• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: yapı kredi yayınları

Sözler Değil, Eylem. Artık Yazmayacağım.

29 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 3 Yorum

Etiketler

ölüm gelecek, öznur doğan, bedrettin cömert, Cesare Pavese, italya, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, tezer özlü, uyku hapı, yapı kredi yayınları, şiirler


diye yazıyor Cesare Pavese İtalya’daki otel odasında son cümlelerini yazarken. Hayat ona fazla geliyor artık. Nasıl desek, biraz kaçmak uzaklaşmak istiyor hayattan. Çünkü o bir şair, huzursuz hep. Tedirgin bir çocuk gibi.

Kadınları seviyor mu sevmiyor mu çok büyük muammalar var ortada. En çok onlardan yakınıyor. Bana kalırsa aslında en çok onları seviyordu ve fakat onlardan kaçmak da ayrı bir felsefeydi onun için.

Evet, kadınlardan kaçmak zordur. Çünkü bir kadın daima bilincindedir etrafında olanların. Cesare ise açık bir av, sürekli kanayan bir yara gibi. Pansuman edeceklerini söyleyenler de etmiyorlar elbette. Cesare hep daha yaralı.

Şiir yazıyor bu yüzden, uzun uzun şiirler. Anlaması zor, çevirmesi zor şiirler yazıyor. Birden fazla çevirisi olabilecek şeyleri yazıyor, tek anlamlı değil çoğul anlamlarla yazmayı seviyor. Hikayeler yazıyor, romanlar yazıyor. Aynı zamanda günlük de yazıyor. Şimdiye kadar hiçbir kere devamlı olarak günlük tutamadığımdan sebep bir kere daha seviyorum Cesare’ı.

Hayat ona ağır gelmeye başlıyor. Yaşam tat vermiyor ve o kendi hayatına kıyabilme cesaretinin herkeste olmayacağını biliyor. Yer İtalya, bir otel odası. Cesare tüm uyku haplarını içiyor. Ve sonrasında orada ölü bulunuyor.

İntihar edenlere hep farklı bir yakınlık duymuşumdur. Derin hissederim onların yokluklarını. Çünkü büyük insanlardır intihar edebilenler. En asileridir hayatın. Yaşamak sıradan bir eylemdir çünkü. Kendi hayatına kendi ellerinle son verebilmek – ki başlatan kendisi değildir – bir insanın güçlü olduğunu gösterir.

Cesare hem güçlüydü, hem de bir çocuk gibi savunmasız. Cesare şairdi biraz. Ondan sebep hep gel ve gitli. Cesare yazıyordu biraz, İtalyancayı çoğu kişi için daha cazip hale getirerek. Cesare ölüyordu biraz, Tezer Özlü ondan etkilenecekti. Cesare aklımdaydı biraz, bana tüm şiirler kitabı ile birlikte hediye edilecek kadar. Ben tarafından sevilmişti Cesare, az da değil üstelik, kalp dolusu. Kitabı daima en üstte kalacak kadar.

“Gelecek ölüm – gözleri gözlerin olacak
sabahtan akşama dek, gözünü kırpmadan,
sağırcasına, eski bir vicdan acısı gibi
saçma bir alışkanlık gibi
ardımızdan kovalayan bu ölüm
gelecek bir gün
Boş bir sözden ayrımsız olacak gözlerin
aynada kendini gördüğünden ayrımsız her sabah,
suskun bir çığlık, bir sessizlik olacak.
Ey sevgili umut, o gün biz de bileceğiz
hem yaşam hem hiçsin sen bile, ey sevgili umut!

Herkese birdir bakışı ölümün
Gelecek ölüm – gözleri gözlerin olacak
bir alışkıyı bırakırcasına
ölü bir yüzün belirdiğini görürcesine aynada
kenetli bir dudağı dinlercesine
sessizce ineceğiz o dipsiz burgaca..”

Hişt Hişt Saif Faik!

28 Salı Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, edebiyat, kalafat, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, martı, oznurdogan.com, sait faik abasıyanık, sema bulutsuz, semaver, sivriada, sivriada geceleri, son kuşlar, sotiri, tahir, yapı kredi yayınları


Size bir adamdan bahsedeceğim; bir deniz adamından. Bir güneş ve mehtap, yıldız ve ay, adalar ve Ege adamından bahsedeceğim. Sait Faik’ten bahsedeceğim.

