• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Category Archives: Sanat, resim, tiyatro

The Hairy Ape / Eugene O’Neil

29 Perşembe Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ Yorum bırakın

Etiketler

Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, endüstriyelleşme, eugene o neil, hairy ape, iletişimsizlik, industrialization, lack of communication, mildred douglas, o neil, rodin, rodin thinker, the hairy ape, the thinker, transatlantik, yank


Eugune O’Neil’ın yazdığı The Hairy Ape oyunu Amerikan Edebiyatı’nda sembolizm ile naturalizmi bir araya getiren önemli oyunlardan bir tanesidir. Oyunda Hairy Ape olarak göreceğimiz birden fazla adam vardır. Transatlantiğin içerisinde bu geminin, bu devasa yapının ilerlemesini sağlamaya çalışan, ondan sorumlu olan ve insan formundan uzaklaşmış adamlar ile bu geminin sahibi tertemiz insanlar görürüz. Endüstriyelleşme sonrası insanın sadece makine formunu almaya başladığın, hatta makine değil sadece dişlinin bir parçası olduğunu kavrarız.

The Hairy Ape’te Yank adında başrolümüz vardır. Yank, iyi yarı bir adamdır ve bazı zamanlar oturup olup bitenleri düşünmesi nedeniyle “The Thinker”a benzetilir. Rodin’in heykelidir The Thinker. Bir konu üzerinde düşünme, problemi çözmeye çalışma anlamına gelir. Yank’in de anlamlandırmaya çalıştığı bir pozisyonu ve içinde olmaktan bir süre sonra zevk almayacağı bir yaşamı vardır fakat Mildred’i görene kadar hiçbir şey üzerine düşünmemiştir. Hatta ondan sonra da özellikle düşünüp karar verdiği söylenemez.

Yaşanan savaşlar ve teknolojik gelişmeler sonrasında insanoğlunun makineler ile savaşı başlamıştır. Makineler her şeyi yapar hale gelmiştir ve insanın görevi sadece bunları açıp kapamaktır. Daha az insan gücüne ihtiyaç duyulur bu yüzden. Medeniyetin gelişimi ile insanın dahil olduğu alanlar değişim göstermektedir fakat alt sınıf olarak tabir edilen çalışan kesimin ezilme oranı artmıştır. Orta sınıf ortadan kalkarak toplum iki sınıfa ayrılmıştır sadece. Yönetenler ve yönetilenler, zenginler ve fakirler, insanlar ve hayvanlar. Tüm oyun boyunca sınıf farkını hissederiz. Transatlantiğin sahibinin kızı olan Milded Douglass’ın Yank’i gördüğünde bir hayvan sanıp bayılması, ona Hairy Ape demesi, onun olduğu ortamda bulunmak istememesi gibi birden fazla işaret vardır bu konuya. Emekçilerin olduğu toplulukta kendi adlarına karar verebilen kimse yoktur. Hepsi cahilliği yeğ tutarlar çünkü düşünmeye başladıklarında karşılaştıkları sonuç ile mutlu olmayacaklarını bilirler. Bu yüzden üst sınıf tarafından yönetilirler.

Sadece maddi değil aynı zamanda fiziksel farklılıklar da vardır iki sınıf arasında. Kıyafetler, yüzler, davranışlar ve hatta konuşmalar. Yank’in kesik kesik konuşmaları, kamaradaki diğer erkeklerin anlaşılmayan konuşmaları da gerçek bir iletişimi imkansız hale getirecek cinstendir. Sadece birbirlerini anlarlar, dışarıdan birisini kendi dünyalarına kabul etmezler. Zaten dışarıdan birisi de onlara yaklaşmak istemez çünkü onları tekinsiz bulur.

Genel itibari ile The Hairy Ape, erkeklerle dolu bir kamaranın karanlığını hissedebileceğimiz, endüstriyelleşme ile ayrılan sınıfların keskinliğini görebileceğimiz, insanların insan özelliklerinden çıkmak zorunda bırakıldıklarını algılayabileceğimiz,  beyaz ile siyahın birbirine karışmak isteyip de karışamadığına tanık olabileceğimiz özel bir oyun.

