• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Category Archives: Filmler, sinema, film inceleme

My Life In Ruins / Geia Sou!

17 Çarşamba Eki 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

akropolis, atina, georgia, my life in ruins, ouzo, sirtaki, three sisters, tur, yunan gelenekleri yeni delhi, yunanistan


Yunan ezgilerini benim gibi seviyorsanız My Life in Ruins tam size göre. Basit filmleri böyle çıtır çerezlik olarak arada götürmek gerçekten güzel oluyor. Bu filmden bir tanesi ile nasıl karşılaştığım hakkında pek bilgim olmasa da indirmiş bulunmuşum. Madem indirdim o zaman izlemiş de bulunayım diyerek açtım filmi. Sevimli bir tur rehberimiz var elimizde. İdealist olmaya çalışıyor fakat eline yüzüne bulaştırıyor gibi her şeyi. Ortalamanın altında turistleri gezdirmeye çalışıyor ve en iyi turistleri kaptırdığı için hep mızmızlanıyor. Tabii turistler de bu ablamızdan şikayetçiler çok fazla tarih marih biliyor diye.

Emekli olduktan sonra dünyayı gezmeye karar veren fakat amaçsızca takılanlar, karısı ile sürekli kavga eden ve zorba çocuklara sahip olanlar, hiç konuşmayan otobüs şoförleri ve daha fazlası. Hepsi bu turda yer alıyor. Yunanistan’ın farklı yerlerini de görmüş oluyorsunuz bu sayede. Gidilecek görülecek yerleri küçük küçük not almanız mümkün. Ee sonuçta tanrıların ülkesi Yunanistan. Tabii ki gezilecek görülecek çok yer var.

my-life-in-ruins-atina-izle

Film hem bir yunan yaşamı paradisi hem de küçük bir aşk hikayesi. Yunanlıların hani o sürekli bahsettiğimiz siestaları (öğlen uykuları), erkenden kapanan dükkanları ve kahveye düşkünlükleri alaya alınıyo filmde. En önemli anlarda bile bir tembellik bir keyif peşinde olan Yunanlıları en iyi açıklayan söz sanıyorum tüm film boyunca şu oluyor:

Georgia: You must think I’m crazy.
Poupi Kakas: Yes. 
Georgia: Fair enough. Why would not tell me?
Poupi Kakas: I thought you needed to talk. I have three sisters, so talk.
Georgia: Do you ever question what you’re doing with your life?
Poupi Kakas: No. 
Georgia: What? 
Poupi Kakas: Talk more about the no sex. 
Georgia: I’m good. Thanks.
Poupi Kakas: You don’t question? Come on. Greece is the land of philosophers. 
Georgia: Yes, but that is their job. 
Poupi Kakas: My job is to drive the bus. You know it pays better. 
Georgia: Come on. You don’t have a life plan?
Poupi Kakas: How do you plan life? 
Georgia: What? 
Poupi Kakas: Come on, we’ll get some coffee and you can talk. 
Georgia: What? We’re working.
Poupi Kakas: Everyone should take the time for a coffee. 
Georgia: That is the typical Greek mentality.

Yunan vatandaşı ve anne tarafından tatlı bir Yunan göçmenliği söz konusu iken benim de bu filmden zevk almamam imkansızdı. Memleket meselesi işte, farklı geliyor adama. Her yaz ya da fırsat buldukça Yunanistan’a kaçı kaçıveren bir insan olduğum için en az sizler kadar ben de muzdaribim bu tembellikten. Normal şartlar altında İstanbul’da öğle saatlerinde uykunun esamesi okunmuyorken orada bir garip şekilde uykunuz geliyor. Hava temiz, deniz tertemiz. Bahçeden kopardığım domatesler ile beslenmekten midir nedir, sakinlik ve ruhsal bir rahatlama çöküyor üstüme.

Filmde bir diğer tatlı nokta ise birbirinden farklı turist tipleri. Her tip neredeyse her tatilde karşımıza çıkması mümkün insanlar. Biliyorsunuz ki en iyi arkadaşlarınızı tatilde daha iyi tanıyabileceğinizi dair söylentiler de var. Tatil insanı tamamen değiştiren, kendine döndüren ve bu yüzden daha çıplak kaldığı bir dönem oluyor. Alışkanlıkların, yemek yeme tarzın ve hatta konuşman bile değişiyor, daha önce fark edilmemiş boyutlar alıyor.

My Life in Ruins her hayatın parçalı bulutlu olduğunu ama sonunda güneş açması gerektiğini hatırlatmaya çalışan bir film. Tatlı tatlı sirtaki çalar arkadan, güneş üzerinize doğar ya da karşınızda batar. Atina ve tüm Yunanistan şehirleri sizinle yaşamayı, nefes almayı bekler. Bulunduğunuz konum ne olursa olsun küçük bir hırsızlıkta, anlaşılmayan kazada ya da kızgın boğalıkta bir tatlılık vardır.

Keyif pezevenkliği diye bir şey vardır ya, yunanlarda işte o tam olarak kefi’dir. Keyif’e ne kadar da yakın değil mi? Eğer sizin bir kefiniz yoksa bir Yunanlının gözünde %60 hastalıklısınızdır. Üzülür sizin için ve hemen harekete geçer. Bir bardak Ouzo, bir dilim karpuz.

Maria: [after Georgia leaves] That girl. That girl has no kefi, What Greek does not have spirit, eh? 
Nico: Maybe she’s half Greek. 
Maria: This was supposed to be temporary while she looked for some big-shot teaching job. And now no one will hire her and I am stuck with her. 
Nico: Hey, if I make her quit, can I have a raise? 

Ve tabii filmden de anlayacağımız üzere: seks şart. 😀

My Life In Ruins Trailer

Matchstick Men / Ava Giden Avlanır

15 Pazartesi Eki 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 2 Yorum

Etiketler

angela, frank, matchstick men, nicolas cage, nicolas cage filmleri, roy


En bilinen atasözlerinden birisidir “Ava giden avlanır.”. Sanıyorum insanlar birbirinin ardından kuyu kazmasın diye pompalana pompalana kullanılmış bir atasözü. Neler yok ki içinde, Karma var, İslam var, Hristiyanlık var. Var oğlu var. İyilik kötülük de var. Madem diyor kötülük yapmaya yetleniyorsun, o zaman açık olacaksın sana gelmesine de. What goes around, comes around.

Roy dolandırıcılık ile yaşayan ve acayip de tatlı paralar kıran bir adam. Arkadaşı ile birlikte yaşlı insanları bir güzel dolandırıp paralarına konuyorlar. Modern zaman hırsızlığı da diyebiliriz fakat bu Roy denen adamın garip takıntıları var. Batıl inançları oldukça yüksek bir adam. Kapıyı üç kere açıp üç kere kapatıyor, yerleri ölümüne temizliyor, sağlıklı besleniyor ve daima düzgün giyiniyor. Hayatının bir noktasına bomba gibi düşen kızı ile yaşamaya başladığında her şey değişmiş oluyor. İnsanın kendi kendine bulunduğu telkinlerin bir süre sonra işe yaramaz olduğunu, hastalıklar ve tak tak takıntılar şeklinde nüksedebilecek yüzlerce şey olduğunu görüyoruz. Aslında yaşanılan hayata tamamen ters görünse de beklenilmeyen bir anda gelen herhangi bir şey bizi takıntılarımızdan uzaklaştırarak iyileştirebiliyor.

machstick-men-nicholas-cage-angela-izle

Roy’un hayatına giren Angela da öyle. İsmi Angela fakat kendisi oldukça şirret bir küçük kız. Küçük olduğunu düşünüyor, onu tamamen öyle yargılıyoruz. Sinirleniyor, ağlıyor, heyecanlanıyor, dondurmadan vazgeçmiyor ve babasına öğüt bile verebiliyor. Angela ismi ile müsemma değil. Tabii şeytanın da bir melek olduğunu düşünürsek sorun teşkil eden bir şey yok.

