• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: freud

A Streetcar Named Desire

13 Perşembe Ara 2012

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ Yorum bırakın

Etiketler

a streetcar named desire, blanc duboi, ego, freud, id, ii. dünya savaşı, marlon brando, mississippi, mitch, new orleans, polak, sigmund freud, stanley kowalski, stella kowalski, streetcar named desire, superego


a streetcar named desire marlon brando

New Orleans’ın bozulmuş yapısında, II. Dünya Savaşı’ndan sonra geçen bir oyun A Streetcar Named Desire. Oyun neredeyse her sahnesi ile farklı bir noktayı vurguluyor, sembolize ediyor ya da eleştiriyor. Bu tiyatro eserinin sinema uyarlamasında o zamanlar gencecik ve taş gibi olan abimiz Marlon Brando’yu görmek de mümkün.

Blance DuBoi nevrotik bir karakterdir. Hayatı boyunca en büyük korkusu yaşlanmak ve erkeklerin onu beğenmemesi olmuştur. Missisipi’deki kardeşini ziyaret ettiği sürece onu ve çevresinde olup bitenleri görürüz. Hayal dünyasında yaşamaktadır aynı zamanda. Duygularını kontrol edemez, alkol bağımlısıdır. Daha önce bir öğrencisi ile ilişkisi olduğu ortaya çıkınca hayatının geri kalanını erkeklerin gölgesinin altında kalmayı tercih etmiştir. Missisipi’nin tozlu ve erkek kokan sokaklarında hayatının en büyük kazığını kız kardeşinin eşinden yiyecektir. Blance, izlediğinizde sempati duyduğunuz fakat garip bir şekilde sevip sevmemek arasında kaldığınız bir karakter. İsminin Fransızca’daki anlamı olan beyaz ile oldukça ilişkili bir yaşantısı vardır.

a-streetcar-named-desire-marlon-brando-izle

Stella Kowalski, erkeklere karşı zayıf bir karakterdir. Ablasının tam olarak savunucusu bile olamaz. Bir mağara adamı tarafından neredeyse alıkoyulmaktadır. Kocası olan Stanley ile hem insanı hem de hayvansal bir ilişkileri vardır. Birbirlerine bağırarak ve dövüşerek hareket ederler fakat içgüdüleri birbirilerini bırakmalarına izin vermez. Hamiledir fakat onun için görebileceğimiz, bakabileceğimiz tek fal şanssız bir çocuktur.

Stanley, tiksinmek isteyeceğiniz bir karakter. Kendisi Polak fakat Polak olduğu söylendiğinde kabul etmeyen bir adam. Amerikalı olduğunu düşünüyor ve aslına bakarsanız Amerika’nn ideali olan bul ve yok et psikolojisine oldukça uygun bir karakter. Hayvani bir yanı var genel olarak, iri yarı bir adam olduğu için Stella’yı tek parmağı ile hareket ettirebiliyor. Arkadaşlarına karşı yüksek oranda sadık bir karakter.

Mitch, Blanc’ın hayatında umut ışığı gibi görünse de aslında kör bir ışık haline gelecek hatta onun hazin sonuna neden olacak adamdır. Pasif bir kişidir, gerçekleri görmekte gecikse de son kararı mantığı iel verir.