Trifles / Susan Glaspell

28 Çarşamba Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ 7 Yorum

Etiketler

boğazlamak, boğulmak, cherriff peter, feminist drama, feminizm, george henderson, john wright, minnie foster wright, once act play, province towm players, province town, susan glaspell, trifles, trifles analiz


4 senelik öğrencilik hayatım boyunca sanıyorum üniversitede en çok Trifles oyununu sevdim tiyatrolar arasından. Province Town Players içinde yer alan Susan Gospell feminist drama’nın tohumlarını Amerika’ya atmış oluyor. Once-act yani tek perde ve olay etrafında gelişen bir oyun. Amerika’da ilk olma özelliği var. Aynı zamanda sahnenin de kısıtlanması gibi özellikler taşıyor. Her şeyden önce “trifle”ın değersiz eşya, şey anlamına geldiğini belirtmem gerekiyor.

Bir akşam Şerif Peter John Wright’ın evine girer ve adamı boğazlanmış bir şekilde bulur. Karısı Minnie Foster Wright ise ortalarda yoktur. Şerif ile birlikte gelen George Henderson ve Hale kanıt için evi aramaya başlarlar. John’un neden öldüğünü bulmak için bir orayı bir burayı karıştırırlar. Ardından Hale’in ve Peter’ın karısı gelir. Dikkat edeceğiniz üzere kadın karakterler arasından tek isme sahip olan kişi Minnie’dir. Diğer kadınlar ise eşlerinin adları ile çağrılırlar.

Minnie’nin evinde küçük bir kuş vardır. Minnie bu kuşla vakit geçirir, her gün evini toplar, düzenler. Kocası ile aralarında büyük bir problem vardır. John, Minnie’nin hayatına giren kara bir lekedir çünkü Minnie’nin geçmişini tamamen yok etmek istemektedir. Eve telefon bağlamaz, eskiden şarkıcı olan ve bir kuş gibi şakıyan Minnie’nin eski hallerine dönmesini istemez. Tam bir odundur John.

Şerif ve diğerleri evdeki araştırmalarına devam ederken Bayan Hale bir şeyleri anlamaya başlar. Tam yorum yapacaktır ki erkekler tarafından susturulur. Bunun nedeni kadınların herhangi bir ölüm durumunu çözemeyeceği, araştırma yaparak bir doğruya ulaşamayacağıdır. Bu noktada toplumdaki yerini bir kez daha görürüz kadınların. Pasifize edilmişlerdir. Eşlerinin adlarını taşımak zorunda kalmazlar, aynı zamanda fikirlerini de içlerinde taşımak zorunda kalırlar. Onları dinleyecek birileri yoktur çünkü erkek egosu o sıralarda bağırmakla meşguldur.

Bunu anlayan Bayan Hale işin ayrıntıların döner. Normalde Minnie’nin çok derli toplu olduğunu bilen Bayan Hale o gün evin oldukça dağınık olduğunu görür. Aynı zamanda en büyük detayı da o yakalar. Boğazlanarak öldürülmüş olan kuşu görür, daha sonra cesede bakar. Ve o anda tüm sırlar çözülür. Minnie’yi sembolize eden ku John tarafından boğazlanılarak öldürülmüştür. Bardağın son damlası bu harekettir. Minnie kuşun öldürülmesine, kendi özgürlüğü ve güzelliği ile bağdaştırdığı canlının yok edilmesine katlanamaz ve kocası deli kuvveti ile boğarak öldürür.

