• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Category Archives: Filmler, sinema, film inceleme

A Serious Man / Ciddi Bir Adam

15 Çarşamba Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

a serious man, anten sembol, ciddi bir adam, jefferson airplane, somebody to love


Anteni bir türlü düzeltemeyen adam. Zor bir hayatın içinde ciddi bir adam. Karısı tarafından terk edilen, sorunlu çocukları ve abisi olan bir adam. İki arada bir derece adam.

Bu film ne zaman aklıma gelse doğruda Jefferson Airplana – Somebody To Love geliyor çünkü filmde bu şarkı sıkça çalıyor. Bu şarkıyı bu filmde kullanılabilir yapan ise sözleri ile senaryonun bir araya gelmesi.

A Serious Man, nasıl izlemeye karar verdiğimi hatırlamadığım fakat bittiğinde yüzümde bir gülümseme bırakan filmdi. İlk olarak Yahudi hayatına dair yeni şeyler öğrenmek güzel oluyordu. Başlarına taktıkları şapkaların nasıl tutturulduğunu görmüştüm filmde. Evet firkete ile tutturuyorlardı. Ardından hahamlar ile alakalı yeni şeyler öğreniyordum. A Serious Man, bilmeyenler için minik bir el kitabı gibiydi fakat sürekli mide problemleri olan, zihinsel özürlü abinin oralarda oluşu filme farklı yönler veriyordu. Yahudiler kumar oynamazdı fakat bu abi oynuyordu. Yahudiler üzerlerinde don fanila varken sokaklarda deli gibi koşmazdı ama bu abi koşuyordu.

Film boyunca yüzünüzde yan yan bir gülümseme oluyor, ailenin oğlunun ilahi öğrenmeye çalışmasına gülüyor, garip gurup sesler çıkarmasına tebessüm etmeye devam ediyorsunuz.

a-serious-man-izle

Ortada sürekli tamir edilemeyen bir anten var. Ne olursa olsun adam ne kadar uğraşırsa uğraşsın tamir edemiyor bir türlü. İşte bana kalırsa bu anten tamamen adamın hayatının metaforu. Bu metafor sayesinde daha da emin oluyoruz adamın eksik olan yanlarından.

Karısı tarafından sevilmeyen, yan komşusu tarafından baştan çıkarılsa da yine de pek bir şey yapamayan, öğrencisinden rüşvet almayı reddettiği için tehditlerle başbaşa kalan, oğlunun kendini kanıtlaması beklenildiği günde ot içerek sapasağlam bir kafa olmasına da bir şey yapamayan bir adam.

Fakat ortada bir hahambaşı var ki, onun yanaklarını sıkıp öpmek istememek imkansız. O daima meşgul fakat çatır çatır Jefferson dinliyor.

when the truth is found to be lies
and all the joy within you dies

don’t you want somebody to love
don’t you need somebody to love
wouldn’t you love somebody to love
you better find somebody to love

when the garden flowers baby are dead yes
and your mind is full of red

don’t you want somebody to love
don’t you need somebody to love
wouldn’t you love somebody to love
you better find somebody to love

your eyes, i say your eyes may look like his
but in your head baby i’m afraid you don’t know where it is

don’t you want somebody to love
don’t you need somebody to love
wouldn’t you love somebody to love
you better find somebody to love

tears are running ah running down your breast
and your friends baby they treat you like a guest

don’t you want somebody to love
don’t you need somebody to love
wouldn’t you love somebody to love
you better find somebody to love

A Serious Man Trailer

Arizona Dream / Amerikan Rüyası / Bir Kusturica Filmi

14 Salı Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

amerikan rüyası, arizona dream, çingeneler zamanı, black cat white cat, emir kusturica, freaks, johnny depp, north by northwest, the wizard of oz


Ben henüz iki yaşındayken herifçioğlunun teki film çekiyor, bir diğer herif bal gibi müzikler yapıyor ve üçüncü herif yaşına da başına da aynaya da bakmadan filmde oynuyor. Arizona Dream’den bahsediyorum. Evet, fotoğrafta gördüğünüz üzere.

Emir Kusturica’yı Black Cat White Cat’ten tanıyan, daha sonra Time of the Gypsies ile seven birisi olarak Arizona Dream’in onun olduğunu öğrenince bayağı bir sevinmiştim. Madem ortalarda Emir vardı, müzik daima iyi olacaktı. O noktada efsane bir soundtrack listesi devreye giriyordu. Filmin başrolünü söylemeden geçmek benim haddime değil. Johnny Depp diye de bir gerçek utanmamış, gencocuk hali ile başrol olmuştu.