Ağır spoiler geliyor. Filmin sonuna doğru her şey açığa kavuştuğunda ve Roy baştan sona kadar dolandırıldığını gördüğünde hissettiği şey büyük bir boşluk oluyor. Çok da ayıla bayıla içinde bulunmadığı hırsızlık yaşantısından uzaklaşmak için bir sebep gibi görüyor. Belki de melek Angela’nın ona gönderdiği bir mesaj bu tamamen temizlenmesi için. Roy’un hissettiği en büyük eksiklik tabii ki kızının gerçek kızı olmadığını öğrenişi oluyor. Kısa sürede hayatımıza girip her şeyi değiştiren, bize kendini sevdirten ve adına bir sürü şey yaptırtan insanların aniden çekip gidişini hatırlatıyor bu bana. Belki de onlar bizleri bırakırken bu kadar büyük maddi hasarlara neden olmuyor ama varlıklarını öyle bir kabul ediyoruz ki yalanlar devam etsin ve o bizle kalsın istiyoruz.

Babasının yanında dolandırıcılığı öğrenmeye çalışan kızın nasıl dolandırıcı olduğunu ve dolandırmayı öğreten adamın nasıl dolandırılabildiğini gözlerimizle görüyoruz. İçimiz de rahatlıyor tabii ki. Böbürlenme beyim, senden büyük Allah var. Yaaa. Tabii. Sonra sen halı satarsın, karşılaşırsın, her şey ortaya çıkmıştır, fakirsindir ama gururlusundur. Evet kazık yemenin de bir mağruriyeti vardır. Ne olursa olsun trip atma hakkına sahipsindir. Angela – küçük melek küçük şeytan, kadınlığını ve kızlığını kullanan akıllı bir varlık.

Bu filmi izlediğimde yüzümde bir gülümseme oluyor. Nicholas Cage’in takıntılı adam rolüne cuk oturuşuna sırıtıyorum. Sanki normalde de kapıları “1*2*3” diye açıyormuş gibi.

“Angela: Bullshit! 
Roy: No bullshit. And watch your mouth at the table… 
Angela: You’re a con man? 
Roy: Con artist. Flim flam man, matchstick man, loser. Whatever. Take your pick. 
Angela: And that guy Frank? 
Roy: He’s my partner. My protege… 
Angela: Teach me something… 
Roy: You’re funny. 
Angela: Teach me something! A con. 
Roy: I’m not teaching you anything… 
Angela: Why not? 
Roy: Because your far too bright and innocent and beautiful and I’m not going to screw that up like everything else. 
Angela: You really think that? That I’m beautiful? 
Roy: No. 
Angela: Well then why won’t you. Because crime doesn’t pay? 
Roy: No it does. It does. Just not very well. 
Angela: Well you seem to be doing alright by it. 
Roy: I’m not. Believe me. It’s no fun doing what I do. A lot of times it’s stealing from people who don’t deserve it. Old people. Fat people. Lonely. A lot of times I feel sick about it. 
Angela: Well then why do you do it? “

Matchstick Men – Üçkağıtçılar Trailer

Kalifornia / Deliliğin Kol Gezdiği Yerler

12 Cuma Eki 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

adele, brad pitt, carrie, journey motive, juliette lewis, kalifornia, yolculuk motifi


Juliette Lewis, miniciksin ama çok güzelsin! Bu kadının çirkin güzelliğinin hastasıyım. Natural Born Killer’da da bu yüzden sevmiştim onu. Hafif sapkın tipi ve bu tipine tezat minicik ağzı ve gözleri ile Juliette en beklemediğim rollerin kadını. Kalifornia aslına bakarsanız beklemediğim sertlikte geçen bir film oldu. Brad Pitt var madem, çıtır çerezlik film izlerim diye düşünmüştüm. Brad Pitt’e karşı garip bir düşüncem var henüz karar veremediğim. Fakat iş Juliette’ye gelinde değişiklik olmaması imkansız.

İki cahil aşık, iki eğitim görmüş aşık ile Kalifornia yollarına çıkarlar ve olaylar başlar. Birazcık Last Station gibi olsa da iki kadının ve iki adamın ortak noktaları, birbirlerinden ayıran özellikler ve iç dünyada yaşayan duygular ile oldukça dolu bir film. Bir de geriliyor insan. Başrol karakteri ölsün istiyorsunuz. Elinizden gelse bağıracaksınız yani o derece.

Early Grace cahil cühelanın önde gideni bir de asabi. Aynı zamanda sabıkası var ve durmadan adam öldürüyor. Bu kaba saba adamın minnoş da bir sevgilisi var. Adele Corners. Adele  Early’i çok seviyor fakat Early’nin kanında ayılık olduğu için kızı arada dövüyor, hırpalıyor. Küçük kızımız da durumu “Yaramazlık yapmadığım zaman beni cezalandırmıyor.” diye açıklıyor.

kalifornia-brad-pitt-izle

Kemikleriniz gıcırdıyor, yolculuğa çıkan 4 birbirinden farklı tipten 3’ünün evrimine tanık oluyoruz. İlk olarak Adele körce seviyor Early’i fakat gözleri ile gördüğü, yaşadığı şiddetten sonra fikrinde değişimler olmaya başlıyor. Tabii ki ondan nefret ettiğini söyleyemeyiz falan bu çıktıkları yolculuk yani durmadan söylediğimiz journey motive onları değiştiriyor.

Bir değişen kişi ise Brian. En başta naif ve aşık bir şekilde takılan Brian filmin sonuna doğru bir insanı öldürebilecek olduğunun farkına varıyor, gücü hissediyor. Silahı eline aldığında hissettiği garip erkeklik duygusu ile övünebiliyor. Bu genel olarak içimizde bulunan vahşet eğilime örnek bana kalırsa. Bir anda öldürüyor olabilmenin tadını almak, bir canlının hayatını elinde bulundurmak garip bir şekilde haz verici geliyor. Kendi ile çatışmaya devam ediyor tabii ki insan. Yaşadığı ve öğretildiği hayattan uzaklaşmak kolay değil. Spoiler dolu bir şeyler söylemek isterdim fakat söylemiyorum efendim.

Değişimin son halkası Carrie. Carrie nobran ve kibirli bir kız. Daha doğrusu zengince bir hatun. Zevk sahibi. Güzel ve bakımlı. Adele ile karşılaştıklarında onları bir paçavra olarak görüyor fakat zamanla o da Adele’e değer verir hale geliyor. Hatta onun saçlarını bile kesiyor. Carrie’nin en büyük değişimi önyargılarının kırılıyor olması. Early’e karşı duyduğu nefretin de daima artması.

Kalifornia garip deneyimlerin filmi. Brad Pitt’ten beklemediğiniz bir pisliğin filmi. İzleyiniz.