Bayan Peter’a da bu durumu çaktıran Bayan Hale, arkadaşının özgürlüğüne kaçtığını anlamış olur. O noktadan sonra yapabilecekleri en önemli şey cinayetin detaylarını göz ardı ederek erkeklere bir şey çaktırmamaktır. Erkekler de zaten avanak avanak evin içinde dolaşıp mantıklı bir sebep bulmaya çalışırlar. Bulamazlar tabii ki de. Kadınlara sorduklarında ise “Biz bir şey görmedik.” cevabı alırlar. Böylece ilk olarak Minnie’nin özgürlüğüne ve dolayısı ile kimliğine kavuştuğunu görürüz. İkinci olarak kadın birlik ve beraberliğinin gerektiğini, bir araya gelen kadınların güçlü topluluklar oluşturabileceğini görüyoruz. Üçüncü olarak oyunun semboller üzerine kurgulandığını algılıyoruz. Evdeki soğuk hava ve dağınıklık karı ile koca arasındaki gerginliği, esen soğuk rüzgarları ve anlaşmazlığı açıklar. Boğazlanarak öldürülen kuş Minnie’nin ev içindeki halidir. Kocası tarafından mutsuz edilen bir kadının son saniyeleridir o evdeki. Kuşun kafesi Minnie’nin içinde yaşamak zorunda bırakıldığı hapishane yani evi temsil eder.

Minnie bu yüzden isyankar / asi bir kadındır. Kocasına karşı ayaklanmış ve evi terk etmiş hatta kocasını da bu sırada öldürmüştür. Bıraktığı izler ile iki kadının da aklına özgürlük tohumları ekmiş olur. Hiçbir şey olmasa da kadınlık iç güdüleri ile hareket ederek hayatta kalmayı başaracağını garantilemiş olur.

Erkek egemen toplumda kadınının yerinin olmadığını açıkça gözler önüne serer. Kadınların ufak tefek şeylere takılarak gözlem yapamayacağını düşünenlere inat kadınların gücünü ortaya çıkarır. Aynı zamanda kadınların empati gücünün de varlığını gözler önüne sermiş olur. Bir kadın başka bir kadın için kendisini kocası ile zıt bir duruma sokar. Aslına bakarsanız bu manada diğer kadınlar da Minnie gibi baş kaldırmış olurlar.

Yalnızlık ve intikam Minnie’nin cinayeti gerçekleştirmesindeki nedendir. Kadını daima evinde oturan birisi olarak tahayyül etmek isteyen toplumun kadının yalnızlaştığını görmemesidir mesele. Kadın yeter ki evde yemek yapsın, kocasını beklesin ve tabii ki de ağır başlı namuslu olsun.

Trifles, kadın aklını yücelttiği ve erkeklerin göremediği şeyleri kadınların görebileceğini bize gösterdiği için bana göre çok önemli bir oyundur. Feminizm açısından baktığınızda aranılan öncelikli örneklerden bir tanesidir. Başlıktaki ironi ile de zülf-i yare dokunur.

Şark Dişçisi / Ağız Dolusu Kahkaha

25 Pazar Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ Yorum bırakın

Etiketler

çağlar çorumlu, bertolt brecht, defamiliarization, engin alkan, hagop baronyan, kabare, lüküs hayat, levon, salih bademci, selçuk borak, selin türkmen, sevil akı, sevinç erbulak, taparnigos, tarla kuşuydu juliet, tuğrul arsever, yarenyag, şark dişçisi


Daha önce herhangi bir müzikal oyun izleme fırsatı bulmuş olanların tam anlamı ile bağlanacağı, oyundan çıktıktan sonra ayakları ile müziğe eşlik ettiğini anlayacağı bir oyun Şark Dişçisi. Lüküs Hayat, Tarla Kuşuydu Juliet, Kabare gibi çok sesli oyunlar ile haşır neşir olmuş bir insan olarak Şark Dişçisi’ne uzun zamandır gitmek istiyordum. Sonunda gittim! Ve iyi ki de gitmişim.

Şark Dişçisi 19. yy’da geçen bir hikaye. Nam-ı diğer Şark Dişçisi yani Taparnigos çapkın bir adamdır. Sophie adında kocasından bıkmış mı bıkmış bir kadın ile aşk yaşamaktadır. Taparnigos’un karısı Marta kocasının sürekli onun parası ile adam olduğundan yakınır da durur. Bütün olaylar işte bu noktadan ortaya çıkar.

