• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Category Archives: Filmler, sinema, film inceleme

3:10 To Yuma / Yuma’nın Yolları Taştan

22 Pazar Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 2 Yorum

Etiketler

3 10 to yuma, 3:10 to yuma, akıl oyunları, christian bale, hollywood, kovboy filmi, russel crowe


“Şu adamın tüm filmlerini izlemeliyim!” dediğim birisi varsa o da Christian Bale’dir. Sanırım pek çok filmini de izlemişimdir. Azıcık ucundan birkaç film kaldıysa kaldı. Bu adamın filmlerin tuzu biberi gibi. Tat katmadan duramıyor.

Ailemizin baharatı sevgili Christian Bale ile Akıl Oyunları ile hatırlanmaya mahkum olan Russel Crowe bir kovboy filminde bir araya geliyorlar. Kovboy filmlerinin bizim kültürümüzde yeri Trt 1 ile birlikte hafta sonları sabah kahvaltılarında ekmeğe katık olmasıdır. Ve bu yüzden şimdiye kadar en az 5 kere TV’de gösterilmiş, güzel güzel izletilmiştir herkese.

3:10 To Yuma’yı severseniz eğer şu sebeplerden sevebiliyorsunuz: Christian Bale’in oyunculuğu, Russel Crowe’un yaşlanmazlığı, sonunda iyi adam ile kötü adamın iş birliği ve diğer oyuncuları daima bir yerden hatırladığınızı hissetmeniz.

Sevmediyseniz de şu sebeplerden sevmemiş olabilirsiniz: Beklenilen bir son ile bitmesi, klasik Hollywood filmi kıvamında sahnelerin yaşanması, koşuşturmacaların hep beklenilen doğrultuda olması.

3_10_to_yuma-christian-bale-izle

Son zamanlarda bana “hasssskktir.” dedirtecek herhangi bir filme denk gelmedim. Beni en tepetaklak eden filmlerden bir tanesi The Prestige diğeri de Oldboy’dur. Tekrar düşündüğümde aklıma herhangi bir filmin gelmemesi tamamen senaristlerin suçu. 3:10 To Yuma’nın da sonunu tahmin edebilmenin rahatlığı ile film izleme keyfi vardı. Şimdiye kadar hiçbir spoiler benim canımı sıkmayı başaramadı çünkü hiçbir film için “Eğer bu filmin sonunu çözersem hiçbir keyfi kalmaz.” demedim. Her film, sonuna gelen kadar yüzlerce evreden binlerce kez geçer, aklınızın süzgecinde bir o yana bir bu yana savrulur.

Film listemi geliştirmek, allak bullak edici sonlarla karşılaşabilmek için tavsiyelerinize ihtiyacım var. Nedir size “hasssskktir.” dedirten filmler?

3:10 to Yuma Trailer

The Ninth Gate / Dokuzuncu Kapı

22 Pazar Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

dan brown, dean corso, dokuzuncu kapı, johnny depp, liana telfer, ninth gate, the ninth gate


Şeytana giden bir kapı varsa işte o kapı Dokuzuncu Kapı’dır. Filmi uzun süre beklettikten sonra izlemeye başlamanın verdiği hafif bir tedirginlik vardı. Kısa filmleri izleyip geriye 2 saat ve üzeri filmleri bıraktığım için sanki her film farklı bir değerdeymiş, eğer kötü çıkarsa kendimi kötü hissedecekmişim gibi.

Beynimi bu yönde şartlandırmamaya çalışsam da yenemedim yargılarımı. Kendime hükmedemedim. The Ninth Gate, en başından kurgusu ile Dan Brown’ın kitaplarına benziyordu. Yavaş yavaş birileri ölüyor, ortaya olağan dışı durumlar çıkıyor ve kahramanımız bu durumların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Gerçekten film sarmaya başlamıştı, her şey yolunda gibi görünüyordu. Fakat.