İki isim o dönemler kullanılmazsa olmuyor, Abasıyanık ailesine gelen yeni bir değer Sait Faik olarak adlandırılıyor. Sene 1906 Sait doğduğunda, daha dönem Osmanlı. Büyüyor Sait, farklı ülkelerde eğitim görüyor. Yazmaktan hiç vazgeçmiyor. Diğerlerinden farklı bir hikaye tarzı var onun çünkü o durumları yazıyor.

Bir çocuğun gülümsemesi mi? Hay hay, Sait Faik yazacaktır en ufak kıpırtıdaki anlamı. Bir Semaver mi? Sait Faik etrafında dönen hikayeleri yazacaktır bu sefer de.

Sait Faik bir yazı makinesi, hikayelerini yazdıkça yazıyor. Uslanmayan bir çocuk gibi. “Yapma.” diyen de yok tabii bu çocuğa, o da fırsat biliyor bunu. Aslında iyi ki de biliyor.

Lise yıllarında “Durumhikayesiniçabuksöyleçabukzamangeçiyorsınavsorusubitiyor!!!!!!” sorularına karşılık düşüyor Sait Faik Abasıyanık. Kitaplarda birkaç hikayesi yarım yamalak veriliyor. Kimse ağız tadı ile Sait Faik okumuyor çünkü o sadece bir sınav sorusu cevabı.

Alıyorum Son Kuşlar kitabını elime, başlıyorum okumaya. Ben bir kadın tanıyorum Sait Faik’i tanıdığım gibi; Sivriada Geceleri’ni okurken ve anlatırken sesi titreyen bir kadın. Sema Bulutsuz. Leyla Erbil’den okurken de böyle titrer sesi, gözleri dolar.

Kitabı okuyorum, hikayelere dalıyorum. Hikayeleri çiziyorum aklıma, aklımda tutuyorum. Ta ki gelene kadar Sivriada Geceleri’ne. Hemen tanıyorum hikayeyi, Sema Bulutsuz okutmuştu bize  bunu. Tekrar keyif alarak okuyorum bu sefer. Ve görüyorum ne kadar usta  bir yazar ile karşı karşıyayım.

Bir martıya hikaye yazıyor Sait faik, bir Sivriada gecesinde. Bir martı ölüyor bu hikayede, birkaç adam görüyor bunu. İkisi balıkçı ve birisi Faik. Şöyle anlatıyor Abasıyanık bu görüntüyü;

“Sotiri ile Kalafat, çalı çırpı aramaya gittiler. Ben kıyıda beyaz çakıllara oturdum. Üç adım ötede, akşamın şimdi güvermiş renklerine doğru kırmızı bacaklarını sallayan bir martıya daldım.

Martı arka üstü yatmıştı. Kırmızı ördek ayakları ara sıra havayı dövüyordu. Ne oluyor, diye martıya doğru gittim. Hayvanın gözleri açıktı. Güzel kafası da ara sıra sallanıyordu.

Sotiri, sırtında kıyıya düşmüş boş bir portakal sandığı ile tepemde gözüküverdi.

-Ne oluyor bu martıya, Sotiri? dedim.

-Ölüyor be! dedi, ne olacak?

-Sahi ölüyor mu?

-Yok, yalandan. Ölüyor işte…

…

Onlar ateşi yakıp topladıkları midyeleri bir teneke üstünde pişirirken ben hala martının yanı başındaydım. Kalafat:

-Ne oluyorsun be? dedi. Şair misin, ne boksun?

-Martı öldü de… dedim.

-Martı da ölür, dedi. İnsan ölmüyor mu?

Dünyanın yaratılışındaydık şimdi, insanın ilk zamanlarını yaşıyorduk. Onlar avlıyorlardı, ateş yakıyorlardı. Ben martıya ait bir mersiye yazmış ateşin karşısında okumak üzereydim.

…

Kalafat:

-Ee, dedi, anlat bakalım şu martının ölümünü…

-Martı, dedim, üç adım ötemdeydi. Güneş yeni batmıştı. Doğudan bir mavi karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı.

Kalafat’la Sotiri birbirlerine bakakaldılar.

-Ee, sonra? dediler.

Kalafat’a baktım. Gözlerini kapamıştı.

-Dinliyor musun Kalafat? dedim.