Her şeyden önce Şark Dişçisi’nin açılışını yapan ve tüm oyuna bir güzel yön veren “kolbaşı” Selçuk Borak’tan bahsetmek istiyorum. Ermeni Türkçesi ile konuşarak ilk dakikada bağlar bizi oyuna. Hagop Baronyan tarafından yazılmış bu eseri bir kuble anlatır. Ardından Hagop hakkında bilgiler de verir. Örneğin mezar yerinin belli olmaması gibi. Aynı zamanda 19.yy’da yani 1850’lerde Pera’nın ne menem bir şey olduğunu anlatır. Biliriz ki bu gezgin kumpanyadan bizi güldürecek çoook şey çıkacaktır.

Hagop Baronyan Edirne’de doğmuş bir Ermeni’dir. Yazmış olduğu tiyatro eserleri 120 yıl sonra Şehir Tiyatroları tarafından oynanmaya başlanmıştır. Yine de işin garibi yazdığı her detayın güncellenebilir ve günümüze uygun olması. Yani aile ilişkilerinin çarpıklığı, yapılabilecek mevcut espriler. Sanki onların hepsi Hagop’un kafasının içinde bekliyormuş yıllar geçmesini. İşte bu sayede oyun hakkında ilk incelemeyi yapmış oluyoruz. Sanat eserlerinin zamansızlığını adımız gibi görmüş oluyoruz. 1842’de doğup 1891’de ölen Hagop’un eserinin zaman dışında bir oluşum olduğuna tanık oluyoruz. İnsanın sevmeye, arzularının peşinden koşmaya başladığı anda yaşanabilecek olayların evrenselliğini görüyoruz. Aile dediğimiz kurumdaki bozuklukların her zaman için geçerli olduğunu, baskı altında kalan bireylerin baş kaldıracağını ve daha iyisi için insanoğlunun daima bir koşuş içinde olduğunu.

sark-discisi-istanbul-buyuksehir-belediyesi-tiyatrosu

Çağlar Çorumlu’nun canlandırdığı Taparnigos Sevil Akı’nın canlandırdığı Marta ile bir türlü anlaşamaz. Onunla parası için evlenmiştir, Marta ondan büyüktür. Anlaşıldığı üzre yapmaması gereken bir evlilik yapmış üzerine bir de çocuk sahibi olmuştur. Yarenyag bu aşksızlığın meyvesidir. Aklı karışlarca havadadır yine de sevgisinin ardından baş kaldırmayı, amacına ulaşmak için iş çevirmeyi bilir. Akıllıdır da aptaldır da. Selin Türkmen’in canlandırdığı Yarenyag Salih Bademci’nin hayat verdiği Levon’a deliler gibi aşıktır. Levon, otoriterlerin sevginin önünde duramayacağına inanır. Sabah sevgilisi ile buluşmak için evden çıkarken annesine ne söyleyeceğini bir anda bilemez fakat aşkın her şeyden önce geldiğini düşünür ve geceden baloya gider.

Sophie (Sevinç Erbulak) ise yaşlı kocası tarafından tatmin edilemeyen bir kadındır. Taparginos ile hard-core bir ilişkileri vardır. Bastırdığı tüm duygular Taparginos ile ortaya çıkar. Bu noktada kadın ve erkek ilişkilerinde tatminsizliğe dair ikinci inceleme noktasına geliriz. Marta ve Taparginos ikilisinde tatmin edilmeyi bekleyen bir kadın vardır. Marta 60 yaşında olmasına rağmen hala kocası ile sevişmek ister fakat Taparginos karısının yaşlılığına ve isteğine dayanamayan bir adamdır. Onun için daha genç ve aynı derecede tatmin edilmeyi bekleyen Sophie vardır. Kadınlar erkekler tarafından hem duygusal hem de maddi açıdan tatmin edilmek isterler. Örneğin Marta’nın parasından daima bahsetmesi, ilk günkü gibi sevişmek istemesi, kocasına küsse de elini öptüğünde onu affetmesi, Sophie’nin yaşlı kocası ile sevişemediği için kuruyup gitmesi gibi birden fazla etken toplumda kadınların çekinik rolünü ortaya koyar. Yine de kadınlar da erkekler de bu tatminsizlik sonucunda başka insanlara kaçmaktadır.

