Black Swan / Siyah Kuğu / Obsessions Lament to Freedom

Etiketler

, , , , , , ,


Ka-çı-yo-rum! Popülerlikten karış karış kaçıyorum. Bu yüzden şimdiye kadar Burberry atkı da takmadım, ağır olduğu aşikar fakat birden fazla kişi kullanıyor diye dünyanın en ağır parfümlerini de kullanmadım. Dan Brown’un Da Vinci Şifresi’ni kitap artık normal raflarda yer almaya başlayınca okudum. Belki de abartıyorum, belki de yanlış bir şey fakat araya cümleler girdi mi ben o nesneye ısınamıyorum.

Black Swan’ın sinemaya gelişi ve izlenişi ile birlikte bir anda patlayan “Mutlaka izleyin! Çok güzel!”, “Çok kötü… En başından tahmin etmiştim!”, “Hmm, vasat.” gibi yorumlar beni filmden soğutmaya yetip artmıştı. Filmi kendim indirip kendim izleyecektim. Öyle de oldu.

Black Swan, büyük obsesyonların ardında tıkılı kalmış bir balerinin hikayesi. Annesi gibi bir rol modeli olduğu için daima mükemmelliği arıyor ve bu yolda sağlığını kaybetmeye başlıyor.

Takıntının tamamen hakim olduğu tüm o filmleri, durumları, yaşadıklarımızı düşünelim. Sahip olmak istediğimiz nesne ya da durum ya da her ne ise, eğer obsesyon sınırları içersine giriyorsa bize zarar vermeye başlıyor. Black Swan’da da gördüğümüz tam anlamıyla bu. Kuğu Gölü Balesi’ni hazırlayan dans ekibi için bir siyah ve bir beyaz kuğu seçilmelidir. Alıştırmalar yapılır, danslar dansları izler. Balerinler parmaklarını çatlatacak kadar hızlı ve estetik olmak için büyük bir yarış içindedir. Bu sırada esas kızımız durmadan halisülasyonlar yaşar. O anda anlarız ki Nina Sayer yani Portman, akıl sağlığı tam olarak yerinde olmayan bir kadındır.

black-swan-siyah-kugu-izle

Film ilerler, sahneler hızlıca akmaya devam eder. Bana kalırsa son gösterinin olduğu sahnedeki büyük karmaşa ve kargaşa -Nina tarafından çıkarılan- tamamen onun beyin akışına vurgu yapmak içindir. O kadar çok şeyi aynı anda hızlıca düşünmek ve gerçekleştirmek, aynı zamanda kendiyle ve fikirleriyle savaşmak zorundadır ki hata yapmamalı, yapabildiğinin en iyisini başarmalıdır!

Takıntılar işin içine girdiğinde demiştim, ortaya dünyanın en beklenmedik işleri bile çıkabilir. Bazen tek bir koşu hakkımız vardır ve bu bazen 400 metre engelli koşudur. Bu yolda kendini öldüresiye yorarsın hatta bazen öldürürsün.

Nina’nın takıntıları aynı Angelica’daki gibi özgürlüğe ağıt yakanlardan çünkü Nina’nın içe alıcı ve yıpratıcı dünyasında mükemmellikten başka hiçbir şey yok.

Black Swan izlediğimde beni mutlu eden, sonunda ağlatan bir filmdi. İyi ki diyorum, iyi ki bu filmi tüm o yorumlardan uzak bir dönemde izlemişim. Aynı şeyi Inception’da da yaptım.

Bir de filmde Thomas Leroy rolünde oynayan aktör Vincent Cassel’yi görmek güzeldi. Irreversible’den sonra. 🙂

Thomas Leroy: We all know the story. Virginal girl, pure and sweet, trapped in the body of a swan. She desires freedom but only true love can break the spell. Her wish is nearly granted in the form of a prince, but before he can declare his love her lustful twin, the black swan, tricks and seduces him. Devastated the white swan leaps of a cliff killing herself and, in death, finds freedom. “

“[last lines] 
Thomas Leroy: Nina, what did you do? 
Nina: I felt it. Perfect. I was perfect. “

Black Swan – Siyah Kuğu – Trailer

Bandidas / Bir Vahşi Batı Filmi

Etiketler

, , , ,


İki melez kadın, ikisi de tatlı ve güzel. İkisi de oldukça huysuz ve birbirlerini hiç sevmiyorlar? Gerçekten mi?

Bandidas, kısa süreli eğlence arayıp bir de görsellik (şöyle gözlere şenlik) arayanlar için doğru adres. Sürekli itişip didişen iki kadının nasıl kahraman olduğunu anlatan Bandidas bazı yerlerinde kıh kıh gülmenin ötesinde kahkaha attırdı bana.

Yavaş yavaş soyguncu olmayı öğrenen ve bu işten zevk almaya başlayan Sara Sandoval ve Maria Alvarez koca koca Amerikan bankalarına karşı savaş açarlar. İşin içine rahibi, dedektifi ve atlarını katarlar.

bandidas-penelope-cruz-izle

Aslına bakarsanız Bandidas, Vicky Christina Barcelona kıvamında bir film. Bu ikilinin gerçekten birbirini tamamlayan özellikleri olduğunu biliyorsunuz izlerken. Birisi oldukça höt höt bir köylüdür. Diğeri şehirde yaşamış ve nezaket kuralları çerçevesinde hareket eden şehirlidir. Birisi silahları anlar ve onlara hükmeder diğeri iple takılmayı sever. Yani birbirlerinin tuzları ve biberleridir. Başardıkları her şeyi tabii ki birbirleri ile başarmışlardır.

