• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Category Archives: Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

Üç Başlı Ejderha / Çok Hayatlı İnsan

06 Perşembe Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 1 Yorum

Etiketler

üç başlı ejderha, fatih sultan mehmet, kanunu sultan süleyman, leyla erbil, sultanahmet


Leyla Erbil’in bir hikayesini okuduktan sonra kitaplarını okuma şerefine nail olmanın mutluluğu ile ve uzun süredir beklediğim kitapların bana ulaşması sayesinde güzel bir yolculuğa başlıyorum. İlk kitap Üç Başlı Ejderha, ardından Cüce ve ardından Gecede. Şimdilik 3 adet Leyla kitabı var elimde fakat gerisinin geleceğine adım gibi eminim. Biraz süre alacak yeni bir kitap alma faslı çünkü odamı kitap mezarlığına çevirmeme kararı aldım.

Nereden geliyor Leyla Erbil tanışıklığı? İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı hocalarından biri olan Sema Bulutsuz’un Gecede adlı kitaptan Vapur hikayesini dersimizde işlemesi ile. Ardından gelen dersler, anlatıılar ve bizim üzerine kafa yorduğumuz kitaplar. Deli kadınlar, Mine Söğüt’ün kendine has dili, daima aklımda kalan Tezer Özlü ve Leyla Erbil yakınlığı… Bunların hepsi ve daha fazlası varken aslında geç bile kaldım ben ona.

Üç Başlı Ejderha iinde iki adet hikaye bulunan bir novella. Erbil’in anlaşılması zor üslubu ve güçlü kaleminden çıkan bu novellacığın ilk bölümü Üç Başlı Ejderha, diğeri ise Bir Kötülük Denemesi. İkisi de adamın midesine taş gibi, kemik gibi oturan yazılar.

Üç Başlı Ejderha’nın en büyük özelliği tamamen Erbil üslubu, Erbil yazım kuralları ile yazılmış olması. Nokta ya da virgülün yerinde “,,,” var. Üç virgül. Hani şu son zamanlarda artık sürekli kullanılan ve tabiri caizse boku çıkarılan “…” var ya. Tam da onun gibi. Fakat işin profesyonelinden çıkan bir imlayı kırma eylemi bizim yapmaya çalıştıklarımızdan çok daha farklı boyutlarda etki yaratıyor.

Kocaman bir heykel hem de ta Delfi’den kalma. Sultanahmet’in ortasına getiriliyor. Fatih Sultan’dan Kanuni’ye, oradan da günümüz İstanbul’una kadar yıprana yıprana ve üç başından yara alarak geliyor. Leyla Erbil’in önemli bir özelliği daha var. Sizin için önemli yerlerin altını çiziyor. İtalik ve büyük yazılmış yazılar kalbini oluşturuyor onun hikayelerinin. Şöyle başlıyor kitap:

“Zile basışından geldiğini anlarım,,, sık gelmez yılda birkaç kez,,, unutacakken onu,,, tıka basa roman dolu sanki,,, sanki boşaltmaya yazamadıklarının zehrini,,, yazar değil kendisi,,, helecan,,, ya değilsem evde,,, bir seferinde döndüğümde bakkaldan,,, eşiğe oturmuş bekliyordu beni,,, zeytin ekmek almıştım,,, çay yaptım,,, ilk kez görmüş gibi yedi yuttu zeytinleri,,, zavallı yavrum Alamanya’da yok mu zeytin,,, kapılara sığamayan koca bir adam oldu şimdi,,, sonunu bilmediğim bir ilk cümle fırlatır ortaya: BÖYLECE O HAYATA BİR SÜRE DAHA DAYANMA GÜCÜ ELDE EDİYORUM.”

Oğlundan ve hayatından koparılmış bir kadının hikayesidir Üç Başlı Ejderha. Üç yılan doğurur rüyalarında oğlu yerine. Oğlu ölmüştür çoktan ve onu anlatacak birisi vardır mektuplar ile.

“Üç Başlı Ejderha İstanbul’daki en eski Yunan sütunudur. Sütun 3 yılanın birbirine dolanmasından oluşmuş bir sarmaldır. Adlarından biri de Burmalı Sütun olan bu sütun Sultanahmet Meydanı’ndaki bugünkü yerine taşınmadan önce Delfi Tapınağı’ndaydı.”

Sanıyorum Leyla Erbil’i tek seferde ya da tek kitap ile anlatabilmek asla mümkün olmayacaktır çünkü hiçbir kitabı için ödül almamıştır -bunu isteyerek tercih etmiştir- “dava”sından dönmemiş, Türkiye’nin en aydın kadınlarından birisi olmuştur. Seni seviyorum Leyla.

“Gelinim çay yapıyordu. ‘Evi basıyorlar’ diye bağırdı. Komşumuz Pakize, ‘Bize gelin’ dedi.”

“Ah!,,, içinde boş inançlardan başka değer taşımasına izin verilmeyen ve durmadan sığınacak koltuk altı aramak zorunda bırakılan biz-halk, (avam, cemaat, taban, yoksul, cahil, ahali, köylü, kentli, kasabalı, baldırı çıplak, amele, aşiret, ümmet, cemaat, proleterya, millet) ulu Tanrı’yla iç içe geçmiş parçalanamaz ve kurtulunamaz ve kutsal cihan imparatorunun yüksek amaçları önünde elbette duramazdık ayakta,,, küçük, bayağı, acılarımızın dedikodularıyla sürekli,,,”

“babam peygamber Muhammed’e inanmazdı”

Ataerkil toplumda görülen ve mimari yapılar üzerinde bile erkeklik arayan mantık, kadının ölen çocuğuna üzülmek ile üzülmemek arasında kalması, imparatorluk içerisinde yaşanan ve eril olmanın verdiği nereden geldiği belli olmayan haklı gurur, korkuyu yayabilmesi için yapıldığına inanan ejderha heykeli ve yönetime göndermeler yapan anlatıcı kadın. Üç Başlı Ejderhda, sakin kalamayan, deliliğe yakın bir kadının, evi basılmış, etrafındaki tüm erkekleri öldürülmüş bir kadının hikayesidir.