Arizona Dream, uzun zaman seyretmekten uzak kaldığım fakat izlediğimde hiç de pişman olmadığım bir filmdi. İtiş kakış, dövüş dalaşı seven birisi olarak iki sayko kadın ile iki aptal adamın bir araya geldiği bu masalı çok sevmiştim. Oyunculukları, karakterlerin gerçek hayata yakınlıkları, sahneleri ve hikayeyi çabucak benimsemiştim. Arizona Dream, Amerikan rüyasının görünmeyen kısmıydı. Buzdağının alt tarafıdır.

Başka parçalara gönderme yapması ile de oldukça sapasağlam ayaklar üzerinde duran Arizona Dream sırasıyla; Nanook of the North, Freaks, The Wizard of Oz, North by Northwest, Chitty Chitty Bang Bang, Once Upon a Time in West, Rocky, The Sheltering Sky ve Terminator 2’ye göz kırpar. İşte size güzel bir ipucu. Eğer bir filmde birden fazla referans varsa ve bu referanslar da doğru kullanılmış ise senaristin ve yönetmenin seviyesini görmüş olursunuz.

arizona-dream-arizona-hayali-izle

Film sadece oyunculuk ve hikaye açısından değil sözler ve anlatımlar açısından da bir yudum su kıvamında. Hayata tutunmaya, geçmişten uzakta yaşamaya çalışırken geçmişin göbeğine düşen Axel, hayatı şöyle anlatıyor:

Axel Blackmar: Whenever I try to remember my dreams, I always turn ’em into stories. But dreams are like life. You can’t catch it with your hands because you can’t catch something you don’t really see. If you believe in your dreams, you could be sure that any force, a tornado, a volcano or a typhoon, wouldn’t be able to knock you out of love; because love exists on its own. 

Axel Blackmar: Elaine, I was trying to tell ya the other night: Eskimos believe that even though you die, you’re never really dead. 
Elaine Stalker: What are you then? 
Axel Blackmar: Uh, you’re Infinity. See they believe that when the physical suit of skin dies, it becomes apart of the Earth. But your soul, keeps going, y’know? Into other things like uh, trees or fish or rocks. Or even other people who’re actually at that point you. 
Elaine Stalker: What if you don’t like what you’ve turned into? 
Axel Blackmar: You just wait. You wait a few years and then you’ll turn into something else. 

Bu filmi sevin, sevdirin. Arizona Dream, Leyla ile Mecnun gibi. Kendi düşlerinde kaybolanların hikayesi.

Arizona Dream Trailer

Another Year / Ömrümüzden Bir Sene – Pişmanlıktır

13 Pazartesi Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 1 Yorum

Etiketler

aile içi problemler, alkolik komşu, another year, ömrümüzden bir sene, mutlu karı koca


Bazı filmleri ne zaman indirdim, hangi amaçla indirdim ve nerede görerek indirdim inanın ki hatırlamıyorum. Another Year da bunlardan bir tanesi.

Arkadaşlarımın tavsiyeleri ile yola çıkmayı seven birisi olarak tahminen bir arkadaşımın bunu izlediğini düşünüyorum. Yorumları da hatırlamadan izlemeye başladığımda ilk başta çok mutlu olmuştum. İngiliz aksanı duyabileceğimiz, sevinçten burnumu filme sokmak isteyebileceğim bir filmdi. Ayrıca başlangıç için seçilen güzel bahçe, yeşeren umutlar derken beni bir huzur sarmıştı fakat film ilerledikçe beni yormaya başlayan bir şeyler vardı.

İlk olarak Tom ve Gerri benim asla alışık olamayacağım bir şekilde yıllar sonra bir arada ve mutluydular. Birbirlerini dinliyorlardı ve yemekleri bile ortak yapıyorlardı. Türk  aile yapısına tamamen aykırı bir sistemdi bu. Nerede kavga, dövüş, huysuzluk, nemrutluk, senin annencilik, benim babamcılık?

another-year

Ardından yaşlandığını kabul etmek istemeyen ve bu yüzden kendini alkole veren Mary çıkar. Mary biraz daha yatkındır bizim insanımıza. Kaçanı kovalar, kovalayandan bir hayli uzaklaşır. Yine de onun için üzülürken beni ona bağlayamayan da bir nokta mutlaka vardı. Bilemiyorum… Bilemiyorum.

Ve filmi takip edememeye başlarım. Ve takip edemem. Ve uzun zaman sonra filmi kapatmak zorunda hissederim kendimi. Tamamen kapatmış olmamak için parça parça ilerler ve bakarım.

Ömrümüzden Bir Sene, hani o çok dahi adamların günümden zaman çaldı dedikleri filmdir benim için. Enerji dolu, aksiyon tutkunu bünyemden, filtrelerimden geçememiştir.

