Usta’m Doğmuş Dedim, Doğmuş

Etiketler

, , , , ,


Gün bugün sevinçli gün, umutlu gün bugün.

Usta’m  doğmuş -muş, – muş, -muş.

Gördünüz mü bu dünyada neler doğuyor  ve neler yaşanıyor?

Nazım Usta, Aziz Usta, Sait Faik Usta, James Usta, Laurence Usta ve tabii ki Turgut Usta.

Kitaplar cümle dolu, cümleler anlam ve hayat dolu iken,

sadece bir adam bir şiirle binlerce yaşam dolduruyorken,

kelimeler kapıları açıp kapatıyor,

heceler hücrelerimiz yerine geçiyorken,

ustaların doğumlarından hangi hadsiz bahsetmek istemez?

Şiir ile daha anlamlı bu hayat, ustalarla daha güzel.

Ölmeyen ustaların bir kere daha doğması şerefine.

Zaman Dışı Yaşam’ın Senaryosu

Etiketler

, , , ,


Madem bir Tezer Özlü’dür tutturdum ve devam ediyorum o zaman Zaman Dışı Yaşam’ı okumadan geçemezdim. Tezer Özlü gördüğüm gibi satın alma hastalığını yakalanmış olmalıyım ki bu sefer tongaya düştüm.

Efendim efendim, ön kapağında “senaryo” yazan bu kitabı tamamen özgün bir senaryo olarak düşünerek satın aldım fakat ikinci sayfasına bakma nezaketinde bulunsaymışım her şey ortaya çıkarmış.

Tezer Özlü kendi yazılarından yola çıkarak yazmış bu eseri. Çocukluğun Soğuk Geceleri, Kalanlar ve Yaşamın Ucuna Yolculuk’tan parçalar bulduğum bu senaryoyu okumak kısa süreli bir hatırlama yarattı bende. Olayları hatırlıyordum, cümleler de birbirine benziyordu. Yine de Cesare Pavese’nin sözlerini okuyor olmak hoş tuttu gönlümü.

Cesare Pavese ile bu kadar kendini özdeşleştirmesi, sırf onun intihar ettiği odayı görebilmek için İtalya’ya gitmesi ve tamamen özgür bir kadın olarak hareket etmesi Tezer Özlü’de sevmekten vazgeçmeyeceğim özellikler.

Fakat sabahtan akşama kadar Tezer Özlü okumaya kalkmayıvereyim, boğuluyorum. Yapıma ters benim bu kadar çok yoğun depresyon hissetmek. Bünyeme aykırı. Tezer Özlü bende sürekli kaldığım, artık tamamen kendi kokumun olduğu kapalı bir odayı çağrıştırıyor artık. Keşke camları ve kapıları açmayı deneseymiş Tezer de. En azından bir çıkış olabileceğini görürmüş. Zaten asıl mesele çıkış görmek istememesi fakat bendeki de umut işte.

En başında daha hikayenin yani daha yeni yeni Tezer Özlü oluyorken neler yaşadın, neden yaşadın da böyle oldu hayatın? Bunları anlattın hep kitaplarında ama sanki eksik, sanki bir şeyler daima eksik. Ne diyelim, göğe bakınız orada Turgut Uyar’la ya da Pavese’yle.

Nezihe Meriç’in Hayattaki Püf Noktası

Etiketler

, , , ,


Kitaplığımda küçük bir araştırma yaptığımda kısa süre önce okuduğum fakat neden yazmadığımı anlayamadığım birkaç kitap buldum. Bunlardan bir tanesi Nezihe Meriç’in kitabı Püf Noktası.

Nezihe Meriç sade ve akıcı anlatımı ile Türk Edebiyatı’nın yapı taşlarından birisi. Bu tatlı mı tatlı kadının yazdığı her bir öykü de çilek tadında. Hayatın mutluluklarına ve mutsuzluklarına dair, sakladığımı fakat söyleyemediğimiz, söylediğimiz fakat daima yanlış anlaşıldığımız konularda yazmış Püf Noktası’ndaki öyküleri.

Resimler ile bir araya gelen hikayeleri daha çok sevdiğimden midir nedir Nezihe Meriç’e daha çok ısındım Püf Noktası’nda. Uzun uzun anlatılabilecek şeyleri kısacık anlatarak vurucu etki yaratmayı sevdiğini anladığım Meriç’in başka bir kitabına kısa sürede geçiş yapma şansı istiyorum.

Hani otobüste bir kitap çeker canınız, hani Türk filmi kıvamında olsa da dersiniz azıcık keyfimiz yerine gelse. Hani hep bildiğimiz şeyleri başka birisi çıkar da çok da tatlı söyler. Öyle bir şey Püf Noktası. İşin Püf Noktası, bana kalırsa ne istediğini bilmek ve mutlu olabilmek. Sanırım kitapta en çok öne çıkan tema bu.

