Küçük Şeylerin Tanrısı / Büyük İşlerin Tanrısı

Etiketler

, , , , ,


Küçükken anlamayıp laf attığım kitaplardan, o bahtsızlardan birisidir Küçük Şeylerin Tanrısı. Sanıyorum ki konserve fabrikasının anlatıldığı bölüme kadar gelip anlamayıp bırakmışlığım hem küçüklüğümdendi. Sonra karar verdim, sırada duran kitapları kura ile okuyacaktık. İlk çekiliş sonucu Küçük Şeylerin Tanrısı çıktı. Başladım okumaya.

Küçük Şeylerin Tanrısı olmak ne kadar kolay olabilir diye araştırmaya daldım. İsim nereden geliyordu kitapta? Küçük ikiz kardeşlerden mi Sophie’den mi Ammu’dan mı? Kimdendi? Yoksa Velutha mı?

Upuzun bir yolculuğa çıkıp sorularım ile devam ederken kardeşlerin birbirine bağlılık derecesini, zor bir hayatta doğan çocukların yaşadıkları ve maruz kaldıkları acıları, annelerinin sanrılarını, kuzenlerinin yabansılığını, pedofilinin gerçekliğini, kast sisteminin yıkıcı ve yıkılması gereken sertliğini… Hepsini gördüm sırasıyla.

Aşk dolu bir kadın olabilirsiniz, eğer iki çocuğunuz yoksa, eğer sizden daha düşük bir adamı sevmezseniz.

Kardeşinize belirli bir sevgi kıstası ile yaklaşabilirsiniz, eğer ensest yoksa, eğer aklınızda onunla birlikte olmak yoksa ve eğer ailenizde bunlar yoksa.

Yurtdışına çıkmak iyi gelir sanabilirsiniz, eğer kızınız oracıkta ölmezse, eşinizin ölümü üzerine katılmazsa.

Kitap boyunca umut ve umutsuzluk, mutluluk ve mutsuzluk arasında gidip geldim sürekli. İki minik ikiz kardeşin birbiriyle uyumları, kelimeleri tersten okumaları, kendilerine garip lakaplar takmaları ve masumca sevgiyi ölçüp biçmeleri.

Ardından sertliği ile karşımda duran Hindistan’ın sistemleri, Dokunulabilirler ve Dokunulamazlar. Kanı donduran sahneler, büyüklerin dünyasındaki büyük suçmalamalar. Ölümüne atılan dayaklar, ölümlerden sorumlu tutulan kişiler…

Küçük şeylerin tanrısı olmak hep daha kolay bu yüzden. Büyük insanların, büyük egoların ve büyük işlerin ardında durmakk, devamlılığını sağlamak, yapabiliyorum demek hep daha zordur çünkü.

Henüz bitirdiğim kitapta yaşanamayanları gördükçe hayatıma bakmam, yaşayabildiklerim ve diğerlerine pay çıkarmam, nasıl desem, nelerin tanrıçası olsam bilemedim. Üzerimde bir hüzün, zaten Sophie Mol da öldü. Zaten Velutha da öldü. Zaten Ammu delirecek ölecekti. Zaten Mamachi her akşam Papachi’den dayak yiyordu.

Üzülüyorum.

Equilibrium / İsyan / Korku Ütopyaları

Etiketler

, , , , , ,


 

Ütopyalar ile ilk defa lisede karşılaştım. Mis gibi ütopyaların yanında bir de korku ütopyaları olduğu öğrendiğimde ise aklım karışmıştı. Bir kere ütopya işte, adı üzerinde. Yaşayamadığın bir şeyi yaşamak isteyeceksin. Neden böyle oluyor ki? Sonra işin içine insan egoları, çıkarları ve açıklamaları girmeye başlayınca anladım korku ütopyaların nedenlerini. İnsan olarak hiçbir zaman masum olamayacağımız içindi tüm ütopyaların başlangıcı. En güzel ütopyanın bile bozulma riski vardı. Bu yüzden asla gerçek hayata geçirilemez şeylerdi onlar. Biz insanlar temiz ütopyaları benliklerimiz ile kirletmeye çok hazırız.

Filmlere dair yazılarımı okuyanlar benim Christian Bale ve Evan McGroger hayranı olduğumu anlarlar hemen. Bu filmde tarafsız olamayacağım aslında. Konu itibari ile bahsettiğim korku ütopyası üzerine kurulmuş bir film. 1984 ve diğerleri gibi ortada daima izlenme durumu var. Kral ve adamları tarafından izleniyorsunuz, her gün almanız gereken hapları almamak istediğinizde ise öldürülüyorsunuz. Alınan bu haplar sizi tamamen duygulardan arındıran, sadece aklınız ile hareket etmenize ve itaat etmenize yarayan  haplar. Bir nevi uyuşturucu. Aynı zamanda herkes birer patriot. Yaşadıkları yere, kurallarına kökten bağlılar. Daha doğrusu bağlı olmak zorundalar.

Korku ütopyası yaratmanın en mantıklı yollarından birisine değinmiş oluyorlar bu noktada. Duyguların ruh ile bağlantısını hatırlarsak ruhu çekilmiş insanların itaat etmeye daha meyilli olduğunu görüyoruz. Bu yüzden birlikte çalıştığınız adam bile eğer sizi asi olarak görüyorsa ya da bir isyan üzere buluyorsa sizi, öldürmeye çalışıyor hatta en büyük düşmanınız oluyor.

equilibrium-christian-bale-sean-bean-izle

Kocaman ekranlarda daima bir adam var, bir yönetici. Aslında kime karşı savaştığınızı ve kim tarafından yönetildiğinizi de bilmek imkansız. Hal böyle iken insan da bir yandan oldukça artist olmasına rağmen “consume obey die” ilkesi ile hareket ediyor. İlla birileri çıkmalı tabii aralarından. Bu da olsa olsa Christian olur!

Oyunculuk konusunda biraz endişeliyim fakat. Christian’ın bu rolü bana fazla şişirilmiş geldi. Taraflı da olmak istiyorum bir yandan. İşin ucunda Christian var. Bu rolü aynı soğukluk ve şişirme ile bir de Keanu Reeves yapabilirdi gibime geliyor.