Cevap vermedi. Sotiri ondan tarafa döndü. Dikkatle baktı.

-Uyudu, dedi, bana anlat.

-Ölen martıyı tanıyordum, dedim. Hani iki hafta önce ölen Tahir’in martısıydı. Başka türlü bir martıydı o. Ötekiler gibi bağırmazdı. Bir kayanın tepesine çıkar, oradan Tahir’in sandalını gözlerdi. Uçardı doğru Tahir’in sandalına. Surattan da anlardı kerata. Tahir somurtkan adamdı. Pek keyifsizse yanına sokumazdı. Uzaktan gözlerdi. Pek keyifliyse gelir, sandalın kıçına otururdu. Yemlerin kafasını, kılçıklarını, bekçi balıklarını, ince izmaritlerini Tahir fırlatır ona atardı. Ara sıra konuşurlardı da. Ne Tahir onsuz, ne o Tahir’siz yaşayabilirdi. Üç gün sır sırta rüzgar esse, Tahir de balığa çıkmasa, martı tenezzül edip de çöp mavnalarına doğru kanat çırpmazdı. Tembel miydi, şair miydi bilmem ki?…”

İşte böyle bir adam Sait Faik. Bir martı üzerine bir hikaye yazabiliyor ve bam teline dokunabiliyor adamın. Hiç beklenmeyen masallar anlatıp inandırabiliyor bizleri.

Şair midir, ne boktur bilmem ama Sait Faik Abasıyanık kalbimdir.

Gariban Leylekler Evi

27 Pazartesi Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ahmet haşim, öznur doğan, bursa, edebiyat, gariban leylekler evi, gurebahane-i laklakan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, leylek, lise, maroia, oznurdogan.com, yapı kredi yayınları


Şimdi size hepinizin mutlaka duyduğu ama pek çok kişinin okumadığı, aslında kendi alanında oldukça öncü bir kitaptan bahsedeceğim.

Lise yıllarında ismi için herkesin söyleyecek bir lafı vardır, kimisine çok uzun gelir kimisi için tam bir sınav sorusudur. Hocalar da genelde Ahmet Haşim’in bu eserinden bahsetmekten vazgeçmezler çünkü zaten oldukça güzel bir eserdir. En azından onlar okumuşlardır ve önerirler.

Ama öğrenci milleti okumamakta direnir. Bir kere ismi komiktir arkadaş, öyle isim mi olur? İster Osmanlıca ister Urduca olsun, o isim komiktir. Söylenmez ve bu yüzden de gittikçe eğlenceli hale gelir. Ama aslında kitap bir eğlence üzerine yazılmamıştır.

Bahsedilen kitap başlıktan da anlaşılacağı üzere -gerçekten çok anlaşılır!- Gurebâhâne-i Laklakan’dır. Artık hepimiz evlere dağılabiliriz.

Ahmet Haşim’i daha önce özel olarak okuma fırsatı bulmamış birisi olarak aslında bu kitaptan başlamak bana acayip gelmişti. Evet ben de bol bol bu ismi söylemiş, bir şeye benzetememiş ve “Hadi canım sende.” tarzında cümleler söylemiştim.

Ama öyle değilmiş.

Anlaşılıyor ki Ahmet Haşim zamanının ötesinde bir adam, anlaşılıyor ki anlattığı şeyler ile edebiyata neredeyse farklı bir boyut getiren adam. Bir binanın yapısını bir leyleğe sormayı akıl edebilecek kadar da zeki ve aslında düşünceli. Bunu nezaket için yapıyor demiyorum ve bunu bir nezaket örneği olarak ödüllendirmiyorum.

Ben bu noktadaki örneğe, tamamen farklı bir şekilde ortaya sunulmuş bakış açısı olarak bakıyorum ve bunu onurlandırıyorum.

İçindeki her hikayenin birbirinden ayrı ve farklı bir noktaya dokunuşunu onurlandırıyorum. Ahmet Haşim’in varlığını onurlandırıyorum.

Şimdi yapmanız gereken şey o ince kitabı satın almak, ya da olanlardan istemek. Tüm ön yargılarınızdan, çocukça eğlencelerinizden uzaklaşmak ve Haşim’in engin dünyasına dalmak.

Ve pişman olmamak.

