• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: iletişim yayınları

Oyunlarla Yaşayanlar – Oyuna Gelenler

12 Çarşamba Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

cemile, coşkun, iletişim yayınları, kitap incelemesi, oyunlarla yaşayanlar, oğuz atay, oğuz atay inceleme, oğuz atay kitapları


Kendi hayatlarını yalanları ile oyuna çevirenler vardır etrafımızda. Bir de yarattığı oyunları yaşayanlar. Bu iki insan türü ile de mutlaka karşılaşmışızdır. İlki olmayan şeyleri söyler, olmak istediğini anlatmaya çalışır ve ona bakarken her şey aşikardır. Yalan söylediğini de anlarsınız, aslında nerede olduğunu da ve ne olmak istediğini de. Çünkü yalanlar daima anlaşılmak üzere söylenir. En yersiz, en küçük yalanda bile söylenildiğinde anlaşılması umulduğu bir nokta vardır. Bu yüzden yalancının mumu yatsıya değil, bilinç fire verene kadar yanar.

İkincisi ise, hani şu hayatını oyun edenler, oyuna gelenler, oyunları hayat edenler. Onlar gerçekler ile oyunları birbirine çoktan karıştırmışlardır. Zaten hayatlarında “tutunacakları” gerçek bir gerçek de yoktur. Mutsuzluğun müptelasıdırlar. Yoksa bir düşünün, içimizden hangisi şimdi bavulunu alıp o çok sevdiğini düşündüğü kişinin yanına gidebilir?

Oyunlarda böyle değildir hiçbir şey. Karakterler ya da tipler aniden karar verebilirler her şeye. Sorumlulukları üç cümle sonra yok olup silinebilecektir. Perde değişecek, hayatları farklı noktalara akacaktır. Fakat gerçekte böyle olmaz hiçbir şey. Verdiğimiz kararlar ne o kadar çok hızlıdır ne de yaşamaya hazırızdır bu oyunları. Oyunları yaşamaya başlamak zaman alır, alışkanlık ve açık yüreklilik ister. Bir kez başladınızsa…

Bitmez.

Çevrenizdeki herkesi oyuna dahil edersiniz. Bir bakmışsınız ki köpeğiniz bile iki ayağının üzerine kalkarak bir şeyler yapmaya çalışıyor. Geçmişe gidip gelir, olmak istediğiniz adamı çoktan olduğunuzu düşünür ve her durumdan muzdarip bir şekilde gezersiniz.

Oyunlarla Yaşayanlar, gerçeği yaşamaya vakti olmayanları oyunu. Oğuz Atay’ın dönüşmeye korktuğu bir kahramanı anlattığı oyun belki de. Kim demiş yazar karakterinden korkmaz diye?

Rolüne öylesine bir tutunur ki Coşkun, öylesine oyunun içine girer ki son nefesinde bile ölmekten rahatsız değildir.

Cemile ise Coşkun asla gidemeyeceğinden emindir.

Hayat size roller biçer, siz onları yaşamaya başlarsınız. Bir zaman sonra o kadar tekrara düşer ve her anın bir sonrakini devam ettireceğinden o kadar emin olursunuz ki yaptığınız programın dışına çıkan en ufak bir durum bile alt üst etmeye yeter sizi. Beklemediğiniz anda giden sevgiliniz, beklenmeyen anda gelen aşk, ölümler ve doğumlar. Tüm tekdüzeliği tek bir ağlama sesi yırtabilir. Oyunlarla Yaşayanlar, kendilerini oyunsuz hissettiklerinde, yani kapandığında tüm perde, tamamen çıplak hissedebilir. Oyun, daima devam edecekmiş gibi tekrarlanası, bittiğinde hayatı karartacakmış gibi yaşamdan uzaktır.

 

İhsan Oktay Anar’a Saygı Saati

31 Cumartesi Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ 2 Yorum

Etiketler

amat, araf, öznur doğan, üç baş, bağdasar, cehennem, cennet, davut, denizci, efrasiyabın hikayeleri, efsun, emre, erkeklik organı, frenk, gemi, humbaracı, hıncal uluç, ibrahim dede efendi, ihsan oktay anar, iletişim yayınları, istiklal, kalın musa, kara kitap, karaköy lokantası, kirko, kitabül hiyel, kitap incelemesi, kitap okuma yarışması, kitap tanıtımı, konstantiniye, maroia, mephisto, orhan pamuk, oznurdogan.com, puslu kıtalar atlası, rafael, sevgili, suskunlar d&r


İhsan Oktay Anar. Bu yakışıklı, elmacık kemikleri çıkık adam… Kelimeleri ve cümleleri eski zamandan gelmiş, anlatıkları hep bildiğimiz ama hiç bilmediğimiz şeyler. İhsan Oktay Anar.

Her yazarla nasıl tanıştığımı mutlaka iliştirir oldum yazılara. Lise birinci sınıfta yapılacak olan kitap okuma yarışmasında seçilmem üzerine elime okunacak kitaplar listesi geçti ve ben en başta İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı gördüm. Daha hiç duymadığım bir kitap ve yazar ismi. Bir an duraksadım, acaba ne olabilirdi ki? İlk olarak adı çok acayipti. Puslu, kıtalar, atlası. Kafamda oluşturması gereken bir bütün ve resim varsa da oluşmuyordu. Bomboştu dimağım. Şekillenmeyi bekleyen oyun hamuru gibiydim. Ben kitaba bakıyordum, kitap beni süzüyordu. Aslında kitapta bir efsun vardı. Beni içine çekmeye çalışıyordu. Ve çekti de.