Ardından gelen Bir Kötülük Denemesi ise insanı ters yüz eden bir yazıdır. Neden böyle peki? Çünkü Leyla Erbil insanın içindeki kötülüğü dışarı vurmaya çekinmez. İnsanı hiçbir zaman için müthiş ve hatasız bir yaratık olarak görmez. İnsanlar olarak biz hatalı ve egolu doğmuşuzdur. Bu yüzden kötü yönlerimiz saklanabilecek durumda da değildir. Öyle ballanacak, medeniyet medeniyet diye ağlanacak halimiz yoktur demek ister. En büyük medeniyetin işte bu yüzden medeniyetsizlik olduğunu savunur. Orada insanların egoları, sanatçılara atfedilen ve Freud’un da yansıtma yöntemi olarak söylediği, pislik, cani, dedikoducu, ensest ve diğerleri. Aslında bize ait olan ve daima görmekten kaçtığımız. Leyla Erbil Türk toplumuna giyotin gibi inen bir aynadır, 2 yaşımdan beri var olduğumu bildiğim.

 

Suyun Öte Yanı – Memleketim

03 Pazartesi Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

bulgaristan, can yayınları, feride çiçekoğlu, girit, hiu, sakız adası, suyun öte yanı, yunanistan


Nerelisin sen?

Küçüklüğümden beri cevap verirken en tedirgin olduğum sorulardan bir tanesi. Çift cevaplıyım ben. Babam Bulgaristan annem Yunanistan göçmeni. Bulgaristan’ı hiç ziyaret edemediğimden midir yoksa annemin tarafının hala Yunanistan’da olmasından mıdır bilinmez, kendimi hep Yunanistanlı hissetmişimdir. Bu yüzden Suyun Öte Yanı, Çiçekoğlu’nun olduğu kadar benim de memleketim.

Önce senaryosunun yazıldığı ve ardından kitaba dönüştürülen Suyun Öte Yanı’nı şimdiye kadar en az 7 kere okuma girişiminde bulunmuşumdur fakat bir türlü bitirmek nasip olmamıştı. Bu sefer kitap okumanın tam olarak ne demek olduğunu bilerek başladım işe ve tabii ki bitiverdi kitap.

Senelerdir neden okuyamadığımı da önsözü daha düzgün okuyunca anladım. Senaryodan kitaba çevrilmiş bir hikaye olduğu için kitap tam olarak uzun anlatımlarla, düzgün betimlemelerle dolu değil. Feride Çiçekoğlu yazdığı senaryoyu çok sevmiş olacak ki kafasında nasıl kaldıysa aynı şekilde yazmış. Zihin akışı gibi kesik kesik cümleler ve kesik kesik anlatımlar. Hikayenin özü aslında oldukça tatlı ve tanıdık. Özellikle hayatın insanı yormaya başladığını hissettiğiniz zamanlarda okuduysanız bu kitabı yakın görebilirsiniz kendinize.

Suyun Öte Yanı’nı görmeye çalışmak, “toprak”ını yanında taşımak ve diğer tüm imgeler sırasıyla göçmenlik ve hasretlik yaşayanların kanında yürür biraz. Ardından sevilmeler sevişmeler ve ayrılmalar. Hayat da zaten bunlar üzerine kurulu değil midir?

Yine de hikaye bana kalırsa kel kalmış. Evet evet bildiğiniz kel. Neden böyle peki? Örneğin Ertan’ın hayatına dair hiçbir şey öğrenemiyoruz. Bu adam neden hapse girmiş çıkmış, bu kadın neden sürekli polislerden korkuyor? Tamamen havada kalmış durumda. Geriye dair hiçbir şey bilmediğimiz için de hikayenin içine giremiyoruz. Öylesine dışarıdan bir okuma yapmışız gibi sanki. Hiçbir farkı bulunmamakta. İşte sırf bu iki nedenden (senaryodan çıkamayan üslup ve eksik hikaye) Suyun Öte Yanı beni hayal kırıklığına uğrattı. Keşke filmini de izleseymişim demedim değil tabii. Filmini de izleyeceğim ama çok şey ummamayı şimdiden öğrendim.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Sinir Uçlarımı Nasıl Kaybettim?

29 Çarşamba Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

bacak kesilmesi, dokuzuncu hariciye koğuşu, peyami safa, yalnızız


Bir kitap okursunuz, elinizi ayağınızı nereye koyacağınızı bilemezsiniz. Bir kitap okursunuz, en kısa sürede bitirmek ve sonuna ulaşmak istersiniz fakat hiç bitmesin diye uğraşırsınız. Bir kitap okursunuz, gözleriniz dolar ve ağlamamak için kendinizi zor tutarsınız. Bir kitap okursunuz, bir yandan başrol kahramanı ölmesin istersiniz fakat bir yandan çoktan batmışsınızdır hikayeye ve ölmesi gerektiğini düşünürsünüz.

Ufak kitapların büyük etkileri adı altında yayınlamaya karar verdiğimiz bu kitap, ki kendisi Dokuzun Hariciye Koğuşu olur, iliklerimize kadar titretmiştir bizi. Biz dediğim ben işte yahu. Peyami Safa’dan sadece Fatih – Harbiye’yi okumuş birisi olarak ikinci durağımın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu olmaması imkansızdı. Biraz rötarlı bir buluşma olsa da bizimki iyi ki geç olmuş da güç olmamış. Daha önce okusaydım belki de bu kadar çok empati kuramaz, kendi bacağım kesilecekmiş gibi hissedemezdim. Evet, sağlam spoiler mı acaba yediniz? Belli değil, okuyun görün spoiler olup olmadığını.

Küçücük bir çocuk, henüz 15 yaşında fakat yaşıtlarının çok ilerisinde. Hikayesini anlatıyor. Bir hastalık söz konusu ve bir aşk. Karşılıksız olsa belki de çok daha iyi olabilecek bir aşk. Hastalığın, fikirlerin ve olayların insan üzerindeki etkisini küçücük bir çocukta görme şansı yakalıyoruz. Eğer buna şans denirse.

15 yaşınızdaki halinize dönün şimdi bir. Ben de sanıyorum ki bu küçük çocuk kadar bilmiştim. Fransızca bilmiyordum belki de ama kendi kendine okula gidip gelmeye çalışan, tüm gün sırf okulun tuvaletleri pis diye tuvalete gitmeyen ve bu yüzden hasta olan. Aferin bana, hiç alakasız iki hastalığı birbirine karıştırdım yine de yakınlar gibi geldi canım, üzerime gelmeyin.

