• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: oznurdogan.com

ben de az e.e.cummings değilmişim

29 Pazar Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, öznur doğan, e.e.cummings, edebiyat, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, şiir


kelime*n yarısını çalıyor karanlık
b**lki de tümünü
ben yine tamam***nmamış
devam ediyorum/
-(e)miyorum
susuyorum
sustuğumu söylemediğim için de
y****zabiliyorum
muyum?

incomplete…

29.8.2010 23:09

Eskiden Bir Esinti, Tarih: 02.06.2011

29 Pazar Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

10000 days, anathema, angelica, öznur doğan, brena, glen hansard, katatonia, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, lateralus, marketa, maroia, maynard james keenan, once, oznurdogan.com, teargas, tool, vicarious


kalıplar içinde kaldım, sıkışıyorum.

nasıl bir ses bu..

ne bir nokta kadar keskin ne de üç kadar belirsiz.

sinirli insanım özz’ümde. demiş miydim?

if you want me, satisfy me demiş marketa.

gaipten iki ses bugünün hasılatı. yaklaşıyorum.

uykuyu reddediyorum, bakalım o da beni reddedecek mi?

Anathema’nın mesela Angelica şarkısı benim için yazılmış olsa, ben Angelica olsam. aranıyor olsam şarkıda. takıntılar misal, özgürlüğe…

bir şarkıyı size kim katarsa onunla yaşlanıyor şarkı da. Angelica, Vicarious..

psikolojisi bozulmuşcasına üç nokta ve iki nokta kullandım, dikkatimden kaçmadı.

son seste müzik dinlemek ve hala hissedememek.

10,000 days in the fire, yüksek ses on numaradır. kulaklık.

başlar göğe eriyor.

10.000days ardı lateralus.

uyumak yok, uyku yok, uyu.
şarkı içimde dalgalanyor, mynard’ın istediği gibi tıpkı.

teargas in my eyes.

bu da güzel çıktı, adam yanılmıyor beyler.

bir gün oturup kısıtlı beynimle tool’un tüm şarkılarını analiz edeceğim.

mesela aydın kelimesini kimin için kullanacağın bir sorunsa işe mynard’dan başlayabilirsin genç adam, bu da onun eli. öp.

şimdi bir ada hayal et, tüm suları tüm kaynakları iyileştirsin seni. brena olsun adı adanın. senin de adın öyle olsun, iyileştir tüm yaralarımı.

Wings For Marie / 10000 Days

26 Perşembe Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

10000 days, öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, maynard jams keenan, mephisto, oznurdogan.com, tool, tool new album, wings for marie


sahneler bölünüyor
parçalanıyor şimdi
dökülen birkaç yaprağa eş değer
söylediğim sözlerin hepsi de
parçalanmaya hazırlar
sırtımda hissettiklerim
ve beni bir yerlere çıkartacak olanlar
hazır olduğum
çıkarıp vermeye
-enna-ye.
tut ya da tam boynumdan
eğer bir yere gidilecekse
ve bu bir yolculuk olacaksa
melekler ile konuşmaya
yalnız bırakmayacağımı biliyorsun değil mi?
bu gece tanrı’nın içkisine
bir damla kendi ruhumdan
katacağım ki
mephisto ile konuşabileyim
senin ruhuna kendi ruhum.

ve bu gelen ses,
duymaktan çekinmediğim ve duyurmaktan
yapabileceğim / yapmak istediğim
şeyin gerekçesi
duyurabilmek için sana.
senin için yani
sırtımda duranlar ve hemen feda edebileceğim.

5.2.2011 23:58

—

sakince elin pencerenin yanına gelir, içerisini de dışarısını da
biraz puslu gösteren pencere
gözüne çarpan ilk ışıklar
bir yanıp bir sönmekte
oh, what are they going to do when the lights go down
without you to guide them all to zion?
kaldırmak istiyorsan elini, tam da şu anda kaldıracaksın ki
görebilsin seni seslerin arasından
tam 27 yıl
içinde taşıdığın kan köpüğü
nefretin hayata karşı
ve o’nun yaşama tutun/amayışı/uşu
kayıp gidecekken ellerinden
bir neşter keskinliği hissettiğin
ilik ve bileklerinde
kesmek ve yok etmek istemen her şeyi
ve sen hala dışarıdasın
bana doğru bakışın, ve gözlerin de
bir aynalı cam sanki, kendime döndüren beni
bitmesin istediğin şarkını
söylerken ve dinletirken bana
ses geliyor kulağıma
i’ve come home now
elin hala cama yakın
ve düşmeye hazırsın
dalacaksın camdan içeri baktığını sanarak
kurtarıcı bir ilaç ya da bir söz
gün- saat- dakika – saniye
tik / tak

gözlerinin kapandığını görüyorsun,
tamamen kapalı hayatı
görmeye alışık olduğun ışıklar
ve şimdi yoklar.
bir yıldızın infilakına tanık oluyorsun
bir karadelik oluyor her şey
bir yıldız yok oluyor
yanındaki minik yıldız ile.
görmeye alışık olduğun
yanıp sönen ışıklar
sabit bir ışığa dönüyor.
tam ortasındaki ışık ise, yükseliyor yavaşça.
kanatlarını görüyorsun sonra!
kanat…
give me my wings!

