• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: öznur doğan

Peruk Gibi Hüzünlü Müsünüz?

15 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, ensest, güzel sanatlar, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, peruk gibi hüzünlü, yalçın tosun, yapı kredi yayınları


Şimdi bir kitap düşünün, her parçası ile sizi bir peruk gibi atan bir tarafa. Yalçın Tosun bu işe soyunmuş, başarmış mı başarmamış mı kitabın sonunda siz karar veriyorsunuz. Son hikaye sizi en çok vuran hikaye oluyor, vuruluyorsunuz.

Kapağı hüzünlü kitabın, cümleleri hüzünlü. Ama amacı ajitasyon değil, sizi olmadık hüzünlere de sevk etmek istemiyor. Hayatın karelerini anlatıyor her bir hikayede. Her karede farklı karakterler var. Hepsi de bize ait. Birisi Tarlabaşı’ndan belki de, birisi Osmanbey’den. Birisi şu tahmin edemediğiniz yerlerden, birisi en çok bildiğiniz yerden.

Kelimelerden ve cümlelerden çalacağı çok şey var insanın. Çalmak bazen mübahtır. Aşkta ve savaşta değil, okumada ve yazmada.

Neden kitabın adı Peruk Gibi Hüzünlü? Neden bir peruk hüzünlüdür? Neden bir kadın işten döndüğünde ve peruğunu mankenin kafasına yerleştirdiğind her şey değişir ve boşluklar dolar?

Kitabı okumadan bilemeyeceksiniz, kitabı okumadan içimizdeki eksiklikleri göremeyeceksiniz. Vurucu bir şeyler mi istiyorsunuz? Bir annenin kendi kızının dudaklarında bulduğu gençliği görün, bir yaşlı madamın tertemiz teninin teşhirinde bulun.

Bir hüzün bulun ve siz kendiniz metalaştırın. Benimki Kalem Gibi Hüzünlü olsun. Ya sizinki?

Görüntünün Ortasındaki Freud

15 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, görüntünün ortasındaki karanlık, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, louis breger, maroia, oznurdogan.com, sigmund freud, yapı kredi yayınları


Ölümünün üzerinden seneler geçmesine rağmen adı en çok anılan tarihi kişilerden birisi : Sigmund Freud.

Freud aşağı, Freud yukarı. Her yerde Freud, her evde Freud. Rüyalarımızda Freud, benliğimizde Freud.

Postmodern konuşmaların olmazsa olmazıdır Freud. Hakkında bu kadar çok konuştuğumuz bir adamı ne kadar tanıyoruz acaba? İşte bu soruya yanıt Louis Breger’den geliyor ve küçük Sigmund’dan doktor Freud’a kadar olan her şeyi anlatıyor. Nasıl bir aileye doğduğu, savaş dönemlerinde neler yaşadığı, nasıl öldüğünü de her şeyi de öğretiyor bize.

O keskin bakışlarını ortaya çıkarana kadar kimleri örnek aldığını, hangi arkadaşlarından vazgeçtiğini, bazen değil çoğunluklu mızmız ve “kompleksli” bir adam olduğunu da görüyoruz Freud’un.

Yaptıkları ile idealize edilen insanların gerçek hayatlarına tuttuğumuz ışıkla onların aslında ne kadar farklı olduğunu anlıyoruz. Hani o sanatçıları kendimizden çok farklı düşünmek fakat bazılarının bizden daha acayip huyları olduğunu öğrenmek gibi.

Görüntünün Ortasındaki Karanlık’ı okurken hem Freud’un tüm tezlerini, antitezlerini, arkadaşlarının öne sürdüğü tüm yöntemleri öğrenmiş en azından kulağıma küpe edinmiş oldum da bir de üzerine Freud’u tanıdım en ince ayrıntılarıyla. Bazen çok kızdım ona, bazen yakın buldum, genel itibari ile beni hayal kırıklığına uğratsa da özel hayatı ve davranışları ile arkadaşlarını bilmek bile ilaç gibi geldi.