Şimdi birazcık hikayeyi anlatalım, Blanc ile Stella soylu bir aileden gelmektedirler ancak Stella, Stanley ile yaşamak üzere Mississippi’ye kaçmıştır. Stanley’in çocuğunu taşımaktadır ve ablasının geleceğini öğrenir. Yavaş yavaş her şeyi hazırlar, Blanc kırmızı bir araba ile kardeşinin yaşadığı yere gelir. Arabanın isminde geçen -desire- Blanc’ın bir önceki hayatını ve süregelecek olanı müjdelemektir. Blanc temizlik takıntılı bir kadındır. Çok sıcak sular ile sürekli duş alır, kardeşine Stanley’den ayrılması için baskı yapar, Stella ise bu durum karşısında keskin bir tavır sergiler. Stanley’den vazgeçmeyecektir. Blanc’ın en çok ısrar ettiği ve takıntılı olduğu konu ise ışıkların tamamen açık olmamasıdır. Blanc’ın olduğu noktalarda ışık daima az olacaktır. Bu sayede Blanc hem günahlarını hem de yaşını kapatabileceğini düşünmektedir. Kimseyle sabah görüşmez, yüzündeki çizgilerin görülmesini istemez. Bir gün Stanely’i her zamanki gibi azarlarken Stanley ona tecavüz eder. Bu psikoloji ile yaşayamayacağını bile Blanc bu olay ardından akıl hastanesine kapatıldığında ölür.

Hayal dünyasında yaşamayı kabul etmiş olan Blanc, gerçekleri tamamen reddediyordur. Kendisini zayıflığından, aşktan, fakirlikten korumak için bu dünyaya sığınmak zorundadır. Dünyayı görmek istediği şekilde görür, alkol bağımlısı olduğunu tıpkı Stanley’nin kaba bir insan olduğunu reddettiği gibi reddeder. En büyük suçun acımasızlık olduğunu söyler ve bunun uzmanının oyun boyunca Stanley olduğunu görürüz. Çünkü Blanc yaşlı bir kadın olsa da oldukça naiftir, hayatın ondan aldıkları ve onu zorladığı kadarıyla yaşamaktadır ve bir de insanların onu üzmesini istemez.

İlkel ile medeni arasındaki farkı da görmüş oluruz oyunda. Stanley’nin arkadaşlarının yanına gitmeden önce eline alıp karısına attığı et parçası mağara devirlerindeki toplayıcı ve avcı erkekten farksız olduğunu gösterir. Daha cannibal bir adamdır çünkü. Freud’un teorisine göre Stanley id, Stella ego, Blanc süperegodur.

Oyunda seks ile ölüm arasında da bir bağ kurulmuştur. Blanc’ın içinde “sex” geçen taksisi aslında onu ölüme getirir. Aynı zamanda Stanley’nin tecavüzü de bunun en önemli nedenidir. Kadınlar bu erkek dolu, tamamen erkeklere ait dünyada yalnızlardır ve kurbanlardır. Stella garip bir adamla evlidir ve çocuğu bu kaba adamın evinde doğacaktır. Aynı şekilde Blanc da toplumun ve erkek egemenliğinin kurbanı olacaktır. Kadınların tek imkanları evlenip erkeklerinin istediği kadınlar olmaya çalışmaktır. Başka hiçbir şey yapamazlar.

A Streetcar Named Desire insanın tüylerini şöyle bir hareketlendiren türden. Stanley’nin tüm o içgüdülerini içinizde hissettiğiniz ve korktuğunuz bir oyun.

A Streetcar Named Desire Trailer

Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı / Beni Hiç Tanımıyorsun!

24 Cumartesi Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

126 yazar, 80'ler kitabı, 90'lar kitabı, ahmet akdeniz, ahu akkaya, atın intikamı, öznur doğan, elektra kompleksi, freud, girinti çıkıntıları saymak, kadir aydemir, rayka nayır güven, sevde kaldıroğlu, sosyal medya, tuhaf alışkanlıklar kitabı, tunca çaylant, yitik ülke yayınları


