• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: yunanistan

Kahve / Tutkunun da Ötesi

30 Salı Eki 2012

Posted by Öznur Doğan in Seyahat, mekanlar, hatıralar

≈ Yorum bırakın

Etiketler

affogato, americano, barista eğitimi, cappucino, con panna, espresso, filtre kahve, jacobs, kafein, kahve dünyası, kahve nasıl içilir, kahve türleri, kahve yapılışı, kefi, kiva han, latte, lungo, my life in ruins, nescafe, starbucks, türk kahvesi, yunanistan


Şimdi size hayatımın büyük büyük büyük bölümünü kaplayan yegane bir içecekten bahsedeceğim. Görselden ve başlıktan da anlaşılacağı üzere bu içecek: kahve!

Peki nereden geliyor bu değirmenin ve dolayısı ile bu kahvenin suyu? Peki bu kahve nereden geliyor? Kahve kültürü nerede başlıyor, nerede bitiyor? Bildiğim ve bilmediklerimi bu yazı ile öğrenmek amacı ile yola çıkıyorum.

Kendimi bildim bile bizim evde kahve ve çay başa baş rekabet eder. Yemeklerden hemen sonra içilen Türk Kahvesi yerini bakkaldan alınan Hanımeller eşliğinde çaya bırakır. Yine de bir bakarız ki ikisi için de alışveriş yapma zamanları hep aynı aralıklarla gerçekleşir. Bu içkiye bağlılığımızın nedeni ise annemin Yunanistan, babamın Bulgaristan göçmeni olması. İstanbul’da buluşan bu aşık ile maşuk kanımda dolanan ve bir türlü engelleyemediğim içki tutkusunu da bulaştırmışlardır.

Bir anneanne, dayı ve teyze biliyorum ki sabah uyandıkları gibi Türk Kahvesi, kahvaltıdan sonra Türk Kahvesi ve akşam yemeğinden sonra yine Türk Kahvesi içen. Bu insanlar benim akrabalarım, bu insanlar bana kahveyi damarlarında ve DNA’larında taşıyan insanlar. Yunanistan’da işiniz ne kadar acele olursa olsun mutlaka kahveye ayırılacak vakit vardır çünkü onların “kefi” kelimesi ki kendisi kahveye de tekabül etmektedir, keyif anlamına gelir. Kahve, keyif verendir. Bu yüzden hiçbir Yunanlı keyfe sırtını dönmez. Bunu en tatlı halleri ile görebileceğiniz bir filmi sizlere daha önce anlatmıştım. My Life In Ruins. Kahve, keyif ve hayatı anlamak üzerinedir. Sizi dinç tutar, algınızı açar. Mutlu eder.

Bir babaanne, hala ve amca biliyorum ki sabah uyandıklarında çay, kahvaltıdan sonra kahve ve yine akşam yemeğinden sonra Türk Kahvesi içerek günlerini güzelleştirirler. Bu insanlar da benim akrabalarım. Bu insanlar da gün içinde aldıkları kafein ve tein seviyesi ile mutlu olan, günlerinizi güzel geçiren. Şimdi hal böyleyken benim kahveye sırt dönmem, düşünülemez. -di.

5 sene öncesine kadar yine de sırtım dönüktü kahveye. Çayı çok severek tüketiyorum fakat iş kahveye gelince bir hoşnutsuzluk söz konusu oluyor. Ağzımı yapış yapış hissediyorum, tadını sevmiyorum işte arkadaş. Derken kilo verme bahanesi ile şekeri iki içecekten de kestim. Kolayı da çok sevmeyen bir insan olarak şekersiz içecekler kategorisinin en mutlu üyesi olmaya da o an başladım. Kahve artık kahve olmuştu. Tadı güzel, kokusu güzel. Hiçbir şey ekşi ya da yapış yapış değil. Aynı zamanda sert tadı ile daha da keyif verici. İşte o anda anladım ki ben bu kahve denen boku, afedersiniz mereti bırakamayacağım. Zaten bırakmak kim ister ki?

Gel zaman git zaman madem dedim bu kahveyi bu kadar çok seviyorum, neden araştırmıyorum? Neden bir şeyler yapmıyorum. Hemen baktım internette nasıl yerlerden edinebilirim kahveyi diye. Dolanırken kahve yapan adamların bir adı olduğunu öğrendim. Barista. Evet, hani o Starbucks’ta çalışan ve kahveyi bize sunan insanlar var ya. Onlara barista deniyor. Baristalar kahvenin yapımı ve sunumundan mesul insanlar. Doğru kıvamı ve doğru bileşeni yapmak, güzel bir şekilde sunmak ile yükümlüler. Hani o kahvelerin üzerindeki kuğular, kalpler var ya; işte onları da bu adamlar yapıyor. Kahve süsleme sanatının abileri bu baristalar.

Kiva Han diye bir site buldum, olaylar olaylar. Her türlü kahveyi satıyor, üzerine bir de kahve makineleri, yardımcı malzemeleri sunuyor. Yetmiyor bir de barista eğitimi veriyor. Durmadım, dosdoğru bu eğitim için mail attım Kiva Han’a. Sanıyorum yöneticisi ile mailleştim fakat kendisinin ders saatlerini iş yoğunluğu ile farklı aralıklarla belirlediğini ve kurs yerinin Kadıköy’de olduğunu öğrenince benim için en büyük hayal kırıklığı başladı. Gaziosmanpaşa’da oturan bir hatunum ben, nasıl gidip geleceğim cart curt oralara. Ayrıca küçüğüm de. Dedim o zaman kendi öğrenmene kuvvet sevgili Öznur.

Ve başladım kahvelerin isimlerini ve içeriklerini yazmaya. Kahve sözlüğünü de o zaman oluşturdum. Temel olarak aşağıdaki yazıyı baz aldım. Daha sonra her kahve içmeye bir yere gittiğimde farklı bir kahveyi deneyerek tatlarına ve formlarına aşina oldum.