Büyüme dönemini rahat atlatamayanların hikayesi Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. Hasta olmadıysanız bile yaşamak size de ağır geldiyse ve yine de ondan vazgeçemediyseniz, kendinizi daha iyi hissedeceğinize söz verdiyseniz ve aslında çok daha kötüye gittiyseniz sizin de yeriniz hazır dokuzuncu koğuşta. Aşık olduysanız ve küçük olduğunuz halde aşkın size büyük gelmediğini hissettiyseniz, sevdiğiniz kişinin yanınızda olmasını çok istediyseniz fakat onunla olduğunuzda kendinizi ona nasıl göstereceğinizi bir türlü bilemediyseniz Erenköy’deki yalıya sizleri de bekleriz.

Hastalıkların ve ölümlerin yaşlılarda vuku bulmasını kanıksıyor ve hatta umursamıyoruz bir süre sonra belki ama bu genç hastalıklar ve ölümler… Minicik bebeklerin kanser, gencecik delikanlıların trafik kazalarında, genç kızların iş kazalarında hayatlarında oluşu. Yüreği burkmak ile kalmıyor, acıyı tam da oranızda hissetmenize neden oluyor. Tam bacağınıza örneğin.

Tabii ki mesele sadece hikayenin dokunaklı ve gerçekçi oluşu değil. Bana kalırsa Peyami Safa’nın soyutluktan uzak, sade ve akıcı bir şekilde kullandığı dili. Tane tane seçiyor kelimeleri ve anlatacaklarını o yüzden sizi bu kadar çok etkileyen bir kitabın yüzlerce sayfa olmasına gerek kalmıyor. 110 sayfada her şey anlatılmış, tüm yaşanılanlar yaşanmış ve ihtimaller sonlanmış oluyor.

Uzun zamandır böylesine keyifli okuduğum bir kitap olmamıştı. Tamam, gerçekten kafamı gömmek istediğim çok fazla kitap okudum son 3 aydır fakat sanıyorum ki Dokuzuncu Hariciye Koğuşu küçücük bir ateş olsa da tam ortaya düştü kalbimde.

Teşekkürler Safa usta.

“Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşırıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz  duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan… Zavallı mürahik… Dünyanın hiçbir Nüzhet’i yalan söylememelidir.”

“Ben minderin üstünde arka üstü yatıyorum; etrafımın telaşını seyrederken kendimi unutuyorum. Hatta bazı kendimi hepsinden fazla sakin buluyorum, fakat bu kalabalıklar dağılıp da felaketimle baş başa kalınca; dehşet. Vücudumun büyük bir parçasını kaybetmek hayaline bir saniye katlanamıyorum, içime baygınlıklar geliyor, ellerimle hasta bacağı tutuyorum ve onun ölümünü kendi ölümümden daha dehşetli buluyorum.”

“Istırabın derinlerine indikçe sevincimizi kaybetmek korkusu kaldığı için, yeni bir sevinç başlıyor: Istırabın ilacı ıstıraptır. İkinci hasıl-ı zarbı: sevinç.”

Orhan Veli Kanık’samak İmkansız – Bütün Şiirleri

28 Salı Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

garip akımı nedir, istanbulu dinliyorum, mehmet ali, orhan veli bütün şiirler analiz, orhan veli şiir inceleme


Beni bu adam mahvetti. Bu adam ile aynı mevsimleri sevişimiz mahvetti.

Orhan Veli Kanık, nam-ı diğer “Anlatamıyorum”. Yine de birden fazla şiiri bilindiği, şiir günlerinde okunduğu için bir başka  seviyorum işte onu. Örneğin Kim Milyoner Olmak İster’de şiirinin adı sorulabiliyor ya da başka yarışmalarda işte. Birkaç kişinin aklına daha da aşinalık düşürüyor bu programlar. Bu yüzden bir bakıyorsunuz ki Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri 5’ten fazla baskılanıyor. Bana kalırsa bazen bir ölçüttür kaç kere basım yapıldığı.

Daha önceki şiir incelemeleri gibi Orhan Veli’nin şiirlerini de paylaşarak anlatacağım size. Daha da aşina olunuz diye. Çünkü “garip” bir adam bu adam. İstanbul’da, henüz Atatürk de ölmemişken Mehmet Ali Sel adıyla yani takma adıyla şiirler yazıyor. Bu yüzden bahsetmemiz gerekiyor Orhan Veli’den. Bir de erken öldüğü için. Erkenden, sorgusuz sualsiz gidebildiği için aramızdan ve hiç de hakkı yokken aslında. Bazı insanların ölmeye hakkı yoktur bence. Çünkü onlar bizimdir.

Orhan Veli’nin Netice’si iki tatlı ve minnacık şiir ile başlıyor. İlki insana huzur veren çeşitten:

“Gemliğe doğru

Denizi göreceksin;

Sakın şaşırma.”

Ve ardından Robenson geliyor. Robenson şiirinden bahsetmek istiyor oluşumun sebebi yaklaşık bir dönem boyunca Robinson Cruose’yu ders olarak işlememiz ve bu kitabın da Orhan Veli tarafından okunup çoktan analiz edilmiş olması. Üç önceki yazıda -ya da dört de olabilir- senaristin yapabildiği referansların çokluğu ile bağlantılı başarıdan bahsetmiştim. Bir şair de aynı şekilde kendi bilgisi kendisi sınar yazdıklarında. Robenson:

Haminnemdir en sevgilisi

Çocukluk arkadaşlarımın

Zavallı Robenson’u ıssız adadan

Kurtarmak için çareler düşündüğümüz

Ve birlikte ağladığımız günden beri

Biçare Güliver’in 

Devlet memleketinde

Çektiklerine.

Bu şiiri okuduğumda aklıma bir de Sunay Akın geliyor. Şöyle bir tekrar okuduğunuz da sizin de aklınıza geleceğini düşünüyorum. Demek ki Sunay Akın’ın eşsiz olarak bahsedilen ve bol kelime oyunlu, ufaklı büyüklü şiirinin bir dokunuşu vardır Garip şiirine. Bence.

Sonra işin ucunda İstanbul var, işin ucunda o zamanlarda içkiler yasak değil, evlerde hep rakılar. Şairler şair olabilmek için, daha da şairleşebilmek için içiyor, içiyor, içiyorlar. Haşa! Henüz hiçbir etkinlik, buna şiir yazmak da dahil, içki yüzünden iptal edilmemiş. Dağ Başı:

Dağ başındasın;

Derdin günün hasretlik;

Akşam olmuş,

Güneş batmış,

İçmeyip de ne halt edeceksin?

