çıkan kemikler… Film çekimi sırasında oyuncuların da buradan nasiplendikleri kesin çünkü Christian Bale 25 kilo, Jeremy Davies 13 kilo, Steve Zhan 18 kilo veriyor. İşin bu noktasında devreye gerçekçiliğin önemi giriyor. Film boyunca bu adamları esir olarak gören bizler eğer vücutlarında bir değişim olmasaydı, -larva ile beslendiklerini düşünürsek- gerçekten sinirlenir, filmi kapatır giderdik. Ama yapmadık. Kaçış planlarına dahil olduk ve onların peşinden gittik.

Kaçış planına geçmiş bulunuyoruz. Tabii ki her esirliğin bir de kaçış bölümü olacaktır. Şimdiye kadar hiçbir esir insan kaçış planını düşünmeden bir esaret dönemi geçirmemiştir. Özellikle savaş esiri iseniz işin boyutu farklılaşır çünkü bu durumlar için eğitilmiş adamlardan birisisinizdir. Bıçağı nasıl tutmanız, silahı nasıl doğrultmanız, hangi saatlerde ne yapmanız gerektiğini ayarlayabilecek yapıya sahip olmalısınız ki o savaşın ortasına atılasınız. Aslına bakarsanız insanın içgüdüsel olarak bu kaçış yolunu çok sakar olsa da bulabileceğini düşünüyorum. Bir düzen kurabilir kafasında, tabii bunun gerçekleştirme ve başarılı olma oranı tamamen o anki duruma bağlıdır. Şartlarda gerçekleşen en ufak bir değişim her şeyi alt ve üst olarak ikiye ayırmaya yetecektir.

Savaş ve boyutları, kaçışlar ve sonuçları hayatımızın tam ortasında yer alıyorlar. Şu anda ülke sınırlarımızın içerisinde dahi bir savaş söz konusu. Hatta sözlüğün gerçek anlamı ile maddi yapılan savaştan geçerek bilinçler arasındaki manevi savaşa göz kırpıyorum. Sanıyorum ki son 10 senedir ak ile kara birbiri ile kıyasıya bir mücadele içindeler. Biz de bu savaşı görüp sadece uzaktan izleyebiliyoruz. Gariptir ki artık savaşlardan bahsederken de yüzümüzde en ufak bir kıpırdama dahi olmuyor, kaldı ki içimizde bir hareketlilik olsun.

Savaş, kanıksadığımız bir olgu artık. Doğanın en uzak noktasında, medeniyet denilen maskenin altında gerçekleştirilen insan içgüdülerine yakın, göz dolduran bir gerçeklik savaş. Daha doğrusu kan donduran.

Filmi izleyiniz mi? Bana kalırsa izleyin fakat sanıyorum siz de filmin sonundan memnun olmayabilir, bir kere de şöyle olsun beeeh! diyebilirsiniz.

Sevgiler.

Rescue Dawn Trailer

Quills / Marquis de Sade ve Sadizme Giriş

Etiketler

, , , , , , ,


Hepimizin içinde bir sadist vardır. Sade’ı severiz, Marquise de Sade’dan ötürü.

Evet, kulağa biraz garip geliyor fakat hepimiz aslında bir kuple de olsa sadistiz. Var olan sadistliğimizi belki de maddesel olarak gerçekleştirmiyor, hardcore seks partileri vermiyoruz (tabii burası çok bireysel bir konu) fakat manevi olarak sadizme çok yatkınız. Sevdiğimiz adam ya da kadın bizimle birlikte olmadığında o da üzülsün diye düşünüyoruz. Sahip olmadığınız arabalar ve evler için hafif hafif ne kadar bastırmaya çalışsak da “ah ulan, hep bu hödüklerde oluyor bu paralar” minvalinde şeyler düşünüp gerim gerim geriliyoruz. Küçük bebekleri severken önünü alamayıp ısırıyor, garip bir şekilde “ben bunu şimdi biraz hırpalasam kesin ağlar, ağlatsam mı acaba?” diye düşünüyoruz.

quills-izle-sadizm-sadist

Bildiniz! Bingo! İnsan iç güdüsel olarak kötüye evrilmeye hazır bir varlıktır. Şimdiye kadar izlediğiniz tüm Sır Kapısı, 5. Boyut, 7. Göz programlarını rafa kaldırabilirsiniz. Unutun, hatta beyninizin en ufak bir hücresini bile bunların adını dahi hatırlamamaya programlayın.