Another Year Trailer

American Psycho / Amerikan Sapığı / Böyle Sapık Her Eve

13 Pazartesi Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 1 Yorum

Etiketler

amerikan filmlerinde işkence, amerikan sapığı, baltalama sahnesi, christian bale, the prestige


Tamam hem en dibimiz düştü diye “Auuuv” demeyiniz. Şimdiye kadar takip edebildiğiniz kadarıyla Christian Bale’i ne kadar sevdiğimi anlamışsınızdır. Daha iki sabah önce inen The Prestige’in kalitesine bakmak için açtığımda filmi kapatamadım ve tekrar izledim. O akşam yine aklımda filmi izlemek vardı. Günde iki kere Christian, iyi gider.

American Psycho’yu izlemeye karar verişim yine bir tavsiye üzerine ortaya çıkıyor. Tam da film izlemenin dibine vurduğum dönemler. Arkadaşım ile izlemeye başlıyoruz hakkında hiçbir yorum okumadan. İşin içinde Christian olunca doğal kızsal tepkiler verip “Aaa, yaaa.” gibi şeyler söylesek de işin cinayetler – ler – ler boyutu dikkatimizi çekmeye başlıyor. O anda biz de film üzerine düşünmeye ve kafa yormaya karar veriyoruz.

Christian Bale’in canlandırdığı Patrick Bateman, Wall Street’te çalışan ve enfes paralara sahip olan bir adam. Arkadaşlarının hepsi de en az bu arkadaş kadar sağlam elemanlar. Hayatlarındaki en önemli vaziyet ise her şeyin en iyisine ve en güzeline sahip olma takıntıları. Patrick her sabah uyandığında en bakımlı kadının bile yapmaya belirli bir süre sonra usanacağı bakım kürlerini uyguluyor. Solaryuma giriyor, maske yapıyor, cildine ve her bir parçasına dikkat ediyor.

Sporu ve seksi yapılan bu adamı tüm olayların dışına çıkaran bir nokta var. Gerçek bir seri katil. Peki buna neden olan olay nedir? Hayatında her şeye sahip olabilen bir adam düşünün. İstediği kadın ile yatabilir, istediği kıyafete milyonlarca para dökebilir, iş hayatını zirvesindeyken en güzel ~kartvizit~e sahip olabilir. Olamıyor işte. Bu adamın aklına o dünyanın en paçoz kartivizitini yaptırmak gelmiyor.

MCDAMPS EC020

Geldik mi Amerika’nın şekilcilik üzerine kurulan toplumuna. Wall Street’ten haybeye gelen paraların nasıl kağıt parçalarına ve oradan da caka, hava, artistliğe dönüştüğüne. Hayatında her şeye sahip olabilen bir adamın şehvetini durdurabilecek, sapkın düşüncelerini dizginleyebilecek ne vardır? Bana kalırsa bir hiç.

Tüm filmi izledikten sonra ve şiddet sahnelerinden sevişme sahnelerine kadar her bir sahnede yorum yapabileceğimiz yerler varken biz gittik de şuna takıldık: fazla film izlediysek demek o ara, bu yaşananlar gerçek miydi?

Wall Street’in zengin hayatları, Wall Street’in hemen yan sokağına bile değmezken, bölgenin en iyi restoranına gidebilmek için günlerce bekliyor, en güzel takım elbiseleri ve bakım ürünlerini alabilmek için paraları deli gibi saçıyorken Patrick’in yaşadıkları bir rüyadan mı ibaretti yoksa gerçek miydi?

Filmi tekrar izlemem gerektiğini düşünüyorum. The Prestige’i tekrar izledikten sonra anladım lisede izlediğimde anlayamadığım yerleri. The Prestige bir kez daha “en çok sevdiğim film” olarak kuruldu gönlümün en başına.

American Psycho’yu tekrar izledikten sonra özet geçeceğim. 🙂 Beni bekleyin anacım.

American Psycho – Amerikan Sapığı – Trailer

American Gangster / Amerikan Gangsteri “My Man”

10 Cuma Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

american gangster, amerikan rüyası, dünyanın en saf uyuşturucusu, denzel washington filmleri, uyuşturucu tacirliği


American Gangster’ı izleyip de beğenmeyen bizden değildir. Gerçek bir hikayeye dayanması nedeniyle insanı alıp götüren, American Dream’in peşinden koşarken -çok çalışarak çok para kazanılabileceği, yine de dürüst çalışmak yerine illegal yollardan zengin olunabileceği- yaşanabilecek yükselişlere ve batışlara sahne olan film.

Denzel Washington’ın oyunculuğundan şimdiye kadar bir kere bile şüphe duymamış birisi olarak burada da onu taş gibi görmek gerçekten mutlu ediyor. Zehir gibi kafası çalışan, cool adam rolü sanıyorum ki Denzel için hazırlanmış.