Filmde beni rahatsız eden birkaç durum söz konusuydu. Örneğin açığa kavuşmayan ve aslında ne olduğu çok da belli olmayan sarışın hatun, Liana Telfer’ın yanındaki albino adam ( Johnny’nin sözleri ile hatırlarsak. 🙂 ) ve Balkan’ın tam olarak neye dayandığı belli olmayan Şeytan takıntısı. Bana kalırsa filmin en büyük eksikliği bu kişilerin neden gerçekten bu kitapların peşinden koştuğunun açıklanmamasıydı. Ayrıca en sonunda Balkan’ın yaptığı ayinin geçerli olmaması ve adamın yanıp tutuşmasıydı. Bu kadar şeytan ve şeytanca olayların geçtiği bir filmde baş kahramanın bu mertebeye ulaşmasına gerek yoktu diye düşünüyorum. Çünkü böyle bir son çok beklendik bir sondu.

the-ninth-gate-dokuzuncu-kapi-izle

Dean Corso’nun 9. ve son resmi bulması ile kendisinin 9. Kapı’da bulması ve kapının bir anda açılması görsel olarak güzeldi. Şeytan, kendi istediği kişi ile bütünleşmiş, bir araya gelmiş oluyordu. Fakat Şeytan’a ulaşabilen kişinin sadece inceleme sırasında değil daha öncesinde de bir tık da olsa Şeytan’la alakadar eylemlerde bulunmuş olmasını beklerdim.

İki saatlik filmlere böyle bir değer verince ve karşılığını alamayınca açıkçası üzüldüm. Hayat, beni neden yoruyorsun?

The Ninth Gate – Dokuzuncu Kapı Trailer

Safe House / Düşmanı Korurken

20 Cuma Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, cia, düşmanı korurken, denzel washington, fbi, gta, maroia, obama hükümetii, safe house, tobin frost, unthinkable, waterboarding


Denzel, Denzel. Daha önceki yazımda size söylemiştim sürekli olarak aktörlerin ve aktrislerin filmleri olduğu yerin ötesine taşıdığını. Bir aktörü seviyorsanız eğer ve bu aktörün kötü oynadığı herhangi bir filme henüz denk gelmediyseniz, düşündüklerinizin hepsi doğrudur.

Denzel Washington’ın en son American Gangster filmini izlememden sonra Safe House bana yine o derece güzel geldi. Sanırım ben Denzel’ın daima artistlendiği, yürüyüşü ve konuşmaları ile daima cool adam olduğu filmleri seviyorum. Safe House da bunlardan bir tanesi.

Bana bu filmi kimin önerdiğini hiç hatırlamıyorum fakat böyle bir şansım olsa teşekkür ederdim. Dün gece filmi izlerken şimdiye kadar gözümden kaçan bir ayrıntıyı öne sürdükleri için. Daha önce Unthinkable‘da eğer şansınız olsa bir teröriste neler yaparsınız diye sormuştum. Filmde yapılan işkencelerden birisi de adamın yüzüne havlu ya da bez tutup üzerine su dökmekti. Aynı işkence tipini Safe House’da görünce filmi durdurup araştırmaya koyuldum ve bu işlemin “Waterboarding” olduğunu öğrendim. Waterboarding’in 1500’lü yıllara dayandığını öğrendiğimde ise bir daha irkildim. İnsan aklı daima kötülüklere mi çalışacak? Fakat hadi size acı tatlı bir haber vereyim: 2009 yılında Obama yönetimiyle bu işkence türü yasaklandı. Evet, Amerika yapacağı işkencelerde artık Waterboarding kullanamayacak. İnananlar?

Filmden bir şeyler çıkarmak isteyenler tahminen Tobin Frost’un (Denzel) genç CIA ajanına söylediği cümleyi alacaklardır: Everyone bitches everyone.

Aslında gerçekten bu cümle bel kemiğidir filmin. Tüm senaryo bunun üzerine kurulmuş ve oynanmıştır fakat ortada benim için daha önemli olan iki nokta var.