Marquis de Sade’ın da bahsettiği olay bu. Adamın bir yarası mevcut değil, kimseye gıcık da değil -düzen dışında-. İç güdülerini bastırmamayı kendine düstur edinmiş bir adam. Korkutucu geliyor bu yüzden tüm otoritelere. Öncelikle bu tarz şeyleri düşünebilen bir insan sağlıksızdır diye tıkıyorlar deli hastanesine fakat dahilik ile delilik agresiflik ile naifllik arasında gidip gelen, toplumun olmaktan korktuğu fakat onların başarı ile üstlendiği bu delilik ve deliler sanki bir vebaymış, bilemediniz ince hastalıkmış gibi işleniyor.

Quills’i izlememin nedeni bir arkadaşımın “Oha süper filmdi!” demesi. Bu film hakkında iyi yorum yapanların da kesin sadist gözü ile görülebileceği bir toplumda olduğumuz için hemen izledim filmi. Zaman kaybetmedim. Ve iyi ki izlemişim.

Bir delinin, daha doğrusu bir akıllının sınırsızlığını görmek, yazma ihtiyacının, insanlara ulaşma ve içindekileri anlatma isteğini sınırlandırılamayacak bir gerçek olduğunu görüyoruz bu sayede.

Sadizmi insan hayatının içine eken bu adam seksi de daha dışavurumcu bir hale getiriyor. Bu yüzden Marquis de Sade’ı Google görsellerinde aradığınızda önünüze görmeye alışık olmadığımız / olduğumuz görüntüler çıkıyor.

Quills’in beni bu kadar etkilemesi delilik üzerine söylenenleri kabul etmememden kaynaklanıyor olabilir. O akıl hastanesindeki herkes deli olamaz çünkü!

Quills’i izleyin efendim, sonra film boyunca Marqius’nin yaptığı muzurluklara ve sözüm ona kötülüklere nasıl empati ile baktığınızı görün, içinizdeki sadisti keşfedin.

İyi yolculuklar.

Quills Trailer

O Brother, Where Art Thou? Nerdesin Be Birader?

Etiketler

, , , , , , , , , ,


Keyifle izlenebilen fakat geri planda kalmış canım filmler vardır. Bunlardan bir tanesi de iyi ki izlemişim cnm cnm dediğim O Brother Where Art Thou? Sanıyorum günümüz İngilizcesi ile yazmama gerek yok, herkes anladı. Thy, thou ve thee bunlar benim sevdiğim sen, senin kelimelerin biricik eski İngilizce halleri. Film zaten daha isimden kazandı diyoruz.

Mitolojiden feyz almış, kendisine mitoloji yolu çizmiş ya da içinde bu mitolojiden parçalar bulunduran filmlerin kolay kolay kötü olabileceğini sanmıyorum. Ayrıca filmin yapımcısı da Coen Kardeşler. Bu Coen biraderlerin akılları zehir gibi, her şeyi kesiyor kafaları. Hal böyle olunca IMDB kriterlerine göre kötü varsayılan bir film bile tadından yenmeyecek hale geliyor. Bu arada IMDB’yi bir kıstas olarak almak ne kadar mantıklı ve doğru tam olarak bilmiyorum.

Üç farklı jenerasyonun adamı bir hapishanede buluşur ve kaçış planı hazırlarlar. Kaçalar da. Bu sırada başlarına gelen olayların tamamıdır Where Art Thou?.

o-brother-where-art-thou-neredesin-kardesim-izle

Homer’in en görkemli eseri olan Odysseia’yı temel hikaye olarak kabul eden filmde doğal olarak Kikloplar, yolculuklar ve bol bol göndermeler vardır. Neler yok ki bu hikayede, Odysseus – George Clooney ve karısı Penelope, Kiklop olarak karşımıza çıkan Big Dan, şarkıları ile erkekleri baştan çıkaran Sirenler, Odysseus’un boğulmak üzere oluşu ve bir dal parçasına tutunarak kurtuluşu, Muse’a ithaf edilen şarkılar gibi. Şimdi sanıyorum ki ilginizi biraz daha çekmeyi başardım.

Aynı zamanda anlatımlar ile de sadece mitolojiye değil din açıklamalarına da girmiş oluyoruz. Şeriften bahsederken kullanılan cümleler Şeytan’ın bahsedilişi ile birebir aynıdır: He’s white, as white as you folks, with empty eyes and a big hollow voice. He likes to travel around with a mean old hound.