Şark Dişçisi’ni Vişne Bahçesi, Tarla Kuşuydu Juliet ve diğer pek çok oyundan tanıdığımız Engin Alkan yönetiyor. Koreografi ise Selçuk Borak tarafından. Selçuk Borak Türk sanatında öncelikli yere sahip olması gereken bir adam. Sadece yurt içinde değil yurt dışında da çalışmalar yapmış bir başkoreograf. Yazması bile zorken bu kelimeyi adamlar bunun başı oluyor. Öyle düşünün. Dimdik duruyor sahnede, her noktada sesi yankılanıyor gür gür. Biraz daha aşık oluyor insan tiyatroya, biraz daha seviyor o sahne performansını.

Sahne demişken de üçüncü bir noktaya geçiyoruz incelenecek. Sahnede bulunan kocaman kumpanya evi ve onun sahne ortasında değiştiriliyor, çevriliyor oluşu. Bertolt Brecht’ten alışık olduğumuz defamiliarization / yabancılaştırma efektine tanık oluyoruz. Orkestraya laf atan oyuncu, protesto olarak elma armut atan orkestra, makyaj temizliyor diye sahneye çıkamayan oyuncu, gözlerimizin önünde değiştirilen ve taşınan dekor… Aslına bakarsanız daha pek çok detay var şu anda yazıp da sizi boğmak istemediğim. Oyunu izlerken bir anda yadsıyoruz bu yüzden, “Lan!” diyoruz. Hagop’un yapmak istediği de bu aslında. Topluma ışık tutarak hiciv yapmaya çalışan bir adamın aynı anda bizi de uyandırmaya çalışması çok normal. O ışık bize de tutulsun ki herkes sahnede yaşananlara dair kendini özdeşleştirmek yerine bir düşünsün, bir eleştirsin.

Yazıyı çok fazla uzatmadan ve size de izleme zevki bırakarak son bir noktayı incelemek istiyorum. Tuğrul Arsever’in canlandırdığı Giragos! Sen ne güzel adamsın, sen ne güzel karaktersin. “Genleşş, genleş, bollaş” diye insanları gülmekten öldüren, zenne kıyafeti ile Hamlet’ten tiratlar atan uşak. Son sahnede de bir hinlik ile karşılıyor bizi. Oyunun aynı zamanda başka tiyatro oyunlarına da gönderme yaptığını görerek alt çıkarım yapmış oluyoruz. Ve bir de kendi kendine gönderme yaptığını görünce tamam diyoruz “metatheatre” işte burada!

Çenem açıldı, durduramıyorum. Şark Dişçisi eve döndüğümde hemen oyun programını açıp yeni bir oyuna bilet aldıracak kadar içimi tiyatro ile doldur. Zannediyorum ki 2012-2013 sezonu oldukça bereketli geçecek benim için.

Kağıttan Hikayelerin Yaratıcısı Deniz Doğruyol

23 Cuma Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ Yorum bırakın

Etiketler

9 Eylül Üniversitesi, öznur doğan, bedri baykam, deniz doğruyol, Deniz My Paper Art by Deniz Doğruyol, Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğrafçılık, my paper art, röportaj


Madem bu blogu sanat ile doldurmak amaç, o zaman biraz da tasarımdan bahsedelim. Bamarangcomtr’de çalışırken tasarımcılarla iletişime geçme şansı bulmuştum. Deniz Doğruyol ile de bu sayede röportaj yapabilmiştim. Kağıtlara hayat veren kadın ile söyleşimizden umarım zevk alırsınız. Buyrunuz:

Kağıttan hikayelerin yaratıcısı Deniz Doğruyol, tamamen kendi geliştirdiği tekniklerle tasarladığı My Paper Art koleksiyonu kağıdın binbir halini ‘başkalaştırılmış’ formlarla sunuyor. Sanatçı tasarımlarına “Kağıttan bir dünya olsa nasıl olurdu?” sorusuyla başlamış ve tamamı el yapımı, kolajlardan oluşan bu eşsiz koleksiyonu tasarlamış. Uzun süreçlerden geçerek hazırlanan My Paper Art koleksiyonu, emek ve sabrın birleşiminden oluşuyor… Bu röportajla Deniz Doğruyol’u ve tasarımlarını daha yakından tanıma fırsatı bulduk.