İlk nokta: Tobin’in Matt’e söylediği cümle, “You’ve done a fine job, Son. We’ll take it from here. That’s when you know you’re screwed.”

safe-house-denzel-washington-izle

İşte bu noktada da benim için pek çok şey açığa kavuşuyor. Etrafınıza bir bakın. İnsanların siz bir işi kötü yapmaya başladığınızda ya da sizden şüphelendiğinde söylediği en önemli cümlelerden birisidir bu. En basit örneğinde bile siz yemek yapmaya çalışırken işi daha iyi kıvıracağını zanneden ve sizi egale etmek isteyen kişiler oluyordur. “Tamam tamam, buradan sonrasını ben hallederim.” Sanırım şimdi biraz biraz hatırladınız.

İkinci nokta ise ikinci güvenli evde Matt ile konuşan ve sayko sayko bakan elemanın Matt’e Tobin Frost’tan bir şeyler öğrenip öğrenemediğini sorduğu nokta. “Ondan daha iyi bir öğretmen bulamazsın, seni şimdi kıskandım işte.” diyor. Aslında söyledikleri onun tamamen inanmadığı ve zaman geçirmek adına söylediği şeyler fakat %100 doğru. İnsan beyni olaylardan ve yaşadıklarından nemalanmayı asla bırakmayan bir organ. Daima yeni bir şeyler öğreniyor ve bunları yaşamaya çalışıyor. Karşınızda eski bir CIA ajanı var, yaptığı CIA karşıtı işler yüzünden deli gibi aranan bir adam ve siz de yepyeni toy bir CIA çalışanısınız. Neler olurdu? Zannediyorum ki en ‘adam sen de’lerin bile öğreneceği bir şeyler çıkardı.

Klasik vurdu kırdı, GTA konseptli sokak karmaşaları, cia – fbi – çürük elma üçlüsünü sevenler için Safe House birebir bir film. Konu ve konsept olarak daha önceki filmlerden çok ayrıldığını söylemek imkansız. Yine de izlenebilirliği yüksek.

Safe House Trailer

Lost In Translation / Bir Konuşabilse

19 Perşembe Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

bir konuşabilse, charlotte bob, japonya, lost in translation, scarlett johansson, tokyo


Aslında mesele konuşmak değildir. Evet, mesele aslında konuşarak değil konuşmadan da anlatabilmektir. Film isimlerini çevirirken anlamdan uzaklaşmaya hazır olan arkadaşlarımızın bir oyunu bence Bir Konuşabilse. Film boyunca ortada gerçek bir iletişimsizlik var fakat Lost In Translation’daki anlamı daha doğru verebilecek mutlaka bir isim vardır.

Bob ve Charlotte mutsuzluklarını yanlarında taşıyan ve bu sebepten dolayı uyumakta dahi zorluk çeken iki karakter. Bob 25 senelik evlidir ve onun için her şey artık sadece basit seçimlere evet ya da hayır demekten ibarettir. Charlotte ise 2 sene önce evlenmiş olmasına rağmen evliliğin tüm büyüsünün kaçtığına inanmaktadır hatta eşini tanıyamamaktadır.

Japonya’da bir başlarına kalan bu iki insan Japonya’nın haddinden fazla hızlı yaşantısı ve bir türlü anlayamadıkları dilleri arasında kendilerini yitirirler. Bir Konuşabilse olarak çevrilen filme bu ismi veren tahminen Bob’un reklam için çekim yaptığı sırada yönetmen ile bir türlü anlaşamayışıdır. Fakat ben dil faktörünü geçip bu kayıp olma durumuna göz kırpmak istiyorum.

lost-in-translation-scarlet-johannsonn-izle

İki karakter de kendi ilişkilerinin içinde yok olmuşlardır. İkisinin de yanlarında arkadaşları ya da dostları yoktur.  Yataklarının diğer tarafı boş, akşam yemeklerinde otelin kalabalığının içinde yine de yalnızlardır.  Bob ve Charlotte’un bu mutsuzlukları onları buluşturan nokta olur. İlk defa  birbirlerinin yanında uyumayı başarırlar. Tüm film boyunca hadi artık öpüşün, sevişin, bir şeyler yapın hissine kapılsanız da onların konuşmalarını bile en aza indirgeyerek yaşadıkları daha doyurucu gelir.