Mary: Let me ask you something. 
[Grabs his hand] 
Mary: Why are you alive? 
John Preston: [Breaks free] I’m alive… I live… to safeguard the continuity of this great society. To serve Libria. 
Mary: It’s circular. You exist to continue your existence. What’s the point? 
John Preston: What’s the point of your existence? 
Mary: To feel. ‘Cause you’ve never done it, you can never know it. But it’s as vital as breath. And without it, without love, without anger, without sorrow, breath is just a clock… ticking. “

 

Father: Prozium – The great nepenthe. Opiate of our masses. Glue of our great society. Salve and salvation, it has delivered us from pathos, from sorrow, the deepest chasms of melancholy and hate. With it, we anesthetize grief, annihilate jealousy, obliterate rage. Those sister impulses towards joy, love, and elation are anesthetized in stride, we accept as fair sacrifice. For we embrace Prozium in its unifying fullness and all that it has done to make us great. “

Ama güzel bitiyor, mutlu bitiyor. Oh!

Equilibrium – İsyan Trailer

Das Leben Der Anderen / The Lives of Others / Başkalarının Hayatı

Etiketler

, , ,


Gözünü sevdiğimin Türkçe’si. Adamlar 4, yazıyla dört, kelime ile anlatmaya çalışırlarken filmlerini, bizimki sadece 2 kelime. Ekleri sonunda olan bir dile sahip olmanın en tatlı yanı bu belki de.

Das Leben der Anderen benim Almanca mantığımı kıran film oldu. O zamana kadar ben de ortalama bir Türk gibi “Almanca çok kaba yaaa..” “Iyyy hiç sevmem Almanları” gibi bir argümanla geziyordum. Ciddi anlamda insanların da bizlere göre garip olduğunu görünce kesin karar vermiştim. Almanları sevmeyecektim!

Hala pek sevdiğimi söyleyemem tabii. Hatta Alman Dili ve Edebiyatı okuyanları hala anlamış değilim. Git İspanyol Dili ve Edebiyatı oku evladım. Ya da ne bileyim İtalyan Dili vs. Neden Almanca? Neden? Neden? Neden? Seviyorsa demek.

Yargılamak bana düşmez. Ben sadece düşünürüm. Bu gerginlikle filmi arkadaşım önerdiğinde “Of, Almanca’yla nasıl idare edeceğim şimdi ya?” dedim. O da, “İzle bak gerçekten seveceksin.” dedi. Tamam dedim ben de her şeye. Filmi indirdim bir korsan olarak. Gerilimli kısım yine altyazının doğru olup olmadığı zamandı. Adamların dilini anlamıyorum ki altyazı bulabileyim. Oflamak puflamak serbest tabii. Nasıl olsa evde tek başıma film izleme keyfindeyim.

Altyazı bulundu, film izlenmeye başlandı. Garip bir tatlılık var filmde. Bok sürdürmek de istemiyorum tabii düşüncelerime. Almanlar da neymiş, hiç duymağğğdım diye devam edebilmem için filmi sevmemem lazım! Sevme Özz, sevme! (SEVDİ.)

Politikanın kol gezdiği bu filmde yasaklılar döneminde politik bir kitap yazmaya çalışan bir adam ve sevgilisi ayrıca da onu dinleyen bir ajan var. Başkalarının hayatına dahil olduğunuzda onlardan kopmanız mümkün olabilir mi? İşte bunu sorgulatıyor size  film. Bulunduğunuz tarafın size ne dikte ettiği değil sizin nasıl hissettiğiniz ve nasıl yönlendiğiniz meselesine parmak basıyor.

the-lives-of-others-baskalarinin-hayati-izle

Sadece bu değil, en başta yaşanan sorgu sahneleri sırasında da “Ben olsaydım acaba ne yapardım?” diye düşündürtüyor adama. Sanıyorum mesajı lökkadanak vermeyip ince ince sızdıran ve bu sızıntılar ile kocaman bir nehir yapan film bu film.

Film biter, ben gözyaşları içinde kalmışımdır. Güzel bir gülümseme ile yaşanan ölümlere üzüntüm oldukça da çoktur. Das Leben der Anderen en sevdiğim, sevebileceğim ve hiç çekinmeden dört beş kez izleyebileceğim filmler arasında yerini alır.

Almanlara karşı olan antiliğim uzunca bir süre için son bulur. Sonra tabii insanın huyu suyu değişmediği için yine uzak gelmeye başlar Almanca. Erasmus sınavına okul yine Almanya’ya yolluyor diye gitmem ama Avusturya’yı araya eklediklerini bilmediğim için boş sınav kağıdı vermiş olurum. Ah bu benim sergüzeştliğim.

Hamiş: Sizlere güzel güzel filmden konuşmalar vermek isterdim fakat IMDB’de de pek bir şey yok. Film bu kadar güzelken sözleri vermek neden zor gelmiş anlamadım. Yine de izleyin, izlettirin. Adam olun. Öperim.

Das Leben Der Anderen / The Lives of Others / Başkalarının Hayatı Trailer

Yedinci Gün’ün Şafağında Doğuya Bakın

Etiketler

, , , ,


Ha çıktı ha çıkacak derken Yedinci Gün raflardaki yerini aldı. Kısa bir süre sonra benim kitaplığıma da teşrif etmiş bulundu. Ön siparişler verilip herkes “ilk ben okuyacağımm!!” diye bağrınırken ben işin birazcık soğumasını bekledim. En azından ilk el delileri susmus olacak ben de rahatça devam edecektim okumaya. Aynen de öyle oldu. Yedinci Gün çıkışından bir buçuk hafta sonra elimde oldu. Ben onu bana ulaştıktan bir buçuk hafta sonra okudum. Mutluyum.