Uzaktan Aşk’ın Esirleri Clemence ve Jaufre

Etiketler

, , , , ,


Sadece gördüğün bir kişiye mi aşık olabilirsin hayatında? Peki şimdiye kadar aşk üzerine anlatılanlar ve konuşulanlar? Hiç mi ihtimaline yakınlaşmadın, uzaktan sevip de sevilebilmenin…

Amin Maalouf zengin dünyasından bu sefer bir libretto çıkarıyor. Kitabın kapağında gözüme çarpan “libretto” kelimesi ve onu araştırma isteğim sonucu ortaya çıkan açıklama: Libretto, operaoperetoratoryobalemüzikalmask gibi müziksel sahne eserlerinin yazılı metinlerine verilen addır. Müziğin sözü olarak tanımlanabilir.

Kısacık, küçücük bir kitap. Aşkın kitabı da böyle kısadır belki de. Hem sözler ne kadar kısa ve yoğun ise o kadar güzel değil midir aşkta? Kısacık bir “Seni seviyorum.”u cümlelere tercih edecek yüzlerce kişi tanıyorum.

Clemence, bir prenses… Adına şarkılar ve şiirler yazılan bir prenses hem de.

Jaufre, bir prens… Sevdiği kadın adına mecnun olan, ozan tabiatlı bir prens.

Sevilen ve seven, aşık ile maşuk var iken ya hasret ya vuslat olacaktır hikayenin sonunda.

Pay biçelim, en iyi bildiğimiz aşk hikayelerinden: Romeo ve Juliet, Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Ophelia ve Hamlet… Bir tanesi ateşten gömlekler giydi, bir diğeri mecnunluktan aşkını tanıyamadı, kimisi zehri aynı dudaklardan içti, kimisi deliliğe ağıtlar yaktı. Büyük aşklar, hiçbir hikayede mutlu sonla bitmedi.

Jaufre ve Clemence’in vuslata 1 varken ayrıldı yolları. Jaufre aşkı için yola çıkıp giderken uzaklara, tanrının hastalık emrine tutuldu. Clemence ise bekliyordu Jaufre’yi. Biraz kibir, biraz onur, gizliden gizliye sevgi ve istek ile. Yine de değdi dudakları birbirine. Aşk gözlerin birbirine sarılması ile de hissedilebilirdi.

Aşktan deliye dönmek, deli divane olmak da vardı tabii. Nasıl diyordu gezgin:

İnsan birisine “sen delisin” dedi mi, bunu gerçekten düşünmediği içindir. Deli olduğunu düşünsen, gizlice acımakla yetinirsin.

Son sahnede acıyor muydu peki bu gezgin Jaufre’ye. Kollarında iken sevgilisinin ve hazırlanıyorken ölüme. Hem tüm işler onun başının altından çıkmamış mıydı? Aşka belki de ihanet eden tek şey, üçüncü bir söz, üçüncü bir göz idi.

Perihan Mağden’den Radikal Yazıları: Son Yazılar

Etiketler

, , , , ,


Benim bağlanma problemim var. Şimdiye kadar ne bir kuaföre daima gidebildim ne de bir köşe yazısını sektirmeden okuyabildim. Her gün haber sitelerini açsam da  gazeteden okumadığım sürece bu haberleri dikkate alamıyorum. Bir garip eski kafa çalışıyor beynim iş gazeteye gelince. Fakat her sabah gazete alıyor muyum? Hayır.

Haberleri dinlediniz. Bu samimi itirafım ile yazıya başlamam beni gerçekten mutlu etti. Uzun zamandır dilimin ucunda, ha söyledim ha söyleyeceğim. Perihan Mağden ile tanışıklığım gene lise yıllarına denk düşüyor. Nam-ı diğer can hocam Seval Canpolat İki Genç Kızın Romanı’nı okuyun diyor. Tam da o dönemlerde Kanal D bize bir kıyak yapıyor ve Vildan Atasever’li aynı isimdeki filmi yayınlıyor. Perihan Mağden ile tanıştınız. Tanıştınız fakat yazı dili ile film dilinin tamamen farklı olduğunu unutuyorsunuz. Bu yüzden Mağden’in bir başka kitabını okumaya davetlisiniz.

Bir sene sonra Elif Şafak’ın Med Cezir’ini veren gazete, sanırım Sabah idi, Perihan Mağden’in Herkes Seni Söylüyor, Sahi Mutsuz Musun?

Perihan Mağden ile işte bu sayede tanışıyorum. Farklı imla kullanımı, büyüklü küçüklü harfler ile bir deneme kitabı olan Sahi Mutsuz Musun? beni biraz allak bullak ediyor. Edebiyatta böyle özgürlük mü olurmuş?

Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra Perihan Mağden ile iki hafta önce D&R’da karşılaşıyorum. Son Yazılar olarak Can Yayınları’ndan çıkan kitap, Mağden’in Radikal’deki köşe yazılarından oluşuyor. İşte şimdi anladınız neden uzun uzadıya itiraf ettim her şeyi.

Son Yazılar, yıllar sonra biraz biraz akıllanan beynime ilaç gibi geliyor. Devlet mevlet, görüşler fikirler hep bir paralel hep bir yan yana koşturmacalarda. Yalnız tek bir sorun var. Perihan Mağden’in üslubu tamamen kendine has, alışık olmayan kıçta don durmuyor hesabı garipsemek üzerine garipsemek yaşıyorum. Ben ki Leyla Erbil’e selam etmeden duramayan hatun.

Üslupta hiçbir şeye lafım olmayacaktı, düşünceler de zaten aynı boyuttaydı fakat neden yerli yersiz bu İngilizce kelimeler? Gerçekten İngilizce’de anlatmak istediği konu ile ilgili cuk oturan sıfatlardır bunlar fakat, neden hepsi böyle, neden efendim neden? İt gibi takılıyorum bu soruya. Perihan’ın İngilizce kelimelerini takip etmeye dalıyorum, hop başa dönüyorum. Halbuki,

bahsettiği her konuya olmasa da çoğu konuya parmağımı onunla birlikte basmak istiyorum. Yaptığı benzetmelere kıs kıs gülüp zekasına hayran kalıyorum. Yine de “Sen beni bütürdün Perühan.”.

PS: Keşke kitapta yazıların gazete yayınlandıkları tarihler olsaydı. Böyle belirli dönemlere hitap eden yazılar bomboş bir zamanda asılı kalmış gibiler tarih olmadan.

Huckleberry Finn’in Serüvenleri

Etiketler

, , , , , ,


Mark Twain, Amerikan Edebiyatı’nda bol bol bahsedilen “humour” “satiric” olayına el atan adam. Mark Twain’in yazdığı her hikaye ve roman şimdiye kadar hak ettiği övgüyü almaktan geri kalmadı. Peki neydi bu adamı bu kadar tatlı kılan, bu yazıları bu kadar okunan?

Tom Sawyer’ı henüz okumadığımı düşünürsek Mark Twain’e dair bir fikrimin olması kolay değildi ta ki Kısa Öykü dersimizde  The Celebrated Jumping Frog of Calaveras County hikayesini , 19.yy Amerikan Romanı’nda ise Huckleberry Finn romanını okuyana kadar.

Mark Twain’in gerçek adı Samuel Langhorne Clemens. Yazdığı romanları Mark Twain mahlası ile yazıyor ve iyi ki de yazıyor. Can Yayınları’nın 380 kitapta fiyatı 5 liraya düşürdüğünü duyunca ve Huckleberry Finn’le karşılaşınca hemen aldım başladım okumaya. Huck Finn’in en başında dikkat çeken şey kitabı yazanın kimin olduğu konusu. Mark Twain küçük Huck’ı konuşturuyor fakat Huck arada yazara da laf atmayı bırakmıyor. Az yaman çocuk değil şu Huck. Edebiyatın güvenilmeyen, güvenilemeyen anlatıcılarındandır çocuklar, kadınlar ve deliler. Böyle ayrılmıştır hikayeler fakat ben Huck’ın en akıllıdan daha akıllı olduğuna eminim. Özellikle sahip olduğu eleştirel görüş yüzünden.

Biliyoruz ki Huck ve Tom, Mark Twain’in mini halleri. Eleştirmeyi, denemeyi, yenilmeyi ve başarmayı seviyorlar. Bu yüzden çocuk kitabı olarak elinize aldığınız kitap anında bitmeye yaklaşıyor.

Koca kitapta, (Can Yayınlarından çıkan baskısı 383 sayfa) dikkat çeken temalar şunlar:

1- Irkçılık ve Kölelik

2- Ahlaki ve Zihni Eğitim

3- Toplumdaki İkiyüzlülük

4- Medeniyet ve Doğa Çatışması

5- Din Eleştirisi

6- Çocukluk

7- Yalanlar ve Şakalar

8- Popüler Romanların Parodileri

9- Para

10- Batıl İnanç

Ve bir form olarak Burlesque (Burlesk). İşte böyle geniş bir alana yayılmış durumda çocuk kitabı dediğimiz kitap. Bana kalırsa hiçbir kitap çocuk kitabı değildir. Büyük kitabı da değildir. Bu kitapların hepsi sapına kadar kitaptır. Sapına kadar edebiyattır. Bir dönem boyuna okulda işlenesi, ıncığı cıncığı çıkarılasıdır.

Sırası ile kısa kısa açıklamak gerekirse bu temaları Huckleberry Finn’in ve tahmin edebileceğimiz üzere Tom Sawyer’ın neden üstün körü romanlar olmadığını anlayacağız.

