Etiketler

, , , ,


Daha önce Semaver ve Son Kuşlar ile karşınıza çıkmıştım Sait Faik’in kitaplarından. Şimdi de Mahkeme Kapısı.

Mahkeme Kapısı, Sait Faik’in muzurluk yapıp evde duramadığı ve bu sürede o mahkeme senin bu duruşma benim gezdiği dönemde yazdığı bir kitap. Mahkeme Kapısı’nı benim gözümde güzel yapan nokta ise her zamanki gibi Abasıyanık’ın gerçekçi anlatımı ve asla kaybetmediği mizahı.

İçinde 26 tane mahkeme tanıklığı bulunan bu kitapta Sait Faik Abasıyanık kendi köşesinde aslında en büyük tanıklığı yapıyor. Küçük çocukların minik hırsızlıklarından, arkadaşların birbirine şakalarına kadar pek çok olayın mahkemeye taşınması ile yaşanan bazen güldüren bazen güldüren bu hayata mahkemelerin kapılarından bakmaya karar veriyorsunuz.

Okurken kıkır kıkır güldüğüm bölümler ile bir kez daha Abasıyanık sayesinde düşünmeye düştüğüm bölümler neredeyse art arda. Biri Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri, diğeri ise Bu Senenin Meşhur Karakışı Cinayeti. Bu iki hikayede nedense kalıverdi aklım. Mahkemeler hem güldürücü hem de korkunç yerlerdi.

Önce

Dört davacıdan ikisi asker, ikisi kadın. 

Birinci asker:

– Efendim, çamaşırlarımı bahçeye asmıştım. Kurusunlar diye.

Hakim:

– Çamaşırların neydi?

Birinci asker:

– Gömlek ve şey efendim…

Hakim:

– Ne?

Asker: 

Şey?

Hakim:

– Söyle yavrum, ne olduğunu söyle. Bak iki defadır soruyorum.

Asker:

– Efendim, şeydi efendim…

Hakim: Neydi yavrum, fanila mı?

Asker: Hayır efendim, fanila değil…

Hakim:

– Öyleyse ne olduğunu söyle de, yazılacak.

Asker: 

– Don, efendim. 

Genç asker kıpkırmızı oldu.

Hakim:

-Senin neni aldı?

İkinci asker (bir Şarki Anadolu lehçesiyle):

– Dun gumlek…

Hakim:

– Senin de mi don, gömleğini? 

İkinci asker:

– Hayır efendim…

Hakim:

– Neyini öyleyse?

İkinci asker:

– Dun gumlek, efendim…

ile güldüm bir güzel. Nasıl inatçısın fakat asker denilen şey. Bir o kadar da utangaç.

Ardından da

Sokağa çıktım. İçimde hakiki bir metal vardı. Başım dönüyor, ellerim terliyordu. İnsanlara bakıyordum. Her mevsimde birbirlerini sevmek için yaratılmış bu bazan meyus, bazan şen, bazan gürültücü, bazan melankolik geçip giden kalabalıktan hiçbirinin kendi gibi sakalları büyüyen, kendi gibi gülen ve ağlayan, kendi gibi hislenen ve sevişen bir mahluku öldüremeyeceğini, bu mahkeme salonunda gördüğümün nesli tükenmiş bir insan numunesi olduğunu düşünüyor; hiç kimseye, ama hiç kimseye, kendisinin her hususta eşi bir mahluku öldürebileceğini isnat edemiyordum.

ile dalıverdim insan denen mahlukun ta içine. İnsan nasıl bir varlıktı? Gözlerini kırpmadan nasıl cinayetler işleyebiliyor ve bu kadar gaddar olabiliyordu? Anlayamayacağımı düşünmeye başladım fakat bir cinnet anının neler getirebileceğini tahmin etmeye çalıştım.

İnsan olmak zor…

İnsan olmak; emek istiyor.

Reklamlar