5.2.2011 23:57

Çölde Çay’ı Hatırlıyor Musun?

25 Çarşamba Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

çölde çay, öznur doğan, k dergisi, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, tanca


Bir kadın. Güzel bir kadın. Sevilmenin ötesinde bir şeyleri hak eden. Zeki, ince, seksi, bilgili, saygın mizaçlı; alabildiğine kendine has ve bir o kadar da yakın.

Bir adam. Etkileyici, erkekliğin ancak tecrübeyle edinilebilecek erdemlerine sahip, çekici ve biraz alaycı. donanımlı, zevk sahibi ve tutkulu.

Aşk. Kelimelerin anlamlarını ağdalı bir şehvetle kazandığı ve akabinde kifayetsizleştiği, dehlizlerinden bilinmezlik fışkıran yegane liman. Uçsuz bucaksız bir çöl ve esrar dolu geceler.

Bir kent. Işığından ve karanlığından şehvet dalgaları süzülen ruhani bir mekan. Herkül’ün bağrına bastığı ante’nin aşk eylediği, ebabil kuşlarının kuzeyin uçsuz bucaksız ovalarından taşıdıkları topraklardan kurulmuş; günahkar yazarların büyülü cenneti, kolay aşkın, karanlık ve gizemli gecenin, esrarın aryalı çağrısında sarhoş olunan, her hücresinde şehvet dumanlarıyla boğan mistik şehir, Tanca.

Hayal ürünü bir dünya yaratmak için gereken her türlü zihin kamçılarının su ve hava gibi etrafta fink attığı hayal şehir…  Ve belirsizlik ve coşku ve mutsuzluk ve aşk… Ve birbirine sürgün iki yabancı… Ve çelişkiler, alabildiğine tutarsız, cevapsız… Ve hayat, sonsuza kadar yaşanmaya devam edecek gizemli bir yolculuk…

Aksi, tersi çelişkili, riyakar olan hayat değildir. Alabildiğine düz, pazarlıksız ve açık seçiktir onlar. Huzursuz olan, dolaylı olan, çelişkili olan insanlardır. Tek bedene iki yabancı hapseden varlıklar, yani biz insanlar.

İçimizde bir yabancı yaşar hepimizin, derinlerde, hiçbir zaman yanıbaşına kadar sokulamadığımız, tam olarak tanımlayamadığımız o metruk derinlerde, ona en yakın hissettiğimiz zamanlarda bile kendimizi ona ya da onu kendimize teslim edemeyiz. Bir mücadeledir gider, kimsein duymadığı şimşekler çakarken ve kimsenin fark etmediği damlalarla ıslanırken, biz kendimizi içimizdeki yanacıya tam anlamıyla ait hissedemezken. Böylece tek bedende iki yabancıya dönüşürüz, birbirinden uzak, kopuk, farklı, ama birbirine mahkum ve sonsuza kadar birbirine sürgün.

İşte bu yüzdendir hayata, aşka, sevgiye, mutluluğa ya da yalnızlığı karşı dengesiz oluşumuz, bu yüzden tutarsızlıklarımız olur, kendimizle çelişiriz, içimizdeki yabancıyla çelişiriz, hayatla, kararlarla ve aşkla çelişiriz. Çelişkiler yaratırız tek bedene hapsolmuş iki yabancı sebebiyle.

Biri durmak isterken diğeri gitmek ister, biri sevmek isterken diğeri kaçmayı tercih eder. Biri dürüst ve samimiyken öteki karmaşalarla, esrarengizliklerle, şamatalarla ve yalanlarla bezenir. Biri kıymet bilirken diğeri acımasızdır, biri şefkatliyken diğeri şehvetlidir. Biri tanrı’ya inanırken, diğeri şeytana satar kendini. İşte bu yüzden yaşarız ve bu yüzden aşık oluruz, ağlarız, kahkahaya boğuluruz, neşeyle dolarız, kedere boğuluruz. Bu yüzden içki, tütün içer ve sırf bu yüzden sağlığımıza dikkat ederiz. İçimizde yaşayan yabancıyla birlikte tek bedende iki yabancıya dönüşürüz. Birbirinden uzak ve sonsuza kadar birbirlerine sürgün iki yabancıya. Bu da bizi çelişkili, yaratıcı, coşkulu, çekici, seksi, şehvetli yapar. Aynı bedende yaşayan iki yabancıya yani bir insana dönüşürüz. Bazen iyi bazen de kötü ama hep huzursuz, tedirgin, çelişkili yaratıklara.