Irkçılık ve kölelik: Köleliğin ve ırkçılığın en yüksek seviyelerde yaşandığı yerlerden birisi olarak Amerika’da bu küçük çocuk tamamen siyahilerin köle olarak kullanılmasına alışmış fakat Huck Finn’in diğerlerinden farklı olan düşünüş tarzı ile kendisinin de bazen arada kaldığı ve yapmaktan çekindi koca bir “köle kurtarma operasyonu”na girişiyor. Twain’in kitabı yazdığı dönem köleliğin kaldırıldığı ve sözde özgürlüğün getirildiği bir dönem olsa da bunun sadece teoride olduğunu gayet iyi biliyordu. Bu yüzden köleliğin ve ırkçılığın insana verdiği zarar  boyutlarını anlatıyordu kitapta. Kendisi de ırkçılığa karşı birisi olarak Huck Finn’i yanına almıştı. Baş kahraman da bu iki faktöre karşı çıkan küçük bir kahraman olup çıkıyordu.

Ahlaki ve Zihni Eğitim: Huck Finn mini minnacık bir çocuk olduğu için daima etrafında ona bir şeyler öğretmek isteyenler var fakat ah bu insanları nerelerinden tutsak. Büyüme ve yetişme çağında olan Huck Finn, kendi doğruları ile ilerlemeyi kabul eden bir çocuk. Widow Douglas ve Miss Watson’ı düşünürsek, iki zıt kutup arasında gidip gelen fakat sonunda kendi bildiğini okuyan bir Huck görürüz.

Toplumdaki İkiyüzlülük: Kitap boyunca dikkat çeken bir diğer konu da Huck çevresindeki kişilerin söyledikleri ile yaptıklarının birbirini tutmasıdır. Buna ilk örnek kasabaya yeni gelen hakimin verdiği karar olabilir. Babasından alınan Huck Finn, hakim kararı ile babasına geri verilecektir fakat burada büyük bir yanlışlık vardır. Huck Finn’in babası Huck’ın emanet edilmesi gereken son kişidir. Aynı zamanda verilen cezaların da uyumsuzluğu söz konusu. Küçük, ufak tefek suçlar idama kadar giderken beyaz adamların işlediği suçlar hiç de öyle büyük etki yaratmaz.

Medeniyet ve Doğa Çatışması: Huck Finn tamamıyla doğayı temsil eden bir karakter. Onun geçinmeyi biliyor, onu anlayabiliyor, onun içinde olmaktan mutlu. Widow Dougles onu daha “düzgün” “medeni” bir hale getirebileceğini iddia ediyor ve düşünüyor fakat Huck buna izin vermiyor ve kaçıyor. Bu sayede Twain’in doğayı methettiği, övdüğü gerçeğine ulaşıyoruz.

Din Eleştirisi: Mark Twain’in özel hayatına biraz daha burnumuzu soktuğumuzda sistemli dinlere karşı olduğu ortaya çıkıyor. Bu durumu Huckelberry’e yansıtan yazar tüm roman boyunca Finn üzerinden espiriler yapıyor, eleştiriyor ve gözümüze aşina gelen her şeyi eğip büküyor.

Çocukluk: Tüm hikayeyi ortaya çıkaran olay Huck’ın çocuk olduğunu görsek de verdiği kararlar ile aslında onun gerçek bir çocuk aklına sahip olduğunu söyleyemiyoruz. Jim’i kurtardığı durumlar, Tom ile yaptığı anlaşmalar ve diğer tüm açıklamalar onun çocukluğun keskin algısıyla yaşadığını gösteriyor. Her ne kadar Twain Jim ile Huck’ı birbirine benzetse de -ikisinin de savunmasız ve ailesinden uzakta olduğunu- fakat Huck yine de Jim’den daha üstün oluyor.

Yalanlar ve Şakalar: Yalanlar yalanlar, olaylar olaylar. Tüm roman boyunca yalanın bini bir para. İstedikleri kadar söylüyorlar. Ancak yalan söyleyen sadece Huck değil aynı zamanda Tom, aynı zamanda Widow Dougles, aynı zamanda Dük ve Kral. Etrafımız sarıldı, ellerinizi kaldırın! Dük ve Kral’ın söylediği yalanlar başlarına bela açarken ve onları ölümden bile kurtaramazken Tom’un söylediği yalanlar onu pek çok durumdan kurtarabiliyor. İşte bu noktada Huck, yalanın pembesinin o kadar da zararlı olmadığını çözüyor. : ) Şakalar ise bir diğer eğlence türü. Huck’ın Jim’e yaptıkları, Dük’ün ve Kral’ın tiyatro sahnesinde yaptıkları ve Tom’un Huck’a yaptığı en büyük şaka.