Hem etrafta Dedikodu‘cular dolu. Milletin ağzı torba değil ki büzesin. Kim söylemiş beni Süleyhay’a vurulmuşum diye? Kim görmüş, ama kim, Eleni’yi öptüğümü diye soruyor Orhan Veli. İçki meseleleri değişiyor belki ama ah bu dedikodunun gözü kör olsun ve illa da görecekleri bir şeyler var. Yazık.

Ardından Dedikodu şiirinin benim en sevdiğim şiirlerden birisi geliyor: Kitabe-i Seng-i Mezar. Süleyman Efendi’nin bahtsızlığını hissedebildiğimiz ve onun için üzüldüğümüz. Çünkü bir nasırın ne kadar acıdığını en çok nasırı olanlar bilir. Varsın Süleyman Efendi’nin acısı değişsin, yani o nasır acısı bir aşk acısı olsun. İnsan o mezara girmeye mahkumdur ve her yerde tabelalar vardır: Dikkat! Ölüm tehlikesi.

Baharı, Güneş’i ve ılık akşamları seven bir adam Orhan Veli. Ben de bu mevsimleri seviyorum diye yakın hissediyorum, notlar düşüyorum kitaba. Bu adamın ilhamı bahar! diye. En güzel mevsim belki de bahar. Ne sıcak ne soğuk ve bu yüzden tam kararında.

İmkansız şey

Şiir yazmak,

Aşıksan eğer;

Ve yazmamak,

Aylardan nisansa.

Davet‘te ise;

Bekliyorum

Öyle bir havada gel ki,

Vazgeçmek mümkün olmasın.

Sormak geliyor içimden kendi kendime, bir insanı ne kadar çok sevebilirsin ya da hiç görmediğin bir insanı hayatına beklerken ne düşünürsün diye. Şair tabiatlılar bu konuda ışık tutuyor bana. Öyle bir havada gel ki diyor, bunu da öyle güzel yazıyor ki. Bir adam geliyor benim de hayatıma, öyle bir havada gitmesin hatta hiç gitmesin istiyorum ki gözlerim doluyor.

Güzel Havalar ve Anlatamıyorum‘u işaretliyor elim. Bu iki güzel şiiri anlatabilecek birileri de ben tanımıyorum. Turgut Uyar’lı, Edip Cansever’li şiir yolculuklarımın ardından Orhan Veli’yi ne kadar özlediği anlıyorum. Nefes alıyorum belki de bu sefer çünkü hep aynı yerde çok kalmadım mı?

Her şey güzelken bir anda Değil ile göz göze geliyorum. Sonra hatırlıyorum ki şair öyle kolay olunmuyor. Önce yaşıyorsun fakat sonra acıyorsun, acıyı hissediyorsun. Tüm inandığım gökyüzü ve güneş yıkılıyor bir anda ayaklarımın ucuna. Çünkü hayatta hiçbir şey, kolay değil.

Bilmem ki nasıl anlatsam;

Nasıl, nasıl, size derdimi!

Bir dert ki yürekler acısı,

Bir dert ki düşman başına.

Gönül yarası desem…

Değil!

Ekmek parası desem…

Değil!

Bir dert ki…

Dayanılır şey değil.

İstanbul’u Dinliyorum ile kim bilir kaç kişiye İstanbul’u dinletti ve çoğu da duyamadı. Duysa bile yanlış anladı. İstanbul çok sesli bir şehir, örneğin Orhan’ın söylediği gibi Kapalıçarşı serin falan değil, tıklım tıklım. Hem ayaklarını suya değdiren kadın bulmak da zor çünkü burası İstanbul. Yine de gözlerini kapattığını ve sadece dinlediğini düşünürsek sevgili Veli, haklısın. Bir hayal gibi olur o anda tüm İstanbul. Baştan yaratırsın onu, tanrısısındır İstanbul’un. Bu kentin tam ortasındasındır ve kımıldamaya hiç de niyetin yoktur. Çünkü tanrılar yorulmaz.

Ama, benim için en önde Hürriyete Doğru şiiri gelir Orhan’ın.

Gün doğmadan, 
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola. 
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında, 
İçinde bir iş görmenin saadeti, 
Gideceksin 
Gideceksin ırıpların çalkantısında. 
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı; 
Sevineceksin. 
Ağları silkeledikce 
Deniz gelecek eline pul pul; 
Ruhları sustuğu vakit martıların, 
Kayalıklardaki mezarlarında, 
Birden 
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda. 
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin; 
Bayramlar seyranlar mı dersin, 
Şenlikler cümbüşler mi? 
Gelin alayları, teller, duvaklar, 
Donanmalar mı? 
Heeey 
Ne duruyorsun be, at kendini denize: 
Geride bekliyenin varmış, aldırma; 
Görmüyor musun, her yanda hürriyet; 
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol; 
Git gidebildiğin yere.

Tabii ki bunun üzerine durup da şiirleri yazacak değilim çünkü kapanışı en sevdiğim Orhan şiiri ile yapmışım. Ama sizler için yön gösterme açısından not aldığım diğer şiirleri yazacağım. Çalışalım, çalışalım, çalışalım arkadaşlar.

Ayrılış, Bedava, Rahat, Birdenbire, Pazar Akşamları, Mahzun Durmak, İntihar, Lakırdılarım, Quantitif, Canan.

Tabii çenemi kapatamayacağım, ilk dize sırasına göre indeksin bulunmasına vuruldum ilk olarak kitapta ayrıca son Canan’ı yazarken “Nerede o eski Degüstasyon?” gibi bir artistlik yapasım geliyor her seferinde, sanki çok biliyormuşum gibi: dünkü bok.

Yazın, Gene Yazın – Tahsin Yücel Kuralları

27 Pazartesi Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

can yayınları, deneme türünde örnekler, edebiyat eleştiri metinleri, levi strauss, tahsin yücel


Klasikler Niçin Okunmalı’dan sonra deneme ve eleştiri türüne kısa bir ara vermiştim çünkü beni yerden yere vuran gerçekler ile karşılaşmıştım kitapta. Ben ne kadar az şey biliyormuşum ve ne kadar çok bildiğimi sanıyormuşum gibi.