K Dergisi’nden alıntıdır.

Vekaleten Yaşıyorum

25 Çarşamba Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, tool, tool album, vicarious, vicariously


aşmak, aştırmak, yükseltmek, yüceltmek.
vekaleten anlamı mı var sanıyordun?
ve şimdi yüzünüzdeki pis gülümseme
bu velaketten sebep.
maynard bağırıyor,
and i need to watch things die
hem de nasıl..
boğazınızda duran nokta
tool noktası
çıkış noktası
ölüme yaklaşma noktası
sonra parmaklarınızdan batırılan iğneler
şarkı
tekrar ve tekrar
vicarious
kelime kelime / bölüyor seni
böl/mek
bölümötesi.
vicarious
senin araf’ın
10.000 days ile lateralus arası
sessizce kalışın
parabola’ya dokunamayışın.
vicariously i live while the whole world dies.

5.2.2011 23:51

hearts a mess

25 Çarşamba Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, gotye, hearts a mess, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com


yani..
cümleler hükmetmiyorsa bir zaman diliminde size, sizin değillerdir. hani birileri çalar onu, boğazınıza dizer. tek tek cımbızla çeker sizden onu. yok edercesine sizi.
dizlerinizi titreten değil korkaklık! değil! hayır!
şarkı! şark-ı.
kadın, süzülüyor gökyüzünde. aslında yere doğru gitmesi gerekirken. daha da günaha, daha acımasızca. daha güçlüce, daha soyluca yaşamak için solucanlarla.
kadın!
kesin çizgiler! vücudu da öyle. sevmiyor kıvrımları. keskin!
ucu bucağı görünen.
“materyalisttir oğlum o, romantik değildir”, ha?
heats a mess.
mess around.
mess up.
çalmak kelimeleri, söylemek. çalmak! çalım atmak. çalı!
kadınsın, kadınsan. acıyamazsın, kanayamazsın.
yani nedir ki?
derken?
adam!
yanıyor, kadın gibi. kadın sonsuz sanıyor.
sanrı
tanrım
sen
çıldırdın
çoktan.
hikayedeki kadın, piraye adı.
süs gibi.
çatırdıyor, nazardan.
nasıl desek de toplasak ? naz-ar yoktu ki.
“desperate to connect”
yetersiz piraye.
kadın!
bağırıyor kulakların içinde
duyuyorsanız, uyuyorsunuzdur.
rüyanızdaki kadın
adama der
“yalan yok.”
güzeldir yaşamak.
paylaşmak.
pay
demek ki 2 kişi
ediliyorsa.
cümleler yalan sadece.
bu sayfa yoksa
yokum ben de!
yağmur da yok penceredeki.
heats a mess, kayıp.
ben!
kadın!
piraye!
piraye kadın, nazar değdi.
gözleri yeşil oluyorsa, oluyordur. size ne?
-benim lafımdı. ben dedim.
kadına deniz
deniz kadına
haramsa
haram.
kullanacaktı
artık, kelime olarak
ne kadar acıtırsa.
hikayeyi anlayamayan kadın!
küçük kadındır gözünüzde.
küçük küçük kadınlar
büyük cümleleri ile
kendi büyük cümlelerini
mezarları ettiler.
mezar ettiler.
mezar.
ölümsel değil mi?
size nasıl geldiyse.
bitti.
ittib.

13.2.2010 01:17

The Other Side of Medallion

24 Salı Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

abc, afghanistan, al qaede, amerika afganistan işgali, amerika afganistan savaşı, amerika birleşik devletleri, amerika ırak işgali, amerika ırak savaşı, öznur doğan, cbs, cnn, dünya iş merkezi, el kaide, fox, george w. bush, ikiz kuleler, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, nbc, oznurdogan.com, rusya afganistan savaşı, soviet union, soğuk savaş, taliban, twin tower, united states of america, US, us amry, world trade center, ıraq


Excuses, reasons and reality… For us, they are different concepts but for United States, there is a huge chaos. On October 7, 2001, when US army stroke against Afghanistan, George W. Bush announced that  “Good afternoon. On my orders, the United States military has begun strikes against al Qaeda terrorist training camps and military installations of the Taliban regime in Afghanistan. These carefully targeted actions are designed to disrupt the use of Afghanistan as a terrorist base of operations, and to attack the military capability of the Taliban regime.” But was that true? Did they really invade Afghaistan because of 9/11 and did they have got right to invade?

When Soviet Union invaded Afghanistan in 1979, United States and Soviet Union were engaged in the Cold War which made United  States join the war between Afghanistan and the Soviet Union. In this war, United States supported Afghanistan and sent army in order to defeat the Soviet Union. Yes, as we know Soviet Union was defeated and US took its army back. But there was something good / bad for US. While hot war was happenning in Afghanistan, Al Qaede and Taliban took shape and started to govern whole country. This action made US ready to do some naughty thing.