Filmi sevmeme ihtimali olanların sayısı yüksek olabilir fakat ben gülebildiğim filmleri gerçekten seviyorum. Beklentilerinizi yükseltmenin alemi yok. Siz sadece filmi izleyin ve gülün. Ayrıca kadınların ne kadar çok inatçı olabileceğini, kafalarını taktıklarını daima yapabileceklerini ve fantezi dünyalarının ne kadar geniş olduğunu görün.

Son olarak iki kadın ilişkisindeki anlaşılamaz bölümleri de ortaya seriyor Bandidas. Kıskançlığın boyutlarını görüyoruz. Birbirlerini kilisenin içinde öldüresiye dövdükten sonra hayatlarını kurtarmaları sanırım gel-gitli kadın ruhunu en iyi anlatan yerlerdi. 🙂

Gülümsediğim bir sahne ise şöyle:

Maria Alvarez: [to her horse] Wait for me here. Don’t talk to anyone. 

Bandidas Trailer

A Serious Man / Ciddi Bir Adam

Etiketler

, , , ,


Anteni bir türlü düzeltemeyen adam. Zor bir hayatın içinde ciddi bir adam. Karısı tarafından terk edilen, sorunlu çocukları ve abisi olan bir adam. İki arada bir derece adam.

Bu film ne zaman aklıma gelse doğruda Jefferson Airplana – Somebody To Love geliyor çünkü filmde bu şarkı sıkça çalıyor. Bu şarkıyı bu filmde kullanılabilir yapan ise sözleri ile senaryonun bir araya gelmesi.

A Serious Man, nasıl izlemeye karar verdiğimi hatırlamadığım fakat bittiğinde yüzümde bir gülümseme bırakan filmdi. İlk olarak Yahudi hayatına dair yeni şeyler öğrenmek güzel oluyordu. Başlarına taktıkları şapkaların nasıl tutturulduğunu görmüştüm filmde. Evet firkete ile tutturuyorlardı. Ardından hahamlar ile alakalı yeni şeyler öğreniyordum. A Serious Man, bilmeyenler için minik bir el kitabı gibiydi fakat sürekli mide problemleri olan, zihinsel özürlü abinin oralarda oluşu filme farklı yönler veriyordu. Yahudiler kumar oynamazdı fakat bu abi oynuyordu. Yahudiler üzerlerinde don fanila varken sokaklarda deli gibi koşmazdı ama bu abi koşuyordu.

Film boyunca yüzünüzde yan yan bir gülümseme oluyor, ailenin oğlunun ilahi öğrenmeye çalışmasına gülüyor, garip gurup sesler çıkarmasına tebessüm etmeye devam ediyorsunuz.

a-serious-man-izle

Ortada sürekli tamir edilemeyen bir anten var. Ne olursa olsun adam ne kadar uğraşırsa uğraşsın tamir edemiyor bir türlü. İşte bana kalırsa bu anten tamamen adamın hayatının metaforu. Bu metafor sayesinde daha da emin oluyoruz adamın eksik olan yanlarından.

Karısı tarafından sevilmeyen, yan komşusu tarafından baştan çıkarılsa da yine de pek bir şey yapamayan, öğrencisinden rüşvet almayı reddettiği için tehditlerle başbaşa kalan, oğlunun kendini kanıtlaması beklenildiği günde ot içerek sapasağlam bir kafa olmasına da bir şey yapamayan bir adam.

Fakat ortada bir hahambaşı var ki, onun yanaklarını sıkıp öpmek istememek imkansız. O daima meşgul fakat çatır çatır Jefferson dinliyor.

when the truth is found to be lies
and all the joy within you dies

don’t you want somebody to love
don’t you need somebody to love
wouldn’t you love somebody to love
you better find somebody to love

when the garden flowers baby are dead yes
and your mind is full of red

don’t you want somebody to love
don’t you need somebody to love
wouldn’t you love somebody to love
you better find somebody to love

your eyes, i say your eyes may look like his
but in your head baby i’m afraid you don’t know where it is

don’t you want somebody to love
don’t you need somebody to love
wouldn’t you love somebody to love
you better find somebody to love

tears are running ah running down your breast
and your friends baby they treat you like a guest

don’t you want somebody to love
don’t you need somebody to love
wouldn’t you love somebody to love
you better find somebody to love

http://www.youtube.com/watch?v=7iggyFPls4w

A Serious Man Trailer

Arizona Dream / Amerikan Rüyası / Bir Kusturica Filmi

Etiketler

, , , , , , , ,


Ben henüz iki yaşındayken herifçioğlunun teki film çekiyor, bir diğer herif bal gibi müzikler yapıyor ve üçüncü herif yaşına da başına da aynaya da bakmadan filmde oynuyor. Arizona Dream’den bahsediyorum. Evet, fotoğrafta gördüğünüz üzere.