Kalifornia Trailer

Jackass’ten Vazgeçemeyenler Kimler?

08 Pazartesi Eki 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

bam margera, brandon dicamillo, chris pontius, dave england, ehren mcghehey, jackass, jackass mtv, johnny knoxville, preston lacy, ryan dunn, steve-o, the movie, wee man


Kış günlerinde içinizi ısıtan, sizi bağırta bağırta güldürten Jackass. Biz ondan 2012 senesi boyunca vazgeçemedik. Her bir bölümü ayrı bir zevkle izledik. Bira, çerez, okey taşları, mangal, kömür, sosis ve fazlası. Koca kışı bu adamlarla birlikte geçirdik. Kah bacak aramıza tekme yemiş gibi büzüldük, kah midemiz bulandı, kah çenemize gülmekten ağrılar girdi. Jackass sen çok yaşa.

Peki nereden geliyor bu Jackass’çi abiler? Jackass 2000 yılında MTV’de yayınlamaya başlayan bir program aslında. Kökeni ise daha önce birkaç genco tarafından hazırlanmış Big Brother Magazine. 1999’da Johnny Knoxville “hadi bakalım ne kadar dayanıklıyız, bir deneyelim bu götleri” diyerek planı ortaya sürüyor. Birkaç yere yolladığı bu fikir geri çevrilse de yine Big Brother Magazine’in kurucusu Jeff’ten “approved” yanıtı geliyor. Wee-Man ve ardından Steve-O’nun da katılımı ile başlamış oluyor Jackass hikayesi.

10 adam olarak koca bir Jackass grubu oluyorlar. Sırasıyla: Johnny Knoxville, Bam Margera, Chris Pontius, Steve-O, Ryan Dunn, Jason Wee-Man Acuna, Preston Lacy, Dave England, Ehren McGhehey, Brandon DiCamillo. Kendi limitlerini, acı eşiklerini, mide öz sıvılarını denemek isteyen bu adamlar işin içine sadece kendilerini değil anne babalarını, arkadaşlarını ve çekim ekibini de katıyorlar. Bir bakıyorsunuz Bam’in annesine ölüm korkusu yaşatan koca timsah şakası bir bakıyorsunuz elde saç traşı makinesi ile onu bunu kelleyen Johnny.

jackass-izle

Şimdi ben bu kadar ballandıra ballandıra anlattıktan sonra içinizden diyenler olmuştur: Bunlar gerizekalı, bunlarla eğlenenler de gerizekalı. Ya da şu şekilde: Bunların hepsi çok zararlı şeyler. Nasıl yapıyor bu insanlar bunları kendine? İşin birkaç boyut öteye götürüp Jackass’i tamamen sapkınlık olarak gösteren hatta Ryan’ın ölümüne hiç üzülmedik diye en yakın arkadaşı Steve-O’ya laf sokabilen spikerler de var. Evet, böyle insan küspeleri söz konusu. Fakat her bir filmin başında ve sonunda ve ortasında daima aynı şey söyleniyor, siz siz olun bunları denemeyin. Denersiniz bizim kadar şanslı olmayabilirsiniz. Evet, bu adamlar işlerini bilen adamlar ve ona göre hareket ediyorlar. Yaptıkları işin şov kısmının altında bir profesyonellik yatmadığını kimse söyleyemez. Nasıl ki parkur yapan sporcular nasıl düşmeleri gerektiklerini biliyorsa onlar da nasıl yaralanmaları gerektiğini biliyorlar. Yani golf arabası ile ben takla atsam kesinlikle boynumu kırmış ölmüştüm. Adamlar ölmüyor. Bilin bakalım neden? Ayrıca bu deli adamların çok boş insanlar olduklarını düşünmek de yersiz.

Johnny Knoxville’in künyesi tam olarak şöyle: aktör, yazar, komedyen, 96 ve 2011 doğumlu iki kızı, 2009 doğumlu bir oğlu var.

Bam Margera: profesyonel kaykaycı, aktör. Mayıs 2012’de çok sağlam bir sakatlanma geçirdi.

Chris Pontius: Aktör, vejeteryan ve Steve-O ile Wildboyz adlı bir programları mevcut.

Steve-O: Komedyen, aktör, Kanada – Brezilya – Uganda gibi ülkelerde yaşamışlığı var.

Ryan Dunn: Aktör, prodüktör, elim bir kazada hayatını kaybetti. 😦

Birkaç işi bir arada yapabilen adamlardır bu adamlar. Dave England örneğin, profesyonel buz kayağı yapmaktadır.

MTV’de yayınlanan bölümlerden sonra film hayatlarına başlama ateşini verirler. İlk film Jackass: The Movie’dir. 5 milyon dolar bütçe ile yapılan film sadece Amerika’da 60 milyon dolarlık bir hasılata kavuşmuştur. Çıktığı ilk haftadan itibaren uzunca bir süre birinci sırada kalmıştır.

Jackass: Number Two, 2006 yılında yayınlanan film 30 milyon dolarlık hasılat yaptı. Filmlerin içerik ayrıntılarına birazdan değineceğim. Şimdilik teknik bilgiler ile devam ediyorum.

Jackass 3-D ve 3.5, Ekim 2010’da yayınlanan 3D 30 milyon dolarlık hasılata ulaştı. Ardından 3.5’un gelmemesi imkansızdı. 2011 Haziran’da da beklenilen 3.5’a kavuşmuş olduk.

Şimdi gelelim herkesin söylendiği fakat bu adamların yaptığı eğlenceli şeylere:

Panda kıyafetleri giyip Tokyo sokaklarında mağazalara dalmak,

Penislerine ip bağlayıp havai fişek patlatmak,

Üzerine işedikleri karı yemek ve kusmak,

İçi dışkı dolu bir kabin ile yükseklere atlamak,

Popolarına et tutturup timsahların olduğu bir göle girmek,

Arazi aracının içinde birbirine dövme yapmaya çalışmak,

Fare kapanlarının olduğu odada çıplak ve yatarak gezmek,

Renkli toplar üzerinde sörf yapmak,

Eve timsah sokmak,

Arabanın içinde havaifişek patlatmak,

Burnuna wasabi çekmek,

Gözüne sülük tutmak,

Kickbox şampiyonu kadın ile dövüşmek,

Boks şampiyonu adam ile mağaza içinde dövüşmek,

Ve daha niceleri.

Evet, böyle yazınca gerçekten sevimsiz ve eğlencesiz geliyor fakat Jackass’i sevenler ve izlemiş olanlar bu yazdıklarımı hatırladıklarında it gibi güleceklerdir. Sevgiler.

Jackass 1 Trailer

Inception / Başlangıc / Ve Diğer Tüm Ceptionlar

07 Pazar Eki 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 2 Yorum

Etiketler

ariadne, black swan, edith piaf, film inceleme, inception, leonardo di caprio, mal, minatour, theseus


-Inception’ı izledin mi?

+ Hayır.

-Inception’ı izledin mi?

+ Hayır?

-Inception’ı izledin mi?

+ Hayır!

-Inception’ı izledin mi?

+ Hayır!!!

Evet, bu konuşmadaki hayırcı abla ben oluyorum. İzlemiyorum sizin Inception’ınızı ulan diye gaza gelmişliğim söz konusu. Bunun nedeni ise Black Swan’a yapılan muhabbetin aynısının Inception’a yapılıyor olmasıydı. Sağa dönüyorum spoiler, sola dönüyorum karakter analizi, arkama dönüyorum filmin sonu ile ilgili yorumlar ve önümde daima bık bık bık boş konuşan insanlar. Biraz sükut ey insanlık.