Russel için ise sıradan görüntüsünün dışında bir durum söz konusu. Denzel yine kadınlara düşkün bir adam, yine alkol alıyor ve çocuğundan uzak fakat görmeye alışık olduğumuz boynu bükükler modunda değil. Suçlu ile işbirliği yapabilecek, düşmandan öğrenebileceği şeylerin bitmeyeceğini anlayacak bir adam. Bu sefer iki zeki adamın birbirine sonuna kadar meydan okumasını ve bana göre mutlu sonu görüyoruz.

American Gangster Denzel Washington and Russell Crowe

Frank Lucas Amerika’nın en büyük uyuşturucu tüccarını yanında senelerce çalışır ve ölen bu tüccarın tüm mal varlığı -ve ayrıca borçlar- Lucas’a (Denzel) kalır. Kendi şirketini kurmaya gönül veren, üstadının gittiği yoldan gitmemeye karar veren Lucas dünyalar güzeli bir kadını tavlar, evlenir fakat hayat beklenenden farklı devam eder.

Bir daha düşünüyorum da hikayenin gerçekten hayattan alındığını, insanların bu kadar zehir gibi çalışan kafalarının olması beni mutlu ediyor ve heyecanlandırıyor.

Filmde geçen konuşmalar arasında ise dikkatimi çeken birkaç nokta var. Aslında bunlar, açıklamam gereken cümleler değil. Genel olarak Amerika’yı ve değişmeyen yapısını açıklayan cümleler bunlar.

“Frank Lucas: The most important thing in business is honesty, integrity, hardwork… family… never forgetting where we came from. “

“Bumpy Johnson: This is the problem. This is what’s wrong with America. It’s gotten so big, you just can’t find your way. The grocery store on the corner is now a supermarket. The candy store is a MacDonald’s. And this place, a super fucking discount store. Where’s the pride of ownership? Where’s the personal service? 
[Enters the store] 
Bumpy Johnson: See what I mean? Shit. I mean, what right do they have, of cutting out the suppliers? Pushing out all the middlemen. Buying direct from the manufacturer. Sony this. Toshiba that. All them Chinks putting Americans out of work. That’s the way it is now. You can’t find the heart of anything to stick the knife. “

Peki neden başlıkta “My Man” yazıyor. İşte onu da izleyince anlayacaksınız. Kaçırırsanız gangster gibi peşinizden gelip kafanızı uçururum!

American Gangster Trailer

Alice In Wonderland / Alis Harikalar Diyarında / White Rabbit

30 Pazartesi Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

alice in wonderland, alis harikalar diyarında, beyaz tavşan, grace slick, helena bonham carter, huckleberry finn, jefferson airplane, johnny depp, pal sokağı çocukları, tim burton, tom sawyer, white rabbit


one pill makes you larger
and one pill makes you small
and the ones that mother gives you
don’t do anything at all
go ask alice
when she’s ten feet tall

and if you go chasing rabbits
and you know you’re going to fall
tell ’em a hookah smoking caterpillar
has given you the call
call alice
when she was just small

when men on the chessboard
get up and tell you where to go
and you’ve just had some kind of mushroom
and your mind is moving low
go ask alice
i think she’ll know

when logic and proportion
have fallen sloppy dead
and the white knight is talking backwards
and the red queen’s “off with her head!”
remember what the dormouse said:
“feed your head
feed your head
feed your head”

Haydi hayatın boyunca izlemekten ve felsefesinden bıkmayacağın bir film söyle bize. Cevapladı kız: Alice In Wonderland.

Kimi çocuk kitapları aslında hiç de çocuk kitabı değildir ve olmayacaktır da. Buna Huckleberry Finn, Tom Sawyer, Pal Sokağı Çocukları ve Alice In Wonderland dahildir.

Yazılırken neler  düşünülerek yazıldıysa, hangi ‘kafa’ ile cümleler kuruldu, dünya kurtarıldıysa işte tam orada olmak istiyorum. Aslında Alice In Wonderland’in kitabını okuduktan sonra çok özel bir yazı yazmak istiyorum onun için. Bu yüzden filme ait yazıyı kısa tutmaya kararlıyım.

alice-in-wonderland-alis-harikalar-diyarinda-izle

Johnny Depp, Helena Bonham Carter ve tabii ki Tim Burton. Bu filme Tim’in eli değmeseydi bence bu kadar güzel olamazdı. Renkler, kostümler ve diğer her şey sanki tamamen Wonderland’den çıkmış gibi. Sanki Grace Slick şarkıyı söylüyormuş ve çok da uzunca bir süre söylemekten vazgeçmeyecekmiş gibi. Feed your head…

Filmden cümleler vermek isterdim fakat bir sonraki yazıyı baltalamak istemediğim için gerçekten kısa kesiyorum. Tek şey söylüyorum: izleyin, izletin!