Emir Kusturica’yı Black Cat White Cat’ten tanıyan, daha sonra Time of the Gypsies ile seven birisi olarak Arizona Dream’in onun olduğunu öğrenince bayağı bir sevinmiştim. Madem ortalarda Emir vardı, müzik daima iyi olacaktı. O noktada efsane bir soundtrack listesi devreye giriyordu. Filmin başrolünü söylemeden geçmek benim haddime değil. Johnny Depp diye de bir gerçek utanmamış, gencocuk hali ile başrol olmuştu.

Arizona Dream, uzun zaman seyretmekten uzak kaldığım fakat izlediğimde hiç de pişman olmadığım bir filmdi. İtiş kakış, dövüş dalaşı seven birisi olarak iki sayko kadın ile iki aptal adamın bir araya geldiği bu masalı çok sevmiştim. Oyunculukları, karakterlerin gerçek hayata yakınlıkları, sahneleri ve hikayeyi çabucak benimsemiştim. Arizona Dream, Amerikan rüyasının görünmeyen kısmıydı. Buzdağının alt tarafıdır.

Başka parçalara gönderme yapması ile de oldukça sapasağlam ayaklar üzerinde duran Arizona Dream sırasıyla; Nanook of the North, Freaks, The Wizard of Oz, North by Northwest, Chitty Chitty Bang Bang, Once Upon a Time in West, Rocky, The Sheltering Sky ve Terminator 2’ye göz kırpar. İşte size güzel bir ipucu. Eğer bir filmde birden fazla referans varsa ve bu referanslar da doğru kullanılmış ise senaristin ve yönetmenin seviyesini görmüş olursunuz.

arizona-dream-arizona-hayali-izle

Film sadece oyunculuk ve hikaye açısından değil sözler ve anlatımlar açısından da bir yudum su kıvamında. Hayata tutunmaya, geçmişten uzakta yaşamaya çalışırken geçmişin göbeğine düşen Axel, hayatı şöyle anlatıyor:

Axel Blackmar: Whenever I try to remember my dreams, I always turn ’em into stories. But dreams are like life. You can’t catch it with your hands because you can’t catch something you don’t really see. If you believe in your dreams, you could be sure that any force, a tornado, a volcano or a typhoon, wouldn’t be able to knock you out of love; because love exists on its own. 

Axel Blackmar: Elaine, I was trying to tell ya the other night: Eskimos believe that even though you die, you’re never really dead. 
Elaine Stalker: What are you then? 
Axel Blackmar: Uh, you’re Infinity. See they believe that when the physical suit of skin dies, it becomes apart of the Earth. But your soul, keeps going, y’know? Into other things like uh, trees or fish or rocks. Or even other people who’re actually at that point you. 
Elaine Stalker: What if you don’t like what you’ve turned into? 
Axel Blackmar: You just wait. You wait a few years and then you’ll turn into something else. 

Bu filmi sevin, sevdirin. Arizona Dream, Leyla ile Mecnun gibi. Kendi düşlerinde kaybolanların hikayesi.

Arizona Dream Trailer

Another Year / Ömrümüzden Bir Sene – Pişmanlıktır

Etiketler

, , , ,


Bazı filmleri ne zaman indirdim, hangi amaçla indirdim ve nerede görerek indirdim inanın ki hatırlamıyorum. Another Year da bunlardan bir tanesi.

Arkadaşlarımın tavsiyeleri ile yola çıkmayı seven birisi olarak tahminen bir arkadaşımın bunu izlediğini düşünüyorum. Yorumları da hatırlamadan izlemeye başladığımda ilk başta çok mutlu olmuştum. İngiliz aksanı duyabileceğimiz, sevinçten burnumu filme sokmak isteyebileceğim bir filmdi. Ayrıca başlangıç için seçilen güzel bahçe, yeşeren umutlar derken beni bir huzur sarmıştı fakat film ilerledikçe beni yormaya başlayan bir şeyler vardı.

İlk olarak Tom ve Gerri benim asla alışık olamayacağım bir şekilde yıllar sonra bir arada ve mutluydular. Birbirlerini dinliyorlardı ve yemekleri bile ortak yapıyorlardı. Türk  aile yapısına tamamen aykırı bir sistemdi bu. Nerede kavga, dövüş, huysuzluk, nemrutluk, senin annencilik, benim babamcılık?

another-year

Ardından yaşlandığını kabul etmek istemeyen ve bu yüzden kendini alkole veren Mary çıkar. Mary biraz daha yatkındır bizim insanımıza. Kaçanı kovalar, kovalayandan bir hayli uzaklaşır. Yine de onun için üzülürken beni ona bağlayamayan da bir nokta mutlaka vardı. Bilemiyorum… Bilemiyorum.

Ve filmi takip edememeye başlarım. Ve takip edemem. Ve uzun zaman sonra filmi kapatmak zorunda hissederim kendimi. Tamamen kapatmış olmamak için parça parça ilerler ve bakarım.