Mavi Saçlı Anne / Kızıl Saçlı Kızı

25 Cumartesi Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, burçak çerezcioğlu, kanser, kemoterapi, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, kızıl saç, maroia, mavi saçlı kız, oznurdogan.com, yapı kredi yayınları


10. sınıfta bölümlerimizi seçtikten sonra ortaya çıkan tablo Edebiyat ve Dil Anlatım derslerinin neredeyse İngilizce’yle yarışacak çoğunluğu. Fakat bize koymuyor. Yeni bir öğretmen gelmiş can mı can, canan mı canan. Sadece bilmiyor, öğretiyor da. Düşünmüyor, söyleyebiliyor bir de. Genelde müdürler ile arası açık, en çok bizim sınıfı seviyor, bizde dinleniyor. Her tarakta bezi var, buna siyaset de dahil. *

Hepimize kitaplar öneriyor, kendi evine davet ediyor ve kitaplığını açıyor. Ben de o sırada Mavi Saçlı Kız’ı satın almışım, okuyorum. Bu kitabı alış öykümü sanırım hiç hatırlayamayacağım. Çünkü daha sağlam hatıralar var kafamda alınışından çok.

Kitabı okuyorum, kah ağlıyorum kah gülüyorum. Serde biraz ergenlik var, ama herkes “Sen normal bir çocuk değilsin yani daha büyük düşünüyorsun.” diyor, bendeki gaz öyle ki konuşsam dünyaları yıkıyorum, her şeyi ben biliyorum.

Edebiyat derslerimizden birisinde -yine nasıl buraya geldik bilmeden- konu Burçak Çerezcioğlu’na geliyor, Mavi Saçlı Kız kitabını eleştirmeye başlıyoruz. Sınıfta herkesin farklı bir fikri var, susanlar var konuşmak isteyenler var. Ben her seferinde olduğu gibi çal çene çok bilmiş ona buna laf yetiştiriyorum.

Kimisi Burçak için çok üzüldüğünü söylüyor, löseminin ne demek olduğunu iyi anladıklarını, kanserin ne kadar hayat yıkıcı bir şey olduğunu söylüyorlar. Benim yaram birazcık sızılı, ben de öyle düşünenlerdenim. Bir grup da var ki “O yaşta kızı nasıl Amarıgalara salıyorlar?? Öyle iş mi olur? Ne gadar aşüfte bir hayat sürüyor.” diye laf atıyor, benim nutkum sabitleniyor. – tutulmak geçici sürelik çünkü.-

Cümleler bu şive minvalinde olmasa da ve hatta tam da bu şekilde olmasa da bunlara yakın şeyler, ben şaşırma katsayımla uğraşıyorum çünkü benim annem de Mavi Saçlı’ydı. Ben daha henüz saçımı kızıla boyatabilmiş değildim ama kızıl olacaktım ben de.

Ortaokuldayken anneme kanser teşhisi konuluyor, hemen ameliyata alınıyor ve başarılı bir ameliyat sonucu kanserli hücreler alınıyor fakat Burçak’ın geçirdiği sancılı kemoterapi evresi bizim de kapımızda. Annemin saçları dökülüyor, Yunanistan’daki dayıma haber veriliyor; Öznur’u alın, annesini böyle görmesin.

Dayım arada kalan bir düşünceyle -bunun hala iyi mi kötü mü olduğunu seçemiyorum ama iyidir sanırım- Öznur orada kalsın, “Bir şey olursa annesinin yanında olsun.” diyor. Bir şey annemin ölebilme ihtimali, ama beni yine de Yunanistan’a yolluyorlar.

Annemin kemoterapi süreci geçiyor. Üzerinden aylar ve seneler de geçiyor. Annem sapasağlam yanımda, fakat geçirdiği dönem çok ağır. Ben daha küçüğüm, tam bir baston değilim yani.

Burçak’ı okuyunca ben en çok annemi buluyorum kitapta. Annem saçını hiç maviye boyamadı ama ben hep saçımı kırmızılara boyadım sonrasında. O yüzden de sızladı hep içim “Neden bu kadar ilgi gösteriliyor lösemili Burçak’a?” sorularına karşı.

Burçak daha gencecikti, yapacak çok şeyi vardı. Bir genç kızın gözleri kapandı.

Burçak kemoterapi gördü, aynaya bakacak çok zamanı vardı. Onun saçları döküldü.