İhsan Oktay Anar’ın daima beklediğimiz kitapları, hemen yazsın da huzura erelim diye beklediğimiz yazıları söz konusu. Özellikle kitabın bittiğini ve yakın sürede basılacağını duyduğumuzda büyük bir aşk ile bekler olmuştuk kitabı. Daha ön siparişlerde internet üzerinden “Yedinci Gün’ün şifreleri” şeklinde haberler yapılmış fakat olaya değinilmemişti. Son zamanlarda hızlı bir şekilde popüler olmaya giden İhsan Oktay Anar’ın son kitabı doğal olarak en çok sükse getiren kitap oldu.

Süktü mü? Süktü. Şu anda hala tüm listelerde birinci sırada. En tepeye kurulmuş şöyle bir etrafına bakıyor. Büyüklük taslamıyor fakat. Kendini bilen adamın elinden çıkmış kitap.

Şimdiye kadar büyük bir tutku ile İhsan kitapları okuyup onları daha sonra değerlendiren kişiler Yedinci Gün’ü okuduğunda tam olarak ne hissetti bundan emin olamıyorum. Kitap gerçekten güzeldi benim için. Yeni bir büyülü dünyaya açılıyordu yine kapıları. Aynı zamanda yine gönderme üstüne gönderme, benzetme üstüne benzetme vardı kitapta. İsimler, mekanlar, hikayeler ve diğer her şey yine İhsan’ın keskin zekasının ürünüydü fakat…

Yedinci Gün benim için Kitab-ül Hiyel’in önüne geçebilecek bir kitap oldu. Daha yukarı çıkabilmesi için sanıyorum ki insanlardan biraz daha uzak tutulması gereken bir kitaptı. Umuyorum İhsan Oktay Anar sadece okuyanların gazına gelerek bu kitabı yazmamıştır.

Kitapta üç bölüm mevcut: Baba, Oğul ve Hayalet. Bildiğimiz teslis olan bu baba, oğul, kutsal ruh üçlemesinde üç farklı karakter bir potada eriyebilmeyi öğreniyor. Kitap üç farklı zaman üzerinde çizilmiş. Önce gelecek sonra geçmiş ve en son olarak da şimdiki zaman. İhsan Sait, Ali İhsan ve İdris Amin Zula.

Üç farklı karakter, tek bir insanda buluşuyor, üç farklı zaman tek bir zaman algısında bütünleşiyor. Bunu gerçekleştirebilmeleri için de tabii ki bir olgunlaşma döneminden geçmek zorunda kalıyorlar. Edebiyatta en bolundan karşılaştığımız bu maturity process’i Yedinci Gün’de de görmek beni mutlu ediyor. Demek ki diyorum, bir şeyleri anlayabiliyor ve yorumlayabiliyorum.

İnsanlığın başlangıcından, Zodyak’tan, Hristiyanlık’tan ve Müslümanlık’tan, çok tanrılı zamanlardan, Amerika’nın keşfinden ve diğer pek çok tarihi olaydan nasibi alan hikayelerde beni tek üzen nokta çok  basit bir çıkarım ile “ahan da mesaj budur.” dedirtmesiydi. Şimdiye kadar binbir hinlik, yüzbinlik sinsilik ile bize açık seçik mesajlar vermeyen (kitabın tümü hakkında) İhsan Oktay, bu kitapta sınır çizgisini biraz daha uzağa çekmiş ve bize kıssadan hisse tarzında bir son hazırlamış.

Kitap boyunca it gibi sırıttığımı göz önüne alırsak kitabı sevmediğim ve tamamen eleştirdiğim söz konusu olamaz. İnsan hallerini en iyi anlatan yazarladan birisi olan Anar, Yedinci Gün’de de bizi bize anlatmaya devam etmiş. İnsanların tek iken mazlum halk iken zalim olabildiklerini, kim vurduya giderken yolunu bulanların hikayelerini, şeytanın hinliğini, insanın aslında şeytana kanmaya dünden teşne olduğunu hep hatırlıyoruz Yedinci Gün ile.

İdris Amin Zula nam-ı diğer Emile Zola ve onun İtham Ediyorum yazısına neden gönderme yapmak istemişti peki Anar? Naturalizm akımından payını almış olan Emile Zola gibi Amin Zula da bilime maruz kalmış, toplumun onu şekillendirdiği, soyunun ve sopunun hatta yedi ceddinin hep Zula olduğu anlatılmıştır.

Yine de içimde bir uhdedir Yedinci Gün, keşke çok daha iyi olsaydı ve canım tıka basa Anar dolsaydı diye. Yine de bir diğer kitap gelene kadar, yaşasın Anar kitapları!

Crank / Tetikçi / Yüksek Gerilim / Jason, Adamsın

Etiketler

, , , , , ,


Danger danger, 

high voltage

when we touch, when we kiss.

Bu adamın hangi filmini izlesem üç beş kere gaza geliyor, “yaradana kurban” deyip seviyeyi düşürüyor, bir sar-hoş oluyorum. Kel adamları seviyor, kel adamları takip ediyorum. Jason Jason, bi’tanesin.

Genel itibari ile hep bir aksiyon hem bir koşuşturmaca, nasıl vursam da nasıl öldürsem adamı oluyor filmlerde Jason Statham. Bu yüzden de hep ona aynı rolleri veriyorlar gibi. Şu an Jason’ı dram filminde düşünemiyorum. Düşünsem mi?

Yine de aksiyon tutkunu Hızlı ve Öfkeli serisinde gaza gelip art arda bir şeyler içmek isteyen ben için Crank ve Crank High Voltage tam kıvamında filmler. Adamın ihtiyacı olan en büyük nesne: adrenalin. Adrenalini ise nereden bulması gerektiğini bilemiyor, oraya buraya koşuyor, arabaların üstünden uçuyor, dilini arabanın aküsüne kıstırıyor, sevgilisi ile hipodromun ve sokağın ortasında düzüşüyor. Uuu.

Eğer mesele eğlenmek, gerilmek ve karnında senin de bir yumruk olmasını istemekse Crank serisi doğru adres.