Alice In Wonderland – Alice Harikalar Diyarında Trailer

All The Little Animals / Christian Bale’in Küçüklüğü

30 Pazartesi Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 5 Yorum

Etiketler

all the little animals, christian bale, christian bale genç, ekosistemde canlıların yeri, tüm küçük hayvanlar


Bulamayacağım, Christian Bale’in oynadığı ve bok atacağım bir film bulamayacağım. All The Little Animals’ta genç bir delikanlı Christian Bale. Zeka özürlü bir çocuğu oynuyor hem de ve yıllar sonra Batman gibi bir karakterle karşımıza çıkıyor. İki uç karakterden bahsediyorum, ikisi de farklı zamanlarda çekilmiş ve aynı adam tarafından oynanan.

Christian Bale, bu işi yani oyunculuğu çoktan yalamış yutmuş sanırım. Doğa ile yaşamayı öğrendikten sonra her şeyin çok daha iyi olduğunu, miras davalarının ve diğer tüm medeniyete dair konuların aslında ne kadar çok bizden uzak olduğunu, her bir hayvanın ekosistemdeki yerinin önemini, minik karıncaların bile beslenebileceğini bize öğreten film.

all-the-little-animals-christian-bale-izle

Gerçekten en küçük yaratık bile kendine bir yer etmiş birisini yemiş birisi tarafından yenilmiştir. Biz de bu sistemin bir parçasıyken ve ölmeye bu kadar yakınken ne güzel de inkar ediyoruz geldiğimiz ve gideceğimiz yeri. İşe böyle kaderci baktığımızda her şey çok uzakmış gibi geliyor, hatta gülünçmüş gibi. Fakat değil.

All The Little Animals, birkaç dakikalık saygı duruşu gerektiren bir film. Pek çok kişi şaşalı çekimleri, rengarenk görselleri ve bol memeli kadınları olmadığı için sevmeyebilir. Zaten gerek yok, filmde meme arayan insanın olayı en başından yanlış anladığı düşünülürse sevmemesi çok daha uygun düşüyor.

Sakin senaryosu ve vurucu sonu ile All The Little Animals aslında “All The People In The World”e göz kırpıyor yıllar öncesinden. Dünya üzerinde küçük olmaktan utanmayan herkese…

All The Little Animals Trailer

Ali G Indahouse / Ali G Baş Belası / Ali Başgaan

25 Çarşamba Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ali g, ali g baş belası, buyakasha, diktatör, sacha baron cohen


Bir hatun olarak açık konuşuyorum ve diyorum ki: Sacha Baron Cohen’in tüm filmlerine hastayım. Bir pislik efendime söyleyeyim bir iğrenç bel altı şakalar, aman efendim mide bulandıran sahneler derken bu herife it gibi gülüyorum. Girdiği her role neden bu kadar iyi oturduğunu anlamaya çalışıyor ve bir türlü anlam veremiyorum. Sacha canını senin.

En son The Dictator / Diktatör filmini izledikten sonra yine dedim ki “Gerçekten gülüyorum bu adama.” Hem de yanımda sevgilim de olsa gülüyorum o çirkin görüntülere, kız arkadaşım da olsa. İşin özünde birazcık itlik var, birazcık’ın az ilerisinde de argo.

Ali G’yi sevmemin nedeni yine algısı bozuk bir adamın önemli bir yerlere getirilmesi ve yaptığı şeyler. Aslında tüm Sacha filmleri günümüzün bir parodisi. Günümüz ülkelerinin başkanlarını göz önüne aldığımızda hepsi en az Ali G kadar saçmalıyor, onun kadar yersiz şeyler yapıyorlar. Ali G’nin tek bir amacı var o da insanları mutlu etmek. Düşündüğümüzde “Sizler için varız.” diyenlerin kendi cepleri için var olduklarını görüyoruz. Ali G bu açıdan diğerlerinden çok farklı. Nasıl desek; saf yönetici.

ali-g-inda-house-izle

Filmi izledikten sonra Ali G gibi konuşmaya çalışmak da cabası. You iz’ler, aint’ler bir şeyler bir şeyler. Cümleyi devrik kurmaya çalışmaları söylemiyorum bile. :))

Ali G, uzun zamandır görmediğiniz fakat en matrağından otçu bir arkadaşınız gibi. Tabii çok sağlıklı bir arkadaş bu, spor salonu bile var.

Son olarak Ali G’nin filmin başında gördüğü rüya bana göre en komik rüyadır. Mis gibi de +18 rüya. Rüya kere rüya.

Ali G Indahouse Trailer

A River Runs Through It / Bizi Ayıran Nehir / Maveraünnehir

24 Salı Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 2 Yorum

Etiketler

a river runs through it, bizi ayıran nehir, brad pitt, craig sheffer, robert redford


İki kardeş, hangi noktada kopabilirler, birbirlerinden? Montana’da büyüyen ve en büyük zevkleri alabalık yakalamak olan iki çocuk, onları alabalık yakalamaya alıştıran sert ve katı bir rahip olan babaları, naif ve sakin anneleri. Siz çocuklarınızı nasıl yetiştirmeye çalışırsanız çalışın, içten gelen duyguları asla değişmeyecektir.