Annem uzunca yıllar yaşamıştı, ama iki çocuğu vardı. Gözlerini kapamadığı her an için dua ettim.

Kanser acımasız bir seri katildi, elinden kurtulanlar ile kurtulamayanlar arasında ‘bir nefes’ farkı vardı, annem nefes aldı.

Teşekkürler tanrım, teşekkürler mavi saçlı annem. Saçlarımı yeniden kızıl yapacağım…

*Seval Canpolat, bahsi geçen öğretmenim.

Lady Chatterley’in Sevgilisi / Yıllar Sonra

22 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

2007, antisourtimes, öznur doğan, classisism, d.h.lawrence, kitap, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, klasisizm, lady chatterley'in sevgilisi, maroia, oznurdogan.com, romantism, romantizm, yapı kredi yayınları


Sene 2007, henüz daha yeni yeni kendimi kitaplara kaptırıyorum. Önüme gelen her kitaba büyük bir iştahla sarılıyorum. Önerilen her kitabı kendim okumuş gibi ahkam kesip ona buna satıyorum. Serde birazcık da üçkağıtçılık var. Kitap okumak benim için bir meziyet.

Bir arkadaşım adı Deniz, diyor ki bana Lady Chatterley’in Sevgilisi. Mutlaka okumalısın. Tamam diyorum ama kitap 20 lira. O zamanda o parayı bir kitaba vermek o mantıkla çok geliyor. Allem ediyorum kallem ediyorum, arkadaşım satın alıyor bana kitabı.

Gerçek bir aşk hikayesi ile karşılaşmış oluyorum sonra. Tek solukta bitirebileceğim aşk romanlarının varlığını öğreniyorum. Bugünkü sallamasyon popilist amaçlarla yazılmış bir aşk hikayesi değil, kapağında abidik gubidik şeyler olan. Lady Chatterley’nin ince beli ve nazik eli var kapakta. Başka da bir şeye gerek yok aslında.

Sonra oturup daha şekillenmemiş edebiyat bilgim ve yorum mantığımla şunu yazıyorum kitap için o zamanlar girmekten vazgeçmediğim antisourtimes’a;

“D.H.Lawrence’ın yazmış olduğu, okumaya başladığınızda XVII. yüzyılda yazılmış, romantizm ve klasisizm akımları arasında sıkışıp kalmış olarak nitelendirebileceğiniz, sıradan bir aşk hikayesi olarak görülen, sonuna kadar bir lady’nin bir koru bekçisi ile olan kaçak aşkını anlatan fakat vurucu darbeyi son sayfada yapan romandır.
Koru bekçisinden lady’e yazılan bir mektup vardır ki, sizi ağlatmak bir yana dursun, bütün duygularınızı allak bullak eder. bir kadına söyleyenebilecek en güzel söz demeti bu paragrafta toplanmıştır. Yky yayınlarından çıkmış olan kitabın fiyatı 20 liradır, bu para bu romana verilmeye değerdir.”

Nasıl oluyor da o romantizm ve klasisizm açıklaması doğru bir şekilde yapıyorum bilmiyorum. Gerçekten bu iki arasında sıkışıp kalmış ama bu mengene arasından doğabilecek en güzel kitaplardan birisi olarak ortaya çıkan bu kitaba gerektiği övgüyü daha o zamanlar vermiş oluyorum.

O bahsettiğim son sayfa ise şöyle oluyor;

“Bu kuru söz kalabalığı, sana dokunamadığım için. Seni kollarıma alıp uyuyabilseydim, bunca mürekkep şişede de durabilirdi. Birlikteyken gene erdemli kalabilirdik. Ama bir süre ayrı olmamız gerekiyor, gerçekte böylesi de daha iyi. Ah, kesinlike güvenebilsek geleceğe… Ama benliklerimizin büyük kesimi bir arada, bir süre bekleyerek, en kısa bir zamanda buluşmak üzere birbirimize doğru yol alıyoruz. John Thomas, Lady Jane’e iyi geceler diler, biraz boynu bükük ama gönlü umut dolu.”

Ben şimdiye kadar bu paragraftan sonra bir açıklama hiç ihtiyaç duymadım. Bu kitabı açıklayan en önemli parça buydu hep. Ne bir kelime eklenebilecek ne de çıkarılacak.

Lawrence, cansın.