Jason filmlerini hor görüp “aman beeeeehh” diyenlerin bekledikleri şey ne tam olarak bilinmemekte. Adamın piyasası belli, oynadığı roller belli. Snatch’te de Lock Stock and Two Smoking Barrels’ta da War’da da bu adam aynı. Bu adam taş gibi vücudu ile dövüşür. Genelde Jason filmlerini beğenmeyen erkek kitle bildiğin göbekli göbekli abilerdir. Acaba bir bağ mı var? Yok yok, hemen çamur atmak olmaz!

Filmdeki “funny facts” bölümüne bakılırsa göze aslında filmi sevmeyenlere bile sevdirebilecek maddeler var:

– Filmde ev dışında gerçekleşen seks sahnelerinde izleyenlerin tepkileri gerçektir.

– 80’den fazla oyuna gönderme yapılmaktadır.

– Dövüşleri ve araba zıplamaları hoplamaları Jason hepsini kendi yapmıştır.

– Filmde gösterilen yapay kalp gerçek bir yapay kalptir. (Hani şu hastalara takılandan)

– High Voltage’da Jason’ın herifçioğlunun tekini öldürmeye çalışıp silahta kurşun olmadığını gördüğünde söylediği “You lucky bastard.” “Şanslı piç.” aynı şekilde Snatch’te Jason tarafından söylenir.

That’s all folks!

Constantine / The Last Sacrifice / Dead as Dead Can Be

Etiketler

, , , , ,



dead as dead can be, my doctor tells me
but i just can’t believe him, never the optimistic one
i’m sure of your ability to become my perfect enemy

wake up and face me, don’t play dead cause maybe
someday i will walk away and say, you disappoint me,
maybe you’re better off this way

leaning over you here, cold and catatonic
i catch a brief reflection of what you could and might have been
it’s your right and your ability
to become…my perfect enemy…

wake up and face me, don’t play dead cause maybe
someday i’ll walk away and say, you disappoint me,
maybe you’re better off this way
you’re better of this…you’re better off this…
maybe you’re better off!

wake up and face me, don’t play dead cause maybe
someday i’ll walk away and say, you fucking disappoint me!
maybe you’re better off this way

go ahead and play dead
i know that you can hear this
go ahead and play dead
why can’t you turn and face me?

you fucking disappoint me!

Ne zaman birisi bana Constantine dese, ne zaman aklıma Keanu Reeves düşse işte o anda A Perfect Circle, Maynard’ın ruhumu yenileyen sesi ve Passive düşer.

Passive’siz bir Constantine düşünülemeyeceği gibi Constantine’siz bir Passive de düşünülemez. Size bir güzellik yapıp önce şarkı sözlerini şimdi de şarkıyı paylaşıyorum.

Fantastik hikayelere yerli yersiz bir bağlılığım var. Yüzüklerin Efendisi’ni götüm, öhöm, dibim düşe düşe izlerken Star Wars’a hiç başlamamış olmam, Constantine’i ellerimle taşıyasım gelirken izlemediğim yine bir sürü fantastik filmin olduğunu düşünürsek gariplerdeyim. Yine de…

İşin içine din, şeytan, melekler vs girdiğinde ben kendimi tutamıyorum. Supernatural’ı sırf bu yüzden izlemiştim bana kalırsa. Hikayeler, söylenenler ve insan kılığında karşımıza çıkan melekler. Dini somutlaştırmaya çalışan beynin en hoşuna giden hareketler bunlar. Castiel, Gabrial ve diğerleri.

John Constantine kendi çapında cin, şeytan meytan çıkaran bir ağabeyimizdir. Güzeller güzeli bu  ağabeyimizin yeni bir hedefi, görevi, misyonu oluverir filmde. Koşacak, şeytanlar ile savaşacak, cehenneme çıplak ayakları ile gidecek ve geri dönecektir. En yakın arkadaşını kaybedecek, bir kadının çal çenesine maruz kalacak ve daha neler neler olacaktır.

Kafamızda hep Passive çalsın bu arada.

constatine-keanu-reeves-izle

Constantine’ı sevmemin en önemli nedeni John’un olağanüstü bizden bir adam olması. Pöfür pöfür sigara içen, ona buna artistlenen, konuşmaması ile karizma olduğunu düşünen, konuşmamak için bu yüzden daha da direnen, işi sonuna kadar kovalayan bir adam. En tatlı kısmı ise The Last Sacrifice ile cehenneme gitmeye bayağı hallenen götünü cehennemden kurtarması.

Cin fikirlilik, cinlik, şeytana pabucunu ters giydiriş ve diğerleri. İşte orada ben varım. Devil’s Advocate’i de bu yüzden sevmemiş miydim sanki?

John Constantine’ın filmin baş kahramanı, tüm olayların adamı olmasaydı ve sonunda kanı suya karışırken ölseydi, ne çizgiromandan alınıyor oluşu ne de olay örgüsü oluşurdu.

Şeytan ölümsüzlüğüne devam ederken, Lucifer Lucifer artistlik yaparken yani herkese, bir de John Constantine gelse – gelmese de yaşasa – ne olurmuş ki?

Passive hala kafada çalsın…

Go ahead and play dead.

Constantine Trailer

Click / Kızgın Kumlardan Serin Sulara

Etiketler

, ,


Bu filmde ağlayacağınızı tahmin edemezdiniz değil mi?

Adam Sandler’ı sürekli sevip sevmemek arasında kalıp filmlerden sonra sevdiğimi hatırlıyorum. Daima komedide görmeye alışık olduğum tiplere biraz mesafeli bakmamın da sebebi bu. Sanki başka hiçbir role giremeyeceklermiş gibi? Girerler fakat.

Click, yüzyıllar boyunca izlemekten imtina ettiğim, herkes söyledikçe “Ya ben onu izlemedim yeaaağ” yayvanlığıyla cevap verdiğim bir filmdi. Bunun nedeni sanıyorum ki sürekli TV’de yayınlanması, tüm arkadaş grubunun hepsinin izlemiş olması olabilir. Bilemiyorum. Popüler gibi, değil gibi, Click bende uhde gibi.