Ömrümüzden Bir Sene, hani o çok dahi adamların günümden zaman çaldı dedikleri filmdir benim için. Enerji dolu, aksiyon tutkunu bünyemden, filtrelerimden geçememiştir.

http://www.youtube.com/watch?v=ilv0aVRJPps

Another Year Trailer

American Psycho / Amerikan Sapığı / Böyle Sapık Her Eve

Etiketler

, , , ,


Tamam hem en dibimiz düştü diye “Auuuv” demeyiniz. Şimdiye kadar takip edebildiğiniz kadarıyla Christian Bale’i ne kadar sevdiğimi anlamışsınızdır. Daha iki sabah önce inen The Prestige’in kalitesine bakmak için açtığımda filmi kapatamadım ve tekrar izledim. O akşam yine aklımda filmi izlemek vardı. Günde iki kere Christian, iyi gider.

American Psycho’yu izlemeye karar verişim yine bir tavsiye üzerine ortaya çıkıyor. Tam da film izlemenin dibine vurduğum dönemler. Arkadaşım ile izlemeye başlıyoruz hakkında hiçbir yorum okumadan. İşin içinde Christian olunca doğal kızsal tepkiler verip “Aaa, yaaa.” gibi şeyler söylesek de işin cinayetler – ler – ler boyutu dikkatimizi çekmeye başlıyor. O anda biz de film üzerine düşünmeye ve kafa yormaya karar veriyoruz.

Christian Bale’in canlandırdığı Patrick Bateman, Wall Street’te çalışan ve enfes paralara sahip olan bir adam. Arkadaşlarının hepsi de en az bu arkadaş kadar sağlam elemanlar. Hayatlarındaki en önemli vaziyet ise her şeyin en iyisine ve en güzeline sahip olma takıntıları. Patrick her sabah uyandığında en bakımlı kadının bile yapmaya belirli bir süre sonra usanacağı bakım kürlerini uyguluyor. Solaryuma giriyor, maske yapıyor, cildine ve her bir parçasına dikkat ediyor.

Sporu ve seksi yapılan bu adamı tüm olayların dışına çıkaran bir nokta var. Gerçek bir seri katil. Peki buna neden olan olay nedir? Hayatında her şeye sahip olabilen bir adam düşünün. İstediği kadın ile yatabilir, istediği kıyafete milyonlarca para dökebilir, iş hayatını zirvesindeyken en güzel ~kartvizit~e sahip olabilir. Olamıyor işte. Bu adamın aklına o dünyanın en paçoz kartivizitini yaptırmak gelmiyor.

MCDAMPS EC020

Geldik mi Amerika’nın şekilcilik üzerine kurulan toplumuna. Wall Street’ten haybeye gelen paraların nasıl kağıt parçalarına ve oradan da caka, hava, artistliğe dönüştüğüne. Hayatında her şeye sahip olabilen bir adamın şehvetini durdurabilecek, sapkın düşüncelerini dizginleyebilecek ne vardır? Bana kalırsa bir hiç.

Tüm filmi izledikten sonra ve şiddet sahnelerinden sevişme sahnelerine kadar her bir sahnede yorum yapabileceğimiz yerler varken biz gittik de şuna takıldık: fazla film izlediysek demek o ara, bu yaşananlar gerçek miydi?

Wall Street’in zengin hayatları, Wall Street’in hemen yan sokağına bile değmezken, bölgenin en iyi restoranına gidebilmek için günlerce bekliyor, en güzel takım elbiseleri ve bakım ürünlerini alabilmek için paraları deli gibi saçıyorken Patrick’in yaşadıkları bir rüyadan mı ibaretti yoksa gerçek miydi?

Filmi tekrar izlemem gerektiğini düşünüyorum. The Prestige’i tekrar izledikten sonra anladım lisede izlediğimde anlayamadığım yerleri. The Prestige bir kez daha “en çok sevdiğim film” olarak kuruldu gönlümün en başına.

American Psycho’yu tekrar izledikten sonra özet geçeceğim. 🙂 Beni bekleyin anacım.

American Psycho – Amerikan Sapığı – Trailer

American Gangster / Amerikan Gangsteri “My Man”

Etiketler

, , , ,


American Gangster’ı izleyip de beğenmeyen bizden değildir. Gerçek bir hikayeye dayanması nedeniyle insanı alıp götüren, American Dream’in peşinden koşarken -çok çalışarak çok para kazanılabileceği, yine de dürüst çalışmak yerine illegal yollardan zengin olunabileceği- yaşanabilecek yükselişlere ve batışlara sahne olan film.

Denzel Washington’ın oyunculuğundan şimdiye kadar bir kere bile şüphe duymamış birisi olarak burada da onu taş gibi görmek gerçekten mutlu ediyor. Zehir gibi kafası çalışan, cool adam rolü sanıyorum ki Denzel için hazırlanmış.

Russel için ise sıradan görüntüsünün dışında bir durum söz konusu. Denzel yine kadınlara düşkün bir adam, yine alkol alıyor ve çocuğundan uzak fakat görmeye alışık olduğumuz boynu bükükler modunda değil. Suçlu ile işbirliği yapabilecek, düşmandan öğrenebileceği şeylerin bitmeyeceğini anlayacak bir adam. Bu sefer iki zeki adamın birbirine sonuna kadar meydan okumasını ve bana göre mutlu sonu görüyoruz.