“Affogato: Genellikle dondurma olan bir tatlının üzerine espresso dökülerek elde edilir. Bu sebeple, bir kahve yerine yiyecek saymak daha doğru olur.

Americano: Espresso’ya sıcak su eklenmiş kahve.

Café au lait: Latte’nin Fransız versiyonu diyebiliriz.

Cafe Con Lecha: Fransız café au lait’e ya da İtalyan caffè e latte’ye benzetilebilecek sütlü kahvedir. Genellikle kahve süt oranı bire bire olur. 

Cappuccino: Sıcak süt ve süt köpüğünden yapılır; ancak sütün ısıtılması ve dokusu itibarıyla Latte’den farklıdır.

Con Panna: Bir ya da iki fincan espressonun üstüne çırpılmış krema konarak servis edilmesidir.

Corretto: Espresso ile likörden oluşan kahvedir. Likör olarak genellikle grappa, bazense sambuca veya brandy kullanılır.

Espresso: İnce çekilmiş kahve çekirdeklerinin ağırlık yerine basınç kullanılarak demlenmesi ile hazırlanan İtalyan kahvesi. Cappuccino, Americano gibi pek çok kahve espresso kahvesi kullanılarak hazırlanır ve bunlara kısaca espressolu içecekler denir.

Filtre kahve: Orta kalınlıkta çekilmiş kahve çekirdeklerinin kahve makinasında demlenmesi ile edilen kahveye verilen addır. Kuzey Amerika’da en yoğun tüketilen kahve türüdür.

French Press: Kalın çekilmiş kahve çekirdeklerinin kendine has bardaklarda demlenmesi ile edilen kahvdir.

Granita de Cafe: Buzla hazırlanan bir soğuk espresso kahvesidir.

İrlanda Kahvesi (Irish coffee): İrlanda dilinde Caife Gaelach denilen bu içecek bir kokteyl olup, sıcak kahve, İrlanda viskisi ve şekerden yapılır. Üstüne ise krema konur.

İngiliz kahvesi: Irish coffee’ye benzetilebilir, viski yerine cin konur.

Kül Kahvesi: Mangalda kül ateşi üzerinde pişirilen klasik Türk kahvesidir.

Latte: Espresso kahvenin ve sütün bir araya geldiği bir lezzettir. Latte fincanların üstünü süslemek ise “latte art” olarak adlandırılır. Latte benzeri kahveler aslında pek çok Avrupa ülkesinde değişik adlarla yaygındır. Fransa’da café au lait, İspanya’da café con leche, Polonya’da kawa biała, Almanya’da milchkaffee, Avusturya’da grosser brauner, Hollanda’da koffie verkeerd, Portekiz’de ise café com leite olarak bilinir.

Lungo: Normal espresso’nun yaklaşık iki kat fazla suyla hazırlanmasıdır. Böylelikle daha az sert ama daha acı bir kahve elde edilir.

Macchiatto: Espresso’nun üzerinde çok az süt köpüğü eklenerek elde edilir.

Mırra: Türk kahvesi formatında hazırlanan kahveye kakule eklenmesidir. Oldukça sert bir kahvedir.

Mocha: Bir tür Latte’dir; ancak süte ilave olarak sıcak çikolata da vardır.

Ristretto: Corto olarak da adlandırılabilen Ristretto, normal bir fincan espressonun yaklaşık yarısı hacmindeki koyu espresso kahvedir.

Rus kahvesi: Irish coffee gibidir, viski yerine votka eklenir.

Süvari kahvesi: Genellikle şekersiz olarak hazırlanan ve fincan yerine çay bardağından servis edilen Türk kahvesi.

Türk Kahvesi: Çok ince çekilmiş (espresso’dan daha ince) kahve çekirdeklerinin cezve içerisinde kaynamaya yakın bir derecede ısıtılması ile edilen köpüklü ve sert kahve türü.

Viyana kahvesi: Koyu espresso kahvesi ile krema bileşimidir.”

Bir süre sonra sanıyorum benim için fazlaca güzel bir olay gerçekleşti ve kahve tadımı ile kahvenin markasını bulmaya başladım. Tabii bu bildiğimiz Nescafe, Jacobs ve diğer hazır kahveler için geçerli bir durum. Gaz üzerine gaz bir hal aldı kahve bende. Sevmeyen arkadaşlarıma kahveyi sevdirir, onları zorla kahvecilere götürüp oturtur,  çikolata ve şeker ile kandırır hale geldim.

Tabii günde içilen kahve sayısı da gittikçe yükselmeye başladı. Ta ki aç karına fazla kahve ve çay tüketmekten dolayı midem acımaya başlayıncaya kadar. Bu yüzden günde içtiğim kahveyi ikiye düşürmek zorunda kaldım. Tabii porsiyonları düşürdüğümü söyleyemem. 🙂

Kahve konusunda her şeyin beni mutlu ettiğini bu yüzden açık yüreklilik ile söyleyebillirim. Arkadaş ile içilen bir kahve, sevgili ile içilen kahve, aile ile içilen kahve. Hayatı bir sıvı üzerinden yönlendirme isteği çok yersiz ve saçma gelse de bazılarına, kahveyi yere göğe sığdıramayıp popülerleştirmeye çalışsalar ve kahvenin özel yapısını anlamadan harala gürele “aaa ben kahveciyim yeaa” triplerine girseler de kahve hep orada, sevdikleriniz ya da kendi başınıza gününüzü mutlu kılmaya yetecek şekilde duruyor. Bir başka yazıda evde kahve yapmanın inceliklerinden ve İstanbul’daki en iyi kahvecileri anlatacağım. Şimdilik bu kadar yeter. 🙂

My Life In Ruins / Geia Sou!