Şıp demiş, Tahsin Yücel’in kaleminden de aynı şeyler dökülmüş. Edebiyatın ne olup olmadığını, yazılanların hangi minvalde yazılması gerektiğini öncelikle tanrısından izin isteyerek yazmaya başlayan bu adam, Tahsin Yücel, beni yine kocaman edebiyat dünyasında mini minnacık hissettirdi. Efendime söyleyeyim o yazar, tabii ki şu şair derken benim tüm havam yine sönüverdi. Yine de Tahsin Yücel, benim adıma okuması daha kolay bir adam oldu. Yazın, Gene Yazın, benim bakış açımla iki farklı anlamdan oluşan bir tamlama. Yazın, edebiyat anlamına gelmesi ve eylem olan yazmak kelimesi. Böyle oyunları seviyorum.

Ünlü düşünürler, bilimadamları ve edebiyatçıları bir araya getirerek derdini anlatmaya çalışıyor Yücel bu kitapta. Sadece felsefenin değil, bilimin de edebiyata etkilerini araştırıyor ve bu neferlerin şimdiye kadar neler düşündüğünü, ona göre hangilerinin doğru olduğunu enine boyuna anlatıyor. Kendi çağındaki yazarlara da laf atmadan duramıyor. Tahsin Yücel’in hayata bakışına dair bir şeyler öğrenmek istiyorsanız bu kitaba biraz dalmanız kafi geliyor. Açık sözlü insanları çoktandır özlüyorduk.

Can Yayınları’nın dilimden düşürmediğim indirimi, “Yaz boyunca yüzlerce kitap 5 lira” sayesinde Tahsin Yücel’in herhangi bir romanını ya da hikayesini okumadan doğrudan denemesine geçiyorum. Benim için sert bir geçiş, yine de seviyorum bu tonton ihtiyarı.

Argümanları ile bir kez durup düşünmemize neden olan bu yazarın anlattıklarından not aldığım bazı yerler var. İşte bunlardan ilki, Yazının Ana Özdeği konusunda, kitabın 60. sayfasında yer alıyor:

“Hiç kuşkusuz, dil, hele yazın dili, kendi başına ele alınınca, “doğru ya da yanlış değildir, geçerlidir ya da geçersizdir: geçerli, yani tutarlı bir gösterge dizgisi”. Bu bakımdan, baştan sonra tersine çevrilmiş bir kurmaca evrende “sonsuz nokta”lar da geçerli sayılabilir, ama ancak böyle bir evrende. Buna karşılık, her öğe geçerliliğini bütünün başa öğeleriyle kurduğu bağıntılardan aldığına göre, bizimkine benzer olarak sunulan bir kurmaca evrende, “sonsuz nokta” söylemi de, göndergesini de sakatlar: her ikisinin de sakatlığıdır. Buna karşılık, gerçek yazar, söylemle nesnesi arasındaki denkliği sözcük ve tümce düzleminde kurmaz, yalnızca, dil, kurgu, odaklayım, hepsini sokar işin içine.”

Konudan tamamen ayrı değerlendirildiğinde tamamen boşmuş gibi görünen bu paragraf bütünlendiğinde ortaya kafa karıştırıcı, sorgulayıcı fakat edebiyat bilginizi yarıştırıcı bir metin çıkıyor.

Ne zaman bir edebiyatçının edebiyat bilgisi ile karşılaşsam, eşhedü çekip kalkan kaldırasım geliyor çünkü sanki Merlin’in ejderhası karşısında savunmasızmışım gibi hissediyorum. Tahsin Yücel son zamanlarda benim yeni ejderham olmayı başardı. Yine kendimi evreniçre küçük hissettim. Gidinin Tahsin’i. Tahsin ismini de severim.

 

Turgut Uyar Uy/u/maz

22 Çarşamba Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

Ferhan Şensoy, tomris uyar, turgut usta, turgut uyar ölüm yıldönümü


“şimdi insan şaşıp kalıyor, uyar diyorlar ölmüş 22’sinde ağustos’un. öyle iş mi olur, usta ölür mü?
daha bir iki ay önce bir cümlesini ona okudum şiirinin.
bir şiirini sevgilime yazdım mektupla.
bir şiirinde kendimi buldum, bir diğerinde onu tekrar tanıdım.
daha birkaç ay önce karşılıklı oturduk dertleştik, “geçer mi bu özlem.” dedim. “geçer, sen sadece göğe bak.” dedi.
bir iki yıl önce daha fazla okumaya söz verdim onu kendime. 
üç beş yıl onca geç doğmanın ve geç tanımanın acısını anlattım ona. benim için üzülme, dedi. 
şimdi gelmişler de bana diyorlar ki, ustan ölmüş.”

yazmışım geçen sene aynı bu tarihte. Bir sene sonra değişmeden hiçbir şey ve tüm şiirler yerli yerinde.

Uyumazsın, biliyorum. Seni u/y/nutmak kolay değil. Cümle cümle dökülmeni bekliyorum, Büyük Saat’i okumaya başladığımda.

Münir Göle’nin Kadınlık Üzerine Fısıltılar’ı

10 Cuma Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

can yayınları, eros ile psyche, mitoloji ve günümüz, mitolojide feminizm, mitolojideki tanrıçalar


Yüzyıllardır anlatılmaya ve anlaşılmaya çalışan varlık: kadın…

Tanrıçalardan tutun da ölümlülere kadar her bir kadın figürünün önemli bir rolü vardır tarihte ve mitolojide. Kimileri delicesine sevip aşık olmuşlar, kimileri ise en büyük kötülükleri içlerinde barındırabilecek kadar karanlıktırlar. Ama kadın, daima anlaşılmaktan uzak, anlamları soyut bırakacak kadar başkadır.

Eros ile Psyche, kitapta geçtiği şekli ile Psyke, mitolojide adlarından en çok bahsettiren iki karakterdir. Upuzun bir aşk hikayeleri ve sonunda da vuslatları vardır. Bu iki karakteri bu kadar önemli kılan şey ise birisi Eros’un Aphrodit’in oğlu oluşu, diğerinin de güzellikte tüm ölümlülerden ve ölümsüzlerden daha güzel olmasıdır. İki karakter de aşkın peşinde koşar. Aşkı anlamaya çalışır ve bunun için çaba sarf ederler. Yine de Eros ile Psyke’nin aşkında kafa karıştıran yüzlerce olay, binlerce ayrıntı vardır. Münir Göle tam da bizim kafamızın karıştığı yere parmağını basarak olaylara açıklık getirir. Okuduğunuz tüm aşk hikayelerine artık tabiri caiz ise kıllanarak bakacaksınızdır çünkü bir kere uyanmışsınızdır ve biliyorsunuzdur. Bilmenin aydınlığı çoktan inmiştir okumalarınıza.