Öznur Doğan: Deniz Doğrulyol’a göre Deniz kimdir?

Deniz Doğruyol: Deniz,  yüreğinin sesi ve  inançlarının her zaman peşinden giden, hayatı heyecan ve  tutkuyla üreterek, kendine anlamlı kılan, her anın; kendini yansıtan bir tablonun parçaları  olduğuna inanan biridir. Kendi hayallerinin ve inancının peşinden giderek yarattığı işine aşık, kendine verdiği en büyük değer ve armağanın bu olduğunu düşünüyor. 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğrafçılık bölümünde okuduktan sonra reklamcılık yaptım. Ve hep hayalim olan yaratma isteğimin peşinden gidip, üç buçuk sene önce içimden gelen sesi dinleyerek kağıtlarla başladım yolculuğuma. İçimin isteğinin, büyük bir tutkuyla peşinden gitmenin eseridir; Deniz My Paper Art by Deniz Doğruyol markası.

Ö.D: Şimdiye kadar kağıtlar yazılıp çizilmiş, katlanmış, buruşturulmuş ya da kesilmişti. Siz tamamen kağıdı farklı bir boyutta ele alıyorsunuz. Kağıtlara yepyeni formlar verme fikri ilk ne zaman belirdi aklınızda?

D.D: Hayatın anlamını sorguladığım bir dönemdeydim. İş, insanın hayatında en uzun saatlerini geçirdiği bir yer, zaman geriye getirilmeyen en büyük gerçek. Yüreğimin en derinlerinden gelen bir istekti hep yeni bir şeyler yaratmak… ne olduğunu bilmiyordum ama Daha yapmadan bile, onun heyecanını çok net hissedebiliyordum hayallerimde. Bunun doğal ve hayatımızın içinden bir malzeme ile olmasını istiyordum. Birçok farklı malzeme denemelerim sonucunda, kağıtlarla tanıştım. Ve aşkımız o gün başladı.

Ö.D: Tasarımlarınızda sadece kağıtları değil eski ve doğal olarak pek çok farklı obje de kullanıyorsunuz. Hangi parçaları kullanacağınızı nasıl seçiyorsunuz?

D.D: Ben eski kağıtlar, eski eşyalar, hayatımızın içinden farklı detaylar, doğadan malzemeler gibi bir çok farklı materyali aslında birbiriyle tanıştırıp başkalaştırıyorum. Bunları seçerken özellikle şu dediğim bir aksesuar, detay, eşya veya kağıt olmuyor. Onlar zaman içinde bir şekilde benim karşıma çıkıp bana yeni ilhamlar veriyorlar. Sonuçta sonsuz bir kaynağın içindeyiz ve bende bu kaynaktan her geçen gün yeni bir şeyler keşfedip, tasarımlarımda kendimi yansıtacağına inandıklarımı kullanıyorum. Tek ayırdığım, kendime yakın görmediğim parçalar, genelde çok teknolojik görünümler, metal detaylar oluyor. Çünkü bana ruhsuz ve hikayesiz geliyorlar. Ben daha çok içinde ruh taşıyan ve bütününde kullandığım parçalar ile başka hikayelere dönüşen işleri seviyorum.

Ö.D: Sizin için bir maddenin tasarımlarınızda kullanılabilmesi için hangi özelliklere sahip olması gerekir? Kullandığınız maddeleri nerelerden satın alıyorsunuz ya da hangi şartlar altında üretiyorsunuz?

D.D: Yukarıda da bahsettiğim gibi, çok teknolojik, düz, kendini ifade etmekte çok uzaklaşmış materyaller beni heyecanlandırmıyor. Ben çok fazla sahaf, eski malzeme ve eşya satan dükkan geziyorum. Bunun haricinde sürekli yeni yerler ve yeni malzemeler keşfediyorum.