American Gangster Denzel Washington and Russell Crowe

Frank Lucas Amerika’nın en büyük uyuşturucu tüccarını yanında senelerce çalışır ve ölen bu tüccarın tüm mal varlığı -ve ayrıca borçlar- Lucas’a (Denzel) kalır. Kendi şirketini kurmaya gönül veren, üstadının gittiği yoldan gitmemeye karar veren Lucas dünyalar güzeli bir kadını tavlar, evlenir fakat hayat beklenenden farklı devam eder.

Bir daha düşünüyorum da hikayenin gerçekten hayattan alındığını, insanların bu kadar zehir gibi çalışan kafalarının olması beni mutlu ediyor ve heyecanlandırıyor.

Filmde geçen konuşmalar arasında ise dikkatimi çeken birkaç nokta var. Aslında bunlar, açıklamam gereken cümleler değil. Genel olarak Amerika’yı ve değişmeyen yapısını açıklayan cümleler bunlar.

Frank Lucas: The most important thing in business is honesty, integrity, hardwork… family… never forgetting where we came from. “

Bumpy Johnson: This is the problem. This is what’s wrong with America. It’s gotten so big, you just can’t find your way. The grocery store on the corner is now a supermarket. The candy store is a MacDonald’s. And this place, a super fucking discount store. Where’s the pride of ownership? Where’s the personal service? 
[Enters the store] 
Bumpy Johnson: See what I mean? Shit. I mean, what right do they have, of cutting out the suppliers? Pushing out all the middlemen. Buying direct from the manufacturer. Sony this. Toshiba that. All them Chinks putting Americans out of work. That’s the way it is now. You can’t find the heart of anything to stick the knife. “

Peki neden başlıkta “My Man” yazıyor. İşte onu da izleyince anlayacaksınız. Kaçırırsanız gangster gibi peşinizden gelip kafanızı uçururum!

American Gangster Trailer

Münir Göle’nin Kadınlık Üzerine Fısıltılar’ı

Etiketler

, , , ,


Yüzyıllardır anlatılmaya ve anlaşılmaya çalışan varlık: kadın…

Tanrıçalardan tutun da ölümlülere kadar her bir kadın figürünün önemli bir rolü vardır tarihte ve mitolojide. Kimileri delicesine sevip aşık olmuşlar, kimileri ise en büyük kötülükleri içlerinde barındırabilecek kadar karanlıktırlar. Ama kadın, daima anlaşılmaktan uzak, anlamları soyut bırakacak kadar başkadır.

Eros ile Psyche, kitapta geçtiği şekli ile Psyke, mitolojide adlarından en çok bahsettiren iki karakterdir. Upuzun bir aşk hikayeleri ve sonunda da vuslatları vardır. Bu iki karakteri bu kadar önemli kılan şey ise birisi Eros’un Aphrodit’in oğlu oluşu, diğerinin de güzellikte tüm ölümlülerden ve ölümsüzlerden daha güzel olmasıdır. İki karakter de aşkın peşinde koşar. Aşkı anlamaya çalışır ve bunun için çaba sarf ederler. Yine de Eros ile Psyke’nin aşkında kafa karıştıran yüzlerce olay, binlerce ayrıntı vardır. Münir Göle tam da bizim kafamızın karıştığı yere parmağını basarak olaylara açıklık getirir. Okuduğunuz tüm aşk hikayelerine artık tabiri caiz ise kıllanarak bakacaksınızdır çünkü bir kere uyanmışsınızdır ve biliyorsunuzdur. Bilmenin aydınlığı çoktan inmiştir okumalarınıza.

Yazılmış bir hikayeyi yeniden yazmaya çalışan Apuleius ve Münir Göle, aynı anda büyük bir kaybolmanın içine düşerler. Dil o kadar kıvrak ve yanıltıcı, aynı zamanda baştan çıkarıcıdır ki anlatan aynen şöyle açıklar dili:

Dilde olağanüstü güçler saklıdır, pimi boşalmayagörsün, karanlıklardan bilinmedik yaratıklar bastırıverir.

İşte bu cümle ile anlattığı gerçeklik, kendisinin de neredeyse anlatı yılanları tarafından dibe çekilmeden öncesidir. Okudukları ile yeniden yazmaya, yeniden yazarken aslından tamamen bağımsız fakat bir o kadar da aslına bir hikaye yaratmaya başlayan anlatıcı, anlatılanların alt metinlerinde kaybolma ihtimalini hemen göze alır.

Altın Eşek adlı kitapta Eros ile Psyke’nin hikayesini yeniden yazan Apuleius, Persephone, Demeter, Athena, Odisseus’a kadar pek çok mitolojik karakterden de bahseder. Pan da nasibini alır tabii ki de. Apuleius’un anlattıkları kısa bir hikaye değildir. Üzeri çabucak örtülebilecek cümleler de değildir kaleminden çıkan.

Şarap, hem yakan ateş, hem susuzluk gideren sıvıdır; şarap hem yabanıl hem işlenmiştir; şarap hem ilaç, hem zehirdir; şarap hem esrimedir hem yıkımdır. Şara çifti içinde barındıran tanrıdır.

Bu yazıyı not alırken aklımdan geçen temel düşünce şarabın ne kadar iyi anlatıldığıydı fakat şu anda tekrar yazmaya başladığımda gördüğüm bir nokta var ki o da bu anlatılanın sadece şarap değil kadın da olduğu.