Ku Klux Klan bile var. En sevdiğim topluluk. Tam pislik, tam hain. Bu filmin içinde var oğlu var. Sanıyorum son zamanlarda bu kadar çok üzerinde durmak istediğim, izleyin diye bağrış çağrış takıldığım başka bir film yoktu. Çok ciddiyim, bu filmi izleyiniz.

Filmleri daha detaylı açıklama konusunda arada kaldığım bir durum var, eğer filmi detaylarıyla yazarsam spoiler oluyor, spoiler olmayınca da yazı kısa kalıyor. Bilemiyorum. Şimdilik sadece filmden sözler vermeye başlıyorum. Fikriniz belirtirseniz süper olur. Derin incelemeler yapayım mı yoksa spoiler vermeden heyecanı yüksek mi tutayım?

Pete: You miserable little snake! You stole from my kin! 
Ulysses Everett McGill: Who was fixin’ to betray us. 
Pete: You didn’t know that at the time. 
Ulysses Everett McGill: So I borrowed it until I did know. 
Pete: That don’t make no sense! 
Ulysses Everett McGill: Pete, it’s a fool that looks for logic in the chambers of the human heart. “

Delmar O’Donnell: Them syreens did this to Pete. They loved him up and turned him into a horny toad. “

Blind Seer: You seek a great fortune, you three who are now in chains. You will find a fortune, though it will not be the one you seek. But first… first you must travel a long and difficult road, a road fraught with peril. Mm-hmm. You shall see thangs, wonderful to tell. You shall see a… a cow… on the roof of a cotton house, ha. And, oh, so many startlements. I cannot tell you how long this road shall be, but fear not the obstacles in your path, for fate has vouchsafed your reward. Though the road may wind, yea, your hearts grow weary, still shall ye follow them, even unto your salvation. “

Şu an filmi yemek istiyorum! O derece!

O Brother Where Art Thou – Neredesin Birader – Trailer

The Lost Symbol / Kayıp Sembol / Mevlana / Etli Ekmek

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , ,


Yurtdaşlarım! Az zamanda büyük kitaplar okuduk. Yeri geldi kitapları bağrımıza bastık, yeri geldi onları bir köşeye ayırdık. 7.5 liraya satıldığını görünce D&R’dan hemen satın almış olduğum Dan Brown’ın son kitabı The Lost Symbol, Türkçe’si ile Kayıp Sembol gün itibari ile tarafımca bitirilmiş bulunuyor.

Dan Brown serüvenlerini seven, om nom nom iştahı ile kitapları okuyan bir kitapsever olarak Kayıp Sembol’ü iyi ki bu kadar geç okudum diyorum. Herkesin yorum yaptığı ve yücelttiği ya da yerin dibine soktuğu dönemde kitabı okusaymışım kesinlikle hayata küsermişim. Peki nedir bu Kayıp Sembol abimizin beni yerden alan yere çalan özelliği?

Her zaman olduğu gibi Dan Brown sağlam ve iç gıcıklayan bir kurgu ile başlamış olaya. Masonluktan ve masonlardan vazgeçemeyen bu koca adam Kayıp Sembol’de tüm kapılara açacak, insanları Eski Ahit’in aydınlığına kavuşturacak sembolü arattırmakta Robert Langdon’a. Langdon arama konusunda pek işe meyilli değil. Bir masonluğa inanıyor ama pratikte içerisine girmiş de değil. Kayıp Sembol adamı zorla mason locasının içine sokuyor.

Kitap boyunca beni en çok etkileyen nokta masonluğun temelini oluşturan “bir güç var, biz de ona inanıyoruz” çevresinde bulutlanan fikirler. Bu Allah olsun, Tanrı, İsa, Tengri ya da bilemediniz Beowulf olsun. Olsun efendim, istediği herkes tanrı olsun. Hal böyle olunca masonluğun o ürkütücü, “bu adamlarda çok pis para var.” küçültücü fikri ortadan kayboluyor. Ayrıca en eski inanış biçimlerinden birisi olan (bu noktada tam doğru kelimeyi bulamıyorum) masonluğun sağlam temellere dayanıyor olması hiç şaşırtıcı değil. Eğer zaten yamuk yumuk bir şeyler üzerine inşa edilmeye çalışılsaydı her şey kötü olurdu. Düşünsenize, tuttuğunuzda elinizde kalan bir sistem. Eminim hoşlanmazdınız. Matematikte 2+2 = 4 etmiyormuş gibi.