A River Runs Through It sizde nasıl bir duygu yarattı bilmiyorum fakat bende çok iyi bildiğim bir şeyleri canlandırdığı kesin. Filmde var olan iki kardeşin yaşları birbirine çok yakın, buna rağmen oldukça farklı iki karakterler. Ben şimdi size ben ve abimi anlatacağım. Aman ne güzel, filmden özel hayata da geçiyorum.

Aramızda 6 yaş vardır abimle. Dünyanın farklı iki kutbundan yola çıkmışız da İstanbul’da Doğan ailesinde buluşmuşuz gibidir. Ben yeni şeylere hurra saldırırım, abim ihtiyatlıdır, ya bir şey çıkarsadır.

Ben küçüklüğümden beri gördüğüm herkesle konuşabileceğime, iyi arkadaş olabileceğime inanırım o ise daima ölçer ve biçer arkadaşlarını seçerken. Bu ne kadar iyidir ya da değildir şimdiye kadar hiç incelemedim yine de bu konuda da oldukça farklıyızdır.

Abimle aramızdaki 6 yılın ceremesini çekeduralım birbirimizin işine gelen noktalar da vardır elbet. Örneğin abim sayesinde bilgisayar ile tanışmam, onun sayesinde BackStreetBoys dinlemem. Tabii ki şimdi bir iki kişi “ııırpp, bırrrk, amaaan pırt” tavrında sesler çıkardı. İtiraf edelim, o dönemde bu gencoları dinlemek gerçekten güzeldi.

a-river-runs-through-it-bizi-ayiran-nehir-brad-pitt-izle

Yine de ne olursa olsun, farklıyız işte. Ve bu aslında dünyanın en normal şeyi. Tabii keşke bu kadar normal olmasaydı.

A River Runs Through It, aynı adımlarda yürüyen iki çocuğun nasıl farklılaşabileceğini anlatıyor bize. Doğanın ortasında büyümeye başlayan çocukların daha sonra medeniyet adı altında nelere çevrildiği de. Yönetmenliğini Robert Redford’un yaptığı bir filmi ilk defa izliyor olmanın mutluluğunu da yaşıyorsunuz izlerken.

Brad Pitt oldukça genç, Paul rolünde yine hafif kırık kafalı bir adamı oynuyor. Norman rolünde ise Craig Sheffer var. Craig Sheffer ile daha önce karşılaş mıydım bilmiyorum fakat Norman’ın küçüklüğünü yakından tanıdığıma eminim. 500 Days of Summer’ı izleyenler bu ufaklığı hemen tanıyacaklar.

Bu kadar küçük ayrıntı verdikten sonra oyumu veriyorum bu filme; 10 üzerinden 5.5.

Kült filmleri izlemeye koyulduğumdan beri yaşadığım hayal kırıklığının haddi hesabı yok. Hiçbirisi zaman kaybı değil fakat ah daha iyi olsalardı…

A River Runs Through It Trailer

300 / 300 Spartalı / Isparta’nın Gülü

24 Salı Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

300, afrodit, astinos, gerard butler, olimpos dağı, sparta, tabula rasa, vincent regan, yunan tanrıları, zeus



Gerçek adamların savaşı! 300 adet Spartalının Persler ile büyük savaşını konu alan mitolojik filmlerden bir tanesi. Mitoloji ile biraz ilgilenenler bu iki millet arasındaki durulmaz suyu mutlaka göreceklerdir. Yunanistan sınırları içerisinde yani azıcık yerde bu kadar itiş kakışı nasıl başarabiliyorlar onu tam olarak anlayabilmiş değilim. Aslına bakarsanız tanrıların da Olimpos denen yerde çok barış içinde olduğu söylenemez. Hades durmadan birilerini kaçırır, Zeus’un uçkuruna diyecek yok zaten. Afrodit manyağın teki, her gördüğüne aşık oluyor, sonra intikam peşinde koşuyor.

Tanrı kalsak ya hepsine?

Kalamayız.

300’ü çok uzun zaman sonra izlemiş olmanın rahatlığı vardı içimde. Yok çok şişirilmiş, yok çok güzel, yok muhteşem, yok Cüneyt Arkın… İşte tüm bu yorumlardan soyutlanmıştı kafam. Tabula Rasa kadar temizdim. Filmi izlemeye başladım.

İlk olarak filmin bir anlatı üzerine kurulması doğrudan ozan geleneğiyle uyuşuyordu. Kimse bu filmin gerçek bir mitten alınmamış olduğu sırf bu yüzden bile söyleyemez. Prometheus’tan tutun da Adonis’e kadar, herkesin hikayesini anlatan adamlardı bu ozanlar.

