Etiketler

, , , , , , , , , ,


10. sınıfta bölümlerimizi seçtikten sonra ortaya çıkan tablo Edebiyat ve Dil Anlatım derslerinin neredeyse İngilizce’yle yarışacak çoğunluğu. Fakat bize koymuyor. Yeni bir öğretmen gelmiş can mı can, canan mı canan. Sadece bilmiyor, öğretiyor da. Düşünmüyor, söyleyebiliyor bir de. Genelde müdürler ile arası açık, en çok bizim sınıfı seviyor, bizde dinleniyor. Her tarakta bezi var, buna siyaset de dahil. *

Hepimize kitaplar öneriyor, kendi evine davet ediyor ve kitaplığını açıyor. Ben de o sırada Mavi Saçlı Kız’ı satın almışım, okuyorum. Bu kitabı alış öykümü sanırım hiç hatırlayamayacağım. Çünkü daha sağlam hatıralar var kafamda alınışından çok.

Kitabı okuyorum, kah ağlıyorum kah gülüyorum. Serde biraz ergenlik var, ama herkes “Sen normal bir çocuk değilsin yani daha büyük düşünüyorsun.” diyor, bendeki gaz öyle ki konuşsam dünyaları yıkıyorum, her şeyi ben biliyorum.

Edebiyat derslerimizden birisinde -yine nasıl buraya geldik bilmeden- konu Burçak Çerezcioğlu’na geliyor, Mavi Saçlı Kız kitabını eleştirmeye başlıyoruz. Sınıfta herkesin farklı bir fikri var, susanlar var konuşmak isteyenler var. Ben her seferinde olduğu gibi çal çene çok bilmiş ona buna laf yetiştiriyorum.

Kimisi Burçak için çok üzüldüğünü söylüyor, löseminin ne demek olduğunu iyi anladıklarını, kanserin ne kadar hayat yıkıcı bir şey olduğunu söylüyorlar. Benim yaram birazcık sızılı, ben de öyle düşünenlerdenim. Bir grup da var ki “O yaşta kızı nasıl Amarıgalara salıyorlar?? Öyle iş mi olur? Ne gadar aşüfte bir hayat sürüyor.” diye laf atıyor, benim nutkum sabitleniyor. – tutulmak geçici sürelik çünkü.-

Cümleler bu şive minvalinde olmasa da ve hatta tam da bu şekilde olmasa da bunlara yakın şeyler, ben şaşırma katsayımla uğraşıyorum çünkü benim annem de Mavi Saçlı’ydı. Ben daha henüz saçımı kızıla boyatabilmiş değildim ama kızıl olacaktım ben de.

Ortaokuldayken anneme kanser teşhisi konuluyor, hemen ameliyata alınıyor ve başarılı bir ameliyat sonucu kanserli hücreler alınıyor fakat Burçak’ın geçirdiği sancılı kemoterapi evresi bizim de kapımızda. Annemin saçları dökülüyor, Yunanistan’daki dayıma haber veriliyor; Öznur’u alın, annesini böyle görmesin.

Dayım arada kalan bir düşünceyle -bunun hala iyi mi kötü mü olduğunu seçemiyorum ama iyidir sanırım- Öznur orada kalsın, “Bir şey olursa annesinin yanında olsun.” diyor. Bir şey annemin ölebilme ihtimali, ama beni yine de Yunanistan’a yolluyorlar.

Annemin kemoterapi süreci geçiyor. Üzerinden aylar ve seneler de geçiyor. Annem sapasağlam yanımda, fakat geçirdiği dönem çok ağır. Ben daha küçüğüm, tam bir baston değilim yani.

Burçak’ı okuyunca ben en çok annemi buluyorum kitapta. Annem saçını hiç maviye boyamadı ama ben hep saçımı kırmızılara boyadım sonrasında. O yüzden de sızladı hep içim “Neden bu kadar ilgi gösteriliyor lösemili Burçak’a?” sorularına karşı.

Burçak daha gencecikti, yapacak çok şeyi vardı. Bir genç kızın gözleri kapandı.

Burçak kemoterapi gördü, aynaya bakacak çok zamanı vardı. Onun saçları döküldü.

Annem uzunca yıllar yaşamıştı, ama iki çocuğu vardı. Gözlerini kapamadığı her an için dua ettim.

Kanser acımasız bir seri katildi, elinden kurtulanlar ile kurtulamayanlar arasında ‘bir nefes’ farkı vardı, annem nefes aldı.

Teşekkürler tanrım, teşekkürler mavi saçlı annem. Saçlarımı yeniden kızıl yapacağım…

*Seval Canpolat, bahsi geçen öğretmenim.

Reklamlar