Noetik bilimi de kitap sayesinde tatlı tatlı araştırmış, yüz göz olmuş oluyorsunuz. No-etik, etik olmayan gibi şakalara maruz kalsa da aslında köklü bir bilim dalı olması ve sıradan çizgilerin dışında bulunması onu farklı kılıyor. Birkaç biyoloji dersine girdikten sonra bile “acaba yeni bir insan yaratabilir miyiz?” düşüncesi ile gezen insanların varlığını düşünürsek Noetik bilim tüm canlıları bir araya ve yeniden dünyaya getirmeye yarayacaktır.

Kitapta dikkatimi çeken ve var olmasına hem kızdığım hem de sevindiğim bir nokta var.

Ağır spoiler geliyor. Robert Langdon’ın Malakh tarafından içine yerleştirildiği ve oksijen seviyesi doyurulmuş suni su. Evet bu hem anne rahmine dönüşü sembolize ediyor hem de bilimde atılmış bir sonraki adımı gösteriyor. Sevindiğim nokta şu: yaklaşık 6 sene önce abimle bir konuşmamızda “aslında suda da oksijen var, bence bunu alabilmeliyiz.” dememdi. İleri görüşlü bir karı olduğum oradan belli olmuş. Benim mantığıma göre hemen o anda oksijeni vücuduma alabilmem gerekiyordu ama küçüktüm de. Kitapta bu olay gerçekleştiğinde gerçekten mantıklı bir yol izlediğimi görmüş oldum fakat… Robert tam da o sahnede, sandığımız gibi ölmeliydi. Neden mi? Başrol kahramanı öldüğünde de film devam edebilir. Etmelidir. Ağır spoiler gidiyor.

Kitabın sembolleri nelerdi, nelerden bahsediliyordu ve kast ediliyordu gibi bir şeyler yapmak istemiyorum çünkü kitabın kendisi tamamen semboller üzerine kurulmuş Dan’in diğer tüm kitapları gibi. Size sadece kitabı okumak ve sonunu getirmek kalıyor. Sonu geldiğinde okuduğunuzun sizi tatmin edip etmemesi konusunu size bırakıyorum.

Kitabı büyük umutlar ile okumaya başlayıp helyum balonu gibi sönmesini gördüğümde gerçekten üzüldüm. Ben aynı şeyi Elif Şafak kitaplarında da yaşamıştım. Hep bir sakinleşme, hep bir duralama. Nedendir bilmiyorum(!), sanki bu romanı Konya’da Elif Şafak ile birlikte yazmış. Hem de Etli ekmek yiyormuş ve Mevlana’nın öğretilerini dinliyormuş. Ne diyeyim, hayal kırıklığı büyük oldukça insanın canı da sıkılıyor tabii ki.

Söylemeden geçemeyeceğim son nokta ise kitapta beklemediğiniz anda karşınıza çıkan Soğanlık Cezaevi. Evet, gözler bir anda İstanbul’a hatta Kartal’a dönüyor ve hapishane müdürü ile gerçekleşen konuşma gözümüzün önünde canlanıyor.

Kitaba dair yorumlarınızı bekliyorum. Birileri beni hayal kırıklığından kurtarmalı.

My Life In Ruins / Geia Sou!

Etiketler

, , , , , , , , ,


Yunan ezgilerini benim gibi seviyorsanız My Life in Ruins tam size göre. Basit filmleri böyle çıtır çerezlik olarak arada götürmek gerçekten güzel oluyor. Bu filmden bir tanesi ile nasıl karşılaştığım hakkında pek bilgim olmasa da indirmiş bulunmuşum. Madem indirdim o zaman izlemiş de bulunayım diyerek açtım filmi. Sevimli bir tur rehberimiz var elimizde. İdealist olmaya çalışıyor fakat eline yüzüne bulaştırıyor gibi her şeyi. Ortalamanın altında turistleri gezdirmeye çalışıyor ve en iyi turistleri kaptırdığı için hep mızmızlanıyor. Tabii turistler de bu ablamızdan şikayetçiler çok fazla tarih marih biliyor diye.