In 9/11, Twin Towers of World Trade Center  were hit and collapsed by a suicide plane. And all eyes turned to Bush. Now that he got a chance to invade Afghanistan, of course he did everything what he could do.  First, more than 75 retired officers have been coached by government and military officials to ‘spin’ the news about attack—or simply lie—on countless network and cable channel news programs and talk shows. Fox News has led the way in presenting these individuals to the public, but NBC, CNN, CBS and ABC have followed suit.

In order to legalize their action, the US made so called surveys and media organs published those wrong results, made everyone think that there was nothing wrong and bad about invading Afghanistan because the Taliban regime had killed their brothers, sisters and parents. Indeed, in USA many people didn’t believe those lies and turned their face to ignorance.

If you have an excuse for invading somewhere it makes you right as we can see in Iraq, 3 years later. But if you think that you can deceive everyone and every country, you are wrong. But! If you are United States, you don’t have to prove yourself. You can just make up an story, excuse even history, manipulate media organs and congressman, take your army and go. And you can do it for freedom(?). For Afghanistan, US goverment were so certain that they put the blame on Taliban for 9/11. For Iraq, US goverment were so certain that they took freedom with them and gave to Iraqis and they were also so certain that Iraq had got weapons, they went to defuse those weapons. And they stayed there. Still staying. And they will stay until 2014 in Afghanistan.

When we check magazines and web sites we stil find news about the Us army and their action in Afghanistan or Iraq. Just last week, we learned that the Us army won’t go back until 2014. But 4 days ago, there was a news which is titled as “U.S. troops posed with body parts of Afghan bombers” and most of said that “What the heck is that?!” That was a bleeding excuse and result.

Until today, we saw many pictures of those tortures and cruelty. Soldiers in Afghanistan didn’t only kill but also ruin, burn and mock at Afghan people. This is not a generalisation but reality. Just a little part of this news explains everything about the US attitude, the army, hypocrisy of goverment and even media.

Though these pictures were taken 2 years ago, they are published now. In these pictures we can not only see dead bodies but also the US goverments attitude towards them. For these pictures Pentagon says that “Most certainly does not represent the character and the professionalism of the great majority of our troops in Afghanistan…. Nevertheless, this imagery — more than two years old — now has the potential to indict them all in the minds of local Afghans, inciting violence and perhaps causing needless casualties.”. They still insist on the rightness of war and invading saying that “Come on, they are just bad apples.” They ignore what they did to a country, unarmed civil men and else.

The army also made explanation about situation saying that they started to investigation. Yeah sure, everyone know that those soldiers will only be warned and released on bond. They will stay there until 2014 and no one can do anything for this.

How about media organs? We know that those pictures were taken 2 years ago and they were even sent those times. Why didn’t any of them, NBC, ABC, CNN etc. insist upon this event, this war. Why they are programmed to forget everything and try to erase our memories?

You can see many questions but one answer; the United States and its aim of hegemony. Though its all excuses are based upon supposedly survival, (as in Afghanistan event: 9/11 and fear of Taliban’s future attacks, in Iraq: heavy weapons and Iraq’s possible attacks)  we can easily figure out that they are all for hegemony. And with those attitudes and incident we see that master of the World (I don’t think so) becomes monster of the World (needless to say).

Öznur Doğan

Istanbul University

American Culture and Literature

[This is my visa exam paper which is based upon Noam Chomsky’s book Hegemony or Survival in relation to current news.]

Hayatın Öte Kıyısı: Yunanistan

22 Pazar Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, buğra batuhan berah, georgos dalaras, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, notis sfakianakis, oznurdogan.com, yunan ezgileri, yunan müzikleri, yunan şarkıları, yunanca, yunanistan


Bir şarkının neler yapabileceğini kestiremezsin bazen. Seni tam olduğun yerden alır, nereye götürdüğünüz zaten fark edemezsin. Yunan şarkısıdır bu şarkı. İçine dolar, nefesini doldurur. Taa içine kadar, ilk nefes alışının başladığı yere kadar.

Hatta ilk insanın ilk nefesine ulaşır şarkılar. Anlasan da anlamasan da lisanından ki lisan ile insan birbirinden ayrı gibi  görünür de hep aynıdır, için ısınır için yanar. İçinde bir duygu dalgalanır, gözlerin dolar. İngilizce değildir çünkü o saatte en bilinen dil ve en söylenen. Yunanca’dır. Yunansındır sen de çünkü.

Tüm şarkılara eşlik edebilecek haldesindir, karşında sevdiğin birisi ya da birileri varsa hayat tamamlanmıştır. Ne düşündüğün okulun kalır ve sınavların, ne de iş hayatın. Çünkü dinlenirsin hayatın en yoğun, en keşmekeş noktasında. İstanbul’dasındır ya da başka bir şehirde ama yüzün hem Yunan şarkılarına kıyıdır. Onun ışıltısını hissedersin teninde.