Ve birkaç sayfa sonra hikaye hızlanmaya, dolu doluya içine ihtiras, macera katılmaya başlamıştır. Afrodit denen hatun güzelliğini çaldığını düşündüğü, ölümlü olduğu halde herkesin ona tanrıymış gibi davranmasına müthiş şekilde sinirlendiği Psyke için planlar yapmaya başlar. Ona nasıl bir ceza vereceğini düşünür durur ve karar verir. Oğlu Eros’a aşkın tatlı ok ucuna zehirli bir aşk koymasını söyler. Dünyanın en çirkin adamına aşık olacaktır bu yüzüne bakmaya doyulamayacak kız. Erosbudururmu?

Bir kadına kadınlığını bir erkek hissettirir, ama kadının hissettiği kadınlığı yalnızca bir başka kadın sarsar. Bu noktada tanrıçaların bile dokunulmazlığı vardır.

Kadının sadece kendi ile olan savaşını değil kadın ile olan savaşını, ablaları, annesi ve diğer tüm kadın figürlerini nasıl bir savaşım içine soktuğunu anlatır Münir Göle kadın psikolojisine bakarak.

Upuzun anlatılması gereken ve gerçekten bir kitap boyunca çözümlenebilecek Psyke ile Eros’un aşkında Münir Göle, Apuleius, bir sürü soru ve cevap bulur fakat sormadığı bir soru vardır. Bu soruyu da ben sormak isterim:

Büyük bir aşkın, birbirine kavuşmak için her türlü zorluğu göze alan iki gencin aşklarının ilk başlarında yani Eros her gece yatağına gizli gizli gelirken Psyke’nin ve sadece tenlerini tanıdıklarında (Eros ile Psyke birbirlerinin yüzlerini aydınlıkta asla görmezler. Zaten tüm olay bunun etrafında düğümlenmiştir.) Psyke gerçekten sevmeye başlayabilmiş miydi Eros’u yoksa sadece cinsel içgüdüler ağır basıyordu ve kadınlığını sonuna kadar hissettiren, dokunan ve onu zevk ile titreten bu adama sırf bu yüzden kendini aşık mı zannediyordu?

Kadınlar, içinden çıkılması en karmaşık puzzle gibiler. Ne kadar çok cümle kurmaya başlıyorsanız o kadar çok dallanıp budaklanıp anlaşılmazlığa koşar adım gidiyorlar. Kadın psikolojisi tamamen ayrı bir çalışma konusu, vücudu dünyanın en güzel nesneleri arasındayken nasıl olur da vazgeçebiliriz ki kadını incelemekten ve kadın olmaktan.

Kadın olmak, kadın olmayı başarabilmek hem zorlu hem de zevkli bir sınav.

Mahkeme Kapısı’na Sait Faik Abasıyanık Bakışı

Etiketler

, , , ,


Daha önce Semaver ve Son Kuşlar ile karşınıza çıkmıştım Sait Faik’in kitaplarından. Şimdi de Mahkeme Kapısı.

Mahkeme Kapısı, Sait Faik’in muzurluk yapıp evde duramadığı ve bu sürede o mahkeme senin bu duruşma benim gezdiği dönemde yazdığı bir kitap. Mahkeme Kapısı’nı benim gözümde güzel yapan nokta ise her zamanki gibi Abasıyanık’ın gerçekçi anlatımı ve asla kaybetmediği mizahı.

İçinde 26 tane mahkeme tanıklığı bulunan bu kitapta Sait Faik Abasıyanık kendi köşesinde aslında en büyük tanıklığı yapıyor. Küçük çocukların minik hırsızlıklarından, arkadaşların birbirine şakalarına kadar pek çok olayın mahkemeye taşınması ile yaşanan bazen güldüren bazen güldüren bu hayata mahkemelerin kapılarından bakmaya karar veriyorsunuz.

Okurken kıkır kıkır güldüğüm bölümler ile bir kez daha Abasıyanık sayesinde düşünmeye düştüğüm bölümler neredeyse art arda. Biri Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri, diğeri ise Bu Senenin Meşhur Karakışı Cinayeti. Bu iki hikayede nedense kalıverdi aklım. Mahkemeler hem güldürücü hem de korkunç yerlerdi.

Önce

Dört davacıdan ikisi asker, ikisi kadın. 

Birinci asker:

– Efendim, çamaşırlarımı bahçeye asmıştım. Kurusunlar diye.

Hakim:

– Çamaşırların neydi?

Birinci asker:

– Gömlek ve şey efendim…

Hakim:

– Ne?

Asker: 

Şey?

Hakim:

– Söyle yavrum, ne olduğunu söyle. Bak iki defadır soruyorum.

Asker:

– Efendim, şeydi efendim…

Hakim: Neydi yavrum, fanila mı?

Asker: Hayır efendim, fanila değil…

Hakim:

– Öyleyse ne olduğunu söyle de, yazılacak.

Asker: 

– Don, efendim. 

Genç asker kıpkırmızı oldu.

Hakim:

-Senin neni aldı?

İkinci asker (bir Şarki Anadolu lehçesiyle):

– Dun gumlek…

Hakim:

– Senin de mi don, gömleğini? 

İkinci asker:

– Hayır efendim…

Hakim:

– Neyini öyleyse?