Kavga dövüş, savaş barış filmlerini seven ben için bol savaş sahneli bir film olduğu için de üst sıralara çıkıyordu. Yine de filmde en çok beni onurlandıran şey Kraliçe Gorgo’nun Spartalı kadınların da yönetimde söz hakkı olduğunu bildirmesi ve Pers kralı tarafından yollanan sünepe elçiye verdiği cevaptır.

Messenger: What makes this woman think she can speak among men? 
Queen Gorgo: Because only Spartan women give birth to real men. 

Kadınları onurlandıran ve onları ön plana çıkaran durumlar daima ilgimi çeker, övgümü hak eder. Hayır efendim sanki övgümü hak etmese bir şey olmayacak. Elbette olacak fakat bu kadar senedir, yani yaklaşık üç senedir, civilization nature ikilisi arasında boşuna mı kadın ile erkeği çaprazladık birbirine.

-

Sadece erkeklerin değil kadınların da keskin zekasına göndermeler yapan, eşine sadık ve gerçek bir savaşçı ruhu ile yetiştirilmiş kadınların olduğunu gösteriyordu film bize. Tarihte Spartalıların en iyi savaşçılar olduğu düşünülürse ve anlatılanların gerçek olduğuna inanılırsa – ki inanmamak için bir sebep yoktur – burada yaşayan kadınların ezilmek yerine kraliçenin bile “höt” deyici rolünün olması oldukça güzel.

Çok fazla kadınlar ve kadınlık üzerinden gidip feministlik çığırtkanlığı yapmak istemiyorum. Diğer ayrıntılara atlamam gerekirse, kimsenin kahrolmadığını söyleyemeyeceği bir sahne; Vincent Regan’ın canlandırdığı Captain’ın oğlu Astinos’u kaybettiği sahne. (Az önce sahneyi daha ayrıntılı olarak hatırlamak için açıp baktım da…) İnsanın kemiklerini titreten, sinir uçlarını uyuşturan bir sahnedir o. Bir babanın oğlunun adını haykırışı ve oğlunun kafasının kesilişidir en derinden sarsan. Bir kez daha titredi içim.

Dövüş, savaş ve kan. Normalden daha fazla severim filmlerde. 300 benim için aranan kandı gerçekten. Şu anda tekrar izlemek istedim. Tekrar açıp tekrar izlemek.

Çevirilerinde Ispartalı olarak yazsalar da filmde Sparta ile Isparta ayrı yerlerdir, not düşeyim dedim yazının sonunda.

Astinooooosss…

300 Trailer

16 Blocks / Şurası İşte Kız

23 Pazartesi Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

16 blocks, 16 blok, bruce willis, eddie bunker, iyi polis kötü polis, jack mosley, mos def


Mos Def, Mos Def, Mos Def! Tamam, Selena gibi çağırınca gelmiyor olabilir fakat bu adam bu filmde Bruce Willis’e fark atan adamdır, 16 Blocks’u izleme sebebidir, güldüğü zaman adamı sırıtmak durumunda bırakandır. Aksini iddia eden?

İyi polis, kötü polis, ders verme, ders çıkarma temalarını işleyen bir film bu film. Biliyoruz ki iyi polis kazanacaktır, kötü polis çok fena dumur olacaktır, gerekirse ölecektir vs. Klişe filmlerle başımız belada iken hala bu minvalde filmleri izliyor oluşumuz da komik. Bruce Willis’i Pulp Fiction, Sin City gibi efsane filmlerde görmek isteyen küçük bünyem, kendisini alkole vermiş, yaşlanmış Willis’i daha doğrusu Jack Mosley’i görünce üzüldü.

Ölüm sahnelerine hiç dayanamayan, vurulma sahnelerindeki iki üç duygusal cümleye gözyaşlarımı dakikasına bağışlayan birisi olarak bu filmde de ağladığım yerler oldu, evet. Bu sulugözlülüğü ne yapacağız orasını hiç bilmiyorum zaten fakat ne desem, nasıl desem. Mos Def işte. Bruce Willis’e beş hatta on çeken bir adam olmuş 16 Blocks’ta.

Eddie Bunker adında bir suç/suz/luyu canlandıran Mos Def’i gördüğüm anda kendimi yenilenmiş hissettiğim bir gerçek. Hem de pasta yapmak isteyen bir adamı oynadığında nasıl sevmezsiniz ki? Aklıma yüzlerce pasta çeşidi geldi o pastalardan bahsederken. Akıllı ve sevimli bir adam olan Eddie Bunker’ın Jack Mosley’e sorduğu soru ve Jack’in filmin sonunda verdiği cevap da pasta tadındaydı.