Bir masa kurmuşsundur, önünde rakın hem de en beyazından. Mezeler henüz tam gelmemiştir, garson hızlıdır çalışkandır fakat. Yay gibidir çalışmaya hazır vücudu. Rakına eşlik edecek özel insanlar vardır yanında. Rakına eşlik edenler çoktan şarkına da eşlik etmiştir, tabii ki hayatına da. Arkana yaslanırsın şöyle bir, koca bir nefes alırsın Yunan şarkılarından. O anda tüm vücudun yenilenir, bebeksindir; tam da büyümüşlüğün içindeki bebek.

Vazgeçtiğin arkadaşlar, senden vazgeçenler, aşklar, ümitler ve dahası hep aklındadır. Hayat acıların içinde belini doğrultmaya çalışan bir yaşlı çünkü, huzurevine de bırakılmayan. Yine de, tüm aksiliklere rağmen tek bir baston yetiyordur onu yürütmeye. Küçük bir kaldırım taşında dinleniyordur hep, sol elini sağ dizinin üzerine koyarak.

Sevdiğini daha çok seversin böyle gecelerde… En çok onun hatırası vardır aklında. Sesini duyabileceğin bir durumdaysan ne ala… Söyleyebiliyorsan yani Yunan’ın şarkısını elin adamına ya da kadınına. Nasıl da senin olur o insanlar, elin değildir o çünkü, senindir.

Tüm kıyılar senin kıyılarındır. Deniz senindir, denizdeki damlalar senindir. Aslında sen hepsisindir. Aynı anda, saydamsındır, şeffafsındır. Bilmediğin Yunan dilinde küçük bir harf, bilinmeyen isimsindir.

İşte ben de böyle hissederim hep ve bu yüzden Yunan şarkıları öldürecektir bizi. Ölürken biz, arkada onlar çalacak, Yunanistan’dan gelen bir rüzgar içimizi ısıtacaktır. Rüzgarın sesi ıslığa dönüşecek, yıldızlar bir kez daha parlayabilmek için yarışacaktır.

Ses suyun üzerinde daha kolay gider, nehirler ve denizler hep taşır bu yüzden sesleri. Duyduğun her şarkı, Yunan şarkısıdır şimdi içimde. Bizi bu Yunan şarkıları öldürecek ve yine onlar diriltecek dalarken biz sonsuzluğa.

Beş Sevim Apartmanı Altı Hayat ve Daha Fazlası

16 Pazartesi Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öznur doğan, beş sevim apartmanı, cinler ve perileri, deli kadın hikayeleri, delilik, delilik üzerine yorumlar, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, mine söğüt, oznurdogan.com, perilii ve cinli kitaplar, yapı kredi yayınları


Aynalardan korkarım ben, cinlere perilere de küçüklüğümden beri inanırım. Bu yüzden eğer tuvalete gideceksem gecenin bir vakti, tüm ışıkları yakarım da yürürüm koridorda. Çoğu zaman korktuğum için yorganın altına sığınır, bazen yine merak eder ve kafamı çıkarırım. Son iki gündür;

yine korkuyorum.

Önceki gün bir rüya gördüm; aynadaki yansımam bana kötü kötü bakıyordu, bir türlü dönmüyordu yüzünü başka tarafa. İlk gördüğüm aynada göz yanılsaması herhalde diye düşündüm ama ikinci aynada da kendimi iki tane görünce ve bir tanesi yine gitmemekte ısrarcıyken, hızla uyandım.

Korkuyordum… Uzun zamandır hiçbir korku filmine gözümün ucunu bile değdirmemiştim. Cinler ve perilerin varlığını çoktan unutmuştum. Okuduğum kitaplar da hep uzaktı korkudan ve türevlerinde. Ama beş kişinin hayatının birleştiği, hepsinin birbirinden farklı hikayelerinin olduğu (her kişi için en az iki) bir apartmanda, bir doktorun inceleme malzemesi olmaya hazırdım. Korkmak ve arzu etmek arasındaki ince çizgide korkarak gidip geliyordum.

Dün gece ise aynalardan korktum tekrar görürüm kendimi iki tane diye. İnsan ne kadar çok katlanamıyormuş meğerse kendisine. Bir tane yetermiş benden bana da. Ne gerek var ki ikinciye? Aynalara saklanan ve konuşan cinlere ne gerek var? Ne gerek var yatakların altından “tepeye çıkan” cinlere?

Ama var işte.

Çünkü ben, bir nazarlı bakış ile bir öküzün ölüşüne neden olmuş bir dedenin torunuyum. Çünkü ben en büyük baş ağrılarımı, birisinin gözünü üzerimde gördüğümde hisseden ve onu taşıyanım. Cinler ile arkadaşlık etmiş bir büyükannenin görmediği torunuyum.

Bilmeseydim, korkmazdım.