Hadi birbirimize açalım alışkanlıklarımızı ve tuhaflıklarımızı. Aslında kimse görmek ya da duymak istemez deşifre olduğunu. Örneğin birisi bana “Öznur, sen böyle zamanlarda şöyle yapıyorsun.” dese hafiften uzaklaşırım ortamdan biraz. Yine de zaaflarınızı, alışkanlıklarınızı siz anlatınca daha eğlenceli ve güzel oluyor. Tuhaf Alışkanlık Kitabı da kendilerine itirafları ile takıntılar konusunda bir tık öne geçenlerin kitabı. Kadir Aydemir’in hazırladığı kitaplar arasında yerini alan Tuhaf Alışkanlıkar Kitabı Yitik Ülke Yayınları’nın yeni gözbebeklerinden bir tanesi. Daha çıkalı 1 ay bile olmadı fakat oldukça geniş bir kitleye yayıldı bile. Yitik Ülke Yayınları’nda çıkan her kitabın böylesine sosyal medyada ve diğer mecralarda yankı bulmasının en önemli nedeni Kadir Aydemir’in girişimci ruhu ile gerçek kitapseverleri bir araya getirebiliyor olması. Sosyal medyadan insanlarla bir araya gelip kitap yapma fikri daha önce başka kimsenin aklına gelmemişti. Bu yüzden farklı projelere imza atılmış oluyor Yitik Ülke Yayınları çatısı altında.

Gelelim kitaba. Gelelim sayfaların kenarlarını kıvırmayı hiç sevmesem de kıvırmadan duramadığım kitaba. Takıntılar ne kadar farklı ve çeşitli diye düşündüren kitaba… Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı 126 kişinin kuytuları ile bizi buluşturan bir kitap. Yalnız kitabın en büyük özelliği başkalarının hayatı ile sınırlı kalmaması çünkü tuhaflıklar hem bireysel hem de beynelmilel şeyler. Hem hiç tanımadığınız insanların hayatını öğreniyorsunuz hem de kendi hayatınız ile bağ kurup “Aaaa garip tesadüfler.” gibi şeyler söylüyorsunuz.  Ahu Akkaya’nın “Girinti Çıkıntıları Saymak” takıntısının bendeki tezahürünü görüyorum kitaplığıma bakınca. Tunca Çaylant’ın “Bir Oğlak’ın Suyla İmtihanı”nı yaşıyorum her duşa girdiğimde. Yani bu kitap parçalar halinde yazılmış fakat tamamiyle bütün olmayı başarabilmiş bir kitap. İlk olarak kendi ekseninde tamamlıyor dönüşünü, sonra sizi de içine alıyor.

Kitabı okurken çok güldüğüm bölümler oldu. Örneğin Sevde Kaldıroğlu’nun “Kızım, Ayakkabılarını Bağla, Düşersin Sonra” yazısına bildiğiniz sırıttım. Tam da okurken otobüsteydim çünkü. Ya da Rayka Nayır Güven’in “Panda Olmuşum Haberim Yok” yazısına. Bu alışkanlıklar hem güldürebiliyor hem de sizi daha yakın hissettiriyor. Fakat üzüldüğüm, yumruk gibi mideme oturan bölümler de oldu. Örneğin Ahmet Akdeniz’in “Atın İntikamı” yazısı ve hikayesi…

Sonra kitabı okurken kendimi bir psikologmuşum gibi hissederken buldum. Bu insanlar bana anlatıyorlardı hallerini. Kimisi adımlarını sayıyordu, kimisi benim gibi çift sayıların meftunuydu. Ben de hepsi için bir psikolojik neden bulmaya çalışıyordum. Çok da bilirim ya, “Bu kesin Elektra kompleksi.”, “Hmmm, evet, insanlar reddettikleri şeyleri bir süre sonra yaşarlar.” gibi. Kendime döndüm baktım ki bende de olaylar olaylar. Garip gurup alışkanlıklar var. Hem de annemin alışkanlıklarına dönmeli mönmeli alışkanlıklar bunlar. Bir de küçüklükte ve üniversitede geliştirdiklerim var.  E bunlar benim tuhaflıklarım, bana tuhaf gelmiyor ki. Ah bu tuhaflık! O zaman ben de içinden bir tanesini seçeyim tuhaflıkların ve ince bir ayrıntı vereyim hayatımdan.