Louis Breger’in üslubunu değerlendirme aşamasında ise ortalama bir çizgi çiziyorum kendisine.  Taraflı davrandığı bölümleri – ki ben de aynı görüşteydim okurken – profesyonelce bulmadım. Bir bilim adamını ele alırken kendisi de bir bilim işinin içindeymiş gibi davranmasını beklerdim. Yine de Breger ile iyi anlaşacağımız kesin. Bol bol sohbet ve dedikodu.

Deli Kadınlar Mine Söğüt ve Leyla Erbil

13 Pazartesi Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, deli kadın hikayeleri, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, leyla erbil, maroia, mine söğüt, oznurdogan.com


Deli Kadın Hikayeleri Mine Söğüt tarafından yazılmış deliliğe bir methiye. Bir rüyaya değil birden fazla deliye yakılmış ağıtlar serisi aslında.

Deli Kadın Hikayeleri’nde neler mi var? Neler yok ki? Daha ilk sayfası sizi hazırlıyor görüntülere; Delirerek ölenlere… yazıyor. Kendisini asan kadınlar ve çocuklar ve babalar.

Ve her hikayenin kendine ait pencereleri var. Açıyorsunuz ve dalıyorsunuz seyre. İki hikaye arasında da kadınlardan görüntüler. Harika şekilde çizilmiş resimler, güzellikle yazılmış şiirler.

Mine Söğüt deliliğin ne demek olduğunu iyi biliyor kelimeleri delirtmeyi biliyor. Kesik kesik, nefes alıp veriyor kitaptaki deliler. Deliliğin kötülüğünden değil bize aitliğinden bahsediyor bir de. İçimizdeki deliye elini uzatıyor. “Çıksın istediği gibi.” diyor. Çünkü “Delirerek ölmek kolay değil, marifet.” diyor.

Neden Leyla Erbil ile kardeş Mine Söğüt? Neden deliler?

Çünkü deliliğin sıradanlığına dikkat çekip bize hatırlamak istemediklerimizi hatırlatıyorlar. İkisinin de üslubu farklı fakat üst üste konulduğunda birbirini tamamlıyor gibi. Kendi dilbilgilerini yaratıyorlar, noktalar onlar için sadece nokta değil aslında nokta belki de nokta değil.

Leyla Erbil Vapur hikayesinde toplu bir delilikten bahsediyordu. Vapur özgürlüğünü ilan ediyordu evet, hem de cambazlık gösterilerinde de bulunuyordu. 

Leyla Erbil’i nasıl yakın hissediyorsam kendime, Mine Söğüt de öyle yakın geldi bana. Haydi gelsinler şöyle de birkaç methiye yazalım, göğe bakalım.

İçimizdeki Şeytan’da Darwin ve Freud

12 Pazar Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 1 Yorum

Etiketler

öznur doğan, charles darwin, içimizdeki şeytan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, naturalism, oznurdogan.com, sabahattin ali, sigmund freud, yapı kredi yayınları


Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanını bitirdiğim gibi kendimi sorgu lambasının altına alınmış gibi hissettim.

Nasıl ki naturalizmin amacı insanı anlatmak ve ona dair her şeyi açığa çıkarmak; hem de en ufak noktasına kadar, İçimizdeki Şeytan’da içimizdeki gerçek şeytana şöyle bir derinlemesine bakıyor.

Romanı okurken ilk olarak aklıma Charles Darwin’in arkasında durduğu Naturalism ve ilkelerinden birisi olan “hayvansı yön” – animalistic side geldi. Bu hayvansı yön daha doğrusu en dipteki Freud’un da id olarak söylediği temel kişiye dayanıyor. Daha önce Theodore Dreisser’ın Sister Carrie adlı romanında denk gelmiştim böylesine dipli başlı zihin analizlerini ve ahlak üzerine yazıları.