17 Çarşamba Eki 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

akropolis, atina, georgia, my life in ruins, ouzo, sirtaki, three sisters, tur, yunan gelenekleri yeni delhi, yunanistan


Yunan ezgilerini benim gibi seviyorsanız My Life in Ruins tam size göre. Basit filmleri böyle çıtır çerezlik olarak arada götürmek gerçekten güzel oluyor. Bu filmden bir tanesi ile nasıl karşılaştığım hakkında pek bilgim olmasa da indirmiş bulunmuşum. Madem indirdim o zaman izlemiş de bulunayım diyerek açtım filmi. Sevimli bir tur rehberimiz var elimizde. İdealist olmaya çalışıyor fakat eline yüzüne bulaştırıyor gibi her şeyi. Ortalamanın altında turistleri gezdirmeye çalışıyor ve en iyi turistleri kaptırdığı için hep mızmızlanıyor. Tabii turistler de bu ablamızdan şikayetçiler çok fazla tarih marih biliyor diye.

Emekli olduktan sonra dünyayı gezmeye karar veren fakat amaçsızca takılanlar, karısı ile sürekli kavga eden ve zorba çocuklara sahip olanlar, hiç konuşmayan otobüs şoförleri ve daha fazlası. Hepsi bu turda yer alıyor. Yunanistan’ın farklı yerlerini de görmüş oluyorsunuz bu sayede. Gidilecek görülecek yerleri küçük küçük not almanız mümkün. Ee sonuçta tanrıların ülkesi Yunanistan. Tabii ki gezilecek görülecek çok yer var.

my-life-in-ruins-atina-izle

Film hem bir yunan yaşamı paradisi hem de küçük bir aşk hikayesi. Yunanlıların hani o sürekli bahsettiğimiz siestaları (öğlen uykuları), erkenden kapanan dükkanları ve kahveye düşkünlükleri alaya alınıyo filmde. En önemli anlarda bile bir tembellik bir keyif peşinde olan Yunanlıları en iyi açıklayan söz sanıyorum tüm film boyunca şu oluyor:

Georgia: You must think I’m crazy.
Poupi Kakas: Yes. 
Georgia: Fair enough. Why would not tell me?
Poupi Kakas: I thought you needed to talk. I have three sisters, so talk.
Georgia: Do you ever question what you’re doing with your life?
Poupi Kakas: No. 
Georgia: What? 
Poupi Kakas: Talk more about the no sex. 
Georgia: I’m good. Thanks.
Poupi Kakas: You don’t question? Come on. Greece is the land of philosophers. 
Georgia: Yes, but that is their job. 
Poupi Kakas: My job is to drive the bus. You know it pays better. 
Georgia: Come on. You don’t have a life plan?
Poupi Kakas: How do you plan life? 
Georgia: What? 
Poupi Kakas: Come on, we’ll get some coffee and you can talk. 
Georgia: What? We’re working.
Poupi Kakas: Everyone should take the time for a coffee. 
Georgia: That is the typical Greek mentality.

Yunan vatandaşı ve anne tarafından tatlı bir Yunan göçmenliği söz konusu iken benim de bu filmden zevk almamam imkansızdı. Memleket meselesi işte, farklı geliyor adama. Her yaz ya da fırsat buldukça Yunanistan’a kaçı kaçıveren bir insan olduğum için en az sizler kadar ben de muzdaribim bu tembellikten. Normal şartlar altında İstanbul’da öğle saatlerinde uykunun esamesi okunmuyorken orada bir garip şekilde uykunuz geliyor. Hava temiz, deniz tertemiz. Bahçeden kopardığım domatesler ile beslenmekten midir nedir, sakinlik ve ruhsal bir rahatlama çöküyor üstüme.

Filmde bir diğer tatlı nokta ise birbirinden farklı turist tipleri. Her tip neredeyse her tatilde karşımıza çıkması mümkün insanlar. Biliyorsunuz ki en iyi arkadaşlarınızı tatilde daha iyi tanıyabileceğinizi dair söylentiler de var. Tatil insanı tamamen değiştiren, kendine döndüren ve bu yüzden daha çıplak kaldığı bir dönem oluyor. Alışkanlıkların, yemek yeme tarzın ve hatta konuşman bile değişiyor, daha önce fark edilmemiş boyutlar alıyor.

My Life in Ruins her hayatın parçalı bulutlu olduğunu ama sonunda güneş açması gerektiğini hatırlatmaya çalışan bir film. Tatlı tatlı sirtaki çalar arkadan, güneş üzerinize doğar ya da karşınızda batar. Atina ve tüm Yunanistan şehirleri sizinle yaşamayı, nefes almayı bekler. Bulunduğunuz konum ne olursa olsun küçük bir hırsızlıkta, anlaşılmayan kazada ya da kızgın boğalıkta bir tatlılık vardır.

Keyif pezevenkliği diye bir şey vardır ya, yunanlarda işte o tam olarak kefi’dir. Keyif’e ne kadar da yakın değil mi? Eğer sizin bir kefiniz yoksa bir Yunanlının gözünde %60 hastalıklısınızdır. Üzülür sizin için ve hemen harekete geçer. Bir bardak Ouzo, bir dilim karpuz.

Maria: [after Georgia leaves] That girl. That girl has no kefi, What Greek does not have spirit, eh? 
Nico: Maybe she’s half Greek. 
Maria: This was supposed to be temporary while she looked for some big-shot teaching job. And now no one will hire her and I am stuck with her. 
Nico: Hey, if I make her quit, can I have a raise? 

Ve tabii filmden de anlayacağımız üzere: seks şart. 😀

My Life In Ruins Trailer

Suyun Öte Yanı – Memleketim

03 Pazartesi Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

bulgaristan, can yayınları, feride çiçekoğlu, girit, hiu, sakız adası, suyun öte yanı, yunanistan


Nerelisin sen?

Küçüklüğümden beri cevap verirken en tedirgin olduğum sorulardan bir tanesi. Çift cevaplıyım ben. Babam Bulgaristan annem Yunanistan göçmeni. Bulgaristan’ı hiç ziyaret edemediğimden midir yoksa annemin tarafının hala Yunanistan’da olmasından mıdır bilinmez, kendimi hep Yunanistanlı hissetmişimdir. Bu yüzden Suyun Öte Yanı, Çiçekoğlu’nun olduğu kadar benim de memleketim.