Inception’ı izlemeye 1 sene sonra karar veriyorum. Herkesin önünde Inception konusunu kapatıp o dönemlerde Alfred filmlerine dalmış durumdayım. Vertigo, Rear Window gibi filmler ile bu güzel abimiz neler yapmış diye ilgileniyorum. Inception hakkında söylenen şeyleri kulak ardı ediyorum. Aslına bakarsanız filmin sonunu boş boğaz birisinden duyduğum için de sinirlenip duruyorum.

Vakit geldi çattı. Eski filmlerden çok yeni çıkan filmleri izlemeyi sevdiğim için yeni bir heyecan ile başladım Inception’ı izlemeye. Sistem olarak oldukça akıllıca bir oluşum Inception. Sizin aklınıza bir fikir ekilmesi için uzun süren çalışmalar oluyor ve sonucunda siz düşündüğünüz şeyi gerçekleştiriyor olduğunuzu düşünürken sizin için düşünülmüş sonu yaşıyorsunuz. Evet, anlatım itibari ile oldukça karışık gibi geliyor yine de izlemeye başladığınızda “katman”larda yaşamaya başlıyorsunuz.

Oh dedim, bu ne güzel film. Bir hızla filmi izliyorum. Kurulan ve inşa edilen her yeni nokta, rüyalarda buluşuruz edası ve uzun çalışmalar. İşin içinde Hollywood’un olmazsa olmazı aşk. Inception dahiyanece yazılmış bir hikayenin sinemaya yansıması aslında. Sevmeyenlerin hangi sebeplerden dolayı sevmediklerini dinlemeye ve bu konuda tartışmaya girmeye hazırım. Aslına bakarsanız Inception sırf dünya çapında her fiilin ya da ismin sonuna eklenmek kaydı ile yepyeni bir kelime oluşturabildi ya, işte o yüzden bile sevebilirim onu. “x içinde x” yerini tamamen yeni bir kelime almış oldu bu yüzden: xception. Aslında edebiyat dünyasında en sık kullanılan parçalardan bir tanesi: metafiction. Inception’ın da başlangıç noktası tam da burası.

Filmin kadrosu ağız dolusu güzel adam ve kadınla dolu. Başarısının bir diğer sebebi de bana kalırsa bu. Rolleri için doğru seçilmiş adamlar daima daha iyi işler başaracaklardır. Leonardo’nun da şimdiye kadar beni hiç hayal kırıklığına uğratmadığını düşünürsek Inception’da da başarısız olmaması çok normal kalıyor.

INCEPTION

The Dark Knight’ın yönetmeni canımız kanımız ağabeyimiz Christopher Nolan hiçbir şekilde paradan ve görsellikten kaçmamış film için. Efektler ile dolu, patlamalar, karanlıklar ve aydınlıklar ile dolu bir film. Özellikle Bluray izlediğinizde her bir kıvılcımı bile seçebiliyorsunuz. Peki neden? Hepsi planlanmış durumdadır çünkü. Filmde aynı zamanda mitolojik göndermeler, günlük yaşantımızdaki durumlara bakış atmalar, şarkılara yer vermeler vardır. Edith Piaf’ın az ekmeği yenmemiştir filmde. Size birkaç özel ayrıntı vereyim isterseniz:

-Filmi üç boyutlu çekmeyi tavsiye eden Warner Bros yetkililerini Christopher Nolan Inception’ı yaşama zevkini azaltacağını düşünerek reddetmiştir.

– Edith Piaf’ın “Non, je ne regrette rien” şarkısı ana tema olarak kullanılmıştır filmde. Filmin başındaki trambolin sahnesinde şarkının başlangıcına göre bir hızlandırılma ve yavaşlatma efekti kullanılmıştır.

– Ariadne Yunan mitolojisinde Theseus’a labirentten çıkması için yardım eden prensestir.

– Marion Cotillard’ın filmdeki ismi olan Malorie ve kısaltılmışı Mal, “malheur” kelimesinden gelmektedir. Mutsuz anlamına gelen bu kelime isim karakter ilişkini yansıtır.

– 2:28’den geriye sayımda aslında yine Edith Piaf’ın şarkısı ile doğrudan bir bağlantı vardır. Kaydedilmiş editionında şarkı bu uzunluktadır.

– Filmin ismi filmin başında 1 kez geçmektedir ama film sonunda üç defa geçer. Credits bölümünde en başta, oyunculardan sonra ve en sonda. Sanıyorum bu da bir başka Inception oluyor.

Sanıyorum bu kadar alt bilgi yeter. Gelelim film boyunca akla kısa süreli karıncalanma getiren konuşmalara:

“Cobb: Never recreate from your memory. Always imagine new places! “

Çünkü geçmişi peşinizden atamadığınız sürece daima gölgede kalacaksınızdır. Beynin derinliklerinde, uykunun ve rüyanın tam ortasında eğer bir gölge olursa bu artık rüya değil kabustur.

“Cobb: You’re asking me for Inception. I hope you do understand the gravity of that request. “

Çünkü rüyalarda her şey yok edilebilir, üzeri örtülebilir, katlanabilir ve bükülebilir. Sonuna kadar gitme, kaldığınız yerden devam etme hakkına sahipsinizdir. Yerçekimi zorunlu değildir.

“Mal: I’ll tell you a riddle. You’re waiting for a train, a train that will take you far away. You know where you hope this train will take you, but you don’t know for sure. But it doesn’t matter. How can it not matter to you where that train will take you? “

Ve daha çalıp çırpıp buraya koymak istediğim sözler. Spoilerı ise sona sakladım:

Film boyunca hangi anların rüya hangi anların gerçek olduğunu anlamak görece olarak kolay fakat son sahnede insan gerçek olduğuna inanmak istiyor yaşananların. Bunu anlamanın en kolay yolu rüyalarda yüzüğü ile gezinen Cobb’un gerçekte yüzüğü yoktur. Sonunu siz bulun! 🙂

Inception – Başlangıç – Trailer

I’m Not There / Bir Garip Adam Filmi / Bob, Sen Misin?

03 Çarşamba Eki 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

andy warhol, bob dylan, cate blanchett, christian bale, cup of coffee, heath ledger, i'm not there


Anlatacak ve yaşayacak çok şeyiniz varsa kaç kişi sizin yerinize  geçebilirdi? Hem de her seferinde farklı bir yanınızı gösterecek şekilde. I’m Not There psikolojik bölünmeler ve farklı hikayeleri ele alış açısından tadı damakta bırakan filmlerden bir tanesi. Filmi sever Bob Dylan’ı sevmezsiniz. O da olur. Bob’ı sever, filmden haz etmezsiniz. Hmm. Zor biraz.

Efsaneler kadrosunda yer almayan yok neredeyse. Christian Bale ve Heath Ledger başı çekiyor. Bu güzel adamlar pek çok gencin olmaya çalıştığı adamı canlandırıyorlar.