16-blocks-16block-trailer

Eddie Bunker: You’re driving in a hurricane and you see three people at a bus stop. One is an old lady and she’s sick. One is your best friend and he saved your life. And the third is the lady of your dreams. Now check it out, you only have room for one in your car, which one do you take? 

Jack Mosley: Oh yea, you give the car keys to your best friend and you let him take the old lady to the hospital. You stay at the bus stop with the girl because she’s the girl of your dreams, right? So everything is going to be ok. 

Fakat beni güldürmek ile ağlatmak arasında bırakan bu konuşma herkesin söylediği fırtına ve araba muhabbetinden daha naiftir.

Eddie vurulmuştur ve kan kaybetmektedir. Panik halinde olan Jack Eddie’ye her şeyin yolunda olup olmadığını sorar. İşte o konuşmada sırıtmak ile gözlerimi doldurmak arasında kalırım. Ehe ile ühü arasındaki ince çizgiyi görmelisiniz:

Jack Mosley: You’re not gonna die on me are you? 
Eddie Bunker: I dunno, I ain’t never died before. 

Aslında genelde benim işim hep kötüler arasından iyiyi seçmektir. Bunu da iyi yaparım ayıptır söylemesi. Bu klişe ve sıradanlığın dibine vurmuş filmde Mos Def’i bulmam benim için yeterliydi sanıyorum. Mos’u hatırlayamayan için şu linke buyurmanız yeterli: biryuduminsan:mosdef.

16 Blocks – 16 Blok Trailer

8 Mile / 8 Mil / 12,8 Km

23 Pazartesi Tem 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

8 mil, 8 mile, brittany murphy, eminem, rihanna, torrent


Bu filmi Brittany için izleyenler el kaldırsın? 8 Mile seneler boyunca televizyonda yayınlandıktan sonra izlemeye karar verdiğim filmlerden bir tanesi. Türkçe dublajlı film izleyememe hastalığına yakalandıktan sonra TV’deki filmlere dönüp bakmaz oldu şu sergüzeşt gönlüm. Sonuç ise ortada. 8 Mile’ı yıllar sonra torrent ile indirip oturup izledim.

Konusunun ne olduğunu bilerek izlemeye başladığım filmlerde elimin daima “ileri” tuşuna gidiyor olması anormal bir şey değil bence. Mutlaka iki üç bölümüne aşina olduğunuz filmleri tekrar izlemek çift baskı etkisi yaratabilir. 8 Mile’da beni bu durumdan alıkoyan tek şey Brittany’i daha fazla görebilmekti. Şimdi diyeceksiniz ki neden bu kadar büyütüyorsun? Bu hatun öldüğünde, daha doğrusu haberlerde ölümü gösterildiğinde “Aaa, ben bu hatunu biliyorum!” demiştim. Evet biliyordum, Spun’ı izlemiş ve kedi canını senin gibi şeyler söylemiştim içimden. Bu sefer bilerek ve anlayarak izlemem gerekiyordu. Sonuçta ortada bir Rihanna klibi yoktu, yanan evlerle birlikte Eminem de şarkı söylemeyecekti.

8 Mile’da sürekli olarak insanı sorgulatan bir durum var. Böyle bir evde, böyle bir anne ile yaşasaydım ne olurdu? Böyle bir çocuğum olsa ne yapardım? Annemin birlikte olduğu adam itin teki olsaydı ne yapardım? Eğer küçük bir kardeşim olsaydı ve bunların hepsine birebir tanıklık etseydi onun psikolojisi nasıl olurdu?

8mile-8mil-eminem-izle

Eminem’in şimdiye kadar en çok dikkat çeken şeyinin hayatı olduğunu iyi biliyoruz. Daima şarkılarında hayatından dem vurur, bir şeyler yapar ve büyük şeyler yaşadığına inandırır bizi. 8 Mile, doğrudan bunları gözler önüne seren bir filmdi.

Bizdeki rap kültürünün biraz daha farklı olduğunu düşünürsek ve bu freestyle atışmaların çok nadir yapıldığını da hatırlarsak bu filmin ikinci çekici noktasını yakalamış oluruz. Ağız tadı ile, dolu dolu bir atışmaya denk gelirsiniz film boyunca. Laflar sokulduğunda it gibi sırıtmamak için kendinizi zor tutarsınız.

8 Mile, Eminem’in hayatını anlatmasaydı eğer bu kadar başarıya sahip olur muydu bilinmez. Tüm hayatını sansasyonlar üzerine kurmuş bir adamın sansasyonel olmaya filmi olsaydı 8 Mile ve Brittany Murphy bu filmden seneler sonra ölmeseydi ben bu kadar çok sevebilir miydim, onu da bilemiyoruz.

Ölüm sürekli hayatı hatırlatıyor bize. Ne olmuş ki ölmüşse, e filmde yaşıyor işte.

Yok daha neler.

12,8 Km imiş.

8 Mile – 8 Mil Trailer

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...