Önce senaryosunun yazıldığı ve ardından kitaba dönüştürülen Suyun Öte Yanı’nı şimdiye kadar en az 7 kere okuma girişiminde bulunmuşumdur fakat bir türlü bitirmek nasip olmamıştı. Bu sefer kitap okumanın tam olarak ne demek olduğunu bilerek başladım işe ve tabii ki bitiverdi kitap.

Senelerdir neden okuyamadığımı da önsözü daha düzgün okuyunca anladım. Senaryodan kitaba çevrilmiş bir hikaye olduğu için kitap tam olarak uzun anlatımlarla, düzgün betimlemelerle dolu değil. Feride Çiçekoğlu yazdığı senaryoyu çok sevmiş olacak ki kafasında nasıl kaldıysa aynı şekilde yazmış. Zihin akışı gibi kesik kesik cümleler ve kesik kesik anlatımlar. Hikayenin özü aslında oldukça tatlı ve tanıdık. Özellikle hayatın insanı yormaya başladığını hissettiğiniz zamanlarda okuduysanız bu kitabı yakın görebilirsiniz kendinize.

Suyun Öte Yanı’nı görmeye çalışmak, “toprak”ını yanında taşımak ve diğer tüm imgeler sırasıyla göçmenlik ve hasretlik yaşayanların kanında yürür biraz. Ardından sevilmeler sevişmeler ve ayrılmalar. Hayat da zaten bunlar üzerine kurulu değil midir?

Yine de hikaye bana kalırsa kel kalmış. Evet evet bildiğiniz kel. Neden böyle peki? Örneğin Ertan’ın hayatına dair hiçbir şey öğrenemiyoruz. Bu adam neden hapse girmiş çıkmış, bu kadın neden sürekli polislerden korkuyor? Tamamen havada kalmış durumda. Geriye dair hiçbir şey bilmediğimiz için de hikayenin içine giremiyoruz. Öylesine dışarıdan bir okuma yapmışız gibi sanki. Hiçbir farkı bulunmamakta. İşte sırf bu iki nedenden (senaryodan çıkamayan üslup ve eksik hikaye) Suyun Öte Yanı beni hayal kırıklığına uğrattı. Keşke filmini de izleseymişim demedim değil tabii. Filmini de izleyeceğim ama çok şey ummamayı şimdiden öğrendim.

Hayatın Öte Kıyısı: Yunanistan

22 Pazar Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, buğra batuhan berah, georgos dalaras, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, notis sfakianakis, oznurdogan.com, yunan ezgileri, yunan müzikleri, yunan şarkıları, yunanca, yunanistan


Bir şarkının neler yapabileceğini kestiremezsin bazen. Seni tam olduğun yerden alır, nereye götürdüğünüz zaten fark edemezsin. Yunan şarkısıdır bu şarkı. İçine dolar, nefesini doldurur. Taa içine kadar, ilk nefes alışının başladığı yere kadar.

Hatta ilk insanın ilk nefesine ulaşır şarkılar. Anlasan da anlamasan da lisanından ki lisan ile insan birbirinden ayrı gibi  görünür de hep aynıdır, için ısınır için yanar. İçinde bir duygu dalgalanır, gözlerin dolar. İngilizce değildir çünkü o saatte en bilinen dil ve en söylenen. Yunanca’dır. Yunansındır sen de çünkü.

Tüm şarkılara eşlik edebilecek haldesindir, karşında sevdiğin birisi ya da birileri varsa hayat tamamlanmıştır. Ne düşündüğün okulun kalır ve sınavların, ne de iş hayatın. Çünkü dinlenirsin hayatın en yoğun, en keşmekeş noktasında. İstanbul’dasındır ya da başka bir şehirde ama yüzün hem Yunan şarkılarına kıyıdır. Onun ışıltısını hissedersin teninde.

Bir masa kurmuşsundur, önünde rakın hem de en beyazından. Mezeler henüz tam gelmemiştir, garson hızlıdır çalışkandır fakat. Yay gibidir çalışmaya hazır vücudu. Rakına eşlik edecek özel insanlar vardır yanında. Rakına eşlik edenler çoktan şarkına da eşlik etmiştir, tabii ki hayatına da. Arkana yaslanırsın şöyle bir, koca bir nefes alırsın Yunan şarkılarından. O anda tüm vücudun yenilenir, bebeksindir; tam da büyümüşlüğün içindeki bebek.

Vazgeçtiğin arkadaşlar, senden vazgeçenler, aşklar, ümitler ve dahası hep aklındadır. Hayat acıların içinde belini doğrultmaya çalışan bir yaşlı çünkü, huzurevine de bırakılmayan. Yine de, tüm aksiliklere rağmen tek bir baston yetiyordur onu yürütmeye. Küçük bir kaldırım taşında dinleniyordur hep, sol elini sağ dizinin üzerine koyarak.

Sevdiğini daha çok seversin böyle gecelerde… En çok onun hatırası vardır aklında. Sesini duyabileceğin bir durumdaysan ne ala… Söyleyebiliyorsan yani Yunan’ın şarkısını elin adamına ya da kadınına. Nasıl da senin olur o insanlar, elin değildir o çünkü, senindir.

Tüm kıyılar senin kıyılarındır. Deniz senindir, denizdeki damlalar senindir. Aslında sen hepsisindir. Aynı anda, saydamsındır, şeffafsındır. Bilmediğin Yunan dilinde küçük bir harf, bilinmeyen isimsindir.

İşte ben de böyle hissederim hep ve bu yüzden Yunan şarkıları öldürecektir bizi. Ölürken biz, arkada onlar çalacak, Yunanistan’dan gelen bir rüzgar içimizi ısıtacaktır. Rüzgarın sesi ıslığa dönüşecek, yıldızlar bir kez daha parlayabilmek için yarışacaktır.

Ses suyun üzerinde daha kolay gider, nehirler ve denizler hep taşır bu yüzden sesleri. Duyduğun her şarkı, Yunan şarkısıdır şimdi içimde. Bizi bu Yunan şarkıları öldürecek ve yine onlar diriltecek dalarken biz sonsuzluğa.