Şu anda oturduğumuz eve taşındığımızdan bu yana ben her seferinde 3. kata çıkarken ayn oyunu oynarım. Mermer taşları ile oluşturulmuş merdivenden çıkarken mermer üzerindeki çizgilere ayağımda basmaya çalışırım. Bu çizgiler bazen /’dir, bazen \. Fakat bu bahsettiğim çizgiler karo taşlarının kırılan kısımları ya da birleşim yerleri değildir. Bildiğiniz mermerin içinde bulunan, mermere ait farklı renklerdir. Bir bakarın ikinci katın bir merdiveninde hiç çizgi yok. Hoop bir sonrakine atlarım. Böyle böyle paytak paytak çıkar dururum evime. Hiç yakalanmadım da şimdiye kadar.  O konuda keyfim kıyak. :)) Allah yakalatmasın! 🙂

Bir de son anda aklıma gelen bir şey var kitap ile alakalı. Hani bazı kitaplar vardır hiç bölüm yoktur, okursunuz da dünyanın öbür ucuna gitmeniz gerekir yeni bir bölüme başlamak için. 126 kişinin her biri ortalama 1.5 sayfada anlatmıştır tüm tuhaflıklarını Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı’nda. Bu yüzden hemen okumuş olursunuz kitabı. Her biten sayfa yeni bir hikayedir çünkü. 🙂 Ve yüzden fazla bölüm demektir.

Gerçek Çocuklar: Pál Sokağı Çocukları

20 Salı Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 13 Yorum

Etiketler

ankara tiyatrosu, çocuklar korkunç allahım, öznur doğan, boka, budapeşte, fazıl hüsnü dağlarca, ferenc molnar, feri ats, freud, kapitalizm, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, nemescek, oznurdogan.com, pal sokağı çocukları, pal sokağı çocukları hikayesi, pastor kardeşler, peter pan, tarık demirkıran


Biliyorum ki içinizde çocuk kitaplarının aslında sadece çocuk kitabı olmadığını bilenler var. Ben de öyle düşünüyorum. Hiçbir çocuk kitabı sadece çocuk kitabı değildir. Sözüm ona çok satmış, dillerden düşmeyen kitaplardan çok daha sağlam kitaplar çıkar onlardan. Çünkü insan en iyi çocuk olduğunda anlar.

Peter Pan’i okuduktan sonra çocuk hikayelerine bir sempatim artmıştı üniversite 2. sınıfta. Durmadan tüm klasikleri okumak istiyordum fakat araya bir sürü kitap girdi her zaman olduğu gibi. Pál Sokağı Çocukları’ndan uzun zamandır haberdardım ama bir türlü okumak aklıma gelmiyordu. Tâ ki 2 hafta önce televizyonu izlerken Ankara’da Pál Sokağı Çocukları’nın tiyatrosu oynandığını görene kadar. Türkiye’de ilk defa Pál Sokağı Çocukları sahneye taşınıyordu. Hemen kitabı okumam gerektiğini anladım, eve dönerken doğruca kitapçıya uğrayıp kitabı aldım.

Kitabın başında çevirmen Tarık Demirkan’ın isimlerin okunuşlarını yazdığı bir bölüm var. İşte o anda farklı bir dünyaya kapılar açıldığını anlıyorum. Şimdiye kadar kimse bir ışık olmamıştı bu isim konularında. Tekrardan çocuk olmak istedim, her şey en temiz hali ile ortaya çıksın, birileri bana söylesin neyin nasıl okunduğunu diye.

Çevirmeye başladım sayfaları. Sayfalar sayfaları izliyor; Nemescek ve Boka, Feri Ats ve Pastor kardeşler. Minik değil bunlar gerçek birer askerler. Görevlerini müthiş derece önemseyen küçük adamlar hepsi. O an durup düşünüyorum, küçükken oynadığım tüm oyunları nasıl ciddiye aldığımı. Kiremiti nasıl dilim dışarıda kırmaya çalıştığımı, kafamı nasıl yan tutup gözlerimi kıstığımı.