Bilmeseydim, korkmamayı tercih de etmezdim.

Cehalet en güzel şey değil bazen. İki gece üst üste uyuyamamak ve deliliğe yüzde sıfır nokta sıfır sıfır bir oranında yaklaşmak; pek çoğu için küçük bir mesele.

Benim anlatılabilecek birden fazla hikayem yok;

henüz.

Deli bir kadının anlattığı hikayeleri içim dolana kadar dinlemeyi seviyorum ben, çünkü deli kadınları seviyorum. Deliliğin en doğal şey olmasını seviyorum. Deliyi, deliyi bulmayı, deliliğe vurmayı da…

Biliyorum; delirmek herkese verilen bir şans değildir.

Aylak Adam’dan Aylak Kadınlığa Yolculuk

12 Perşembe Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

american beauty, aylak adam, öznur doğan, b., c., köşe, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, lokanta, maroia, olric, oznurdogan.com, oğuz atay, popüler roman, yağmur hikayesi, yusuf atılgan


Merdivenlerden çıkan adamların paçalarının kıvrım noktalarına dikkat etmek. Her kaldırım taşı karşılıklı farklı renkte midir yoksa aynı mı? Otobüs levhalarındaki noktalar neye göre yazılır? Her zaman gittiğin restorandaki garsonlar senden sıkılır mı?

Ben bunları düşüne ve gözetleyedurayım, bir de farkında olmadan Yağmur Hikayesi’nde bir ‘köşe’nin hikayeler başlatacabileceğinden bahsedeyim, aylağın teki çıksın ve aylağın tekini anlatsın. Uzunca bir süre reddettim Aylak Adam’ı okumayı, çünkü popülarizm kurbanlarından birisi olmuştu. Ne yapıp edip yine de okumalıydım, çünkü kitaplığımda en üstte duruyordu.

Ben kitabı okudukça kendimi buluşuma şaşırdım. Yürüyen merdivenlerin tırtıklı yeri ile düz yerinin bir araya gelişini görmek için sürekli merdivene bakışımı gördüm, merdivenden çıkanların paçaları nereden kıvrılıyor diye süzüşümü gördüm, American Beauty’deki bir poşedin rüzgarda savruluşunu kameraya çeken çocuğu hatırladım, hayattaki küçük ayrıntıların büyük yerlerini kavradım.

Bir de en çok gittiğim yerlere bir süre sonra gidemeyişimi hatırladım. Bıçak gibi kesişimi her şeyi. Tüm yaz boyunca gidip tüm garsonlarını tanımaya başladığım cafeleri mi söylemeliyim, üzerimde hatırları olmasına rağmen gitmekten vazgeçtiğim restoranlara mı? Neydi beni böyle kılan? Bağlanmaktan mı korkuyordum bir yere, yoksa onlardan mı korkuyordum bana bağlanacaklar diye?

İnsanların bana bağlanmak için adım attıkları anda korkuyordum onlardan, geri çekiliyordum. Bir kez daha uzaklaşmış oluyordum. Freud olsaydı kesin buna bir kulp bulurdu sakalını sıvazlayıp. Ama ben de bir süre sonra gitmek zorunda kaldığım (daha önce müdavimi olduğum) yerlerdeki kişileri görmezden gelerek zaman geçirmeye çalışıyordum. Hala da öyleyim. Değişen bir şey yok. Aslında dönüşen bir şey var. Aylak Adam’dan aylak kadına dönüşen bir şey var içimde.

Karşımdaki kişinin beni nasıl anladığını ve düşündüğünü tahmin etme isteği ağır basıyor. Bir tasarıma bakakalmak istiyorum. Günü ve geceleri sadece yorgandan başım çıkacak şekilde geçirmek istiyorum; bakalım kaç yüz şekil çıkacak tavandan. Ve bir de mesleğim sorulduğunda “Aylak kadın” demek istemiyorum. Böylesine nokta atışı bir şeye bağlanmak C’ye oldukça ters zaten.

Belki de benim de hiç durmadan anlatabileceğim uzun hikayelerim var sevgilime. Belki de benim de bir tikim var huzursuz ve uyumsuz hissettiğimde. Acaba ne yapıyorum ben? Burnumu mu çekiyorum? Yarım mı gülüyorum? Siz ne yapıyorsunuz? Sizler?

En son ne zaman bu kadar aylak ve ayıktınız? Bir hikayenin, bitmeyecek bir koşuşturmacanın peşine düştüğünüz oldu mu? Bir an önce bitsin diye dua ettiğiniz anlarınız?