Sonunda filmi indirip izleme fırsatı yakaladığımda artık ben de o güruha katılabilecektim. Üstüne üstlük hakkında yazı yazabileceğim bir blogum bile vardı. Şimdiye kadar izleme ya da izlememek için bir çaba sarf etmediğim filmleri izlemem gerektiğini algıladım. Bu popülerite karşıtlığımı yendiğim gün belki de çok daha işe yarar yazılar çıkarabileceğim. Ne olur ne olmaz diye, biraz da heyecanıma yenik düşerek Yedinci Gün’ü işte bu yüzden satın aldım ve gördüm ki yanlış yapmamışım.

Hayatı ertelemek, iş odaklı yaşamak belki de çoğumuzun hayalini kurmadığı fakat bile isteye yaşadığı bir hayat tarzı. Tatile mi çıkacaksınız? Ama para lazım. Tiyatroya mı gideceksiniz? Ama para lazım. Sinema? E para. Hediye? O da para. Sevgili? En büyük para götürücüsü. Böyle düşüne düşüne tamamen kendimizi paranın ve yaşanamamışlıkların arkasına bırakıyoruz. Önce terfi, sonra para, sonra emeklilik, sonra aile. Neden bilmek istemiyoruz: sadece bir kere yaşıyoruz!

İçerisinde yüksek oranda mesaj barından filmleri çok sevmem aslında. Click’i diğerlerinden ayıran nokta ise tıs tıs gülerken sonuna doğru sizi salya sümük ağlatıyor olması. Evet, ağladım. Filmlerde ağlamayı kendine adet edinen birisi olarak bu filmde de ağladığımı açıkça söylüyorum. Ağladım fakat bir sorun bakalım bana neden ağladım?

Click

Verilen mesaja ya da çok büyük olduğuna inandırılmaya çalışılan aile kurumuna değil, kendi çocuklarının kollarında ölebiliyor olma ihtimaline ağladım insanın. Ölümün en sinsi ayrıkotu olduğunu hatırladığım için ağladım. Tamam, uzatmanın ve suzugözlü olmanın alemi yok. Ben bunlara ağlarken eminim ki filmin mesajı da o anda baba baba veriliyordu. Siz, siz olun; ailenizi ikinci plana atarak iş hayatınıza tamamen odaklanmayın. YOLO. You only live once : Bir kere geliyorsun şu hayata hesabı.

Şimdi ben bunu söyledim, Click bunu anlattı da ne kadarımız yapabiliriz tam olarak kestiremiyorum. Yarın sabah işe gitmem gerekecek, akşam çıktığımda İstanbul’un trafiği beni yiyecek. Yorgun olacağım. Okulun başlaması gerginliği baş gösterecek. Hafta sonu olsun diye bekleyecek fakat bir türlü denk getiremeyeceğim. Dışarda kalmak istediğim için annişle tartışacak tadımı kaçıracağım. Babamla mutlaka bulurum yine bağrışacak bir konu.

Aileni, sevdiklerini, sevdiğin adamı ya da kadını ikinci plana atmaman için yine de bir yaşam standartının içinde olman gerekiyor. Ketçabın dibinde kalan ve dökülmesi için sarsılan tarafsanız, Click’te yapamadıklarınız yapılıyor diye ağlayabilirsiniz.

Peace!

Hamiş: Bir de son bir ironi, şu anda Adam Sandler’ın filmdeki mesleği olan mimarlığı hatırlayınca kendi geleceğini inşa etme ya da edememe durumuna bir gönderme yapılmış olduğunu sezdim. Referance canımı benim. Oiy severim benim kedi canımı.

Click Trailer

Tanios Kayası / Tanios-keşk

Etiketler

, , , , , ,


Amin Maalouf’un masalsı üslubu, küçük bir gerçeğin etrafına kurduğu yeniden yaratan hikaye ve zamanın asla değişmediğine bizi inandırışı.

Çivisi Çıkmış Dünya Haricinde şimdiye kadar hiç hayal kırıklığına uğratmadı beni Amin Maalouf. Leonardo Di Caprio gibi. Hal böyleyken Maalouf kitabı satın alırken hiç çekinmiyorum. Hemen alıveriyorum. Bakalım bu sefer beni ne bekliyor?

Bu sefer de işin içinde İstanbul, Osmanlı ve Mısır var. Doğduğu topraklardan çok uzaklaşmayan ve kendi çevresindeki hikayeleri anlatmayı seven Maalouf mekanları hep. Tanios adında bir gencin yaşadıklarının etrafına kuruluyoruz bu sefer. Haksızlığa gelemeyen, gizli bir aşkın meyvesi olan Tanios.

Tanios-keşk deniyor ona. Tabii ki bu ismin de bir hikayesi var.

Tanios Kayası eğer gerçek bir dönemi, tamamen gerçek kişiler ile birlikte anlatsaydı asla gıkımızı çıkarmaz, hayır bu da böyle değil! demezdik. Gerçekçilik konusunda Amin’in master yapmış olma ihtimali yüksek. Savaş öncesi, sonrası, kıtlık süreci, huzur dönemleri içinde halkın hangi düşünceleri taşıdığını çok iyi yansıtıyor. Toplum bilincinin nasıl işlediğini anlayabilmiş bir adam Maalouf, insanları biliyor, insanları tanıyor.

Tüm kitap boyunca sürekli Tanios’un büyümesini ve onu üzenlere ders vermesini bekliyorsunuz. O mutlu olsun istiyorsunuz. Sanki gizli bir aşkın meyvesi o değil de sizmişsiniz gibi. Thamar’a aşık olduğunda asla bitmesin bu ilişki diyorsunuz. Aşkı, sevmeyi ve sevişmeyi öğrendiği kadında kalsın hep, nasıl olsa o kadın da hem bedenini hem de ruhunu açmamış mıydı ona?

Bu kitapta beni duraksatan tek nokta Tanios’un yok oluş sahnesiydi. Evet, kayaya doğru gitmişti. Kendi adı ile yüzyıllarca anılacak kayaya gitmiş ve orada yok olmuştu.  Bilgeliğe giden yolda adımlar atıyordu evet ama yok olduktan sonra her şey bir anda sona ermiş oldu. Efsanenin kulaktan kulağa, dilden dile yayıldığını başka türlü görmek isterdim. Daha büyük kanıtlar ile yok olmasını örneğin.