Sister Carrie’de sevdiği kadınla yeni bir hayata başlamak için çalıştığı şirketin parasını çalan George Hurstwood ile farklı amaçlarla da olsa İçimizdeki Şeytan’daki veznedar ve Ömer neredeyse aynı ahlak kriterlerinden geçip karar veriyorlar. Dreisser romanında paranın çalınma sahnesini anlatırken Hurstwood’un içten gelen bir dürtü ile bunu yaptığını söylüyordu.

İçimizdeki Şeytan’da da herkesin içinde aslında bahsetmek istemediği, kimseyle paylaşmadığı ya da paylaştığı halde anlaşılamayan bir şey “animal side” ya da “id” var. Ve bunların doğrultusunda hareket eden insanoğlunun durumu anlatılıyor.

Ömer’in şeytan olarak adlandırdığı bu olgu bize yaptığımız ve yapmak istediğimiz her şeyin doğal ve doğru olduğunu anlatmaya çalışıyor. Aslında insan doğası gereği sahip olduğu şeytanla yaşamaya devam ediyor sürekli.

Eğer onu bastırmayı başarabiliyorsa topluma uyumlu bir halde de hayatını devam ettiriyor.

İçimizdeki Şeytan bittiğinde sağ tarafımda Darwin sol tarafımda Freud vardı. Önce Darwin’e teşekkür ettim sonra Freud’a ve kitabı yavaşça kapattım.

Yağmur Hikayesi II

10 Cuma Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

anlam, öznur doğan, hikayesi, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Hayatın bir yerlerine, köşesine ya da berisine kendini yerleştirmek kolaydır. Bir adamsanız ve yağmur yapıyorsa, bir tente altında bulunan insanlara da uyum sağlarsınız kolayca. Ne olduğu ya da ne olması gerektiğini düşünmeden devam edersiniz. Birileri bir şeyler için ışık yaktığı zaman, siz durmazsınız. Doyumsuz olmak ile ilgisi var mıdır yok mudur soruları henüz burada yer alamayacak kadar sığdır. Bir hikaye yazarken insan ki yazmışlığı varsa daha önce, usturuplu yazar, kendi gibi yazar ama yok ise bir yetenek ya da bir istek, cümleler takipsizliği takip eder.

Adam öylece sokulmuştu insanların yanına, dört erkek, beş de kadın vardı tente altında. Fotoğraf çekmek isteyenler için güzel bir kareydi aslında. Vardır ki böyle bir düşünce, bir yalnızlık karesi gördüğümüz anda fotoğraflamak. En az bu düşünce adamın yanında duran kadın için de geçerliydi. Bir yerlerden bir hikayeye başlama isteği, kadın için gerekliydi. Adamın hikayesinin içinde nereye kadar yer alacağını bilmeden sayıklıyordu bir şeyler sessizce; “Sen, sen, sen”. Sayıklanabilecek kelimeler arasında anlamsız bir yeri vardı “sen” kelimesinin. Kimden bahsedildiği belli olmadan söylenen bu kelime, aslında açık bir anlam içeriyordu. Çok düşünmeye gerek olmadan bulunabilecek. Sen, çok anlama gelebilirdi elbet. Bir bebek, bir aşk, bir adam, bir kadın, bir öpüşme ya da sevişme. Sen diye nitelendirilebilecek her şey için kadın, düşünmeden sen diyordu.

Adam ise umursamazdı bu görüntü için. Kim bilir bir gün içinde kaç farklı manyak ile yüz yüze geldiğini hesaplama ihtiyacı duymamıştı. İnsanlar bunun için de ihtiyaç duymazlardı zaten, bir tente altında olabilecek şeyler arasında işte bu yüzden bu yoktu. Kadın dilince “sen” ile dökülüyordu baştan aşağı, bir yalnızlık ıslaklığı vardı teninde. Adam ise bir yangın yeriydi. Bir tezat vardı fotoğraf çekmek isteyenler için.
Adam kadına baktı. Bakması gerekiyordu bir şeylerin başlaması için. Ama bu bakış aslında bir “hiç”ti. Hiçbir şey başlamıyordu ve bu hikaye aslında yoktu. Kadın ona döndüğünde başlayacaktı her şey ve kadın ona döndü sakince.