Ö.D: Satın aldığınız eski objelerden kendinize özellikle ayırmak istediğiniz parçalar oluyor mu? Örneğin bir dergi ya da kaplamak üzere aldığınız bir telefon…

Okumaya devam et →

Vişne Bahçesi / Geçmişe Tutunuş

19 Pazartesi Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ali ağaoğlu, anton çehov, engin alkan, Ferhan Şensoy, ferhangi şeyler, kağıthane kültür merkezi, lopahin, ranevskaya, rusya, sadabad sahnesi, vişne bahçesi, volga nehri, şehir tiyatroları


2012-2013 tiyatro sezonunu Ferhan Şensoy Ferhangi Şeyler ile açmış birisi olarak araya bir ay koyup Şehir Tiyatroları ile devam etmek oldukça lezzetli bir adım oldu. İlk durağım bu sene Vişne Bahçesi oldu. Lise yıllarından bu yana Anton Çehov ile bütünleşmiş bu eseri izlemek heyecan verici bir deneyim olacaktı evet. Martı’yı daha önce okumuş ve yazmıştım hatta burada. Şimdi Vişne Bahçesi’ni özellikle izledikten sonra yazabilmek benim için güzel bir duygu.

Sadabah Sahnesi’nde izleme fırsatını bulduğum Vişne Bahçesi’nden çıktığımda tam anlamı ile huzur ile dolmuştum. Sadece huzur değil müthiş bir gerginlik de söz konusuydu vücudumda. Neden böyle olduğunu şimdi sırayla size anlatıyorum.

İlk olarak gerçek bir yazar olduğunu bize her gün bir kez daha kanıtlayan Anton Çehov var ortada. Maslak 1453 ile hayatımızda yükseliş yapan Ali Ağaoğlu’nu bugün Lopahin karakteri içerisinde bulduk. Vişne Bahçesi’ni satın aldıktan sonra baltadan geçirmeye karar veren bir adam söz konusu. Ne kadar garip değil mi insan barbarlığının yüzyıllar boyunca aynı kalmış olması? Anton Çehov’un gördüğü insan portresi ile günümüzdeki insan portresinin aynı olması. İşte ilk saniyede Anton’un zamanötesi olduğunu görmüştük. Tabii ki devamı gelecekti.

Zenginliğini saçarak bitirmiş, bundan da hiç ders almamış bir kadın olan Andreyevna Ranevskaya Dostoyevski’nin Kumarbaz’ından çıkmış gibiydi sanki. Hatta biraz daha geriye gidersek Fransız Devrimi öncesinde yaşayan bir düşes olabilirdi layıkıyla. Sahip olduğu değerlerden uzaklaşmak istemeyen, yeni gelen hayat şartlarına ayak uydurmakta direten bir kadın Andreyevna. Etrafında onu hoş tutacak dostlara ihtiyacı var çünkü birey olarak sahip olduğu tek şey parası. Sevdiği adamın karşısında güçsüz ve zaaf dolu bir kadın. Para onun gözünde önemsiz bir kağıt, bilemediniz metal parçası. Yine de bu para uğruna kaybedeceği sadece çocukluğu değil geleceği de olacaktır.

Oyun boyunca sadece bir ailenin çöküşüne değil aynı zamanda Rusya’nın çöküşüne de tanık oluyoruz. Zenginlerin artık zenginliklerini kaybettikleri, köleliğin ortadan kalktığı ve köylülerin para kazanarak zenginler ile yer değiştirdiği o döneme dönüyoruz. Rusya’yı bekleyen daimi çöküşün habercisi olan bu sahnelerde aslında sadece Rusya’yı değil, dünya üzerindeki her ülkeyi görüyoruz. Yıkılan burjvaziler, yerine geçen yeni soylular, zenginler ile fakirlerin arasında açılan büyük uçurumlar, geçmişten gelen hırslar ve geçmişe tutunmaya çalışmalar.

Çehov’un yazdığı bu eserde ve Engin Alkan’ın yönettiği oyunda her bir dakika neredeyse farklı bir imge ile doluydu. Örneğin Lopahin’in diğerlerinden farklı ve renkli giyinmesi. Ranevskaya ve etrafındaki herkesin tek bir terziden çıkmış, Avrupa kokan kıyafetlerine ve gösteriş düşkünlüklerine karşılık Lopahin’in daha günlük, daha doğrusu daha çağına uygun giyinmesi. Aynı şekilde herkesin İngiliz soyluları gibi bembeyaz görünmeye çalışmaları, daha da Rus olmaya çalışmaları karşısında Lopahin’in kendi rengindeki cildi. Göstermekten utanmadığı köylülüğüne karşılık aristokrasinin daima göstermeye çabaladığı şıklığı.