Yazılmış bir hikayeyi yeniden yazmaya çalışan Apuleius ve Münir Göle, aynı anda büyük bir kaybolmanın içine düşerler. Dil o kadar kıvrak ve yanıltıcı, aynı zamanda baştan çıkarıcıdır ki anlatan aynen şöyle açıklar dili:

Dilde olağanüstü güçler saklıdır, pimi boşalmayagörsün, karanlıklardan bilinmedik yaratıklar bastırıverir.

İşte bu cümle ile anlattığı gerçeklik, kendisinin de neredeyse anlatı yılanları tarafından dibe çekilmeden öncesidir. Okudukları ile yeniden yazmaya, yeniden yazarken aslından tamamen bağımsız fakat bir o kadar da aslına bir hikaye yaratmaya başlayan anlatıcı, anlatılanların alt metinlerinde kaybolma ihtimalini hemen göze alır.

Altın Eşek adlı kitapta Eros ile Psyke’nin hikayesini yeniden yazan Apuleius, Persephone, Demeter, Athena, Odisseus’a kadar pek çok mitolojik karakterden de bahseder. Pan da nasibini alır tabii ki de. Apuleius’un anlattıkları kısa bir hikaye değildir. Üzeri çabucak örtülebilecek cümleler de değildir kaleminden çıkan.

Şarap, hem yakan ateş, hem susuzluk gideren sıvıdır; şarap hem yabanıl hem işlenmiştir; şarap hem ilaç, hem zehirdir; şarap hem esrimedir hem yıkımdır. Şara çifti içinde barındıran tanrıdır.

Bu yazıyı not alırken aklımdan geçen temel düşünce şarabın ne kadar iyi anlatıldığıydı fakat şu anda tekrar yazmaya başladığımda gördüğüm bir nokta var ki o da bu anlatılanın sadece şarap değil kadın da olduğu.

Ve birkaç sayfa sonra hikaye hızlanmaya, dolu doluya içine ihtiras, macera katılmaya başlamıştır. Afrodit denen hatun güzelliğini çaldığını düşündüğü, ölümlü olduğu halde herkesin ona tanrıymış gibi davranmasına müthiş şekilde sinirlendiği Psyke için planlar yapmaya başlar. Ona nasıl bir ceza vereceğini düşünür durur ve karar verir. Oğlu Eros’a aşkın tatlı ok ucuna zehirli bir aşk koymasını söyler. Dünyanın en çirkin adamına aşık olacaktır bu yüzüne bakmaya doyulamayacak kız. Erosbudururmu?

Bir kadına kadınlığını bir erkek hissettirir, ama kadının hissettiği kadınlığı yalnızca bir başka kadın sarsar. Bu noktada tanrıçaların bile dokunulmazlığı vardır.

Kadının sadece kendi ile olan savaşını değil kadın ile olan savaşını, ablaları, annesi ve diğer tüm kadın figürlerini nasıl bir savaşım içine soktuğunu anlatır Münir Göle kadın psikolojisine bakarak.

Upuzun anlatılması gereken ve gerçekten bir kitap boyunca çözümlenebilecek Psyke ile Eros’un aşkında Münir Göle, Apuleius, bir sürü soru ve cevap bulur fakat sormadığı bir soru vardır. Bu soruyu da ben sormak isterim:

Büyük bir aşkın, birbirine kavuşmak için her türlü zorluğu göze alan iki gencin aşklarının ilk başlarında yani Eros her gece yatağına gizli gizli gelirken Psyke’nin ve sadece tenlerini tanıdıklarında (Eros ile Psyke birbirlerinin yüzlerini aydınlıkta asla görmezler. Zaten tüm olay bunun etrafında düğümlenmiştir.) Psyke gerçekten sevmeye başlayabilmiş miydi Eros’u yoksa sadece cinsel içgüdüler ağır basıyordu ve kadınlığını sonuna kadar hissettiren, dokunan ve onu zevk ile titreten bu adama sırf bu yüzden kendini aşık mı zannediyordu?

Kadınlar, içinden çıkılması en karmaşık puzzle gibiler. Ne kadar çok cümle kurmaya başlıyorsanız o kadar çok dallanıp budaklanıp anlaşılmazlığa koşar adım gidiyorlar. Kadın psikolojisi tamamen ayrı bir çalışma konusu, vücudu dünyanın en güzel nesneleri arasındayken nasıl olur da vazgeçebiliriz ki kadını incelemekten ve kadın olmaktan.

Kadın olmak, kadın olmayı başarabilmek hem zorlu hem de zevkli bir sınav.

Mahkeme Kapısı’na Sait Faik Abasıyanık Bakışı

07 Salı Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

burgazada, mahkeme kapısı, sait faik abasıyanık, semaver, son kuşlar


Daha önce Semaver ve Son Kuşlar ile karşınıza çıkmıştım Sait Faik’in kitaplarından. Şimdi de Mahkeme Kapısı.

Mahkeme Kapısı, Sait Faik’in muzurluk yapıp evde duramadığı ve bu sürede o mahkeme senin bu duruşma benim gezdiği dönemde yazdığı bir kitap. Mahkeme Kapısı’nı benim gözümde güzel yapan nokta ise her zamanki gibi Abasıyanık’ın gerçekçi anlatımı ve asla kaybetmediği mizahı.

İçinde 26 tane mahkeme tanıklığı bulunan bu kitapta Sait Faik Abasıyanık kendi köşesinde aslında en büyük tanıklığı yapıyor. Küçük çocukların minik hırsızlıklarından, arkadaşların birbirine şakalarına kadar pek çok olayın mahkemeye taşınması ile yaşanan bazen güldüren bazen güldüren bu hayata mahkemelerin kapılarından bakmaya karar veriyorsunuz.

Okurken kıkır kıkır güldüğüm bölümler ile bir kez daha Abasıyanık sayesinde düşünmeye düştüğüm bölümler neredeyse art arda. Biri Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri, diğeri ise Bu Senenin Meşhur Karakışı Cinayeti. Bu iki hikayede nedense kalıverdi aklım. Mahkemeler hem güldürücü hem de korkunç yerlerdi.

Önce

Dört davacıdan ikisi asker, ikisi kadın. 