Dan Brown Külliyatı

13 Salı Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

altın yayınları, anagram, öznur doğan, bahis, bilgisayar, can yayınları, da vinci şifresi, dan brown, dijital kale, elmas, evan mcgregor, ihanet noktası, jean christophe grange, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kripteks, maroia, melekler ve şeytanlar, oznurdogan.com, sait faik abasıyanık, yunanistan


Çakmak çakmak bakan adamları severim. Aslında çakmak çakmak kim bakarsa baksın severim ben. Bir çocuk da olsa bu, bir kadın da… Biraz Sait Faik Abasıyanık’tır bir yanım, sevdiğim şeylere dair yazasım gelir.

Dan Brown ile tanışıklığım lise yıllarıma dayanıyor. Jean Christophe Grange var bir süredir ortalarda bir de bir Dan Brown’dır gidiyor. Hemen el atıyorum, ilk kitaba. Da Vinci Şifresi. Arkadaşlarım çoktan bitirmişler, ben o sırada benim diğer çakmak adamla ilgilendiğim için pek pas vermeme taraftarıyım Dan’e ama kan da çekiyor, işin içinde polisiye var gerilim var. Başlıyorum Da Vinci Şifresi’ni okumaya.

Şaşmaya hazır aklım dakikasına şaşıyor ve ben hayatımda ilk defa o kadar uzun bir kitabı 6.5 saat içerisinde okumuş oluyorum. Bunu gurur duyulacak bir şey olarak söylemiyorum fakat şu anda. Sadece belirtmek istediğim şey arada sadece yemek yediğim. O andan itibaren en acayip Dan Brown hayranı ben olabilirim, ama pek atak değilim bu konuda. Dur bakalım ihtiyatındayım, ya diğer kitapları kötüyse?

Da Vinci Şifresi serimi, düğümü ve çözümü ile bir bütün geliyor bana. Kripteksler çözülürken ilk ben bulamadığım için kendime kızıyorum bazen. Bazen de sayfaların çabucak bitiyor oluşuna takıyorum. Altın bu işi bilmiyor diye yakınacağım neredeyse, bak Can Yayınlarına! Öyle mi yapılır bu iş? Ama yine de doğru bir mantıkla ilerliyor, merak öğesini daima canlı, okunabilirliğini fazla kılıyor bu kısa yazılar. Kitabı okuduktan sonra arkadaşıma veriyorum ve Matematik hocamın elinde görüyorum kitabı. 5 teneffüs peşinden koşturduktan sonra kitap sonunda benim oluyor!

Ardından Melekler ve Şeytanlar geliyor, bunun da hastasıyız. Özellikle son sahnelerdeki aksiyonda nefesimin kesildiğini hissediyorum ve hatta çok uzun süre anagramlara takıyorum. Böyle bir dövme yaptırmaya bile karar veriyorum hatta yaptırmaya karar verdiğim dövme işte tam da kitapta geçen elmas dövmesi. Dan Brown ikinci kitabı ile de beni mest etmiş oluyor. Bir çakmak adam daha olmaya başlıyor kalbimde. Benim gönlüm geniş fakat, herkese yer var. Seviniyorum bu işe.

Melekler ve Şeytanlar’ı ayrımlarından ötürü de seviyorum. Kitapların henüz filmleri çıkmamış durumda ve her şey benim hafızamda benim kurduğum yerde. Karakterler hiç de filmdekilere benzemiyor sonradan fark edeceğim üzere.

Ardından Dijital Kale geliyor. Fakat buna pek ısınamıyorum. Fazla teknik geliyor bana. Sorsanız bilgisayar delileri bu kitaba vurgunlar, hesaplar işin içine girdi mi ben yokum. O yüzden dil bölümünü seçmedim mi zaten neredeyse?Tamamen sebep bu olmasa da etken olma oranı oldukça yüksek. Kitabın sonuna bir de bir şifre koymuş hain Dan, gözümden düşmeye yer arıyor sinsice. Ben o şifreyi nasıl çözeyim? Öyle bakıyorum olmuyor, böyle bakıyorum bir şeye benzetemiyorum. Kendi kendime sinir oluyorum, zaten üniversiteyi de kazanamam ben böyle dangalak kafayla. Dan Brown bana bir depresyon kıyısından dönmeye patlıyor.

İhanet Noktası’nı Yunanistan’da yengemin kitaplığında buluyorum. Deli gibi seviniyorum ama kitabın adını bir türlü aklımda tutamıyorum. Hala yazarken “Kehanet Noktası” diyorum. Nereden geldiyse artık bu? Kitap yine sarıyor başlarda beni fakat artık sabit bir Dan Brown mantığı esir alıyor beni. Nasıl olsa has oğlan ya da has kız halletmeyecek mi bu işi? Kaçıyor keyfim. Çakmak Christophe’a nasıl kırıldıysam çakmak Dan’e de öyle kırılıyorum. İhanet Noktası benim Grange’de yaşadığım hayal kırıklığının bir diğer noktası. Yine -aferin ki onlara – bizimkiler kazanıyor. Aklımda “Kızlaaar, yine kazandııık.” gibi cümleler mevcut. Ben Brown’un hep aynı kalmasına uyuz olmuşum, ters köşe olamamanın sinirini yaşıyorum. Ve nasıl ki Grange’ye arar veriyorsam, Dan’e de ara veriyorum.

Kayıp Sembol büyük bir gürültü ile çıkıyor ve fakat ben satın almıyorum. O yüzden onun fotoğrafını buraya koymak gibi bir niyetim yok. Okuduktan sonra belki hakkında bir yorum yapabilirim.

Toparlamak gerekirse – ki aslında toparlamak zorunda da değildim ama – Dan’in kitaplarında iyi bir çocuk olabilirsen şirinleri hep görebiliyorsun. Evet, müthiş aksiyon sahneleri geçiyor, evet gerçekten kapılıyorsun hikayeye fakat hayatın en büyük gerçeğini atlıyor Dan her seferinde. Hayatta sadece iyiler kazanmaz. Hatta, kötülerin kazanma oranı daha yüksektir, bahis oranları da bu yüzden düşük.

Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci Şifresi film haline getirildiğinde, ikisi de bazı noktalarda benim için hayal kırıklığı oldu. Da Vinci Şifresi’ndeki kripteks sayısı azlığı ve Melekler ve Şeytanlar’daki son uçma sahnesinin düzgün bir şekilde verilmemiş olması bir hayal kırıklığıydı evet ama işin içinde de Evan McGregor var. Nasıl kötü der şu deli gönül? Diyemiyorum. Evan’ı her yerinden öhöm, her şekilde seviyor ve besliyoruz.

Salut!

Bakışları Çakmak Adam

02 Cuma Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 8 Yorum

Etiketler

ölü ruhlar ormanı, öznur doğan, dan brown, fransa, jean christophe grange, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, koloni, kurtlar imparatorluğu, kızıl nehirler, leyleklerin uçuşu, maroia, oznurdogan.com, polisiye gerilim, siyah kan, taş meclisi, yunanistan, şeytan yemini, İstanbul


Fotoğraftan tanıyanlar için gerçek bir çakmak adam, tanımayanlar için tanıtıyorum; Jean Christophe Grange. Adı üzerinde uzun tartışmalar yapılan adam. Bu adamın soyadı nasıl okunacak? Gıranjj diyen var, Granje diyen var. Ben yazmayı tercih ediyorum, okumuyorum adını. Sinsilik yapıyorum biraz.

Polisiye romanları sevdiğimi bilmiyordum henüz, sınıfta bir kitap dönüp duruyor. Siyah Kan adı. Arkadaşlarımın hepsi çok beğenmiş durumdalar, bense aksiyon filmlerini sevmeme rağmen henüz polisiye gerilim roman türüne adımımı atmış değilim. (Arkasından Dan Brown serileri gelecektir.) Herkes okuduktan sonra ve hiçbir yorumu dinlemedikten sonra okumaya başlıyorum Siyah Kan’ı. Sağlam bir kurgusu var, anlatılan olay insanı allak bullak ediyor, anlatış şeklinden çok. İlk olarak büyük bir hayranlık duymaya başlıyorum bizim çakmak oğlana, sonra bakıyorum ki oğlan değilmiş bu adam. Çakmak adam oluveriyor birden. Hemen bir ikinci kitabını bulma sevdasına dalıyorum. Ve ardından Şeytan Yemini’ne başlıyorum.

Şeytan Yemini henüz yeni çıkmış, dumanı üzerinde tütüyor. Bir heyecandır alıyor beni yeniden. Bir solukta bir kitap daha bitirmenin büyük hevesi içindeyim. Gelen geçene “Bir yazar var, aklınız duracak, çok acayip yazıyor.” deyip duruyorum. Kandırabildiklerime kitabı veriyorum, onlar da okuyorlar. Harçlıklarımızı birleştiriyoruz, tüm Grange kitaplarını almaya karar veriyoruz arkadaşımla. İlk kitap bende kalacak satın aldığımız. Bu kitap da Şeytan Yemini. Şeytan yemini aşağı Şeytan Yemini yukarı, Yunanistan’a götürüyorum ben Şeytan Yemini’ni ve parkta unutuyorum, parkta yere koyuyorum çünkü kitabı. Unuttuğumu fark edip tekrar parka döndüğümde kitabı yakılmış halde buluyorum. Tahminen Yunan çocukları bir güzel yakmışlar, artık ne amaçla yaktılarsa?

Ardından İstanbul’a dönüyorum, yanımda birazcık para var. Euro bazında anneanne eli öpmüşüm, cüzdanım Euro görmüş durumda. Hemen iki kitabını daha alıyorum. İlki Leyleklerin Uçuşu, diğerlerinden daha ucuz olduğu için. Bu noktada ağır —spoiler —- veriyorum ve leyleklerin ayaklarında elmas taşıma işine bir kere daha vuruluyorum. İçimdeki aksiyonu durdurabilene aşk olsun, kitap okuma aşkı ayyuka çıksın.

Bir sonraki durağım Taş Meclisi oluyor, fakat Taş Meclisi’nde bir eksik var sanki. Bu sefer “Harika, mutlaka okumalısınız!!” bağırışlarım duyulmuyor. Sakince kitabı kaldırıyorum kitaplığa. Eksik bir şeyler var bu sefer, buldum bulacağım kıvamındayım. Biraz da üzüntü var üzerimde, haksızlık edilmiş gibi hissediyorum kendime; Nasıl kötü bir roman yazar?

Biraz ara veriyorum doğal olarak Grange okumaya, çünkü aldattı beni diye düşünüyorum. İstanbul’a imza gününe gelsin de bir iki laf sokayım diye beklediğim günler oluyor. Artistlenip imzalatmamayı düşünüyorum. Yine de bir yandan Kurtlar İmparatorluğu bana bakarken vazgeçemiyorum bu adamdan. Bir de diyorum ya çakmak çakmak bakıyor, küçükken dedemin bana dediği gibi.

Kurtlar İmparatorluğu içinde bol bol Türk, Türkiye kelimelerini barındırdığı için çok cazip geliyor. Tanıdık bildik yerlerden bahsediyor Grange, ben de gizli milliyetçi miyim neyim bilmiyorum, ne zaman Türkiye’ye ait bir şeyler görsem kanım kaynar yazıya. Memleket ister canım demek ki.

Kurtlar İmparatorluğu Taş Meclisi’nden daha kuvvetli geliyor. Ama ben artık polisiye gerilim okumaktan bıkmak üzereyim. Bünyeye böyle birden yüklenince hatalar verebiliyor tabii. Ne yapsam ne etsem diye düşünüyorum. Araya kitaplar sokmak istiyorum fakat yapamıyorum, beynim oldukça yorgun.  Fakat artık beni biraz tedirgin eden bir şey var kitaplarda. Bu adamın tüm kitapları neden mutlu sonla bitiyor?