Vişne Bahçesi’nin sadece bir bahçe değil de aynı zamanda bir ailenin, aristokrasinin gösteriş düşkünlüğünü temsili. Bunu satın alan Lopahin’in aristokrasi zincirlerini kırması, ailesinin kölelikten gelmesine rağmen bu bahçeyi satın alarak tüm geçmişini de satın aldığını hissetmesi. Aslına bakarsanız Frederick Douglass’ın bir köleden aktiviste dönüşmesinin hikayesine çok benzemekte.

Devrimin yaklaştığının çağrısını veren gençlerin sahneye girdiği anda üç farklı zamanın bir araya gelmesi; geçmişin izinde yaşayan aristokratlar, anı fırsat bilen yeni zenginler ve geleceğin değişeceğine inanan devrimciler.

Firs’ün eğitiliş ve hayatını geçiriş tarzı üzerine son sahnede dahi efendisini üzdüğü için üzülmesi ve kendini suçlu bulması.

Charlotta Ivanova’nın melankolik ve  bir o kadar farklı yapısı. Alman mürebbiyeler tarafından yetiştirilen küçük bir çocuk, büyüdüğünde Alman mürebbiyeye dönüşür. Bu noktada Çehov yaşatılanların yaşanılanlara döneceğinin sinyalini verir.

Anya ve Varya’nın arasındaki fark. Evlatlık çocuk ve öz evlat arasındaki o belirsiz fakat daima can yakan bağ. Aynı zamanda Varya’nın daha içine kapanık bir kadın olması, Anya’nın ise aşkını ulu orta yaşayabilmesi.

Yasha’nın Avrupa gezisinden sonra tamamen bir kimlik değişikliğine gitmesi. Genç nesilin köklerinden çok hızlı bir şekilde kopmaya hazır olması.

Fakat beni en çok etkileyen ve hatta ağlatan sahne olarak Ranevskaya’nın 7 yaşında Volga Nehri’nde ölen oğlu için Peter’i gördükten sonra isterik bir şekilde krize girmesi. Bu sadece bir annenin çocuğunu gömmesi değil bu aynı zamanda Rusya’nın geleceğini Volga Nehri’ne bırakması, bir ailenin erkek oğul olarak kurtarıcısının / yöneticisinin yitip gitmesi, aynı zamanda bir annenin daima sevgilisi olmaya hazır oğlunun yok olmasıdır. Bu noktadan sonra Ranevskaya hiçbir zaman için tam bir kadın olamayacaktır.

Vişne Bahçesi her yanı ile hem günümüze hem de aşikar ki geleceğimize hitap eden bir oyun. Aslına bakarsanız son olarak söylemek istediğim bir şey var. Anton Çehov’un öne çıkarmak istediği nokta Vişne Bahçesi’nin bir gösteriş unsuru olduğu. Aristokrat ailelerin hiç ilgilenmese bile onları temsil ettiğini düşündüğü bahçelerin onlara kendilerini iyi hissettirdiği. Fakat soruyorum, siz o toplumun o zengin yaşantının içine doğsaydınız ve para harcamak sizin için bir lüks olmasaydı Ranevskaya gibi o evin içinde 5 dakika daha oturabilmek için kendinize bahane aramaz mıydınız? Ben burada köklerinden koparılmak zorunda bırakılmış bir aileyi / bir kadını da görüyorum. Ne yazık ki köklerinden koparılmak zorunda kalanlar hep daha savunmasız, hep daha zayıf olacaklardır.

Ben bu kadar çok anlattıktan sonra oyunu izlememek büyük ayıp olur. Rica ediyorum gidiniz, izleyiniz. Anton Çehov’un büyüsünü Engin Alkan yönetmenliği ile yaşayınız.

Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...