Doğu’nun Limanları’nda İnanç

16 Perşembe Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

american history x, amin maalouf, öznur doğan, doğu'nun limanları, ermeni, fransa, ideoloji, inanç, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, romantik, türkiye, yapı kredi yayınları


Uzun süredir en çok araştırılıp soruşturulan şeylerden birisi “inanç”. Pek çok film, pek çok kitap, pek çok dizi bunu işledi. Hepsi farklı bir şekilde anlattı.

American History X’te inandığımız şeylerin aslında gerçek olamayacağını hatırladık. Peşinden koştuğumuz, ideal olarak inandıklarımızın boşa çıkabileceğiniz, bizi yanıltabileceğini hatta bizi kullanabileceğini gördük.

Yine aynı şekilde Romantik’te son sahnede en vurucu cümle gelmişti; İnanç perdesi ne kadar kalınsa akıl güneşi o kadar geç doğar. Gözlerimizi kör edebilen inanç için birkaç söyleyecek sözü vardı herkesin.

Kimisine göre inanmak yapılabilecek en büyük çılgınlık, kimisi için en büyük yersizlik.

Amin Maalouf da bir hayata, bir aşka ve bir ideolojiye inandırıyor aynı anda karakterini.

Doğu’nun Limanları’nda siyasi açıdan inandığınız her şeyin peşinden gidebileceğiniz, sonuçları ile karşılaştığınızda yapacak bir şeyinizin olmadığı, ideallerinizin sizi iyi sokaklara da kötü sokaklara da çıkarabildiği, bazen hayatınızı kurtardığı bazen ise bir safsata halinde sizi yok etmeye çalıştığı gerçeğini gözler önüne seriyor.

Aynı zamanda bir aşka inancı sınıyor. Yıllar içinde ne kadar değişebilir? Uzaktayken ne kadar katlanılır olabilir? Taraflar beklerler mi yoksa gitmeye teşneler midir? Aşk hangi yükümlülüklerle devam eder, hangi şartlar altında fedakarlığa dönüşür gibi bir sürü soruya cevap veriyor.

Bir de hayatı sorgulatıyor, aileyi, bir kız ile bir babanın arasındaki bağı, bu bağa inancı bize gösteriyor. Vazgeçmeyen bir baba ve vazgeçmeyen bir kız; en az babası kadar hayata sıkı tutunan bir genç kadın.

Yıllar sonra Doğu’nun Limanları’nı tekrar okuğumda ne düşüneceğim hiç bilmiyorum, şimdiye kadar inandığım ve hatta idealize ettiğim pek çok şeyin bir yokluktan ibaret olduğunu mu yoksa aslında inandığımız şeylerin temelde değişmediğini mi? Merakla bekliyorum.

Peruk Gibi Hüzünlü Müsünüz?

15 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, ensest, güzel sanatlar, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, peruk gibi hüzünlü, yalçın tosun, yapı kredi yayınları


Şimdi bir kitap düşünün, her parçası ile sizi bir peruk gibi atan bir tarafa. Yalçın Tosun bu işe soyunmuş, başarmış mı başarmamış mı kitabın sonunda siz karar veriyorsunuz. Son hikaye sizi en çok vuran hikaye oluyor, vuruluyorsunuz.

Kapağı hüzünlü kitabın, cümleleri hüzünlü. Ama amacı ajitasyon değil, sizi olmadık hüzünlere de sevk etmek istemiyor. Hayatın karelerini anlatıyor her bir hikayede. Her karede farklı karakterler var. Hepsi de bize ait. Birisi Tarlabaşı’ndan belki de, birisi Osmanbey’den. Birisi şu tahmin edemediğiniz yerlerden, birisi en çok bildiğiniz yerden.

Kelimelerden ve cümlelerden çalacağı çok şey var insanın. Çalmak bazen mübahtır. Aşkta ve savaşta değil, okumada ve yazmada.

Neden kitabın adı Peruk Gibi Hüzünlü? Neden bir peruk hüzünlüdür? Neden bir kadın işten döndüğünde ve peruğunu mankenin kafasına yerleştirdiğind her şey değişir ve boşluklar dolar?

Kitabı okumadan bilemeyeceksiniz, kitabı okumadan içimizdeki eksiklikleri göremeyeceksiniz. Vurucu bir şeyler mi istiyorsunuz? Bir annenin kendi kızının dudaklarında bulduğu gençliği görün, bir yaşlı madamın tertemiz teninin teşhirinde bulun.