Yağmur Hikayesi I

09 Perşembe Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

adam, algı, öznur doğan, hayat, hikaye, kadın, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yağmur, yağmur hikayesi, yağmur serisi


Saat dilimlerinin nereyi ifade ettiği belli olmayan günlerden, birkaç kurutulmuş hikaye ile birkaç yalnızlık senfonisi vardır hayatta. Köşeyi döndüğü anda artık yalnız değildi adam. Üç bina öncesi başlayan bu takipsizlik, her an yakasındaydı. Obsesif kompulsif hikayelerini yanına alarak (filhakika kendisi de böyledir, midir?, ki?) o köşeden döndü. Köşe, yalnızca köşe olduğu zamanlar iyidir. Bir hayat başlatıp, bir hayat sonlandırdığında hiç de iyi denemez onun için. Mamafih, zaman ve tanımsızlık terimleri bir köşe oluşumuna engel olamaz. Adam işte tam o köşeden döndü hayata, elinde dosya kağıtları ile. Dosya kağıtları ki, hastaneden az önce verilmiş olan; %25 algı bozukluğu. Bu bozukluk, çoğu zaman işine yarasa da, çoğu zaman zorlaştırır hayatı. Bir sözcüğü, binlerce ifade ile ifade etme ifadesi gayet de ifadesizdir bu durumda. Bu dosya kağıdı, bir şeylerin yok oluşunun tasdiknamesidir.

Bir yetenek, bir anı, bir hayat daha.

Köşeden döndü adam, artık dönmeliydi ve olası yağmur hikayelerinin geçtiği günde, değil bardaktan boşalırcasına, çiseleyerek yağıyordu yağmur. Dönmesi ile soluna ki bu sol duygusuzluğa başladığı soldur, hissizliğe ve algı bozukluğuna; bir kaç kişi gördü bir tente altında. Usulca yanlarına geldi, geldi de bilinçsiz bir hal vardır kendisinde. Bir şeyler yapma isteği değildi bunu yaptıran, hayatın akışına kendisini bırakıp, onlarla akmaktı isteği. Ve aktı da güzelce velev ki, bu çoğu oluşun başlangıcıydı.

Basında Organik Ürünler

09 Perşembe Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, basın, devlet, gazete, kitap, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kuruluş, maroia, oznurdogan.com, televizyon, yayın


BAS/AMAY/IN E Mİ!
“Türkiye gazete okur, yanındaki okuduğu sürece.” diye bir söz vardır, severim bu sözü. Çok da doğrudur çünkü. Bir otobüste görebileceğimiz en
sıradan tablolardan birisidir bu. Birisi gazeteyi okur, diğer yolcu ile gözlerini
belertmiş gazeteyi bilmem kaç derecelik bir açıyla yandan yandan okumaya çalışır;
okuyabildiğini okur, okuyamadığı kısmı da sallar gider kafasından.
Velhasılkelam, insan her yerde insan, huy her yerde aynı şekilde vuku buluyor. Basın dediğimiz iş kolunda da bu “okuyabildiğini okuyan, okuyamadığını
sallayan” insanlardan çok fazla var. Yani bilgiyi edinebildiği kadarıyla bir şeyler
karalayan, kocaman başlıklar atan basın kuruluşları ve kuruluşlarda çalışan insanlar.
Öyle bir durum ki bu, ilk görevi tarafsız bir şekilde insanları
bilinçlendirme olan basın bu amacından saptıkça ortaya çıkan görüntü şaşırtıcı oluyor.