Bağlanmaktan korktunuz mu? Sevgilinize çok bağlanıp gidememe korkusunun ağır basması ile ortaya çıkan özgürlükçü duygularınızı bastıramayıp işte o anda gittiğiniz oldu mu? Ben şimdiye kadar bir tek sevdiğim gibi bağlanmaktan korkmadım. Bir iş yerinden de kaçtım üçüncü ayın sonunda, ailemden de kaçıyorum yıllarca. Arkadaşlarımdan koptum örneğin, tek seferde. Yaşadığım yerden kaçmaya çalışıyorum uzun zamandır. Ama beni zorlamadan, rahatsız etmeden, yargılamadan sevebilenlerden; asla kaçmadım. Kaçamam da. Aylaksak o kadar değil. Aylak da değilim ya, neyse.

Nedir benim tikim? Mutlu olduğumda, gerildiğimde, ağlamak istediğimde? C nasıl fark etmişti ilk defa bir tiki olduğunu? Benim kulağımı kim koparırcasına çekecek? Peki soruları kim cevaplayacak?

Bir durup düşünmek gerek, ne kadar aylaksın? Ne kadar B ve ne kadar Ayşe?

Bu kadar yeter, şimdi de soru sormaktan kaçıyorum.

Altın Saçlı Kuzu

09 Pazartesi Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

öznur doğan, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com


Köy yolları taşlıdır, bir ayağınızı bastığınızda diğer ayağınız yeni bir ses çıkarmaya hazırdır. Çakır dikenleri vardır yolların kenarlarında. Sarı ince oklarının ucunda siyah iğneleri ile, bir kere battı mı acıtması yaman olur namussuzun. Denizkestanesi gibi bekler durursun derinin üzerine çıkmasını. Ama her dokunduğunda diken ya da hareket ettiğinde derinin altında, hissettiğin bir acı vardır. Toprak acıtır, doğa acıtır seni.

Bebeğin doğduğu sene daha çakıl taşları serpilmemişti köyün yoluna. Topraklar undu, ufaktı henüz. Basılınca üzerine ses çıkarmazdı, sakindi ve bağışlayıcıydı. Sonra köye iki adam geldi, baktılar sağına soluna ve her yerine. Ölçtüler ve biçtiler. Bu adamlar ölçmede ve biçmede hep iyiydiler. Her evi ayırdılar, her çatı ve gökyüzü de çoktan ayrılmıştı birbirinden.

En çok minikler şaşırıyordu bu işe. Çünkü onlar sadece misket oynamak için çiziyorlardı toprakları. İnce toprak açılıveriyordu onların önünde, sakince izin veriyordu çizmelerine derisini. Ama çizdi adamlar en hassas noktalarından toprağı. Kimse çıkamadı evlerinden o anda. Altın saçlı minikten başka.

Kahverengi gözlerini dikti önce adamların gözlerine, tekinsizdi bakışları. Korktu adamlar. Bir çocuk nasıl böyle bakabiliyordu? Ama bakardı o. Şimdiye kadar ne zaman bir kediye eğilse bir tek uysallığı görmüştü. Köyde çok köpek yoktu, civar köylerdeki adamlar daha önce onları toplamıştı. Ne yapacaklarını söylemeden onların da götürülüşüne, tanık olmuştu minik.

Ama bakıyordu minik, hem de adamların gözlerine. Küçük bir çocuğun bakışları, iki adamı alt edecek kadar sert ve güçlüydü. Gitti adamlar, altın saçlı çocuk geri döndü evine.

Gün ve gece daha birbirlerine sırtını dönmemişti bu köyde. Güneş ve Ay hep birbirini takip ediyordu. Toprak hafif tedirgin, bu dostluktan pay çıkarıyordu. Bir şeyler hissediyordu hissetmesine de adlandıramıyordu. Üç gün sonra iki adam ellerinde 40 sayfa kağıt ile çıkageldiler köye. 40 haneli köyde, 40 ev sahibine  40 kağıt.

Altın saçlı miniği düşünmemişti iki adam da. Bir minik kağıt da ona getirmemişlerdi. Kızdı altın saçlı minik. Oysa giderlerken onların gözlerine bakmıştı. Geri gelmesinler diye bakmıştı belki ama, gördüğüne sevinmiş miydi sanki adamları?

Okumak kelimesi daha çok uzaktı ona, kelimeler uzaktı ve yarım yamalaktı. Annesinin ağladığını gördü, iki adamın 40 kağıt getirdiği akşam. Babası sakin duruyordu, babasını hiç ağlarken görmemişti ki zaten. Bir düşündü sonra, altın saçlı minik kendisini de ağlarken görmemişti hiç.

Aradan geçen günler ve geceler henü hala arkadaş iken, bir ses duyuldu köyün girişinden. Işıkları yanan bir traktör geliyordu günün ortasında. Düşündü altın saçlı kız, ne kadar gürültülü ve iz bırakan bir şeydi bu traktör. Kocaman lastiklerinin altında ezilip giden toprak büyük izler ile yaralanıyordu sanki. Traktörün römorkörü çakıl taşları ile doluydu. Döktüler taşları önce yollara. Ardından kamyonlar geldi ve gitti. Geldi ve gitti. Köy, şimdi bir taş yığınının ortasında kalmıştı.