Popüler Romanların Parodileri: Romanda en dikkat çeken romantik karakter Tom’dur. Hayatını kitaplara göre yaşar, onlardan alıntılar yapar, örnekler verir ve başkalarının da o şekilde yaşamasını ister. Okuduğu romanları yanlış yorumluyor olsa da Tom’un hayatına enerji veren yegane faktör kitaplardır. Mark Twain’in yaptığı en büyük parodi ise Sheperson ailesi ile Grangerford’ların birbirini öldürmesidir. Doğrudan Romeo ve Juliet gibi olan bu hikaye dünya üstündeki en popüler romana da selam çakmıştır.

Para: Huck’a göre çok da bir şey ifade etmeyen fakat kolaylıklara neden olduğunu anladığı para, Jim için tamamen özgürlüğe işarettir. Jim’in parası olmalıdır ki ailesini satın alabilsin, özgürlüklerini onlara verebilsin.

Batıl İnançlar:Jim ve Huck’un genel anlamda mantıklı iki karakter olduğunu düşünürsek bu karakterler herhangi bir batıl inanç söz konusu olduğunda deliye bağlıyorlar. Ancak bu batıl inançlar da yabana atılacak türden değil. Geleceğe dair olacağını söyledikleri pek çok şey bu batıl inançlar ile ortaya çıkıyor.

Son olarak Burlesk: Bir güldürü formu olan Burlesk, bulunulan dönemi eleştirmek, eleştirirken durumun dışına çıkmak ve çok alakasız durumlardan bahsediyormuş, alakasız kişileri söylüyormuş gibi yaparak doğrudan oku kalbine saplamaktadır. Köleliğin kaldırılmasından sonra yazılan bu roman ilk anda politik gelmese de aslında tamamen köleliğe anti temalar içerir, ayrıca doğrudan bulunduğu coğrafyaya hitap eder. Burlesk’in en büyük üstadı ise Shakespeare’dir. Okuduğunuz ya da izlediğiniz oyunlarda bambaşka bir dönemi izliyor gibi hissedersiniz, olaylar başka coğrafyalarda geçiyordur fakat… İşte burlesk, komedi ile siyaseti birleştiren, kör göze parmak bir formdur.

Bu uzun yazıyı toparlarsak, Huckleberry Finn, başlı başına uzunca bir tez konusudur. Huck denen velet can tatlısı, minnak, akıllı mı akıllıdır. Okusanız ya bu kitabı?

Korkak Yiğitler / Korkmayan Anılar

Etiketler

, , ,


Kitap okumaya ara verdiktan sonra tatli bir donus yapmak daima guzel. Gectigimiz hafta yaklasik 20 film izledim ve filmlere karsi duydugum muthis acligi sonlandirdim. Bu sayede kitap okumaya geri donebildim. Yunanistan yolunu tutmusken de bir turlu okumanin firsat olmadigi Korkak Yigitler’e basladim.

Beni bir kitapta ilk olarak etkileyen durum yazilarin puntolaridir. Baktim ki mini minnacik. Arkadas bu is boyle olmaz ki dedim fakat okumaya basladim. Iyi ki de okumaya devam etmisim. Bir sure sonra gozum ne yazinin kucuklugunde ne de yolda olusumdaydi.

Yollarda kitap okumaya alisan birisi oldugum icin pek problem degil efendim gumruk gelmis de inmek gerekiyormus da… Ben harala gurele okurken kitabi en cok uzuldugum sey kursun kalem almayisimdi. Bu yuzden ince ince, narin narin cizemedim sevdigim yerleri ama sizin icin biraz kurcalayip aciklayacagim.

Korkak Yigitler, Turgay Yilmaz tarafindan yazilan, Yitik Ulke Yayilari’ndan cikan bir roman. Kadir Aydemir bana bu kitabi hediye ettiginde hemen okuyacagima soz vermistim ama sozleri tam olarak zamaninda gerceklestirememe gibi bir problemim var. Ne yapalim?

Kitap sag sol catismasi, 60’lar 70’ler derken sizi Arabistan collerine atiyor. En korkak adamlarin bile bir anda yigit olarak adlandirilabilecegini, bu yuzden sifatlarin icinin ne kadar bos oldugunu gosteriyor.

Bir askin pesinden kosmanin, gozleri – kaslari ve saclari kapkara bir kadinin gozu kara sevebilmesindeki guzelligin, savaslarin icindeki arkadaslik ve dostluk mucadelesinin, bilmedigin hatta yadsidigin cografyalarda kendini bulmaya calismanin hikayesi bu kitap.

Ruyalarin ve gerceklerin bir araya gelebilecegi, gerceklerin ruyalardan daha imkansiz olduguna ve insanin en cok korktugu seyin yine kendisi olduguna goz kirpiyor Turgay Yilmaz.