İkinci asker:

– Dun gumlek, efendim…

ile güldüm bir güzel. Nasıl inatçısın fakat asker denilen şey. Bir o kadar da utangaç.

Ardından da

Sokağa çıktım. İçimde hakiki bir metal vardı. Başım dönüyor, ellerim terliyordu. İnsanlara bakıyordum. Her mevsimde birbirlerini sevmek için yaratılmış bu bazan meyus, bazan şen, bazan gürültücü, bazan melankolik geçip giden kalabalıktan hiçbirinin kendi gibi sakalları büyüyen, kendi gibi gülen ve ağlayan, kendi gibi hislenen ve sevişen bir mahluku öldüremeyeceğini, bu mahkeme salonunda gördüğümün nesli tükenmiş bir insan numunesi olduğunu düşünüyor; hiç kimseye, ama hiç kimseye, kendisinin her hususta eşi bir mahluku öldürebileceğini isnat edemiyordum.

ile dalıverdim insan denen mahlukun ta içine. İnsan nasıl bir varlıktı? Gözlerini kırpmadan nasıl cinayetler işleyebiliyor ve bu kadar gaddar olabiliyordu? Anlayamayacağımı düşünmeye başladım fakat bir cinnet anının neler getirebileceğini tahmin etmeye çalıştım.

İnsan olmak zor…

İnsan olmak; emek istiyor.

Ayşegül Çelik’in Kağıt Gemiler’i / Hayat Gemileri

Etiketler

, , , ,


Şeker gibi bir kitap bitirdim bugün. Şeker gibi masalları dinledim büyülü bir yolculukta.

Kitap indirimlerini kaçırmayan bir insan olarak Kabalcı’nın kapısını aşındırdığımda elim Ayşegül Çelik’in kitabına gitti. Neden bu kitabı seçmiştim bilmiyordum fakat bir kez daha emin oldum kitap bittiğinde: siz kitabı seçemezsiniz, o sizi seçer.

İşte böyle bir durumken ve içim içimi de yemekteyken hafiften, aman efendim ya kötü çıkarsa bu kitap? Kelek kokusu gelirse de kavun da henüz hışır bile değilse? Başımıza gelenler…

Değilmiş. Kadın yazarları işte bu yüzden seviyorum. Özellikle biraz sanata bulanmış, okunma kaygısı olmadan yazan, gözleri çakmak çakmak kadınlara bayılıyorum. Şimdi birkaç kişi yazarları da kadın – erkek diye ayırıyorsunuz gibi zırvalıklar düşünecektir. Hatta çok anti – görüşlü / full demokratik akaryakıtlı tipler kadın yazar denmesine karşı bile çıkacaktır. Yine de gurur duyuyorum. Kadın olmaktan, bir kadın yazarın kitabında yıkanmaktan.

Hikaye anlatmayı annesinden öğrenen Afsun, eline aldığı kalem ile başlar yazmaya hikayeleri ve masalları. Her masal birbirine mutlaka bağlıdır çünkü dünya üzerinde insanlar birbirlerine bağlanmaları için yaratılmıştır. Kağıt Gemiler, umutlarını gemi yaparak denizlere açılmayı bekleyenler gemileridir. Kağıt Gemiler, bir ailenin dağılış ateşinden ortaya çıkan yeni aile ateşidir. Kağıt Gemiler, okuma keyfini tazeleyen, vazgeçtiğiniz kitaplara sizi döndürendir.

Az ile yetinmeyi bilen birisiyimdir. Beni tavlamak kolaydır anlayacağınız. Biraz hoşuma gitti mi bir şey, severim işte onu. Sevmeye çabalarım. Bana kalsa fok balıklarına seveceğim fakat onlar beni sevmiyor.

Kağıt Gemiler, hayata dair nokta atışı bir bölüm ile bitirendir kitabı. Ayşegül Çelik’in kalemini ve bizi köprü gibi bağlayandır. İşte o bölüm biraz uzundur ama tam şöyledir: (Ağır derecede spoiler içerebilir.)

Bütün yaşadıklarımızı yazmak Samet abinin fikriydi. Bunları yaz Afsun, dedi. Madem kelimelerin dilinden anlıyorsun, masalı yaz. Onun var olduğunu, fakat ürkütülmüş bir tay gibi hayattan kaçıp çöllere saklandığını yaz. Öyle bir anlat ki, herkes anlasın bunu. 

Anlasınlar, çünkü cenneti Tanrı kurmayacak. Çünkü toprağı, ağaçları uyandıran bizi. Etrafına bak, bugün bir orman serinliğinde nefes alıyorsak, kendi gerçek masalımızı kurduğumuz içindir.

Hayat diye aklımıza kurdukları oyunu bozduk biz. Koşar adım tırmandığımız cinnetin ve cehennemin son basamağındaydık. Tabiatın bütün güneşleri batıyor, karanlık büyüyordu. Aşkımızdan olacak, el ele tutuşmayı ve derin bir nefes almayı akıl ettik. Tersine işleyen bir vaftiz gibi, bize verdikleri her şeyi çıkarıp orada bıraktık. Şimdi dönüp baktığımızda dev bir yıkıntı görüyoruz. Yaşadığımız o yıkıntıyı yaratanlar, babasını öldüren çocuklardan, çocuğunu öldüren analardan çok, bunları hayatın gerçeği diye önümüze koyan ve kolumuz karıncalanmadan bakıp geçmemizi bekleyenlerdi. Her ölenle öldüğümüzü, ağacın, kuşun acısını topal bir bacak gibi içimizde sürüdüğümüzü anlamadılar. O zamanlar vicdanımız kuyruklu bir böcek gibi kalbimizi yiyordu… (diye devam etmektedir.)