Altın saçlı minik tuttuğu gibi kuzusunu, doğumuna tanık olmuştu onun, yürümeye başladı yavaş yavaş. Kolları yorulmamıştı henüz, ama her şey garipti etrafında. Toprak sızlıyordu sanki. Çakıl taşlarının sesleri, taşların değil miydi? Yürüdükçe yürüdü minik. Arada bırakıyordu kuzuyu yere. Oturuyordu yanına. Elini karnına koyuyordu, seviyordu tüylerini. Kuzu yorulmuştu sanki, derin nefes alıyordu. Sanki çakıl taşları, ayaklarına batıyordu.

Annesinden ayrılmanın acısı mı çökmüştü ikisinin de üzerine? Yoksa ait oldukları yerden mi? Geriye baktı altın saçlı minik, çok uzaklaşmış da değildi. Büyük bir yorgunlukla baktı bir köye, bir yere. Kuzu da yorgundu onun gibi, ama daha umut doluydu sanki. Bu sefer omzuna aldı minik kuzuyu minik kız. Geri doğru yürüdükçe koyun ağırlaşıyordu, ya da toprak ayaklarından çekiyordu onu içeri. Toprak, ait olduklarını istiyordu, sahip olduklarını.

Altın saçlı minik kız hiç bu kadar kararlı hissetmemişti, bu sefer çakıl taşlarının arasından geçecekti.

Yitik bir Ülkede Şiir Okuyan Kız

05 Perşembe Nis 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

öpücük damlası, bülent karslıoğlu, Cesare Pavese, düş görümlüğü, hakan cem, hiçlik kulesi, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, mecnun dalı, ogün kaymak, oznurdogan.com, sana şiir yazmasam olur mu, tezer özlü, yay ve ipek, yeşim ağaoğlu, yitik ülke yayınları, şükrü sever, şeref bilsel


Genç yaşın kısmi alzheimerıyımdır ben. Hatırlamam çoğu şeyi. Görsel hafızam kuvvetlidir fakat, bir gördüğümü bir  daha unutmam. Yine de kitaplardan cümleleri, zor hatırlarım hep. Yitikülke’yi nereden bulduğumu hatırlayamıyorum mesela. Ama tesadüfler güzeldir. Üzerine filmler yapılır tesadüflerin. Tesadüfler belki de tesadüf değildir. Rastlantı diye bir şey de aslında yoktur. Mesele oraya gelmeye başlarsa benim de bu kadar bilinçsiz ve unutkan oluşumun bir nedeni vardır belki de.

Bir soruya cevap verdim, Maveraünnehir nereye dökülüyordu? Ece Ayhan döküyordu bu nehiri hem de Meçhul Öğrenci Anıtı’nda. Sonra bir baktım elimde kitaplar. 7 kitap ve 8 hayat ile çıktım Cumhuriyet Gazetesi’nden. Daha önce sürekli önünden geçip göz kırptığım gazeteden.

6’sı şiir kitabı, 1 tanesi de hikaye. Şiirleri seven, Uyar’a uyan Ayhan’a bakış atan, İlhan’ın dizine başını koyan birisi olarak sevindim elbet. Başladım okumaya hayatları.

Denizin derinliği –

Yok zaman!

(…)

*

Kurşun –

İnsan öldürür!

(…)

*

Beşik sabırdır – 

O derin sessizlik!

(…)

*

Ses filiz verdi

dil sözü dokudu!

(…)

yolun nedir diye soruyorlar

bilmeden yolun ne demek olduğunu.

tek bir yıldız çıkınca, konuştuğunu duyuyorsun şeylerin

kayıp defneyaprakları, çınlayan eller

evin duruşunu alıyor boşalmış gök

yolum budur diyorum

denizin bahçesini eşeliyor yağmur.

tezer özlü pavese’nin izini sürdü uzaklarda

ben senin izini halikarnas’ta

yüzleştim hesaplaştım

….

tezer pavese’nin peşinden gitti

ben hayallerimin

sen pavese olmaktan çook uzaksın

bense tezer’e daha yakın

yanlışlarımız çoktu galiba.

Tuz 

aşkına!

bütün ırmaklar

bildiklerine denizi anlatır

denizdir düşünen, yüzünden okunur bunlar

siz hiç okunmuş bir gemi gördünüz mü kağıdın üstünde

ve beklenmedik imgeler gibi çıkan denizaltılar

işte benim ellerim de öyledir

öyledir ya da böyle

-ellerim benden önce görülmüştür-

…

Kaos yılı bu sene: Beklemişsiniz

Düşkırıklıklarının askısı, yüzlerimizde

Masada duruyor Kafka*: Kabarık ve okunmasız

hepsi bu: yüzyıllarla savrulan rıhtan

bir izim anlağında yerkürenin.

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...