Bir basın kuruluşu, bir grup olarak ele alınıyor artık ülkemizde. Bu kurum ve kuruluşlar içlerinde “yarım” görüş veya “taraflı” bir bakış açısı bulunan kişilerin rahatça kuruluşları adı altında icraatlerde bulunmalarına izin veriyorlar.
Bu özellikli sorun, tarafsızlık olarak addedebileceğimiz, gerçek basın ilkesinden
uzaklaşıyor ve bizleri bir bakış açısına göre şekillendirmeye çalışıyor. Bir
bakıyorsunuz ki taraflar sadece birbirlerini suçluyor, karşı basın şirketinin
haberlerini yalanlıyor ya da yanlış yerlerini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bir nevi
pazar mantığı ile hareket ediliyor.

“Burada elma 4 lira” diyen bir pazarcıya yan taraftan bir itiraz geliyor, “Onun elmalarında kurt var o yüzden öyle, bizde de 4 lira ama tertemiz.” Ve başka taraftan bir ses daha yükseliyor, “4 liraya elma mı olurmuş, hepsi GDO’lu onların, bizde 5 lira ama en temizi bizde.” İnsanlar da bu en temizi olma durumuna kanıp belki de 5 liralık elmaya yöneliyorlar. Fakat ne buluyorlar?

İşte okuyucu ve ülke sınırlarındaki ergin her bireyin sorması gereken soru da
bu belki de. Elimize aldığımız bilgiler, okuduğumuz ve izlediğimiz, duyduğumuz ve
araştırdığımız konuların gerçekten GDO’suz olup olmadığı. Fakat bahsettiğim üzere
her kuruluş kendi elmasına mum sürüp üstünü parlatıyor, daha parlak daha da
güzel görünüyor her şey, kendi sahaları içerisinde üst seviyelerin ve denetleyici
kurumların izin verdiği sınırda bağırıyorlar, çağırıyorlar.
Türkiye’de basın, olması gereken noktanın gerisinde hareket
ediyor. Ve hatta kıvranıyor diyebiliriz. Devlet yayınları ve devlet kökenli kurumlar
tahmin edilebileceği üzere devlete dair tarafları mumluyor, devletle bir zamanlar
“yakın” daha sonra “ceza” yemiş kurum ve basın grupları kendi elmalarını
parlatırken diğer kuruluşlara kurt yolluyor. Devletin kendi bünyesi dahilinde dahi
olmayan insanlar tarafından devlette bir “yakini” olduğu için basın kurulusuna sahip
olan kişiler ise tahmin edebileceği gibi elmayı cam gibi parlatıyor, neredeyse kabuğu
kalmayana kadar. Diğer dini içerikli basın ve yayın kuruluşları da din
propagandasına basın işini karıştırıyorlar.
Elimize yüzümüze bulaştırıyoruz anlayabileceğimiz üzere bilgi aktarım işini.
En tarafsız dediğimiz kuruluşlar dahi bir taraf aslında. O yüzden kötünün iyisini,
elmanın en az GDO’lusunu seçmek sart.
Basında organik ürünler istiyoruz!

24.04.2010 17:24

Back to the Future

08 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com


Sabah saat 9. Evimdeyim. Ev naftalin kokuyor. Hiç de böyle kokmaz normalde. Babaannem mi gelmiş bizde kalmış ben yokken diye düşündüm ama alakası yok.

Saat 10 güzel bir çay ve azıcık yemek. Kilo almışım vesselam toparlamak gerek.  Yolculuk yorucu geçmiş uyuklayıp uyanmaktan ne bir su içebilmişim ne bir çay.

Saat 11. Öznur dışarı çıkar. Akşam eve gelir. Kemikleri sızlar. Tatilden dönen insan neden çok yorgun olur? Sanırım 20 kilo kadar ağırlık taşıdım kendimle. Kollarım bacaklarım hep et kesiği. Bilir misiniz et kesiği ne demek?

Akşam olmuş evime gelmişim. Ellerim ile kollarım pek birbiri ile alakalı hareketlerde bulunmuyorlar.

Ev yine de huzur demek azizim. İnsanın hıphızlı bir araba ile kendine dönüşü gibi bir şey. Odasının kokusunu alışı, bıraktığı dağınıklığı bile buluşu hatta. Şimdi kendimi etrafa işeyerek yerini ve çapını belirlemiş aslan gibi hissediyorum.