Çocuk demek aslında bilmeyen demek değil, çocuk demek en çok bilme ihtimali olan demek. Çocuklar aslında öyle ölesiye sevimli de değil. Sizin inandıklarınıza inanmazlar, sevdiklerinizi sevmezler. Aksidir çocuklar, muhalefettir.

Nasıl demiş şair Fazıl Hüsnü Dağlarca;

Çocuklar korkunç Allah’ım;
elleri, yüzleri, saçları…
Uyurlar bütün gece
yok sana ihtiyaçları.

Çocuklar korkunç Allah’ım,
bebek yaparlar haçları.
Aşina değiller hatıramıza,
severken aynı ağaçları.

Belki de size şiir tam tersi olması gerekiyor gibi gelebilir. Çocuklar korkunç değildir çünkü size göre. Ama aslında korkutucu derecede doğaldırlar. Bir çocuk teni gerçek olamayacak kadar pürüzsüzdür, tekinsizdir. Ha keza gözleri ve saçları da.

Duadan bihaberdirler bir de. Biz her gece kendi vicdanımız ile konuşmak zorunda kalırken onlar derin ve tatlı uykularındadırlar, ihtiyaçları yoktur bir tanrıya. Haç nedir bilmezler, dini simgeler bir oyun meselesidir belki de.

Ve bilinçleri, hatıraları sadece varlıkları iledir. Siz onlardan aynı anlayışı bekleseniz de bir ağaç sadece ağaçtır onlar için. Bilmezler sizin yüklediğiniz manalar.

İşte bu açıdan Pál Sokağı Çocukları en cesur büyükten cesur, en akıllı adamdan daha akıllıydılar. Savaş planı yapacak, mertlik ve namertlik üzerine sözler söyleyebilecek kadar akıllı ve bilinçli. O sokağın çocukları aidiyetin ne demek olduğunu iyi bilen çocuklardı. Arsa’larını korumak her şeyden önceydi, çünkü arsa onların oyun alanıydı.

Korkusuzca savaş kuralları koyabilecek, defter tutabilecek ve oylama ile başkan seçecek kadar özgürdüler.

Yine de sadece çocuklar çocuk değildi, Freud devreye girerse birer minik şeytandılar ve bu yüzden birbirlerine cezalar da veriyorlardı, ölüme de yolluyorlardı.

Bir anne ve babanın evlatlarını kaybetme sahnesi ise akıllara kazınacak gerçek bir olay gibi yanıyordu kitabın sonunda. Minik bir çocuk gerçek bir savaşçı gibi savaşmış, bu uğurda hastalanmış ve fakat yine de savaşı kazandıran atılımı yapmıştı. Kendisini de ölüme atmıştı tabii ki de en az Feri Ats kadar.

Nemescek narin vücudu ile yatağında kaldığında ben de yatağımdaydım dün gece. Çocuklar ne olduğunun farkında değillerdi, ama ben biliyordum bir yanlışlık olduğunu bu işte. İçimde hala bir çocuk olduğunu. Hala Nemescek için umut besleyebildiğimi gördüm. Umutlar bazen sönmek için toplanıyordu. Kitabın kapağını çevirdiğimde yakın arkadaşımı kaybetmiş gibiydim, gözlerimden akan yaşlar sadece Nemescek için değil, kaybedilen arsa içindi. Bir dişlinin çarkı daha dönüyordu toprak denen şeyin üzerinde.

Düş’e Düşüş // Düşten Dönüş

24 Cuma Şub 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 1 Yorum

Etiketler

albert camus, öteki, öznur doğan, düşüş, freud, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, maroia, oznurdogan.com, yansıtma


Monolog bazen konuşma bazen ise kendini anlatma sanatıdır. Albert Camus Düşüş’te bir adamın düşüşüne tanık ediyor bizi.