Filmi izlerken aklıma gelen küçük bir ayrıntı ise şöyleydi; birbirleri ile hatta etrafındaki kişiler ile konuşamayan bu iki yitik karakterin iç seslerini duyabilseydik belki de daha iyiydi fakat sonrasında tekrar düşündüm de onları anlayamamak, yapacakları hareketleri kestirememek daha doğruydu çünkü onlar da aslında ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Kocaman, rengarenk ve hızlı bir şehrin ortasında iş amaçlı yapılan iki gezinin tam da göbeğinde kalan Charlotte ve Bob otel odası sınırları içinde yeni bir yaşam yaratmayı başardılar. Aslında onların ilişkileri iki sebzenin ya da meyvenin yan yana çürürken üzerlerini kaplayan küf gibiydi. Dağılması kolay fakat iki nesneden de bağımsız bir yaşam formu.

Lost In Translation – Bir Konuşabilse Trailer

Unthinkable / Düşünülemez, Yaşanır

19 Perşembe Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 1 Yorum

Etiketler

ajan brody, düşünülemez, içimizdeki şeytan, matrix, samuel l jackson, trinity, unthinkable


Biliyorum ki içimizde Samuel L. Jackson’ı ölümüne sevenler var. Böyle bir açıklamaya sanırım 10 tane daha aktör ve aktris için yapabilirim. Sinema dünyasında ne yapsa güzel olan, elini attığı işi güzelleştiren adamlar ve kadınlar var. Yerim.

Unthinkable’ı henüz bitirmişken ve hazır dumanı üzerinde tütüyorken yazayım dedim. Amerika’nın dış politikasına inceden inceye değdirme yapan ve bir terörizm olayının üzerine kurulan senaryosu ile ilk başta size sıradan görünebilir. Aslına bakarsanız tüm polisiye filmler her türlü sıradan gelecektir çünkü hatim ettik hepsini.

unthinkable-dusunulemez-izle

Unthinkable’ı bu kadar “Düşünülemez” yapan şey ise Matrix’in Trinity’si Unthinkable’ın Ajan Brody’sinin terörizm eylemini gerçekleştirecek olan Yusuf ile konuşurken söyledikleri:

Çoktan kazandığını göremiyor musun?  Bizlerin, gerçekte nasıl insanlar olduğumuzu kanıtladın.

Tüm film boyunca belki de en çok etkilendiğim nokta buydu. Daima içimizdeki şeytan modunda hareket ettiğim için olabilir. İmkan sağlandığında ve şartlar zorunlu kılınıyor gibi göründüğünde bile insanın içinden çıkan o vahşiyi görmemize neden oluyordu Yusuf. Bir yandan yüz binlerce insan vardı ölecek olan fakat bir yandan da an be an işkencenin soğuk yüzü ile bir olan bir adam.

İşkenceyi haklı kılan hiçbir şeyi şimdiye kadar savunmadım, aksine barış melekliği kıvamında “Neden böyle oluyor canım?” diye düşünenlerdenim fakat film boyunca kendi kendime şu soruyu sordum: Orada H’in yerinde sen olsaydın ne yapardın? Kendini tüm işkence türlerine hazırlamış olan bir adama karşı neyi kullanırdın? Eğitimli bir teröristle karşı karşıya kalsan neleri feda eder, hangi kötü yanlarını safra gibi dışarı atardın?

Böyle filmleri izledikçe kendimi kötü hissediyorum. İşkence edilene karşı hissettiğim müthiş empatinin yerini bazen tiranlık alabiliyor. İnsan kendinden ve yapabileceklerinden işte bu yüzden daima korkmalı.

Unthinkable Trailer

Le Concert / Bana Göre “O Konser”

18 Çarşamba Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 1 Yorum

Etiketler

çaykovski, öznur doğan, bolchoi, klasik müzik, le concert, maestro ne işe yarar, mr nobody, o konser, orkestrayı yöneten adam kimdir, paris, pariste son konser, tool, İstanbul


İzleme listemde bulunup da uzunca süre beklettiğim filmler oluyor. Her seferinde yeni bir mazeret bulup izlememezlik yapmak gibi problemlerim var. Aynı şey kitaplarda da olmuyor değil. Bu belki de bende kronik bir durum.