Ah, şu an “bak çayım sigaram, her şeyim tamam.”

Bir Haiku Patlatma Zamanı, Peter Laugesen

Etiketler

, , , , ,


Öyle bir kitap hediye gelmiş ki bana vakti zamanında, neresinden tutsam bir garip. Sincabın Sakladığı Sözcükler, Peter Laugesen’in Danimarka doğumlu şairin seçme şiirlerinden oluşuyor. Kitap 13 bölümden oluşuyor. Bölümler sırasıyla şöyle: Çocuk İnancı, Tohumlar ile Saplar, Kızılderili Co’nun Su Tası, Şiir, Kargacık Burgacık, Yırtık Zamanlar, Melekler Caz Geğirdiği Zaman, Bütün Dünyada Yapayalnız ve Cehennemdeymiş Gibi, Davinord, Hald Kırsalından Şiirler, Hava Raporları, Fotorama, Onun Köpeği Pireli Dediler.

Garip üzerine garip bir şiir kitabı bu kitap. Kısa dörtlüklerden haikulara, uzun şiirlerden tek cümlelere kadar her çeşit şiir var burada. İşin bir de garip yani var ki sormayın: ya da siz sorun canım en iyisi. Bende böyle anlatacak çene varken sormamazlık etmeyin lütfen. Anlamlı ve anlamsız şiirler de var. Nasıl mı? Bir bakıyorsunuz şöyle diyor şair:

Ya ben firar ederim

ya da ülkem

-sonuç hep aynı

yalnızca şiirin ayaklarıyla

bulabilirim evin yolunu

Bunu okuduktan sonra huzur doluyorken, sayfa sayfa ilerleyip de Fotorama bölümüne gelince nevrim dönüyor, başım dönüyor, o o oo ooo o içim sıkılıyor.

AHA

OHO

EHE

IHI

İHİ

diye devam eden bir şiir çıkıyor. Delireceğim. Bana bunu açıklayabilecek olan varsa rica ediyorum açıklasın. Lal oldum, ama oldum şiirlerin garipliğini, haikuların anlaşılmazlığını görünce. Daha doğrusu göremeyince. Danca’dan çevirisini yapan Murat Alpar büyük iş başarmış fakat neden bu işe girmiş işte onu anlamadım. Peter’ın o Danimarka Danimarka kokan tipine mi kandın yoksa kitabın başlığına mı?

Fakat hangimiz bir sincap değiliz ki?

Franz Kafka Sevenler?

Etiketler

, , , , ,


Dönüşüm ve ardından Aforizmalar. Franz Kafka ile tanışıklığım böyle başladı. Franz bir garip çirkin adam, korkutucu gözleri var. Aslında bayağı bayağı jeune kılıklı. Allah’ım karar veremiyorum.

Dönüşüm’ü sizler için daha önce anlatmış birisi olarak sürekli geri dönüş yapmayacağım ve sizin de içinizi daraltmayacağım yine de orada da bahsettiğim bir konu vardı; tüm hikayeler yazılmışken ve fantastik romanların adamakıllı yazılmasına da epey zaman varken sen nasıl oluyor da bir böceğe dönüştürebiliyorsun karakterini? Aklına nereden geliyor? Nasıl bir beyindir ki o içinde en az Edgar’ın evi gibi binlerce küflü ve keskin düşünce var?

Edgar ile kardeş olabilme ihtimalini sevdim ben Franz’ın. Ruhları farklı zamanlarda ve yerlerde bir araya gelmiş gibiydi. Dünya üzerinde Araf’ı yaşayarak hikayeler anlatan adamlar bunlar.

Aforizmalar kitabında Franz Kafka’nın iki farklı yapıtından derlenen aforizmalar var. Hani şu son zamanlarda Twitter’da, Facebook’ta ya da orada burada en bolundan gördüğümüz ve bir tez sunan cümleler var ya, işte onlar hep aforizma. Kimisi kendi yaratıyor aforizmasını kimisi de en ünlü yazarların cümlelerinden alıntılıyor. Karşınızda armut piş ağzıma düş bir kitap. Tek yapmanız gereken sayfaları kurcalamak, anlamlar çıkarmak ve kendinize en uygun aforizmada karar kılmak.

Aforizma kelimesi bir süre sonra bünyemde organizma etkisi yaratmaya başladı. Nedense içimden organizma yazmak geliyor, yine de bu isteği sabahın bir saati oluşuna veriyorum. Franz Kafka’dan fazla uzaklaşmadan kitaptan örneklere dönüyorum. Cümleler benden, üzerine düşünüp kafa patlatmak, çalıp çırpmak sizden.

– Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı. –

– Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamak ne büyük bir mutluluktur. –

– İyi, bir yanıyla rahatsız edicidir. –

 Dünyayla arandaki savaşta, dünyanın tarafını tut. –

– Ruh, bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ancak. –