İş bana kalsaydı, Tanios’u Thamar’ın çiçek kokan göğüslerinde bırakırdım. Tam da Kıbrıs’ta. Tam da dört yanı denizle ve sevgiyle çevrili yerde…

The Hours / Saatler / Kadınlar

Etiketler

, , , , ,


Kadınları farkı bir açıdan görmeye ne dersiniz? Onları hüzünleri ile ya da erkekler ile yaşadıkları müthiş aşklar ile hatırlamanın dışında, bir kadının kendi sıcaklığını başka bir kadın ile birleştirmesi hakkında ne düşünürsünüz?

Peki size her kadının mutlaka bir başka kadın ile öpüşmeyi hayal ettiğini söyleseydim o zaman kadınlara dair algılarınızda nasıl bir değişiklik olurdu?

Şu anda düşünmeye başlayabilirsiniz. Biliyorum ki birkaç kişinin bu fikir oldukça hoşuna da gidecektir. Kadın, kendisini bir erkeğin anlamazlığına bırakmaktansa dudaklarının tanıdık olma ihtimali yüksek olan bir kadına rahatça teslim olabilir. Çünkü kadın kendi cinsinden birisini daima daha iyi tanıyacak, daha iyi bilecektir. Kendinden pay biçebilir bu yüzden.

The Hours, metafiction özelliği ile beni etkileyen bir film. Hikayenin nasıl bağlandığı, kimleri yok ettiği ya da hangi sahnelerin beni beynimden vurduğu önemli değil benim için o anda. İçinde Virginia Woolf var çünkü. Virginia’nın yazma süresindeki acısı, başka hayatların da aynı minvalde yaşanabiliyor olması ve üçlü akışın tek bir noktada buluşabilmesi.

Nicole Kidman’ı tüm bir film boyunca daha güzel görmeyi bekleyenler: yanılacaklar. Meryl Streep ise her zamanki gibi tanrıçalığından hiçbir şey kaybetmemiş durumda. Filmde bana kalırsa en falsolu oyunculuk Julianna Moore tarafından sergileniyor. Daha önce The Kids Are All Righ’ta izlediğim Moore ile The Hours’taki Moore arasında çok fark var. Bir garip, bir takılmışlık söz konusu.

Hikaye içinde hikaye, gerçek içinde gerçek ve anlatı içinde anlatı The Hours.

Ödülü kazanan ve fakat yaşadığı kekremsi hayat yüzünden kendini boşluğa bırakan bir şair de var içinde. Kendi annesinin dönüştüğü kadın, Virginia’nın hikayede anlattığı Ms. Dolloway ve Meryl’in hayatına paralel giden örgü.

Hayatta bazı şeyler planladığımız gibi gitmez. Cebine taş koyarak, saatleri ve anıları hatırlayarak dalabilirsin nehire: sakince.

the-hours-izle

” Virginia Woolf: Dear Leonard. To look life in the face, always, to look life in the face and to know it for what it is. At last to know it, to love it for what it is, and then, to put it away. Leonard, always the years between us, always the years. Always the love. Always the hours. “

” Virginia Woolf: Someone has to die in order that the rest of us should value life more. It’s contrast. “

” Clarissa Vaughn: I remember one morning getting up at dawn, there was such a sense of possibility. You know, that feeling? And I remember thinking to myself: So, this is the beginning of happiness. This is where it starts. And of course there will always be more. It never occurred to me it wasn’t the beginning. It was happiness. It was the moment. Right then. “

The Hours – Saatler Trailer

Oyunlarla Yaşayanlar – Oyuna Gelenler

Etiketler

, , , , , , ,


Kendi hayatlarını yalanları ile oyuna çevirenler vardır etrafımızda. Bir de yarattığı oyunları yaşayanlar. Bu iki insan türü ile de mutlaka karşılaşmışızdır. İlki olmayan şeyleri söyler, olmak istediğini anlatmaya çalışır ve ona bakarken her şey aşikardır. Yalan söylediğini de anlarsınız, aslında nerede olduğunu da ve ne olmak istediğini de. Çünkü yalanlar daima anlaşılmak üzere söylenir. En yersiz, en küçük yalanda bile söylenildiğinde anlaşılması umulduğu bir nokta vardır. Bu yüzden yalancının mumu yatsıya değil, bilinç fire verene kadar yanar.

İkincisi ise, hani şu hayatını oyun edenler, oyuna gelenler, oyunları hayat edenler. Onlar gerçekler ile oyunları birbirine çoktan karıştırmışlardır. Zaten hayatlarında “tutunacakları” gerçek bir gerçek de yoktur. Mutsuzluğun müptelasıdırlar. Yoksa bir düşünün, içimizden hangisi şimdi bavulunu alıp o çok sevdiğini düşündüğü kişinin yanına gidebilir?

Oyunlarda böyle değildir hiçbir şey. Karakterler ya da tipler aniden karar verebilirler her şeye. Sorumlulukları üç cümle sonra yok olup silinebilecektir. Perde değişecek, hayatları farklı noktalara akacaktır. Fakat gerçekte böyle olmaz hiçbir şey. Verdiğimiz kararlar ne o kadar çok hızlıdır ne de yaşamaya hazırızdır bu oyunları. Oyunları yaşamaya başlamak zaman alır, alışkanlık ve açık yüreklilik ister. Bir kez başladınızsa…

Bitmez.

Çevrenizdeki herkesi oyuna dahil edersiniz. Bir bakmışsınız ki köpeğiniz bile iki ayağının üzerine kalkarak bir şeyler yapmaya çalışıyor. Geçmişe gidip gelir, olmak istediğiniz adamı çoktan olduğunuzu düşünür ve her durumdan muzdarip bir şekilde gezersiniz.

Oyunlarla Yaşayanlar, gerçeği yaşamaya vakti olmayanları oyunu. Oğuz Atay’ın dönüşmeye korktuğu bir kahramanı anlattığı oyun belki de. Kim demiş yazar karakterinden korkmaz diye?

Rolüne öylesine bir tutunur ki Coşkun, öylesine oyunun içine girer ki son nefesinde bile ölmekten rahatsız değildir.