Akşam yatmadan önce huzurlu bir şeyler izleyip, biraz da kitap okuyup iyi bir uyku çekmek istiyordum. Sürekli gözüme çarpan fakat açıp da altyazı bulmaya üşendiğim filmi açtım. Le Concert. Türkçeye Paris’te Son Konser olarak çevrilmiş film. Bana kalırsa daha o filmin Türkçe adı O Konser olmalıydı. Anlatacağım.

Kısa filmlerden çok hoşlanırım. Upuzun fakat müthiş filmler de izlemişliğim vardır. Yine de kısa filmler 1-0 önde başlar benim için. Le Concert izleme listemdeki diğer filmlere göre daha kısaydı. İyi ki öyleymiş. Maestroluğu elinden alınmış bir adam 30 sene sonra binbir katakulli ile maestroluğunu geri almaya uğraşır. Kadroyu tekrar kurup Paris’te Bolchoi olarak konser vereceklerdir. Bu olayın etrafında gelişen ve insana yeniden klasik müzik dinleme ihtiyacı hissettiren film benim için üst raflara yükseldi hemencik.

le-concert-izle

Çaykovski’yi aklında yüz binlerce kez çalmış olan maestromuz bir deliliğe ulaşmak ister ve deliliğe ulaşmasına yardım edebilecek en önemli kişi de -spoiler içerir- kendisi ile aynı deliliğe yükselebilmiş arkadaşının kızıdır çünkü bu kız annesi kadar kemanda iyi, hisli ve kabiliyetlidir.

Filmin son sahnesine kadar sürekli olarak bir aksilik peşinde koştum. Sanki o son konser hiç olmayacakmış gibi, rezalet bir gösteri sunacaklarmış gibi. Bir yandan da içim “Ama o zaman film hiç güzel olmaz ki” minvalinde ekolar yapıyordu.

Sonuç çok güzel oldu, yaklaşık 7 dakikalık bir Çaykovski dinleme şansı bulduk, hem de oldukça güzelinden. Bir dönem klasik müziğe sarıp da bir sürü eser dinleyen ben hemen ardından Çaykovski dinleme ihtiyacı duydum. Keşke o sardığım dönemde daha çok içine girebilseymişim dedim müziğin. Daha çok araştırsaymışım ve küçük çapta, kendi çapımda, kendi boyumda bir minnak guru olabilseymişim.

Olamıyor insan. İşe tembellik girdiğinde her şey yarım kalıyor.

O Konser, son bir haftadır Mr.Nobody’den sonra izlediğim en iyi ikinci film oldu.

Benim için bir O Konser olacaksa ayrıca, Tool’un İstanbul’a gelip konser verdiği gündür. Peki sizin O Konser’iniz hangisi olabilir? Ya da hangisidir? 🙂

Le Concert Trailer

Mr. Nobody / Bay Hiçkimse C) Hepsi

16 Pazartesi Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, bay hiçkimsi, butterfly effect, diana kruger, jared leto, kaos teoremi, kuantum fiziği, maroia, münir göle, mr nobody, oznurdogan.com, tezer özlü


Film izlemek ve kitap okumak dönemsel aktiviteler halinde yer alır hayatımda. Bir dönem yüklü miktarda kitap okur, gözlerim kızarana ve sulanana kadar sayfaları kapatman. Bir dönem ise art arda 5 filme kadar çıkabilirim.

İş hayatıma yaklaşık 3-4 haftalık ara verdiğim bu dönemde tabii ki de boş bırakamazdım kendimi. Hemen Tezer Özlü’yü bitirip yeni bir Münir Göle kitabına başladım. Bir yandan da yeni filmler indirmeye koyulacaktım ki zevkine güvendiğim, şimdiye kadar bana tavsiye ettiği hiçbir filmde yanılmayan arkadaşım Mr.Nobody’i tavsiye etti. “İlk on dakikası çok karışık gelebilir.” gibi küçük çapta bir itlik yaptıktan sonra filmi izlemeye başladık.