Bu çakmak adam neden açık uçlu bir roman yazmıyor? Neden illa ki polisimiz, dedektifimiz işin üstesinde geliyor? Şimdiye kadar aydınlatılmamış yüzbinlerce cinayet yok muydu yani? Sinek küçük ama mide bulandırır misali, beni bir geriyor bu gerçek. Böyle bir gerçeği kendime söylemem de bayağı zamanımı alıyor. En sonunda  son bir umut Koloni çıkıyor ve ben satın alıyorum.

Koloni diğerlerinden daha farklı (kapağından da anlaşılacağı üzere) fakat bu fark en sonunda belli oluyor.  Yani gidişat yine okumuş olduğum diğer Grange kitaplarındaki gibi. Bozulmak ile bozulmamak arasında sona geldiğimde açık uçlu bir kitap bulmak karşımda beni baştan yaratıyor. Tekrar seviyorum çakmak adamı. Çünkü uzaklaşmış oluyor biraz kendi karar verdiği ve sürekli uyguladığı sonlardan.

İki kitabı daha var çakmak adamın, Kızıl Nehirler (arkadaşımda olup da almadığım) bir de Ölü Ruhlar Ormanı (fiyatından sebep gerilip almadığım). Şimdilik bu iki kitabı okumayı düşünmüyorum, çünkü Koloni’nin son hali ve damağımda kalması gereken Grange tadının bu kadar olması gerektiğini düşünüyorum. Polisiye gerilim sayfasını kapatıyorum.

Parfümün Dansı / Pan’ın Flütü

24 Cuma Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ayrıntı yayınları, öznur doğan, keşiş, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kudra, maroia, oznurdogan.com, pagan, pan, pancar, parfüm, parfümün dansı, rahip, tanrı, tom robbins, yunanistan


Hayatımda bana kitap hediye edenler oldukça ben de ölümsüzlüğümü ilan edeceğim.

Şimdiye kadar sahip olduğum değerli kitaplar ve onlara değer veren insanları düşününce, kitap hediye eden herkese karşı hissettiğim minnet duygusu artıyor. Ben minnet duymayı severim, minnet duyarım ve bir şeyler yapmaya çabalarım onlar için. Çabaladıkça mutlu olurum, mutlu oldukça minnet duyduğum için daha mutlu olurum. Böylesi bir döngü içinde bana kitap hediye edenin 40 yıl kölesi olurum.

Tom Robbins ile daha önce kişisel bir karşılaşmam yok fakat bir iki defa adını duymuş durumdayım ve bir de son çıkan kitabını duyuyorum; Parfümün Dansı. Koku algısı yüksek biri olarak ilgimi çekiyor ama ne zaman kitapevine gitsem en önde duruyor kitaplar, uyuz oluyorum; almıyorum.

Bir edebiyat hocam çıkıyor sonra bana bu kitabı Fıccın’da hediye ediyor. Çünkü bu kitabın hayatında büyük bir yer ettiğine karar veriyor. Hatta Pan dövmesi yaptırıyor sırtına. (Bu bilgiyi vermesem de olurdu ama.)

Kitabı okumaya başlıyorum, karınca duası punto. En az Ferhan Şensoy kadar sevmediğim cinsten. İlk dört bölüm harika gidiyor, diyorum bu kitap coşar gider. Ama coşmuyor. Bir dönem çantamda duruyor, okunmayı bekliyor. Arada bir göz süzüyor, pas vermiyorum; naz yapınca daha kıymetli oluyorum eşşoğlusunun gözünde, zırt pırt gözümün içinde.

Sonra alıyorum kitabı elime ve bir serüvene dalıyorum. Keşişlerin arasından perilere, kamasutradan parfüme, Fransa’dan İngiltere’ye krallıklardan köleliğe kadar her şeyi yaşıyorum, her şeyi görüyorum. Sonra karar veriyorum; eşimle böyle bir hayat yaşamalıyım!

Sonra anlıyorum ki, ben de sıkılırım ve uçup gitmek isterim; ölümü deneyimlemek isterim. Kudra gibi bir hayat sürdükten sonra vazgeçebilirim. Cesurumdur deliyimdir biraz.

Hikayeleri gerçek sanma yanılgısına yeniden düşüyorum, yeniden saçmasapan hayaller kuruyorum. Ama hayal bedava, okumanın zevki paha biçilemez.

Kitapta en çok Pan’e takılıyorum, en çok onu seviyorum ve en çok onun için düşünüyorum. Çok tanrılı dinlerin yok oluşunun, son inanan kişiye kadar tanrıların direnişinin asaletini görüyorum. Pan ölmesin istiyorum, pis kokusu ile geçsin gitsin ama tüm perilere yetsin istiyorum. İki keçi ayağı üzerinde yürürken yorulmasın ve gittikçe soluklaşmasın istiyorum.

Ben Pan’e inanıyorum, Dünya’da Pan’e inanan son kişi olarak kalsam da ona inanmaya devam edeceğimi biliyorum. Çünkü o Apollon’a baş kaldıracak ve onla yarışacak kadar asi, Midas’a eşek kulaklarına mâl olarak kadar pahalı, nymphlere rehavet verecek kadar bereketli ve bana tanrı olacak kadar gizemli.

Ben Pan’e inanıyorum ve son sayfasını kapıyorum kitabın, Olympos’ta yol alıyoruz hiç tanrılı Pan’le.

Gökyüzünden Görüntüler

31 Salı Oca 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, Cemal Süreya, Cesare Pavese, Ece Ayhan, Edip Cansever, Gökyüzü, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, Turgut Uyar, yunanistan, Yıldız, İstanbul


Turgut Uyar’ı göğe bakabildiği için seviyormuşum meğerse bilmeden. Her sene buraya geldiğimde İstanbul’un o yıldızsız gökyüzünden uzaklaşmış oluyordum. Gökyüzüne bakmak çok zevkliydi çünkü burada. Aradan seneler geçti. Benim Yunanistan tatillerim azaldı ama gökyüzünün yıldızlı hali hiç bitmedi.