Birinci asker:

– Efendim, çamaşırlarımı bahçeye asmıştım. Kurusunlar diye.

Hakim:

– Çamaşırların neydi?

Birinci asker:

– Gömlek ve şey efendim…

Hakim:

– Ne?

Asker: 

Şey?

Hakim:

– Söyle yavrum, ne olduğunu söyle. Bak iki defadır soruyorum.

Asker:

– Efendim, şeydi efendim…

Hakim: Neydi yavrum, fanila mı?

Asker: Hayır efendim, fanila değil…

Hakim:

– Öyleyse ne olduğunu söyle de, yazılacak.

Asker: 

– Don, efendim. 

Genç asker kıpkırmızı oldu.

…

Hakim:

-Senin neni aldı?

İkinci asker (bir Şarki Anadolu lehçesiyle):

– Dun gumlek…

Hakim:

– Senin de mi don, gömleğini? 

İkinci asker:

– Hayır efendim…

Hakim:

– Neyini öyleyse?

İkinci asker:

– Dun gumlek, efendim…

ile güldüm bir güzel. Nasıl inatçısın fakat asker denilen şey. Bir o kadar da utangaç.

Ardından da

Sokağa çıktım. İçimde hakiki bir metal vardı. Başım dönüyor, ellerim terliyordu. İnsanlara bakıyordum. Her mevsimde birbirlerini sevmek için yaratılmış bu bazan meyus, bazan şen, bazan gürültücü, bazan melankolik geçip giden kalabalıktan hiçbirinin kendi gibi sakalları büyüyen, kendi gibi gülen ve ağlayan, kendi gibi hislenen ve sevişen bir mahluku öldüremeyeceğini, bu mahkeme salonunda gördüğümün nesli tükenmiş bir insan numunesi olduğunu düşünüyor; hiç kimseye, ama hiç kimseye, kendisinin her hususta eşi bir mahluku öldürebileceğini isnat edemiyordum.

ile dalıverdim insan denen mahlukun ta içine. İnsan nasıl bir varlıktı? Gözlerini kırpmadan nasıl cinayetler işleyebiliyor ve bu kadar gaddar olabiliyordu? Anlayamayacağımı düşünmeye başladım fakat bir cinnet anının neler getirebileceğini tahmin etmeye çalıştım.

İnsan olmak zor…

İnsan olmak; emek istiyor.

Ayşegül Çelik’in Kağıt Gemiler’i / Hayat Gemileri

06 Pazartesi Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ayşegül çelik, kabalcı, kağıt gemiler, masal, yezidi


Şeker gibi bir kitap bitirdim bugün. Şeker gibi masalları dinledim büyülü bir yolculukta.

Kitap indirimlerini kaçırmayan bir insan olarak Kabalcı’nın kapısını aşındırdığımda elim Ayşegül Çelik’in kitabına gitti. Neden bu kitabı seçmiştim bilmiyordum fakat bir kez daha emin oldum kitap bittiğinde: siz kitabı seçemezsiniz, o sizi seçer.

İşte böyle bir durumken ve içim içimi de yemekteyken hafiften, aman efendim ya kötü çıkarsa bu kitap? Kelek kokusu gelirse de kavun da henüz hışır bile değilse? Başımıza gelenler…

Değilmiş. Kadın yazarları işte bu yüzden seviyorum. Özellikle biraz sanata bulanmış, okunma kaygısı olmadan yazan, gözleri çakmak çakmak kadınlara bayılıyorum. Şimdi birkaç kişi yazarları da kadın – erkek diye ayırıyorsunuz gibi zırvalıklar düşünecektir. Hatta çok anti – görüşlü / full demokratik akaryakıtlı tipler kadın yazar denmesine karşı bile çıkacaktır. Yine de gurur duyuyorum. Kadın olmaktan, bir kadın yazarın kitabında yıkanmaktan.

Hikaye anlatmayı annesinden öğrenen Afsun, eline aldığı kalem ile başlar yazmaya hikayeleri ve masalları. Her masal birbirine mutlaka bağlıdır çünkü dünya üzerinde insanlar birbirlerine bağlanmaları için yaratılmıştır. Kağıt Gemiler, umutlarını gemi yaparak denizlere açılmayı bekleyenler gemileridir. Kağıt Gemiler, bir ailenin dağılış ateşinden ortaya çıkan yeni aile ateşidir. Kağıt Gemiler, okuma keyfini tazeleyen, vazgeçtiğiniz kitaplara sizi döndürendir.

Az ile yetinmeyi bilen birisiyimdir. Beni tavlamak kolaydır anlayacağınız. Biraz hoşuma gitti mi bir şey, severim işte onu. Sevmeye çabalarım. Bana kalsa fok balıklarına seveceğim fakat onlar beni sevmiyor.

Kağıt Gemiler, hayata dair nokta atışı bir bölüm ile bitirendir kitabı. Ayşegül Çelik’in kalemini ve bizi köprü gibi bağlayandır. İşte o bölüm biraz uzundur ama tam şöyledir: (Ağır derecede spoiler içerebilir.)

Bütün yaşadıklarımızı yazmak Samet abinin fikriydi. Bunları yaz Afsun, dedi. Madem kelimelerin dilinden anlıyorsun, masalı yaz. Onun var olduğunu, fakat ürkütülmüş bir tay gibi hayattan kaçıp çöllere saklandığını yaz. Öyle bir anlat ki, herkes anlasın bunu. 

Anlasınlar, çünkü cenneti Tanrı kurmayacak. Çünkü toprağı, ağaçları uyandıran bizi. Etrafına bak, bugün bir orman serinliğinde nefes alıyorsak, kendi gerçek masalımızı kurduğumuz içindir.

Hayat diye aklımıza kurdukları oyunu bozduk biz. Koşar adım tırmandığımız cinnetin ve cehennemin son basamağındaydık. Tabiatın bütün güneşleri batıyor, karanlık büyüyordu. Aşkımızdan olacak, el ele tutuşmayı ve derin bir nefes almayı akıl ettik. Tersine işleyen bir vaftiz gibi, bize verdikleri her şeyi çıkarıp orada bıraktık. Şimdi dönüp baktığımızda dev bir yıkıntı görüyoruz. Yaşadığımız o yıkıntıyı yaratanlar, babasını öldüren çocuklardan, çocuğunu öldüren analardan çok, bunları hayatın gerçeği diye önümüze koyan ve kolumuz karıncalanmadan bakıp geçmemizi bekleyenlerdi. Her ölenle öldüğümüzü, ağacın, kuşun acısını topal bir bacak gibi içimizde sürüdüğümüzü anlamadılar. O zamanlar vicdanımız kuyruklu bir böcek gibi kalbimizi yiyordu… (diye devam etmektedir.)