Emekli olduktan sonra dünyayı gezmeye karar veren fakat amaçsızca takılanlar, karısı ile sürekli kavga eden ve zorba çocuklara sahip olanlar, hiç konuşmayan otobüs şoförleri ve daha fazlası. Hepsi bu turda yer alıyor. Yunanistan’ın farklı yerlerini de görmüş oluyorsunuz bu sayede. Gidilecek görülecek yerleri küçük küçük not almanız mümkün. Ee sonuçta tanrıların ülkesi Yunanistan. Tabii ki gezilecek görülecek çok yer var.

my-life-in-ruins-atina-izle

Film hem bir yunan yaşamı paradisi hem de küçük bir aşk hikayesi. Yunanlıların hani o sürekli bahsettiğimiz siestaları (öğlen uykuları), erkenden kapanan dükkanları ve kahveye düşkünlükleri alaya alınıyo filmde. En önemli anlarda bile bir tembellik bir keyif peşinde olan Yunanlıları en iyi açıklayan söz sanıyorum tüm film boyunca şu oluyor:

Georgia: You must think I’m crazy.
Poupi Kakas: Yes. 
Georgia: Fair enough. Why would not tell me?
Poupi Kakas: I thought you needed to talk. I have three sisters, so talk.
Georgia: Do you ever question what you’re doing with your life?
Poupi Kakas: No. 
Georgia: What? 
Poupi Kakas: Talk more about the no sex. 
Georgia: I’m good. Thanks.
Poupi Kakas: You don’t question? Come on. Greece is the land of philosophers. 
Georgia: Yes, but that is their job. 
Poupi Kakas: My job is to drive the bus. You know it pays better. 
Georgia: Come on. You don’t have a life plan?
Poupi Kakas: How do you plan life? 
Georgia: What? 
Poupi Kakas: Come on, we’ll get some coffee and you can talk. 
Georgia: What? We’re working.
Poupi Kakas: Everyone should take the time for a coffee. 
Georgia: That is the typical Greek mentality.

Yunan vatandaşı ve anne tarafından tatlı bir Yunan göçmenliği söz konusu iken benim de bu filmden zevk almamam imkansızdı. Memleket meselesi işte, farklı geliyor adama. Her yaz ya da fırsat buldukça Yunanistan’a kaçı kaçıveren bir insan olduğum için en az sizler kadar ben de muzdaribim bu tembellikten. Normal şartlar altında İstanbul’da öğle saatlerinde uykunun esamesi okunmuyorken orada bir garip şekilde uykunuz geliyor. Hava temiz, deniz tertemiz. Bahçeden kopardığım domatesler ile beslenmekten midir nedir, sakinlik ve ruhsal bir rahatlama çöküyor üstüme.

Filmde bir diğer tatlı nokta ise birbirinden farklı turist tipleri. Her tip neredeyse her tatilde karşımıza çıkması mümkün insanlar. Biliyorsunuz ki en iyi arkadaşlarınızı tatilde daha iyi tanıyabileceğinizi dair söylentiler de var. Tatil insanı tamamen değiştiren, kendine döndüren ve bu yüzden daha çıplak kaldığı bir dönem oluyor. Alışkanlıkların, yemek yeme tarzın ve hatta konuşman bile değişiyor, daha önce fark edilmemiş boyutlar alıyor.

My Life in Ruins her hayatın parçalı bulutlu olduğunu ama sonunda güneş açması gerektiğini hatırlatmaya çalışan bir film. Tatlı tatlı sirtaki çalar arkadan, güneş üzerinize doğar ya da karşınızda batar. Atina ve tüm Yunanistan şehirleri sizinle yaşamayı, nefes almayı bekler. Bulunduğunuz konum ne olursa olsun küçük bir hırsızlıkta, anlaşılmayan kazada ya da kızgın boğalıkta bir tatlılık vardır.

Keyif pezevenkliği diye bir şey vardır ya, yunanlarda işte o tam olarak kefi’dir. Keyif’e ne kadar da yakın değil mi? Eğer sizin bir kefiniz yoksa bir Yunanlının gözünde %60 hastalıklısınızdır. Üzülür sizin için ve hemen harekete geçer. Bir bardak Ouzo, bir dilim karpuz.

Maria: [after Georgia leaves] That girl. That girl has no kefi, What Greek does not have spirit, eh? 
Nico: Maybe she’s half Greek. 
Maria: This was supposed to be temporary while she looked for some big-shot teaching job. And now no one will hire her and I am stuck with her. 
Nico: Hey, if I make her quit, can I have a raise? 

Ve tabii filmden de anlayacağımız üzere: seks şart. 😀

My Life In Ruins Trailer