Balık tutmak zevklidir. Kaçınız balık tuttu bilmiyorum ama geceleri oltaları sabitleyip ucuna da çan takıp balık beklemek ayrı güzeldir sahil boyunda. Yere serersiniz birkaç örtü. Böceklerden de korkmazsınız ilginç bir biçimde. Halbuki taşların arasındadır onlar da sanki rahatsız etmek istemezler sizi.

Tam da dalarsınız gökyüzüne. Venüs’ü çoktan görmüşsünüzdür de başka yıldızlara kendinizce isim verirsiniz. Bir çan sesi gelir. Mırmır çıkmıştır denizden. Mis gibi tertemiz deniz size bir armağan verir. Mırmır da mutlu mudur bilinmez halinden sakince çıkar iğneden.

İşte öyle akşamlarda o balıktan sonra gök hep daha parlak ve yıldızlı görünür. İstanbul’da tutsanız aynı balığı aynı yıldızı göremezseniz. Sayıyladır İstanbul’da yıldız. Adam başı hesabı. Üç mü düşer beş mi?

Ama dün akşam kafamı kaldırıp da buz gibi havada göğe baktım. Sayamadım yine bana düşen yıldızları çünkü yine fazlaydı yıldız sayısı. Bulut da yoktu görüşümü engelleyen.

Turgut Uyar’la birlikte göğe baktım dün. Bir de yanıma baktım ki Süreya da burada Pavese de. Cansever diğer yanımda bir de yanında Ayhan.

Böyle zenginlik kolay nasip olmaz. Sadece gök değil dört bir yan ışık saçıyor.

Greetings from Greece

27 Cuma Oca 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, gümülcine, ipsala sınır kapısı, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, migros, oznurdogan.com, yunanistan


Geia sou.

Dün sabah 10’da yola çıktım efendiler, önce Türk gümrüğü sonra Yunan. Sonra 5.30 gibi kimsenin beklemediği bir eve gittim. Anneannem önce komşu kızı sandı beni. Yengemin ağzı takriben 4 karış açıkk kaldı, dayım uyku sersemiydi tepki bile veremedi.

Tüm gece boyunca buraya gelip minik iki tane veleti sevebileceğim diye heyecanlandım uyuyamadım. Geldiğim gibi de saplam öptüm ikisini de.

Sanırım bebek sevmek apayrı bir şey. En azından benim için bayağı güzel.

Hayat bu kadar güzelken sitem edeceğim iki nokta var:

Birincisi free shopa girip kendisini kaybeden dangalak yolcular. Ikincisi sebepsiz yere bekleten gümrük görevlileri.

Ah o yolcular. Kendilerini kaybedeler, 10 dakikalik alisveriş molasını 45 dakika yaparlar. Delirtirler. Hayır ülke içindeki fiyatla aynı fiyat bir fark yok yani. Madem birkaç bir şey alacaktın gitseydin Migros’a vs. alsaydın alacaklarını. Ama olmaz illa o free shopa girilecek ve yolcular itina ile bekletilecek. Olmuyor arkadaşlar birazcık dikkat lütfen. Saat 4’te varacağım yere siz ve gümrük memurları yüzünden 1.5 saat rötarla vardım.

Gelelim gümrük memurlarına. Ellerinde birkaç dosya ile dünyayı onlar yaratmıştır. Onu inceler bunu inceler hiçbir şey bulamaz yine inceler. Yersiz yere bavul açtırır. Sırf vakit kaybı olsun diye elinden gelen her şeyi yapar. Boyle de sinsi olunmaz ki. Zaman akıp gidiyor hızlıca biz de soğukta elimizin yüzümüzün çatladığı ile kalıyoruz.

Ben şimdiye kadar beklemediğim bir gümrükten geçiş sahnesi yaşamadım. Yaşacaksak ne ala. Güneşli gümrük günleri bekliyorum.

Ps: Fotoğrafta gördüğünüz fenerin yapımında dedem de görev almış. O yüzden havalıyım oldukça.

Yunanistan’a Yolculuk

25 Çarşamba Oca 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

alexandropoli, öznur doğan, dedeağaç, kavala, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, komotini, maroia, oznurdogan.com, ukrayna, yunanistan


Her sene fırsat buldukça kaçmaya çalıştığım, gittiğimde de çok fazla yer gezemediğim için sıkılıp dönmeye karar verdiğim memleketime bir kez daha yol alıyorum.

Yarın sabah saat 10’da otobüs otogardan kalkacak, akşam üzeri 4’te ben köyün girişinde inmiş olacağım. Köy diyorum da çok arada kalıyorum köy demeye. Arnavutköy’ün gerçekten köy gibi olduğunu düşünürsek (sahil kıyısında olan değil), sanırım benim gideceğim Aşağıköy(Arsakeion) o kadar da köy değil. İki katlı villa tipi evler, pimapen camlar, mazotlu ısınma sistemleri, neredeyse hane başına düşen 2 araba ile pek köy değil evet.

Ama benim dem vurmak istediğim şey şu gidip de sıkılmalarım. Sıkılıyorum çünkü bu ah parayı hemen harcama hastalığım beni hep yarı yolda bırakıyor. Bir bakıyorum ki gezecek param kalmamış. Nereye harcamışım? Arkadaşlarımla içmeye, yemeye, gezmeye. Sonra sen Yunanistan’a yaşından fazla git ama Selanik’i görme.

Bizimkiler de (anneanne, teyze, dayı, enişte) götürmüyorlar orası da birazcık acı. Ama seneye affetmem. Bu yaz için hedef Yunanistan değil Ukrayna.

Şimdiye kadar en azından Dedeağaç (Alexandropoli), Gümülcine (Komotini), Kavala gibi kentleri gezdim. En çok Kavala’yı seviyorum fakat. Ah o denizi. Sonra Dedeağaç. Gümülcine’de zaten deniz yok.

Demem o ki, gidip de dönmek istemeye gidiyorum yarın Yunanistan’a. Bir bakalım özlemiş mi beni memleket.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...