Ask olan hikayeleri severim, hele bir de kavusamamak varsa isin icinde iste o zaman ben oradayimdir. Korkak Yigitler beni hayal kirikligina ugratmadi. Tesekkurler aynadaki devi yerle bir eden kitap ve yazarina.

Alice In Wonderland / Alis Harikalar Diyarında / White Rabbit

Etiketler

, , , , , , , , , , ,


one pill makes you larger
and one pill makes you small
and the ones that mother gives you
don’t do anything at all
go ask alice
when she’s ten feet tall

and if you go chasing rabbits
and you know you’re going to fall
tell ’em a hookah smoking caterpillar
has given you the call
call alice
when she was just small

when men on the chessboard
get up and tell you where to go
and you’ve just had some kind of mushroom
and your mind is moving low
go ask alice
i think she’ll know

when logic and proportion
have fallen sloppy dead
and the white knight is talking backwards
and the red queen’s “off with her head!”
remember what the dormouse said:
“feed your head
feed your head
feed your head”

Haydi hayatın boyunca izlemekten ve felsefesinden bıkmayacağın bir film söyle bize. Cevapladı kız: Alice In Wonderland.

Kimi çocuk kitapları aslında hiç de çocuk kitabı değildir ve olmayacaktır da. Buna Huckleberry Finn, Tom Sawyer, Pal Sokağı Çocukları ve Alice In Wonderland dahildir.

Yazılırken neler  düşünülerek yazıldıysa, hangi ‘kafa’ ile cümleler kuruldu, dünya kurtarıldıysa işte tam orada olmak istiyorum. Aslında Alice In Wonderland’in kitabını okuduktan sonra çok özel bir yazı yazmak istiyorum onun için. Bu yüzden filme ait yazıyı kısa tutmaya kararlıyım.

alice-in-wonderland-alis-harikalar-diyarinda-izle

Johnny Depp, Helena Bonham Carter ve tabii ki Tim Burton. Bu filme Tim’in eli değmeseydi bence bu kadar güzel olamazdı. Renkler, kostümler ve diğer her şey sanki tamamen Wonderland’den çıkmış gibi. Sanki Grace Slick şarkıyı söylüyormuş ve çok da uzunca bir süre söylemekten vazgeçmeyecekmiş gibi. Feed your head…

Filmden cümleler vermek isterdim fakat bir sonraki yazıyı baltalamak istemediğim için gerçekten kısa kesiyorum. Tek şey söylüyorum: izleyin, izletin!

Alice In Wonderland – Alice Harikalar Diyarında Trailer

All The Little Animals / Christian Bale’in Küçüklüğü

Etiketler

, , , ,


Bulamayacağım, Christian Bale’in oynadığı ve bok atacağım bir film bulamayacağım. All The Little Animals’ta genç bir delikanlı Christian Bale. Zeka özürlü bir çocuğu oynuyor hem de ve yıllar sonra Batman gibi bir karakterle karşımıza çıkıyor. İki uç karakterden bahsediyorum, ikisi de farklı zamanlarda çekilmiş ve aynı adam tarafından oynanan.

Christian Bale, bu işi yani oyunculuğu çoktan yalamış yutmuş sanırım. Doğa ile yaşamayı öğrendikten sonra her şeyin çok daha iyi olduğunu, miras davalarının ve diğer tüm medeniyete dair konuların aslında ne kadar çok bizden uzak olduğunu, her bir hayvanın ekosistemdeki yerinin önemini, minik karıncaların bile beslenebileceğini bize öğreten film.

all-the-little-animals-christian-bale-izle

Gerçekten en küçük yaratık bile kendine bir yer etmiş birisini yemiş birisi tarafından yenilmiştir. Biz de bu sistemin bir parçasıyken ve ölmeye bu kadar yakınken ne güzel de inkar ediyoruz geldiğimiz ve gideceğimiz yeri. İşe böyle kaderci baktığımızda her şey çok uzakmış gibi geliyor, hatta gülünçmüş gibi. Fakat değil.

All The Little Animals, birkaç dakikalık saygı duruşu gerektiren bir film. Pek çok kişi şaşalı çekimleri, rengarenk görselleri ve bol memeli kadınları olmadığı için sevmeyebilir. Zaten gerek yok, filmde meme arayan insanın olayı en başından yanlış anladığı düşünülürse sevmemesi çok daha uygun düşüyor.

Sakin senaryosu ve vurucu sonu ile All The Little Animals aslında “All The People In The World”e göz kırpıyor yıllar öncesinden. Dünya üzerinde küçük olmaktan utanmayan herkese…

All The Little Animals Trailer

Ali G Indahouse / Ali G Baş Belası / Ali Başgaan

Etiketler

, , , ,


Bir hatun olarak açık konuşuyorum ve diyorum ki: Sacha Baron Cohen’in tüm filmlerine hastayım. Bir pislik efendime söyleyeyim bir iğrenç bel altı şakalar, aman efendim mide bulandıran sahneler derken bu herife it gibi gülüyorum. Girdiği her role neden bu kadar iyi oturduğunu anlamaya çalışıyor ve bir türlü anlam veremiyorum. Sacha canını senin.