Bir hüzün bulun ve siz kendiniz metalaştırın. Benimki Kalem Gibi Hüzünlü olsun. Ya sizinki?

Görüntünün Ortasındaki Freud

15 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, görüntünün ortasındaki karanlık, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, louis breger, maroia, oznurdogan.com, sigmund freud, yapı kredi yayınları


Ölümünün üzerinden seneler geçmesine rağmen adı en çok anılan tarihi kişilerden birisi : Sigmund Freud.

Freud aşağı, Freud yukarı. Her yerde Freud, her evde Freud. Rüyalarımızda Freud, benliğimizde Freud.

Postmodern konuşmaların olmazsa olmazıdır Freud. Hakkında bu kadar çok konuştuğumuz bir adamı ne kadar tanıyoruz acaba? İşte bu soruya yanıt Louis Breger’den geliyor ve küçük Sigmund’dan doktor Freud’a kadar olan her şeyi anlatıyor. Nasıl bir aileye doğduğu, savaş dönemlerinde neler yaşadığı, nasıl öldüğünü de her şeyi de öğretiyor bize.

O keskin bakışlarını ortaya çıkarana kadar kimleri örnek aldığını, hangi arkadaşlarından vazgeçtiğini, bazen değil çoğunluklu mızmız ve “kompleksli” bir adam olduğunu da görüyoruz Freud’un.

Yaptıkları ile idealize edilen insanların gerçek hayatlarına tuttuğumuz ışıkla onların aslında ne kadar farklı olduğunu anlıyoruz. Hani o sanatçıları kendimizden çok farklı düşünmek fakat bazılarının bizden daha acayip huyları olduğunu öğrenmek gibi.

Görüntünün Ortasındaki Karanlık’ı okurken hem Freud’un tüm tezlerini, antitezlerini, arkadaşlarının öne sürdüğü tüm yöntemleri öğrenmiş en azından kulağıma küpe edinmiş oldum da bir de üzerine Freud’u tanıdım en ince ayrıntılarıyla. Bazen çok kızdım ona, bazen yakın buldum, genel itibari ile beni hayal kırıklığına uğratsa da özel hayatı ve davranışları ile arkadaşlarını bilmek bile ilaç gibi geldi.

Louis Breger’in üslubunu değerlendirme aşamasında ise ortalama bir çizgi çiziyorum kendisine.  Taraflı davrandığı bölümleri – ki ben de aynı görüşteydim okurken – profesyonelce bulmadım. Bir bilim adamını ele alırken kendisi de bir bilim işinin içindeymiş gibi davranmasını beklerdim. Yine de Breger ile iyi anlaşacağımız kesin. Bol bol sohbet ve dedikodu.

İçimizdeki Şeytan’da Darwin ve Freud

12 Pazar Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 1 Yorum

Etiketler

öznur doğan, charles darwin, içimizdeki şeytan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, naturalism, oznurdogan.com, sabahattin ali, sigmund freud, yapı kredi yayınları


Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanını bitirdiğim gibi kendimi sorgu lambasının altına alınmış gibi hissettim.

Nasıl ki naturalizmin amacı insanı anlatmak ve ona dair her şeyi açığa çıkarmak; hem de en ufak noktasına kadar, İçimizdeki Şeytan’da içimizdeki gerçek şeytana şöyle bir derinlemesine bakıyor.

Romanı okurken ilk olarak aklıma Charles Darwin’in arkasında durduğu Naturalism ve ilkelerinden birisi olan “hayvansı yön” – animalistic side geldi. Bu hayvansı yön daha doğrusu en dipteki Freud’un da id olarak söylediği temel kişiye dayanıyor. Daha önce Theodore Dreisser’ın Sister Carrie adlı romanında denk gelmiştim böylesine dipli başlı zihin analizlerini ve ahlak üzerine yazıları.

Sister Carrie’de sevdiği kadınla yeni bir hayata başlamak için çalıştığı şirketin parasını çalan George Hurstwood ile farklı amaçlarla da olsa İçimizdeki Şeytan’daki veznedar ve Ömer neredeyse aynı ahlak kriterlerinden geçip karar veriyorlar. Dreisser romanında paranın çalınma sahnesini anlatırken Hurstwood’un içten gelen bir dürtü ile bunu yaptığını söylüyordu.