Ah, şu an “bak çayım sigaram, her şeyim tamam.”

Bir Haiku Patlatma Zamanı, Peter Laugesen

05 Pazar Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

danca, dörtlük, haiku, murat alpay, peter laugesen, sincabın sakladığı sözcükler


Öyle bir kitap hediye gelmiş ki bana vakti zamanında, neresinden tutsam bir garip. Sincabın Sakladığı Sözcükler, Peter Laugesen’in Danimarka doğumlu şairin seçme şiirlerinden oluşuyor. Kitap 13 bölümden oluşuyor. Bölümler sırasıyla şöyle: Çocuk İnancı, Tohumlar ile Saplar, Kızılderili Co’nun Su Tası, Şiir, Kargacık Burgacık, Yırtık Zamanlar, Melekler Caz Geğirdiği Zaman, Bütün Dünyada Yapayalnız ve Cehennemdeymiş Gibi, Davinord, Hald Kırsalından Şiirler, Hava Raporları, Fotorama, Onun Köpeği Pireli Dediler.

Garip üzerine garip bir şiir kitabı bu kitap. Kısa dörtlüklerden haikulara, uzun şiirlerden tek cümlelere kadar her çeşit şiir var burada. İşin bir de garip yani var ki sormayın: ya da siz sorun canım en iyisi. Bende böyle anlatacak çene varken sormamazlık etmeyin lütfen. Anlamlı ve anlamsız şiirler de var. Nasıl mı? Bir bakıyorsunuz şöyle diyor şair:

Ya ben firar ederim

ya da ülkem

-sonuç hep aynı

yalnızca şiirin ayaklarıyla

bulabilirim evin yolunu

Bunu okuduktan sonra huzur doluyorken, sayfa sayfa ilerleyip de Fotorama bölümüne gelince nevrim dönüyor, başım dönüyor, o o oo ooo o içim sıkılıyor.

AHA

OHO

EHE

IHI

İHİ

diye devam eden bir şiir çıkıyor. Delireceğim. Bana bunu açıklayabilecek olan varsa rica ediyorum açıklasın. Lal oldum, ama oldum şiirlerin garipliğini, haikuların anlaşılmazlığını görünce. Daha doğrusu göremeyince. Danca’dan çevirisini yapan Murat Alpar büyük iş başarmış fakat neden bu işe girmiş işte onu anlamadım. Peter’ın o Danimarka Danimarka kokan tipine mi kandın yoksa kitabın başlığına mı?

Fakat hangimiz bir sincap değiliz ki?

Franz Kafka Sevenler?

05 Pazar Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

aforizmalar, edgar allen poe, facebook, Franz Kafka, sözlük aforizmaları, twitter


Dönüşüm ve ardından Aforizmalar. Franz Kafka ile tanışıklığım böyle başladı. Franz bir garip çirkin adam, korkutucu gözleri var. Aslında bayağı bayağı jeune kılıklı. Allah’ım karar veremiyorum.

Dönüşüm’ü sizler için daha önce anlatmış birisi olarak sürekli geri dönüş yapmayacağım ve sizin de içinizi daraltmayacağım yine de orada da bahsettiğim bir konu vardı; tüm hikayeler yazılmışken ve fantastik romanların adamakıllı yazılmasına da epey zaman varken sen nasıl oluyor da bir böceğe dönüştürebiliyorsun karakterini? Aklına nereden geliyor? Nasıl bir beyindir ki o içinde en az Edgar’ın evi gibi binlerce küflü ve keskin düşünce var?

Edgar ile kardeş olabilme ihtimalini sevdim ben Franz’ın. Ruhları farklı zamanlarda ve yerlerde bir araya gelmiş gibiydi. Dünya üzerinde Araf’ı yaşayarak hikayeler anlatan adamlar bunlar.

Aforizmalar kitabında Franz Kafka’nın iki farklı yapıtından derlenen aforizmalar var. Hani şu son zamanlarda Twitter’da, Facebook’ta ya da orada burada en bolundan gördüğümüz ve bir tez sunan cümleler var ya, işte onlar hep aforizma. Kimisi kendi yaratıyor aforizmasını kimisi de en ünlü yazarların cümlelerinden alıntılıyor. Karşınızda armut piş ağzıma düş bir kitap. Tek yapmanız gereken sayfaları kurcalamak, anlamlar çıkarmak ve kendinize en uygun aforizmada karar kılmak.

Aforizma kelimesi bir süre sonra bünyemde organizma etkisi yaratmaya başladı. Nedense içimden organizma yazmak geliyor, yine de bu isteği sabahın bir saati oluşuna veriyorum. Franz Kafka’dan fazla uzaklaşmadan kitaptan örneklere dönüyorum. Cümleler benden, üzerine düşünüp kafa patlatmak, çalıp çırpmak sizden.

– Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı. –

– Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamak ne büyük bir mutluluktur. –

– İyi, bir yanıyla rahatsız edicidir. –

– Dünyayla arandaki savaşta, dünyanın tarafını tut. –

– Ruh, bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ancak. – 

Usta’m Doğmuş Dedim, Doğmuş

05 Pazar Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

aziz nesin, james joyce, laurence sterne, nazım hikmet, sait faik abasıyanık, Turgut Uyar


Gün bugün sevinçli gün, umutlu gün bugün.

Usta’m  doğmuş -muş, – muş, -muş.

Gördünüz mü bu dünyada neler doğuyor  ve neler yaşanıyor?

Nazım Usta, Aziz Usta, Sait Faik Usta, James Usta, Laurence Usta ve tabii ki Turgut Usta.

Kitaplar cümle dolu, cümleler anlam ve hayat dolu iken,

sadece bir adam bir şiirle binlerce yaşam dolduruyorken,

kelimeler kapıları açıp kapatıyor,

heceler hücrelerimiz yerine geçiyorken,

ustaların doğumlarından hangi hadsiz bahsetmek istemez?

Şiir ile daha anlamlı bu hayat, ustalarla daha güzel.

Ölmeyen ustaların bir kere daha doğması şerefine.

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...