En son The Dictator / Diktatör filmini izledikten sonra yine dedim ki “Gerçekten gülüyorum bu adama.” Hem de yanımda sevgilim de olsa gülüyorum o çirkin görüntülere, kız arkadaşım da olsa. İşin özünde birazcık itlik var, birazcık’ın az ilerisinde de argo.

Ali G’yi sevmemin nedeni yine algısı bozuk bir adamın önemli bir yerlere getirilmesi ve yaptığı şeyler. Aslında tüm Sacha filmleri günümüzün bir parodisi. Günümüz ülkelerinin başkanlarını göz önüne aldığımızda hepsi en az Ali G kadar saçmalıyor, onun kadar yersiz şeyler yapıyorlar. Ali G’nin tek bir amacı var o da insanları mutlu etmek. Düşündüğümüzde “Sizler için varız.” diyenlerin kendi cepleri için var olduklarını görüyoruz. Ali G bu açıdan diğerlerinden çok farklı. Nasıl desek; saf yönetici.

ali-g-inda-house-izle

Filmi izledikten sonra Ali G gibi konuşmaya çalışmak da cabası. You iz’ler, aint’ler bir şeyler bir şeyler. Cümleyi devrik kurmaya çalışmaları söylemiyorum bile. :))

Ali G, uzun zamandır görmediğiniz fakat en matrağından otçu bir arkadaşınız gibi. Tabii çok sağlıklı bir arkadaş bu, spor salonu bile var.

Son olarak Ali G’nin filmin başında gördüğü rüya bana göre en komik rüyadır. Mis gibi de +18 rüya. Rüya kere rüya.

Ali G Indahouse Trailer

A River Runs Through It / Bizi Ayıran Nehir / Maveraünnehir

Etiketler

, , , ,


İki kardeş, hangi noktada kopabilirler, birbirlerinden? Montana’da büyüyen ve en büyük zevkleri alabalık yakalamak olan iki çocuk, onları alabalık yakalamaya alıştıran sert ve katı bir rahip olan babaları, naif ve sakin anneleri. Siz çocuklarınızı nasıl yetiştirmeye çalışırsanız çalışın, içten gelen duyguları asla değişmeyecektir.

A River Runs Through It sizde nasıl bir duygu yarattı bilmiyorum fakat bende çok iyi bildiğim bir şeyleri canlandırdığı kesin. Filmde var olan iki kardeşin yaşları birbirine çok yakın, buna rağmen oldukça farklı iki karakterler. Ben şimdi size ben ve abimi anlatacağım. Aman ne güzel, filmden özel hayata da geçiyorum.

Aramızda 6 yaş vardır abimle. Dünyanın farklı iki kutbundan yola çıkmışız da İstanbul’da Doğan ailesinde buluşmuşuz gibidir. Ben yeni şeylere hurra saldırırım, abim ihtiyatlıdır, ya bir şey çıkarsadır.

Ben küçüklüğümden beri gördüğüm herkesle konuşabileceğime, iyi arkadaş olabileceğime inanırım o ise daima ölçer ve biçer arkadaşlarını seçerken. Bu ne kadar iyidir ya da değildir şimdiye kadar hiç incelemedim yine de bu konuda da oldukça farklıyızdır.

Abimle aramızdaki 6 yılın ceremesini çekeduralım birbirimizin işine gelen noktalar da vardır elbet. Örneğin abim sayesinde bilgisayar ile tanışmam, onun sayesinde BackStreetBoys dinlemem. Tabii ki şimdi bir iki kişi “ııırpp, bırrrk, amaaan pırt” tavrında sesler çıkardı. İtiraf edelim, o dönemde bu gencoları dinlemek gerçekten güzeldi.

a-river-runs-through-it-bizi-ayiran-nehir-brad-pitt-izle

Yine de ne olursa olsun, farklıyız işte. Ve bu aslında dünyanın en normal şeyi. Tabii keşke bu kadar normal olmasaydı.

A River Runs Through It, aynı adımlarda yürüyen iki çocuğun nasıl farklılaşabileceğini anlatıyor bize. Doğanın ortasında büyümeye başlayan çocukların daha sonra medeniyet adı altında nelere çevrildiği de. Yönetmenliğini Robert Redford’un yaptığı bir filmi ilk defa izliyor olmanın mutluluğunu da yaşıyorsunuz izlerken.