Nedir Bob Dylan? Yenilir mi içilir mi? Bob Dylan gençlere başını aşağı eğerek sigarayı yakmayı öğretmiş bir adamdır belki de. Birden fazla enstrüman çalmanın tadını zerk etmiştir damarlarına. Küçücük görünüp kocaman işler yapılabileceğini göstermiştir. Hem de hastalıklı hastalıklı gezinirken etraftakilerin daha hastalıklı olabileceğini ortaya çıkarmış bir adamdır.

i-m-not-there-bob-dylan-izle

Son iki senedir etrafıma baktığımda küçük Dylan’lar görüyorum. Alternatif müziklere kayanlar, amatör gruplar kuranlar, toplumdan sıyrılıp iki tık üste çıkmak isteyenler Bob Dylan’ı dinleyip anlamaya çalışıyor. One Mor Cup of Coffee’sinden başka bir şarkısını sonuna kadar bilmeyen birisi olarak Bob’ı takdir etmekle birlikte müthiş bir bağ ile sevdiğimi söyleyemem. Yine de sanatçıların yaşadıkları hayatlar, pek çok kişiye ilham olması açısından ayrıca müzik dünyasından önemli bir yeri olmasından sebep filmi izleyip üzerine bir de oturdum düşündüm.

Tüm erkek oyuncuları geçerek söylüyorum, sırf Cate Blanchett’ın o donuk tavırları için bile tav olunabilir bu filme. Aynı zamanda 6 karakterden bir tanesini kendinize yakın hissedebileceğiniz için de izleyebilirsiniz. Bilmiyorum işte, izleyip sizin seçmeniz gerekiyor.

Önemli olan izlediğiniz filmlerin kötü yönlerini görüp zevk alınacak nokta bırakmamak diye düşünüyorum. Bob Dylan’a bir bağlılığım olmamasına rağmen zevk ve feyz aldım filmden. Aynı zamanda Dylan’a dair yeni şeyler öğrenmiş oldum. Hatta bazı zamanlar nasıl ki Andy Warhol’u sevmiyorum, o şekilde sevmedim adamı. Jude, Arthur, Jack, Billy, Woody ve Robbie.

Hem huzursuz ve huysuz bir adam hem de çocuksu. Birden fazla kadında yaşamaya da çalışıyor, ani çıkışlar ile aşkı da kabarabiliyor. Bob Dylan halkın olmamasını istediği bir adam belki de. Ahlak kuralları içerisinde yaşamak gibi bir zorunluluk hissetmiyor. Gerçek bir sanatçı gibi o da doğaya yakın, ahlak kelimesinin altında ezilip büzülmüyor. İyi olmak için uyumaya gerek duymuyor. Gücünün sonuna kadar ayakta kalmaya çalışıyor, ölmeye yeltenerek.

Şöyle başlıyor film ve devam ediyor:

Narrator: There he lies. God rest his soul, and his rudeness. A devouring public can now share the remains of his sickness, and his phone numbers. There he lay: poet, prophet, outlaw, fake, star of electricity. Nailed by a peeping tom, who would soon discover… 
Jude: A poem is like a naked person… 
Narrator: – even the ghost was more than one person. 
Arthur: …but a song is something that walks by itself. 

“Jude: Look at all these medicines! Hey man what are those? 
Man At Party: Mandy’s, make you sleep. 
Jude: Sleep? aint sleepin’… Sleep’s for dreamers. I haven’t slept in thirty days, man. Takes a lot of medicine to keep up this pace. “

“Billy the Kid: People are always talking about freedom. Freedom to live a certain way, without being kicked around. Course the more you live a certain way, the less it feel like freedom. Me, uhm, I can change during the course of a day. I wake and I’m one person, when I go to sleep I know for certain I’m somebody else. I don’t know who I am most of the time. “

I’m Not There Trailer

Harsh Times / Zor Zamanlar / Bozuk Psikolojiler

02 Salı Eki 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

bilinçaltı, christian bale, filmlerde savaş, harsh times, jim davis, mafya, polyanna, zor zamanlar


Kolay kolay film beğenmemezliği yapan bir insan olarak Harsh Times’dan çok hoşlanmamam beni üzdü. Özellikle müptelası olduğum bir adam Christian Bale varken işin içinde.

Tamamen asker psikolojisi üzerine yoğunlaşmış, yaşanan kötü olayların bünyeyi nasıl etkileyeceğini vurgulamak isteyen filmde rahatsız eden birkaç nokta vardı. Bu noktalara bağlanmadan önce kısa bir şekilde filmin olumlu ve bana göre tatlı kısımlarını yazmalıyım diye düşünüyorum.

İlk olarak iki dost arasındaki konuşmalar ve birbirlerinin kıçlarını kollamak  adına yaptıkları fedakarlıklar oldukça tatlı. Yaşanan olaylar ne kadar mafya, kavga, dövüş, yalan ve dolan üzerine kurulmuş olsa da insanların birbirleri adına yapacakları şeylerin olduğunu görmek güzel. Buna bence arkadaşının yerine okulda imza atmak da dahil. Biliyoruz ki başkası soru sorduğunda “Sen de yapsaydın bilirdin.” minvalinde cevap birden fazla insan var çevremizde. Bireyselliğin ön planda tutulduğu, aman efendim kimse bana dokunmasın da bin yaşasıncılığın tavan yaptığı bir zamanda içimizde bir umut belirmesine neden oluyor.

Bir diğer tatlı kısım ise savaş sahnelerinin gerçekliğe yakınlığı, Christian’ın düşlerinde kol gezmesi. Bilinçaltının daima bir saat gibi işlediğini buradan anlıyoruz tekrar. Unuttuğumuzu iddia ettiğimiz çoğu şeyi bizim için özel kutularda saklayan beynimiz rüyalarımızda şakalar yapmayı seviyor bize. En kötü olayı, hayatına tamamen yön veren gerçekleri insan nasıl unutabilir ki?

harsh-times-christian-bale-izle

Filmin geri kalan bölümlerinde gerilim ve tiksinme bir aradaydı. Belki de bu kadar çok bozulan bir psikoloji ile karşılaşmak beni rahatsız etmişti. Hani o irrite dediğimiz kelime var ya böyle bir garip bir karmaşık hissedersiniz. İşte tam da öyle. Ne aşkını ne arkadaşlığını ne işini tam yaşayabilen bir adam olup çıkıyor Jim Davis. Hal böyle olunca bu sefer bir film kahramanının yanında olamıyorsunuz.

Hayatın zorluğu karşısında tamamen taşlaşmış bir adam. Kolay öldürebiliyor, gözünü kırpmıyor o anda. Çok sağlam ve ölümsüz görünüyor fakat büyük karabasanlar ile birlikte yaşıyor. Sevdiği kadını dövüyor ve seviyor. Sevdiğini düşünüyor. Yaşadıkları ile şiddet eğilimi içinde ve her an bir şeyler yapabilecek gibi geliyor.

Harsh Times savaş döneminde psikolojisi tamamen bozulmuş bir adamın hikayesi. Sınırlarını artık bilmeyen, topluma tekrar ayak uyduramayacak olan ve fakat doğadan da çoktan kopmuş bir adam. Jim Davis savaşta cismen yok olmamış bir adam olsa da ruh ve varlık olarak yok olmuştu. Onun yokluğunda yerini alan çok fazla şey vardır. Geri döndüğünde iş bulamayacaktır. Sağlam olmayan sinirleri ile kendisine hakim olamayacaktır.