İlk başta gerçekten sersemletici bir etkisi vardı. Bilimsel açıklamalar ile başlayıp durmadan ölen, yaşayan, küçülen ve büyüyen bir adam. Kimse “Benim aklım karışmamıştı ki!” demesin. Yemezler. Sevgili beyinciğimin hızla çalıştığını hissediyordum. Sürekli yeni sorular sorarak. Fakat sonra sorgulamayı bıraktım. Ne zaman çok fazla düşünürsem o kadar konudan uzaklaştığımı hatırladım. İzlemeye koyuldum. Uzun zamandır film izlemediğim için bir özlem duygusu ile takip ettim.

Mr.Nobody her ihtimalde yaşayabilen fakat  aslında yaşamayan bir adam. Hiçkimse, çünkü herkes. Film tamamen bu minvalde ilerlerken ve yüz binler olasılığı siz kendiniz de göz önünden geçirmeye başladığınızda zaten film amacına ulaşmış oluyor. En ufak bir hareketin bile yüzlerce nesneyi ya da olayı etkileyebildiğini düşünürsek (Butterfly effect) ve benim sınırlı aklımın bir süre sonra amele olduğu kuantum fiziği gibi olaylara gelirsek karşımıza bir kelime çıkıyor: ihtimaller.

Hangi ihtimali yaşamak istediğinize siz karar verirsiniz ya da karar vermeyerek bir karar vermiş olursunuz. 9 yaşındaki bir çocuğun ihtimaller denizinde 118 yaşına kadar yaşamak da varken 34 yaşında bir araba kazasında ölmek de var. Eğer mümkün kılınabilirse -ki şu anda olmadığını da iddia edemeyiz- aynı anda birden fazla ihtimalde yaşıyor da olabiliriz.

Geçmişi hatırlayabilirsiniz fakat geleceği hatırlayamazsınız tezi de bu yolla çürümüş olabilir. Gelecekten dönüp de kendine bir mesaj bırakmak bile mümkün. Kendi ihtimallerimizi baştan yazabilir, belki de ölümsüz olabiliriz!

mr-nobody-bay-hickimse-izle

Mr.Nobody bittiğinde aklımda birden fazla düşünce vardı. Birincisi filmin duygusal ve romantik yanı. Seçenek ne olursa olsun en doğru aşkı yüzlerce farklı şekilde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu hemen merak ettim. Şu anda neler yaşardım ki acaba? Hangi ihtimaller üzerine tasarlayabilirdim hayatımı?

İkincisi tabii ki de hayatımdaki tercih boyutu. Acaba en ufak bir hareketim hayatımda kimleri yok etti, kimleri ekledi, benim dışımda kaç kişiyi etkiledi? Örneğin bir alışveriş merkezinde son bedenini ben aldığım için bir eteğin, bir başka kişi nelere katlanmaz zorunda kaldı? Ah bu ben.

Filmin görselliği ve müzikleri de bir o kadar doyurucuydu. Sahnelerin gerçekçiliği, müziklerin akıp gidişi, renklerin canlılığı ve o minnak veletlerin güzelliği! Ölesiye güzel çocukları nasıl buldunuz ve Unutuş Melekleri’nin dudağımızın üzerine bıraktığı unutuş çizgisini nasıl hayal edebildiniz? Sorular sorarken yoruluyorum…

Mr.Nobody, son 20 dakikası ile hayatın şeridini gözlerimizin önünden geçirebilecek kapasiteye sahip bir film. İzleyiniz, izletiniz.

Birkaç küçük alıntı:

Young journalist: Everything you say is contradictory. You can’t have been in one place and another at the same time. Of all those lives, which one is the right one?
Nemo Nobody aged 118: Each of these lives is the right one! Every path is the right path. Everything could have been anything else and it would have just as much meaning.

——

Nemo Nobody aged 118: It should be written on every schoolroom blackboard: life is a playground or nothing.

Mr. Nobody – Bay Hiçkimse Trailer

Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...