Brad Pitt oldukça genç, Paul rolünde yine hafif kırık kafalı bir adamı oynuyor. Norman rolünde ise Craig Sheffer var. Craig Sheffer ile daha önce karşılaş mıydım bilmiyorum fakat Norman’ın küçüklüğünü yakından tanıdığıma eminim. 500 Days of Summer’ı izleyenler bu ufaklığı hemen tanıyacaklar.

Bu kadar küçük ayrıntı verdikten sonra oyumu veriyorum bu filme; 10 üzerinden 5.5.

Kült filmleri izlemeye koyulduğumdan beri yaşadığım hayal kırıklığının haddi hesabı yok. Hiçbirisi zaman kaybı değil fakat ah daha iyi olsalardı…

A River Runs Through It Trailer

300 / 300 Spartalı / Isparta’nın Gülü

Etiketler

, , , , , , , , ,



Gerçek adamların savaşı! 300 adet Spartalının Persler ile büyük savaşını konu alan mitolojik filmlerden bir tanesi. Mitoloji ile biraz ilgilenenler bu iki millet arasındaki durulmaz suyu mutlaka göreceklerdir. Yunanistan sınırları içerisinde yani azıcık yerde bu kadar itiş kakışı nasıl başarabiliyorlar onu tam olarak anlayabilmiş değilim. Aslına bakarsanız tanrıların da Olimpos denen yerde çok barış içinde olduğu söylenemez. Hades durmadan birilerini kaçırır, Zeus’un uçkuruna diyecek yok zaten. Afrodit manyağın teki, her gördüğüne aşık oluyor, sonra intikam peşinde koşuyor.

Tanrı kalsak ya hepsine?

Kalamayız.

300’ü çok uzun zaman sonra izlemiş olmanın rahatlığı vardı içimde. Yok çok şişirilmiş, yok çok güzel, yok muhteşem, yok Cüneyt Arkın… İşte tüm bu yorumlardan soyutlanmıştı kafam. Tabula Rasa kadar temizdim. Filmi izlemeye başladım.

İlk olarak filmin bir anlatı üzerine kurulması doğrudan ozan geleneğiyle uyuşuyordu. Kimse bu filmin gerçek bir mitten alınmamış olduğu sırf bu yüzden bile söyleyemez. Prometheus’tan tutun da Adonis’e kadar, herkesin hikayesini anlatan adamlardı bu ozanlar.

Kavga dövüş, savaş barış filmlerini seven ben için bol savaş sahneli bir film olduğu için de üst sıralara çıkıyordu. Yine de filmde en çok beni onurlandıran şey Kraliçe Gorgo’nun Spartalı kadınların da yönetimde söz hakkı olduğunu bildirmesi ve Pers kralı tarafından yollanan sünepe elçiye verdiği cevaptır.

Messenger: What makes this woman think she can speak among men? 
Queen Gorgo: Because only Spartan women give birth to real men. 

Kadınları onurlandıran ve onları ön plana çıkaran durumlar daima ilgimi çeker, övgümü hak eder. Hayır efendim sanki övgümü hak etmese bir şey olmayacak. Elbette olacak fakat bu kadar senedir, yani yaklaşık üç senedir, civilization nature ikilisi arasında boşuna mı kadın ile erkeği çaprazladık birbirine.

-

Sadece erkeklerin değil kadınların da keskin zekasına göndermeler yapan, eşine sadık ve gerçek bir savaşçı ruhu ile yetiştirilmiş kadınların olduğunu gösteriyordu film bize. Tarihte Spartalıların en iyi savaşçılar olduğu düşünülürse ve anlatılanların gerçek olduğuna inanılırsa – ki inanmamak için bir sebep yoktur – burada yaşayan kadınların ezilmek yerine kraliçenin bile “höt” deyici rolünün olması oldukça güzel.

Çok fazla kadınlar ve kadınlık üzerinden gidip feministlik çığırtkanlığı yapmak istemiyorum. Diğer ayrıntılara atlamam gerekirse, kimsenin kahrolmadığını söyleyemeyeceği bir sahne; Vincent Regan’ın canlandırdığı Captain’ın oğlu Astinos’u kaybettiği sahne. (Az önce sahneyi daha ayrıntılı olarak hatırlamak için açıp baktım da…) İnsanın kemiklerini titreten, sinir uçlarını uyuşturan bir sahnedir o. Bir babanın oğlunun adını haykırışı ve oğlunun kafasının kesilişidir en derinden sarsan. Bir kez daha titredi içim.

Dövüş, savaş ve kan. Normalden daha fazla severim filmlerde. 300 benim için aranan kandı gerçekten. Şu anda tekrar izlemek istedim. Tekrar açıp tekrar izlemek.

Çevirilerinde Ispartalı olarak yazsalar da filmde Sparta ile Isparta ayrı yerlerdir, not düşeyim dedim yazının sonunda.

Astinooooosss…

300 Trailer