Bozuk psikoloji ile karşılaşıp beton etkisi yaşamak isteyenlerin izlemekten imtina etmeyeceği film. Yine de benim gibi Polyanna olmaya yatkın insanlar için hiç de iyi değil.

Harsh Times – Zor Zamanlar Trailer

Fracture – Bir Akıllı Adam Filmi

28 Cuma Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

anthony hopkins, ftacture, ryan gosling, ted crawford, willy beachum


Aklın ve hinliğin kol gezdiği filmlerin hastasıyım. Bunlardan bir tanesi de neden bu kadar geç izledim dediğim Fracture. Yaşlı bir adam, oldukça zengin. Kendi karısını öldürür ve hikaye başlar. Hikayenin böyle başlaması bende ilk başta bir huylanma yaratmıştı. E öldürdü kadını daha yeni başladı film diye. Fakat iş ondan sonra güzelleşiyor. Bu yaşlı kurt, keskin bir zekaya sahip. Bu yüzden onu sorgulayacak olanlara pabuç bırakmaya niyeti yok. Bildiğiniz deli. Deli değil, akıllı. Ryan Gosling ise adabı ile yükselen bir avukat. Hopkins abimizin avukatlığını üstleniyor filmde ve eğlence başlıyor.

Bir suçluya duyabileceğiniz sempatinin filmi bu aslında. Adam suçlu, bunu biliyorsunuz fakat siz hala it gibi onu tutmaya çalışıyor, hapse atılmasın diye dua ediyorsunuz. Kendine güvenen bu deli adamın cümleleri sizde bir uyanış yaratıyor. Daha doğrusu bir tahrik söz konusu. Garip bir şekilde haz alıyorsunuz onun tasladığı büyüklükten. En azından benim için böyle bir durum geçerliydi.

Willy Beachum: I’m not going to play any games with you. 
Ted Crawford: I’m afraid you have to old sport. 

Kendi oyununu yaratan bir adam Ted Crawford. Satranç oynar gibi her bir parçayı düşünüp hareket ediyor. Bu yüzden de filmin sonuna kadar hiçbir açığı ortaya çıkmıyor. Kendisini avukatından daha iyi savunabilecek bilgiye sahip.

Fracture

Willy Beachum: Did Mr. Crawford seem confused, intoxicated, or impaired in any way? 
Lt. Robert Nunally: No, not at all. He knew exactly what was going on. 
Willy Beachum: Detective Nunally, what did Mr. Crawford say? 
Lt. Robert Nunally: He said: ‘It was like I just suddenly snapped. I got the gun and I shot my wife. I shot her in the head’ 
Ted Crawford: [whispering into the air with his head leaned back] Objection. 
Judge Robinson: I’m sorry, Mr. Crawford, did you say something? 
Ted Crawford: Yes, I wish to object. 
Judge Robinson: On what grounds? 
Ted Crawford: [getting up] I don’t know… 
Willy Beachum: Your honor… 
Ted Crawford: Um, I don’t know what, uh, you’d call it, but, uh, they… It wasn’t the first time it happened either… but, um. I, um, I don’t know the, uh, legal terminology. 
Judge Robinson: Well, why don’t you try to explain it in layman’s terms. 
Ted Crawford: Um… fucking the victim. 
Ted Crawford: [following uproar in court] Well, you said layman’s terms! 
Willy Beachum: Your honor! 
Ted Crawford: I’m sorry, your honor, but what would you call it, legally, when the officer who arrested you was having sexual intercourse with your wife? You know, I think it’s objectionable. It’s rather disgusting is what I think, but uh… I dunno; maybe I’m wrong!” 

Hal böyle olunca film bitmesin, hinlik hinliği kovalasın istiyorsunuz. Film bitiyor, ağzınızda yamuk bir gülümseme, oh diyorsunuz. Bu da geçti.

http://www.youtube.com/watch?v=1KQ37j6cRJM

Fracture Trailer

Finding Neverland / Peter Pan’in Peşinde

25 Salı Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

captain hook, dustin hoffman, finding neverland, j m barrie, johnny depp, kate winslet, peter pan


Ağlamaktan için dışına çıksın, gözlerim şişsin, işlediğimiz tüm Metin İnceleme derslerini düşüneyim örneğin. Sonra Peter Pan’in peşinden koşasım gelsin benim de ve onunla birlikte Neverland’e gideyim.

Peter Pan’i ders olarak işleyebilen şanslı insanlardan bir tanesiyim ben. Metin İnceleme dersinde Peter Pan’in küçüklüğünden tutun da Captain Hook’a, deniz kızlarına ve perilere kadar…

Doğuştan sahip olduğumuz doğaya karışma içgüdümüz, bizi bırakmayan sürekli merak halimiz ve çocukluğumuzdan vazgeçemeyişimiz. Doğaya en yakın olduğumu dönemdir çünkü çocukluk. Daha sonra büyür, komşular ne der diye düşünmeye başlarız. Aynı masada birbirimize bakmadan yemek yemeyi marifet sayar, büyüklerin daima elinden öperiz. Hatta pek çokları babasının yanında bacak bacak üstüne atmadığı için kendisini çok önemli birisi sayar.  Saygı ölçütü olarak hareketleri baz almıştır çünkü, fikirleri değil.

Finding Neverland, umduğunuz mutluluğu bulduğunuz bir film. Hayallerin peşinden gitmenin filmi aslında. Bize öğretilen hayallerden uzaklaşmanın yerine pencereden uçup gidebilen çocukların, Peter Pan ile arkadaş olabilenlerin ve hatta Hook’a karşı savaşabilenlerin hikayesi. Hayatın materyalistliğinde düşünmeye vakit ayırabilenlerin naif filmi Findig Neverland. Sulu zırtlak bir insan olduğum için ve duygusal filmleri sevdiğim için Finding Neverland’i seviyorum bence.

Peter Pan’in yazarı J.M. Barrie ve onu Peter Pan’i yazmaya karar verişi var filmde. Yaşananlar mı edebiyata ilham verir yoksa edebiyat mı bizi yaşama yönlendirir sorusunu kendinize ne zamandır soruyorsunuz ya da hiç sordunuz mu bilmiyorum fakat bana biraz karışık geliyor bu sorunun cevabı. Emin olamıyorum, insan zihninin ve hayallerinin nereden öykündüğünü, gerçeği ise nasıl yaşamak istediğine karar verdiğini.

Adınıza bir kitap yazılsın ister miydiniz? Peter ister mi istemez mi tam emin olamıyor yine de Barrie onu yazıyor. Johnny Depp’in oynadığı Barrie karakteri bana en canlı, tatlı edebiyatçıyı tanıtıyor. Sanki diğer tüm yazarlar bir maskenin arkasına saklanıyorlar, siyah beyaz fotoğraflarında onları anlamamamızı istiyorlar. Barrie öyle değil, filmlerde anlatılıyor, hem de onu Depp canlandırıyor. Bir filmi severseniz o dünyanın en güzel filmidir. :p 😀 Tamam şaka yapıyorum. Bu filmi severseniz dünyanın şanslı birilerinden olabilirsiniz.

finding-neverland-izle

“Peter Llewelyn Davies: This is absurd. It’s just a dog. 
J.M. Barrie: Just a dog? *Just*? 
[to Porthos] 
J.M. Barrie: Porthos, don’t listen! 
[to Peter] 
J.M. Barrie: Porthos dreams of being a bear, and you want to shatter those dreams by saying he’s *just* a dog? What a horrible candle-snuffing word. That’s like saying, “He can’t climb that mountain, he’s just a man”, or “That’s not a diamond, it’s just a rock.” Just. “

Bu yüzden filmin replikleri ile size derdimi anlatabileceğime inanıyorum. Tabii spoilerın da alasını vermiş oluyorum. Yine de anlatacağım şeyler filmden başka şeyler olmayacak. Seviyorum, sadece seviyorum.