Hoşgeldim kendi bölgeme.

Bir Karış İstanbul’da Üç Kuruş Aklım

07 Salı Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

ömer ayhan, öznur doğan, bir karış istanbul, gümülcine, içimizdeki şeytan, kitap, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, komotini, maroia, oznurdogan.com, sabahattin ali, yapı kredi yayınları, İstanbul


Daha dün gece yaklaşık 20 sayfası kalan Bir Karış İstanbul kitabını bitirdim. Ömer Ayhan yazmış. İlk defa denk geldim Ömer Ayhan’a. Önce Sadri Alışık selamı verdim sonra sayfalarını araladım. Yanlışlıkla duvara dayadığım ve hafiften rutubetle nemlendiği için üzüldüm. Üzülmedim değil.

Sonrası… Sonrası tam da damağımda kalan müthiş tat. Yenilere bakıyorum yeniler alıyorum. En çok eskilerle harmanyalabildiğim yenileri seviyorum. Romanı roman üzerine hikayeyi de hikaye üzerine katıyorum.

Ömer Ayhan’a başlayınca beynimde bağlantılar başlıyor çabucak Mine Söğüt’ün Deli Kadın Hikayeleri ile. Böyle vurucu böyle sağlamdı Mine Söğüt de.

Sanırım sıradan aşk polisiye vs tüm o diğer hikayelerden daha fazla seviyorum kısacık fakat çok şey anlatan yazıları.

Birkaç şiir de var öyle Göçebe mesela. Bir de Acaba.

Yazarların hayatlarını da vurucu bulduysam bir de keyfime diyecek yok.

Akşam 1 otobüsü ile Gümülcine’den İstanbul’a doğru hareket eden otobüste İçimizdeki Şeytan’a kaldığım yerden devam ediyor olacağım. Onu da hemen Darwinisme bağlıyorum fakat onu yeni bir sayfaya bırakıyorum.

Ps: Dangalak gibi çirkinleşen yazımı düzelttim. İtina ile güzel yazıyla geliyorum. Öptüm.

Öğrenmek son/suz/dur

06 Pazartesi Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

anne, çocuk, öznur doğan, öğrenmek, can, canan, fi tarihi, karpuz, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, İstanbul


Yanıma 6 kitap alıp 4ünü okuyarak dönmüş olacağım için sevinçliyim. Normalde tatile kitap götürür fakat hiçbirisini okuyamazdım. Kitapların dönemleri mi var insanların mı dönemleri var bilemiyorum ama bayağı başarılı sayılırım eski kat sayıma göre.

4 kitaptan 40 farklı şey öğreniyorum. Bunu biliyorum ama hayat da öğretici. Oldukça hem de.

Yarın akşam yola çıkacağım gece 2’de. Sabah 8’de İstanbul’dayım. Özlediğim şehir beni mi bekliyordu sanki? Hiç de alakası yok ama dönüyorum işte. Ben dönmeyi bekliyordum en azından. Şu an birazcık arada kalsam da bu konuda. Dur bakayım kendime yalan söylemeyi beceremiyor muyum acaba?

Ben öğrenmeyi seviyorum. Öğretmeyi de seviyor olsam gerekir ki minik kuzene ‘Atom-neymıç-kanka-bitanem’ demeyi çoktan öğrettim. Ama öğrendiğim üç beş sağlam şey var.

Birincisi bir anne çocuğunun bir kelimesi söyleyişi ile dünyanın en mutlu annesi olabilir. Bir kelimeyi söyleyemeyişi de en mutsuz annesi yapabilir onu.

İkincisi etrafta ters giden bir şeyler varsa daima dışarıdan olan ilk zan altında bırakılandır. Fi Tarihi’nde de Kabil’in ‘Siz dışarıdan geldiniz kesin Habil’i sizin öldürdüğünüzü düşünecekler.’ demesi gibi.

Üçüncüsü ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş hep kendi anneni daha fazla özlediğin. Arayıp arandığında musmutlu olduğun.

