Etiketler

, , , ,


Şeker gibi bir kitap bitirdim bugün. Şeker gibi masalları dinledim büyülü bir yolculukta.

Kitap indirimlerini kaçırmayan bir insan olarak Kabalcı’nın kapısını aşındırdığımda elim Ayşegül Çelik’in kitabına gitti. Neden bu kitabı seçmiştim bilmiyordum fakat bir kez daha emin oldum kitap bittiğinde: siz kitabı seçemezsiniz, o sizi seçer.

İşte böyle bir durumken ve içim içimi de yemekteyken hafiften, aman efendim ya kötü çıkarsa bu kitap? Kelek kokusu gelirse de kavun da henüz hışır bile değilse? Başımıza gelenler…

Değilmiş. Kadın yazarları işte bu yüzden seviyorum. Özellikle biraz sanata bulanmış, okunma kaygısı olmadan yazan, gözleri çakmak çakmak kadınlara bayılıyorum. Şimdi birkaç kişi yazarları da kadın – erkek diye ayırıyorsunuz gibi zırvalıklar düşünecektir. Hatta çok anti – görüşlü / full demokratik akaryakıtlı tipler kadın yazar denmesine karşı bile çıkacaktır. Yine de gurur duyuyorum. Kadın olmaktan, bir kadın yazarın kitabında yıkanmaktan.

Hikaye anlatmayı annesinden öğrenen Afsun, eline aldığı kalem ile başlar yazmaya hikayeleri ve masalları. Her masal birbirine mutlaka bağlıdır çünkü dünya üzerinde insanlar birbirlerine bağlanmaları için yaratılmıştır. Kağıt Gemiler, umutlarını gemi yaparak denizlere açılmayı bekleyenler gemileridir. Kağıt Gemiler, bir ailenin dağılış ateşinden ortaya çıkan yeni aile ateşidir. Kağıt Gemiler, okuma keyfini tazeleyen, vazgeçtiğiniz kitaplara sizi döndürendir.

Az ile yetinmeyi bilen birisiyimdir. Beni tavlamak kolaydır anlayacağınız. Biraz hoşuma gitti mi bir şey, severim işte onu. Sevmeye çabalarım. Bana kalsa fok balıklarına seveceğim fakat onlar beni sevmiyor.

Kağıt Gemiler, hayata dair nokta atışı bir bölüm ile bitirendir kitabı. Ayşegül Çelik’in kalemini ve bizi köprü gibi bağlayandır. İşte o bölüm biraz uzundur ama tam şöyledir: (Ağır derecede spoiler içerebilir.)

Bütün yaşadıklarımızı yazmak Samet abinin fikriydi. Bunları yaz Afsun, dedi. Madem kelimelerin dilinden anlıyorsun, masalı yaz. Onun var olduğunu, fakat ürkütülmüş bir tay gibi hayattan kaçıp çöllere saklandığını yaz. Öyle bir anlat ki, herkes anlasın bunu. 

Anlasınlar, çünkü cenneti Tanrı kurmayacak. Çünkü toprağı, ağaçları uyandıran bizi. Etrafına bak, bugün bir orman serinliğinde nefes alıyorsak, kendi gerçek masalımızı kurduğumuz içindir.

Hayat diye aklımıza kurdukları oyunu bozduk biz. Koşar adım tırmandığımız cinnetin ve cehennemin son basamağındaydık. Tabiatın bütün güneşleri batıyor, karanlık büyüyordu. Aşkımızdan olacak, el ele tutuşmayı ve derin bir nefes almayı akıl ettik. Tersine işleyen bir vaftiz gibi, bize verdikleri her şeyi çıkarıp orada bıraktık. Şimdi dönüp baktığımızda dev bir yıkıntı görüyoruz. Yaşadığımız o yıkıntıyı yaratanlar, babasını öldüren çocuklardan, çocuğunu öldüren analardan çok, bunları hayatın gerçeği diye önümüze koyan ve kolumuz karıncalanmadan bakıp geçmemizi bekleyenlerdi. Her ölenle öldüğümüzü, ağacın, kuşun acısını topal bir bacak gibi içimizde sürüdüğümüzü anlamadılar. O zamanlar vicdanımız kuyruklu bir böcek gibi kalbimizi yiyordu… (diye devam etmektedir.)

Ah, şu an “bak çayım sigaram, her şeyim tamam.”

Reklamlar