“Peter Pan: Do you believe in fairies? Say quick that you believe. If you believe, clap your hands! “

“J.M. Barrie: It seems to me that Peter’s trying to grow up too fast. I imagine he thinks that grown-ups don’t hurt as deeply as children do when they… when they lose someone. I lost my older brother David when I was just Peter’s age, and it nearly destroyed my mother. 
Sylvia Llewelyn Davies: James, I’m so sorry. Your poor mother. I can’t imagine losing a child. 
J.M. Barrie: She didn’t get out of bed for months, she wouldn’t eat. I tried everything to make her happy but she only wanted David. So one day I dressed myself in David’s clothing and I went to her. 
Sylvia Llewelyn Davies: You must have frightened her to death. 
J.M. Barrie: I think it was the first time she ever actually looked at me, and that was the end of the boy James. I used to say to myself he’d gone to Neverland. 
Sylvia Llewelyn Davies: Where? 
J.M. Barrie: Neverland. It’s a wonderful place… I’ve not spoken about this before to anyone- ever. 
Sylvia Llewelyn Davies: What’s it like, Neverland? 
J.M. Barrie: One day I’ll take you there. “

“J.M. Barrie: Write about your family, Write about the talking Whale. 
Peter Llewelyn Davies: What Whale? 
J.M. Barrie: The one that is trapped in your imagination, desperate to get out. “

Finding Neverland Trailer

Hızlı ve Öfkeli / Tam Teşekküllü Gaz Filmler

24 Pazartesi Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

2 fas 2 furious, audi tt, eva mendes, fast and furious, fast five, honda cbr 600, michelle rodriguez, midtown madness, need for speed, paul walker, the fast and the furious, the rock, tokyo drift, vin diesel


fast-and-furious-hizli-ve-ofkeli-izle
Sanıyorum ki etrafımda benim gibi hız tutkunu yüzlerce kişi bulabilirim. Araba ile çılgın gibi hız yapmayı, makas atmayı seven adamlar ve kadınlar oldukça fazla. Şimdiye kadar bir araba ile hız yapmışlığım yok tabii fakat içinde bulunmuşluğum olduğundan adrenalini de yaşamış olduğumdan dolayı bir gaz bir haz söz konusu. Araba ile hız yapmak iyi güzel de diyor bünyem, bir motosiklet değil. Honda CBR 600 ile hız ve gaz bir şekilde hız yaptığımızda kuzenle ve o her frene bastığında birbirine bağladığım ellerim depoya değerken (çürürken) motordan indiğimde dizlerim titriyordu, sesim çatallanıyordu. Ben yine binmek istedim o motora. Ve bindim!

Hızlı ve Öfkeli serisi biricik abimin bana aşıladığı tek film serisi diyebilirim. O dönemler Need For Speed, Midtown Madness gibi oyunlar da oynuyoruz, hatta bana göre bir oyun da indirmiş adı ReVolt, küçücük araçları yarıştırıyorum. Bilgisayar masasının sağında solunda araba posterleri asılı. Ben en çok Audi TT’yi beğeniyorum. Tabii o zamanlar henüz motosiklet ile bir tanışmışlığım yok. Her şey araba üzerine ve oldukça güzel. Haritalarda dolanıp duruyorum, abimin kırdığı rekorları kırmaya çalışıyor ama yapamıyorum. Ben de daha fazla ReVolt’a sardırıyorum. Hem ReVolt daha hızlı ve daha zor kontrol edilebiliyor.

Bir genconun büyüyüş süresine denk geliyor Hızlı ve Öfkeli’nin 5 filmi de. 2001’de başlayan macera 2011’de son buluyor. Aslında bildiğimiz üzere 6.sı da gelecek bu serinin. Gelsin efendim, biz gene gaza gelir filmleri izledikten sonra “İçsek mi ne yapsak? Dışarı mı çıksak yahu?” deriz. Altımızda NOS’lu moslu arabalar da yok. Otobüsle nereye kadar Hızlı ve Öfkeli olabilirim ki?

Olay kurgusu ile uzatılmış görünse de ki aslında biraz da öyledir, Hızlı ve Öfkeli gençlerin kanına kanına hitap eden filmler bütünü oluyor. İlk olarak güzel modifiye araçlar, beygirleri bildiğiniz at olmuş motorlar, güzel kadınlar, güzel memeler ve yakışıklı adamlar var. Evet, bu yakışıklı adamları kendim için söyledim. Sarışın ve mavi gözlü sevene Paul Walker, kel ve kaslı sevene Vin Diesel, Rock falan var. Uuu beybi. Tamam kabul, kelleri ben seviyorum. Ne yapalım arkadaşım, yapımız bu.

Hızlı ve Öfkeli’nin insanı mutlu eden kısımları tamamen bir aksiyon ve hız üzerine kurulmuş olması. Yaşanılan aşklar maşklar benzini, dizeli oluyor filmin. Her seferinde başka bir yerde yaşanması, arada karakterlerin değişmesi de olayı taze tutuyor. Yine de…. Yine de her seferinde neden bizim bıçkın delikanlılarımız herkesi alt ediyor? Tamam anladık, Fast Five’sınız, 2 Fast and 2 Furious’sınız, Tokyo Drift’siniz. Ne bileyim, bayağı bayağı güzel çocuklar ve adamlarsınız. Her seferinde neden kazanırsınız?

Şimdiye kadar izlediğim ve mutlulukla, dizlerimin titremesi ile it gibi sırıttığım Hızlı ve Öfkeli serisinin 2013 ayağında hazin son bekliyorum. Ters köşe yapılması gereken bir son bizi beklesin istiyorum. Hiç beklemeyelim biz, kazanacak gibi olsunlar yine.

Rica ediyorum gerçekçilik ile aksiyon ruhunu son filmde bir araya getirelim. Allak bullak olalım, “Nasıl kazanamadılar beee!” diye bağıralım gerekirse ama kötülerin kazanmasına izin verelim. Çünkü bu hayatta hep yanında olduklarımız kazanmıyor.

http://www.youtube.com/watch?v=LuJuxoBknhc

Fast And Furious – Hızlı ve Öfkeli Trailer

Equilibrium / İsyan / Korku Ütopyaları

22 Cumartesi Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 2 Yorum

Etiketler

christian bale, distopya, distopya nedir, equilibrium, filmlerde distopya, isyan, john preston


 

Ütopyalar ile ilk defa lisede karşılaştım. Mis gibi ütopyaların yanında bir de korku ütopyaları olduğu öğrendiğimde ise aklım karışmıştı. Bir kere ütopya işte, adı üzerinde. Yaşayamadığın bir şeyi yaşamak isteyeceksin. Neden böyle oluyor ki? Sonra işin içine insan egoları, çıkarları ve açıklamaları girmeye başlayınca anladım korku ütopyaların nedenlerini. İnsan olarak hiçbir zaman masum olamayacağımız içindi tüm ütopyaların başlangıcı. En güzel ütopyanın bile bozulma riski vardı. Bu yüzden asla gerçek hayata geçirilemez şeylerdi onlar. Biz insanlar temiz ütopyaları benliklerimiz ile kirletmeye çok hazırız.