Dördüncüsü sevilen ile seven çok uzak mesafelerde de olsa canı sıkkınsa can ya da cananın diğerinin de canı sıkılır içi çömelir kafası kabarır.

Beşincisi de gökten bana hiç elma düşmüyor kafamda oyuk yok ama sağlam kafa var bende de karpuz gibi.

Çehov’un Martı’sı

01 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

anton çehov, öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, martı, oznurdogan.com, yapı kredi yayınları


Simgeler alır simgeler satarım. Severim imgeleri ve simgeleri. Bir martının insan olabilişinini de severim bu yüzden.

Treplev vuruyor bir martı. Ben martıları vurmadım şimdiye kadar çünkü onun gibi kendimi de vurabilmeye açık değilim henüz. Martıları da beslemedim ama şimdiye kadar. Bir simiti on beş parçaya bölüp on beş farklı martıyı doyurmak değildi amacım da.

Bir tiyatro oyununu okumak farklı bir deneyim. Siz kendi karakterlerinizi kendiniz yerleştiriyorsunuz sahnenin her yerine. İstediğiniz gibi hareket ettiriyorsunuz saçlarına gözlerine renk veriyorsunuz. Bir de tiyatro yazmak üzerine bir tiyatroda işin meta oluşu daha çok vuruyor insanı.

Martı sadece Treplev değildi en başından beri. Martı herkesin yerine koymak istediği şeydi. Nina’nın sorunlu giden aktristliğiydi ya da Trigorin’in kendi ruhunu tüketişiydi.

Benim martım İstanbul’dan ayrılamayışım oldu kitabı kapattığımda. Sizin martınız neydi peki?

Gökyüzünden Görüntüler

31 Salı Oca 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, Cemal Süreya, Cesare Pavese, Ece Ayhan, Edip Cansever, Gökyüzü, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, Turgut Uyar, yunanistan, Yıldız, İstanbul


Turgut Uyar’ı göğe bakabildiği için seviyormuşum meğerse bilmeden. Her sene buraya geldiğimde İstanbul’un o yıldızsız gökyüzünden uzaklaşmış oluyordum. Gökyüzüne bakmak çok zevkliydi çünkü burada. Aradan seneler geçti. Benim Yunanistan tatillerim azaldı ama gökyüzünün yıldızlı hali hiç bitmedi.

Balık tutmak zevklidir. Kaçınız balık tuttu bilmiyorum ama geceleri oltaları sabitleyip ucuna da çan takıp balık beklemek ayrı güzeldir sahil boyunda. Yere serersiniz birkaç örtü. Böceklerden de korkmazsınız ilginç bir biçimde. Halbuki taşların arasındadır onlar da sanki rahatsız etmek istemezler sizi.

Tam da dalarsınız gökyüzüne. Venüs’ü çoktan görmüşsünüzdür de başka yıldızlara kendinizce isim verirsiniz. Bir çan sesi gelir. Mırmır çıkmıştır denizden. Mis gibi tertemiz deniz size bir armağan verir. Mırmır da mutlu mudur bilinmez halinden sakince çıkar iğneden.

İşte öyle akşamlarda o balıktan sonra gök hep daha parlak ve yıldızlı görünür. İstanbul’da tutsanız aynı balığı aynı yıldızı göremezseniz. Sayıyladır İstanbul’da yıldız. Adam başı hesabı. Üç mü düşer beş mi?

Ama dün akşam kafamı kaldırıp da buz gibi havada göğe baktım. Sayamadım yine bana düşen yıldızları çünkü yine fazlaydı yıldız sayısı. Bulut da yoktu görüşümü engelleyen.

Turgut Uyar’la birlikte göğe baktım dün. Bir de yanıma baktım ki Süreya da burada Pavese de. Cansever diğer yanımda bir de yanında Ayhan.

Böyle zenginlik kolay nasip olmaz. Sadece gök değil dört bir yan ışık saçıyor.

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...