Cemile ise Coşkun asla gidemeyeceğinden emindir.

Hayat size roller biçer, siz onları yaşamaya başlarsınız. Bir zaman sonra o kadar tekrara düşer ve her anın bir sonrakini devam ettireceğinden o kadar emin olursunuz ki yaptığınız programın dışına çıkan en ufak bir durum bile alt üst etmeye yeter sizi. Beklemediğiniz anda giden sevgiliniz, beklenmeyen anda gelen aşk, ölümler ve doğumlar. Tüm tekdüzeliği tek bir ağlama sesi yırtabilir. Oyunlarla Yaşayanlar, kendilerini oyunsuz hissettiklerinde, yani kapandığında tüm perde, tamamen çıplak hissedebilir. Oyun, daima devam edecekmiş gibi tekrarlanası, bittiğinde hayatı karartacakmış gibi yaşamdan uzaktır.

 

“Gecede” Saklı Kalan Vapur ve Dahası – Leyla Erbil

Etiketler

, , , , , , , , ,


Size en bildiğim hikayeyi, Leyla’nın Gecede’sinde ikinci sırada yer alan Vapur’u anlatayım…

Boğaziçi’nde bir gün, aniden kaptanı olmadan gezinmeye başlayan bir vapur bu. Halkların kardeşliği, ayaklanmanın ruhunda başlıyor yaşamaya. Tüm halk davetli onun gösterilerine. Bu vapur konuşuyor, bu vapur şaklabanlıklar yapıyor, bu vapur halkını ve tarihini anlamaya çalışıyor. Herkes onunla hem çok ilgili hem çok ilgisiz.. Kim anlatıyor bu hikayeyi? Minicik bir kız. Vapuru gerçekten gördüğünü söyleyen, onu inkar etmeyecek olan bir kız. Hem kadın hem çocuk. Kim güvenir bu anlatıcıya? Leyla ondan dinliyor Vapur’un hikayesini.

Annesi ile yine deniz kıyısına indikleri ve annesinin Penelope gibi sürekli bir şeyler ördüğü, yine de denize doğru yola çıkan Odysseus’u beklerken denize sırtını döndüğü bir akşamda görüyor küçük kız vapuru. Babasının da denize gittiğini biliyor, uzun zamandır da görünmemiş ortalarda. Annesine sesleniyor, “Vapura bak, vapura bak!“. Küçük bir çocuk, bir ayaklanmanın ilk dakikalarına şahit oluyor, heyecanlı ve tamamiyle kendini vermiş bir şekilde. Annesi ise yılların ağırlığı, Odysseus’unu beklemenin yorgunluğu ile, “Ne oluyorsun hiç mi vapur görmedin?” diyor. Asıl keskin olan annenin bu cümlesinden sonra kızın anlatıcılığa dönüp “Balıkçının sandalı da o gece batmıştı.” demesi. Başlangıcın olduğu yerde, yeni heyecanların tam da doğduğu noktada çünkü, daima söndürmeye hazırlanan bir yangın tüpü ve itfaiye vardır. Başlayan her şey, insanlar ve ilgilerini kaybetmeleri, onlara göre sıradanlaşmaları yüzünden bitmeye mahkumdur.

“Hiç nöbetçisi, vardiyacısı olmada, adamsız bir vapur kaçar mı? Vapur olur da kopar gider de kaptanı ortaya çıkmaz mı? Benim gemime ne oldu? Hani benim vapurum? Ben neyin kaptanıyım şimdi? Şimdi ben ne olacağım diye sormaz mı?… Öteki vapurlar da severlerdi kaptanlarını: Aziz kaptan, Temel kaptan, Ömer kaptan, kaç kez vapurunu şuraya buraya çarptıran Asım kaptan ve babam. Babam neredeydi benim?”

Neredeydi bu küçük kızın babası? Hangi gemi ile birlikte açılmıştı denize? Mektuplar geliyordu bir yerlerden fakat nereden atıyordu mektupları? Denizin büyüklüğü karşısında küçük çocuğun küçüklüğü vardı. Babası gitmişti, belki de geri gelmeyecekti. Vapur o anda onun görmediği babası da olabilirdi. Özgür ve yanlarında. Türlü şaklabanlıklar yapıp iş sıradanlaştığında varlığını bile duyumsamayacağı babası.

Vapur ile donanma gemileri savaş halindedir. Nasıl olur da kaptanı olmadan, sadece bir uyanış ile bir vapur denizde tek başına gezebilir? Donanma vapurun peşinde koşmakta, önüne geldiği gibi silahlarını şehre de doğrultmaktadır. Halk, karışık ruh hali ile (kolektif şuur) önce donanmadan yanadır. Donanma devlettir, devlet güçlüdür. Asilikleri ve isyanı bastıracaktır. Fakat donanma başarısız olur. Vapur donanma ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynar. Halk o anda gaza gelmiştir, onlardan birisi sanki büyük bir oyunu kazanmıştır. Ya ya ya şa şa şa , va pur va pur çok yaşa’dır o andan sonra söyledikleri. Vapur, onların kazandığı zaferdir. Kendisi için, halkının uyanması için deli divane koca “deniz”in ortasında “donanma”ya kafa tutmaktadır. Tarihte yaşanılanları, sesli ve yürekten söylemektedir vapur. Tüm halk etrafa kaçışıyor, vapuru görebilmek için sahile iniyordur. O anda annenin dilinden şu sözler dökülür: Tanrım sen koru onu, bize bağışla, kaza bela verme.

Bir annenin kaybetmekten korktuğu çocuğuna söylediği söz müdür bu yoksa yıllardır uzaklarda olan kocasıyla özdeşleştirdiği vapura mı? Yani kocasına mı? Bir devrimin, bol ayaklanmalı ve beklenmedik gösterilen başlangıç noktası olan vapurun kendisine mi üzülmektedir? Halkın kanı devrime, donanmaya karşı çıkan onlardan bir güce mi ısınmıştır?