Filmlere dair yazılarımı okuyanlar benim Christian Bale ve Evan McGroger hayranı olduğumu anlarlar hemen. Bu filmde tarafsız olamayacağım aslında. Konu itibari ile bahsettiğim korku ütopyası üzerine kurulmuş bir film. 1984 ve diğerleri gibi ortada daima izlenme durumu var. Kral ve adamları tarafından izleniyorsunuz, her gün almanız gereken hapları almamak istediğinizde ise öldürülüyorsunuz. Alınan bu haplar sizi tamamen duygulardan arındıran, sadece aklınız ile hareket etmenize ve itaat etmenize yarayan  haplar. Bir nevi uyuşturucu. Aynı zamanda herkes birer patriot. Yaşadıkları yere, kurallarına kökten bağlılar. Daha doğrusu bağlı olmak zorundalar.

Korku ütopyası yaratmanın en mantıklı yollarından birisine değinmiş oluyorlar bu noktada. Duyguların ruh ile bağlantısını hatırlarsak ruhu çekilmiş insanların itaat etmeye daha meyilli olduğunu görüyoruz. Bu yüzden birlikte çalıştığınız adam bile eğer sizi asi olarak görüyorsa ya da bir isyan üzere buluyorsa sizi, öldürmeye çalışıyor hatta en büyük düşmanınız oluyor.

equilibrium-christian-bale-sean-bean-izle

Kocaman ekranlarda daima bir adam var, bir yönetici. Aslında kime karşı savaştığınızı ve kim tarafından yönetildiğinizi de bilmek imkansız. Hal böyle iken insan da bir yandan oldukça artist olmasına rağmen “consume obey die” ilkesi ile hareket ediyor. İlla birileri çıkmalı tabii aralarından. Bu da olsa olsa Christian olur!

Oyunculuk konusunda biraz endişeliyim fakat. Christian’ın bu rolü bana fazla şişirilmiş geldi. Taraflı da olmak istiyorum bir yandan. İşin ucunda Christian var. Bu rolü aynı soğukluk ve şişirme ile bir de Keanu Reeves yapabilirdi gibime geliyor.

“Mary: Let me ask you something. 
[Grabs his hand] 
Mary: Why are you alive? 
John Preston: [Breaks free] I’m alive… I live… to safeguard the continuity of this great society. To serve Libria. 
Mary: It’s circular. You exist to continue your existence. What’s the point? 
John Preston: What’s the point of your existence? 
Mary: To feel. ‘Cause you’ve never done it, you can never know it. But it’s as vital as breath. And without it, without love, without anger, without sorrow, breath is just a clock… ticking. “

 

“Father: Prozium – The great nepenthe. Opiate of our masses. Glue of our great society. Salve and salvation, it has delivered us from pathos, from sorrow, the deepest chasms of melancholy and hate. With it, we anesthetize grief, annihilate jealousy, obliterate rage. Those sister impulses towards joy, love, and elation are anesthetized in stride, we accept as fair sacrifice. For we embrace Prozium in its unifying fullness and all that it has done to make us great. “

Ama güzel bitiyor, mutlu bitiyor. Oh!

Equilibrium – İsyan Trailer

Das Leben Der Anderen / The Lives of Others / Başkalarının Hayatı

20 Perşembe Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

alman dili, almanca, das leben der anderen, the lives of others


Gözünü sevdiğimin Türkçe’si. Adamlar 4, yazıyla dört, kelime ile anlatmaya çalışırlarken filmlerini, bizimki sadece 2 kelime. Ekleri sonunda olan bir dile sahip olmanın en tatlı yanı bu belki de.

Das Leben der Anderen benim Almanca mantığımı kıran film oldu. O zamana kadar ben de ortalama bir Türk gibi “Almanca çok kaba yaaa..” “Iyyy hiç sevmem Almanları” gibi bir argümanla geziyordum. Ciddi anlamda insanların da bizlere göre garip olduğunu görünce kesin karar vermiştim. Almanları sevmeyecektim!

Hala pek sevdiğimi söyleyemem tabii. Hatta Alman Dili ve Edebiyatı okuyanları hala anlamış değilim. Git İspanyol Dili ve Edebiyatı oku evladım. Ya da ne bileyim İtalyan Dili vs. Neden Almanca? Neden? Neden? Neden? Seviyorsa demek.

Yargılamak bana düşmez. Ben sadece düşünürüm. Bu gerginlikle filmi arkadaşım önerdiğinde “Of, Almanca’yla nasıl idare edeceğim şimdi ya?” dedim. O da, “İzle bak gerçekten seveceksin.” dedi. Tamam dedim ben de her şeye. Filmi indirdim bir korsan olarak. Gerilimli kısım yine altyazının doğru olup olmadığı zamandı. Adamların dilini anlamıyorum ki altyazı bulabileyim. Oflamak puflamak serbest tabii. Nasıl olsa evde tek başıma film izleme keyfindeyim.

Altyazı bulundu, film izlenmeye başlandı. Garip bir tatlılık var filmde. Bok sürdürmek de istemiyorum tabii düşüncelerime. Almanlar da neymiş, hiç duymağğğdım diye devam edebilmem için filmi sevmemem lazım! Sevme Özz, sevme! (SEVDİ.)

Politikanın kol gezdiği bu filmde yasaklılar döneminde politik bir kitap yazmaya çalışan bir adam ve sevgilisi ayrıca da onu dinleyen bir ajan var. Başkalarının hayatına dahil olduğunuzda onlardan kopmanız mümkün olabilir mi? İşte bunu sorgulatıyor size  film. Bulunduğunuz tarafın size ne dikte ettiği değil sizin nasıl hissettiğiniz ve nasıl yönlendiğiniz meselesine parmak basıyor.

the-lives-of-others-baskalarinin-hayati-izle

Sadece bu değil, en başta yaşanan sorgu sahneleri sırasında da “Ben olsaydım acaba ne yapardım?” diye düşündürtüyor adama. Sanıyorum mesajı lökkadanak vermeyip ince ince sızdıran ve bu sızıntılar ile kocaman bir nehir yapan film bu film.

Film biter, ben gözyaşları içinde kalmışımdır. Güzel bir gülümseme ile yaşanan ölümlere üzüntüm oldukça da çoktur. Das Leben der Anderen en sevdiğim, sevebileceğim ve hiç çekinmeden dört beş kez izleyebileceğim filmler arasında yerini alır.

Almanlara karşı olan antiliğim uzunca bir süre için son bulur. Sonra tabii insanın huyu suyu değişmediği için yine uzak gelmeye başlar Almanca. Erasmus sınavına okul yine Almanya’ya yolluyor diye gitmem ama Avusturya’yı araya eklediklerini bilmediğim için boş sınav kağıdı vermiş olurum. Ah bu benim sergüzeştliğim.

Hamiş: Sizlere güzel güzel filmden konuşmalar vermek isterdim fakat IMDB’de de pek bir şey yok. Film bu kadar güzelken sözleri vermek neden zor gelmiş anlamadım. Yine de izleyin, izlettirin. Adam olun. Öperim.

Das Leben Der Anderen / The Lives of Others / Başkalarının Hayatı Trailer

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...