Clemence kendisini anlatmaya başlıyor barda tanıştığı bir adama. O anlattıkça siz onu daha da mükemmel görüyorsunuz. Gerçek bir erdem yuvası olduğunu düşünüyorsunuz fakat bir yandan aklınızı kurcalayan gerçekler var. Örneğin kişinin kendisini anlatması samimiyetten uzak geliyor bir anda. Kendinizi yabancı hissediyorsunuz; fakat bu yabancılık Camus’nün Yabancı’sındaki gibi bir yabancılık değil. Sizi rahatsız eden bir şeyler var. Dürtüyor sizi, uyandırmaya çalışıyor.

Bu yüzden hikayenin serim bölümünde hafif bir uyanışla birlikte genel bir açıklama sizi bekliyor. Kimdir bu Clemence, necidir? Ne yer, ne içer? Kimlerle görüşür, kimleri evine davet eder?

Düğüm olarak adlandırabileceğimiz bir bölüm Düşüş’te Clemence’in kendi çıkmaz sokaklarına doğru ilerleyişi ve orada kendisini kaybedişi oluyor. Sadece kendini anlatmakla kalmıyor Clemence, aynı zamanda günah da çıkarıyor ve kendini keşfetmeye de başlıyor. Bu keşif onun için acılı bir hal alsa da keşfinden vazgeçmiyor. Hikayesini bitirmesi gerektiğini biliyor.

Çözüm demek isteyebileceğimiz yer ise Clemence’in kendini kabullendiği, artık tamamiyle kendisini tanıdığı ve kendi benliğinden uzaklaştığı noktadır.

Clemence şimdiye kadar gördüğümüz bildiğimiz insanlara pek benzemeyen bir karakter. Etrafımızda her yaptığı işten nemalanmaya çalışan pek çok insan var fakat Clemence’in Düşüş’üne çoğu sahip olmuyor. Yani pek çoğu için bir dönüş noktası yok, onlar hayatlarına kaldığı yerden devam ediyor. Aslında bu yaşadıklarının bir hayat olduğunu söylemek zor.

Clemence tamamen saygı görmek ve sevilmek için yaşıyor. En çok istediği şey egosunun tatmin edilmesi, aynı zamanda kendisini göstererek isteklerinin yapılması, kayırılması ve diğer bize göre ahlaksızlıkların gerçekleştirilmesi, örneğin kadınlar ile istediği zaman birlikte olabilmek, onlar için unutulmaz olmak ve istediği zaman erişebilmek. Fakat aslında düğüm burada değil.

Düğüm, Clemence’in bize çok benziyor oluşu. Clemence’in aslında hepimizin bir toplamı oluşu. Dönüp de “Yuh, bu kadar da olunmaz.” dediklerimiz aslında biziz. Clemence’in henüz evrilmemiş haliyiz. Saygı görmek için kendimize ünvanlar verip kendimizi zengin göstermeye çalışmamız, nesneleri kendimize mâl etmemiz, mesleklerimiz ile daha önce olabileceğimizi düşünmemiz, olmadığımız şeyleri göstermeye çalışırken onlara dönüşmemiz işte tam da Camus’nün anlatmak istediği şey.

Bizim sahip olduğumuz tüm negatif yönler Clemence’e yansımış durumda. Freud tarafından ‘yansıtma’ olarak adlandırılan gerçeklik ile karşı karşıya kalıyoruz. Biz her şeyi Clemence’te görüp kendimizi bir kenara çekebiliyoruz. İşte bu noktada Clemence bizim için ‘öteki’ olup çıkıveriyor.

Keşke gerçeklerden kaçmak bu kadar kolay olabilseydi ve biz de Clemence’in geçirebildiği dönüşümü “düşüş” olarak da olsa yaşayabilseydik.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...