İçimizdeki Şeytan’da da herkesin içinde aslında bahsetmek istemediği, kimseyle paylaşmadığı ya da paylaştığı halde anlaşılamayan bir şey “animal side” ya da “id” var. Ve bunların doğrultusunda hareket eden insanoğlunun durumu anlatılıyor.

Ömer’in şeytan olarak adlandırdığı bu olgu bize yaptığımız ve yapmak istediğimiz her şeyin doğal ve doğru olduğunu anlatmaya çalışıyor. Aslında insan doğası gereği sahip olduğu şeytanla yaşamaya devam ediyor sürekli.

Eğer onu bastırmayı başarabiliyorsa topluma uyumlu bir halde de hayatını devam ettiriyor.

İçimizdeki Şeytan bittiğinde sağ tarafımda Darwin sol tarafımda Freud vardı. Önce Darwin’e teşekkür ettim sonra Freud’a ve kitabı yavaşça kapattım.

Bir Karış İstanbul’da Üç Kuruş Aklım

07 Salı Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

ömer ayhan, öznur doğan, bir karış istanbul, gümülcine, içimizdeki şeytan, kitap, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, komotini, maroia, oznurdogan.com, sabahattin ali, yapı kredi yayınları, İstanbul


Daha dün gece yaklaşık 20 sayfası kalan Bir Karış İstanbul kitabını bitirdim. Ömer Ayhan yazmış. İlk defa denk geldim Ömer Ayhan’a. Önce Sadri Alışık selamı verdim sonra sayfalarını araladım. Yanlışlıkla duvara dayadığım ve hafiften rutubetle nemlendiği için üzüldüm. Üzülmedim değil.

Sonrası… Sonrası tam da damağımda kalan müthiş tat. Yenilere bakıyorum yeniler alıyorum. En çok eskilerle harmanyalabildiğim yenileri seviyorum. Romanı roman üzerine hikayeyi de hikaye üzerine katıyorum.

Ömer Ayhan’a başlayınca beynimde bağlantılar başlıyor çabucak Mine Söğüt’ün Deli Kadın Hikayeleri ile. Böyle vurucu böyle sağlamdı Mine Söğüt de.

Sanırım sıradan aşk polisiye vs tüm o diğer hikayelerden daha fazla seviyorum kısacık fakat çok şey anlatan yazıları.

Birkaç şiir de var öyle Göçebe mesela. Bir de Acaba.

Yazarların hayatlarını da vurucu bulduysam bir de keyfime diyecek yok.

Akşam 1 otobüsü ile Gümülcine’den İstanbul’a doğru hareket eden otobüste İçimizdeki Şeytan’a kaldığım yerden devam ediyor olacağım. Onu da hemen Darwinisme bağlıyorum fakat onu yeni bir sayfaya bırakıyorum.

Ps: Dangalak gibi çirkinleşen yazımı düzelttim. İtina ile güzel yazıyla geliyorum. Öptüm.

Çehov’un Martı’sı

01 Çarşamba Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

anton çehov, öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, martı, oznurdogan.com, yapı kredi yayınları


Simgeler alır simgeler satarım. Severim imgeleri ve simgeleri. Bir martının insan olabilişinini de severim bu yüzden.

Treplev vuruyor bir martı. Ben martıları vurmadım şimdiye kadar çünkü onun gibi kendimi de vurabilmeye açık değilim henüz. Martıları da beslemedim ama şimdiye kadar. Bir simiti on beş parçaya bölüp on beş farklı martıyı doyurmak değildi amacım da.

Bir tiyatro oyununu okumak farklı bir deneyim. Siz kendi karakterlerinizi kendiniz yerleştiriyorsunuz sahnenin her yerine. İstediğiniz gibi hareket ettiriyorsunuz saçlarına gözlerine renk veriyorsunuz. Bir de tiyatro yazmak üzerine bir tiyatroda işin meta oluşu daha çok vuruyor insanı.

Martı sadece Treplev değildi en başından beri. Martı herkesin yerine koymak istediği şeydi. Nina’nın sorunlu giden aktristliğiydi ya da Trigorin’in kendi ruhunu tüketişiydi.

Benim martım İstanbul’dan ayrılamayışım oldu kitabı kapattığımda. Sizin martınız neydi peki?

Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...