Vapur belki de devam edecektir hayatına fakat halk bir gariptir. Unutmaya ve umursamamaya hazırdır. Tüm şaşası ile herkesi başucuna toplayan vapur bir süre sonra cazip gelmeyecektir, hem polisler ve jandarmalar da basıyordur mahalleleri. İnsanlar kaçıyor, korkuyor, mahalle aralarından yitip gidiyordur. Şu vapurun gözü kör olsun, başına neler açmaktadır insanın. Gözden kayıp gider vapur bir süre sonra. Arkada ise sorular kalmıştır, cevapsız ve bir o kadar bol cevaplı:

“Boğazda hiçbir nenleri değiştirmeksizin salt hokkabazlık edip çevreyi güldürdüğünü sanarak, salt insanların temel yaşamalarını bozmayıp arada bir eğlendirdiği, avuttuğu için, bir bakıma kandırdığı, başladırmaya değil de boyun eğmeye doğru itelediği için onları, çaresiz, tek, umutsuz sandığı için, kıymış mıdır kendisine vapur?”

“Uykularımızın içinde bugün bile düdük sesleri duyarak uyandığımızı biliyor mudur?”

“Annemin ölene dek öncekilerden daha hızlı ve severek ördüğünü biliyor mudur?”

“Karnına, göğsüne basa basa öldürdüğümüz annemin?”

“Babam kimdi benim ve neredeydi?”

City of Angels / Melekler Şehri

Etiketler

, , , , , ,


Aşk filmlerini seviyor gibi görünsem de içimde daima biraz burukluk biraz da inanamamazlık vardır. City of Angels, pekçok genç kızımızın gönlünü yapar bu açıdan. Hani şu İngilizce kelime vardır ya “pure”, işte bu aşk filmi öyle pure.

Filmde her şey ama her şey bir klişe sayılabilir bence fakat tek bir noktada özellikle hakkını vermemiz gerekir. The Fall. Meleklerin özgür irade ile dünyaya düşüşleri, aşka düşüşleri… Elbette ki sınırlı kalmayacağım filmle. Şimdi dönelim, insanlığın en başına. Düşme işini en iyi bilen Adem ile Havva’ya.

Tüm hikayeler (din hikayeleri) bu iki insanın Şeytan, Lilith, Yılan gibi varlıklar tarafından kandırılarak (özellikle yapma denilmiş çünkü, yoksa yapmazlar ha keza) Yasak Elma’dan, Bilgi Ağacı’ndan yemiş yedikleri söyleniyor. O zamana kadar açık seçik gezinebilen bu Allah evlatları (Adem evladı olamazlar gibime geliyor) Bilgi Ağacı’nın o bilgi dolu meyvesini yediklerinde utanmanın ne demek olduğunu öğreniyorlar ve edep yerlerini kapatma ihtiyacı duyuyorlar. Hatta Allah’tan bile saklanacak delik arıyorlar çünkü utanıyorlar. Sesleniyor Allah: Adem, neredesin oğlum? Fakat Adem çıkamaz çünkü çırıl ve çıplak Allah karşısında.

Ben sana dememiş miydim? Düşersen üzülürsün? Melek de düşüyor gökyüzünden, yani Nicolas Cage, hem de oldukça güzel düşüyor. Onun dünyaya düşüşünden mutlu oluyoruz, özgür iradenin böyle güzelliklere neden olabileceğini görüp seviniyoruz fakat hayatın acımasız olduğu gerçeği ile filmin sonunda oldukça güzel karşılaşıyoruz. Eğer “happily ever after” olsaydı filmde, benim için büyük bir fiyaskoya dönüşürdü. Bir meleğin insana dönüşmesi, dünyevi zevklerin farkına varması ve dokunmayı öğrenmesi en ince ayrıntılar bu yüzden. Şu an dokunduğumuz her şeyi hissedebiliyor, yemeklerin kokularını ayırt edebiliyor, en sevdiğimiz müziği dinleyip kendimizden geçebiliyoruz.

Gelelim Adem ve Havva’ya. Bana kalırsa aklı daima başında olan insan, düşmeyi kendisi istedi. Çünkü birlikte olmak vardı, dokunduğu teni tatmak, sevişmek ve sevmek vardı işin ucunda. Cennet fazla kutsaldı, topraklar fazla mutlu, insana dair en dip duygular yoktu: kin, nefret, acı, ızdırap…

Adem ve Havva bana kalırsa Bilgi Ağacı’nın meyvesini, o Yasak Elma’yı ısırabilmek için zaman kovalıyorlar, Şeytan’a bile vakit bırakmadan koşuyorlardı peşinden. Başarmanın tadını ise birleştikleri ve doğurdukları çocuklar ile çıkardılar. Sıyrıldılar tüm ululuktan çünkü ululuk sadece egoları ile yaşayabilenlerindi. Adem ve Havva, ilk çocuklar: ilk günahı en güzel işleyenlerdi. Utanmadılar, edep yerlerini saklamaladılar, tenlerinin tadını çıkardılar. Tıpkı Seth ve Meggie gibi. Tıpkı bir meleğe aşık olabilen fakat onun için düştüğünde “yanlış yaptın” demeyen kadın gibi. Çünkü düşmek, bir yanlış değildir.

city-of-angels-melekler-sehri-izle

Ve düşüşün ne kadar beynelminel olduğunun kanıtı: düşmek her evrende düşmek ve yeniye kavuşmaktır.

Seth: I fell. 
Ann: Evidently. Off a train? 
Seth: I fell in love. Ann, please help me find her. “

Seth: To touch you… and to feel you. To be able to hold your hand right now. Do you know what that means to me? Do you – Do you know how much I love you? “

Seth: Why do people cry? 
Maggie: What do you mean? 
Seth: I mean, what happens physically? 
Maggie: Well… umm… tear ducts operate on a normal basis to lubricate and protect the eye and when you have an emotion they overact and create tears. 
Seth: Why? Why do they overact? 
Maggie: [pause] I don’t know. 
Seth: Maybe… maybe emotion becomes so intense your body just can’t contain it. Your mind and your feelings become too powerful, and your body weeps. “

City of Angels – Melekler Şehri Trailer