Fotoğrafta bulunan baskı ile kitabı okumaya başladım fakat kafam büyük karmaşalar içerisine giriyor. Bir sürü kelimeyi anlamıyorum, Türkçe olmadıklarını iddia ediyorum. Kitabı efsunu beni içine çekiyor, sözlüğü açmak için bile yanından ayrılamıyorum. Zaman oluyor bir çukur kazıyorum Dünya’nın öteki ucuna, zaman geliyor Konstantiniye’den çıkıyorum. Hayal dünyamın genişlediğini hissediyor, binbir çiçekle bezemeye başlıyorum yollarını. İhsan Oktay Anar sanki alnımın ortasından bir ışık şeklinde geçiyor. Ben tamamen kendimi yenilenmiş hissediyorum. Kitap bittiğinde büyük karmaşalar içinde de olsam, kitabı bir daha okuma aşkı ile de yanıp tutuşsam ne yapacağımı bilemiyordum. Yılanlar, böcekler, taşlar kafamın içinde geziniyordu. Böylesine karanlık fakat ferah bir yolculuğu bir daha bulamayacağımı düşündüğüm anda bile bir korku sarıyordu vücudumu. Puslu Kıtalar Atlası damarlarıma zerk edilmiş bir uyuşturucu gibiydi.

Aradan uzunca bir süre geçiyor. Ben üniversite birinci sınıftayım. Yazın Karaköy Lokantası’nda garson olarak çalışıyorum. Her gün işten çıktıktan sonra İstiklal’e gidip mağazaları dolaşıyorum. D&R senin, Mephisto benim iyice geziyorum ve görüyorum ki Suskunlar diye bir kitap var raflarda. Beşinci baskısını yapıyor o sene fakat ben ilk defa görüyorum. Yazarına bakıyorum, İhsan Oktay Anar. Tamam diyorum bu kitabı alacağım. Hafızama kazıyorum kitabı. Haftalığımı aldığım gibi kitabı alma derdindeyim fakat bir bakıyorum ki kitapyurdu.com’da İhsan Oktay Anar kendi kitabını imzalamış, sınırlı sayıda okurlarına ulaştırıyor. Fırsatı kaçırmıyorum. Hayatımın ilk imzalı kitabını alıyorum. Ve başlıyorum okumaya. Olamaz! Bu kitap da beni yeniden yaratıyor. Bağdasar, Kirko, Davut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael… “Bu adamın romanlarında” diyorum kendi kendime “bir efsun var.” Takmış durumdayım kitabın beni çeken bu efsununa. Bir yandan da şaşakalıyorum sürekli, eski kelimeler, tarihler, anlatılar, yaşananlar, isimler. Delireceğim. Bu adam bu kadar çok şeyi düşünüp nasıl hayal ediyor diyorum. Nasıl nasıl nasıl? Bir meyhane sofrası nasıl bu kadar ateşli olabiliyor mesela? Böylesi zor soruların cevaplarını bulamıyorum kolay kolay. Hemen kitabı bitiriyor, arkadaşıma okuması için veriyorum ve en büyük hatayı yapıyorum. Kitabı 1.5 sene sonra kirli bir şekilde geri alabiliyorum. Hayatımın en büyük hatasıdır. En büyük.

Üçüncü durağım Emre isminden yola çıkışımla birlikte Amat oluyor. Sevilenin adı Emre, Amat’ın Latince ‘sevilen’ anlamına gelme ihtimali var gibi cümleler okuduktan sonra hazır da İhsan Oktay gazım varken doğrudan alıyorum kitabı. 24.11.2010 tarihinde, yanımda sevilen varken D&R’dan alıp çıkıyorum. Bir ay sonra sevilen askere gidecek, bana da birkaç fotoğraf ve bu kitap kalacak. Kitabı okumaya başlıyorum. Okumak değil bu seferki, içiyorum. Rengi de kırmızı nasılsa şarap gibi. Şarap gibi kitap içilmez mi? Amat adlı gemi ile hem Cehennem’e hem Cennet’e hem de Araf’a yolculuk yapıyorum. Geminin tamiri gerektiğinde ben harekete geçiyor, olayları organize ediyorum. Ve fakat şimdiye kadar yaşadığım İhsan Oktay şaşkınlığına bir de “Bu adam bu kadar çok deniz terimini nereden biliyor?” şaşkınlığı alıyor. Sanki daha öncekiler çok normalmiş gibi… Delirecek seviyede bunu düşünüyorum, “Nasıl yazdın bre adam, önünde hangi ansiklopediler açıktı? Ama ansiklopedi olsa da bu kadar iç içe girmez ki gerçekler. Hangi gerçekle yazdın?” Br yandan da İhsan Oktay ile bir ortak noktamız oluşunu seviyorum bu kitapta. O da eşine ithaf etmiş bu kitabı, ben de. Böyle güzellik olamaz diyorum. Amat’ı da başucuma koyuyorum. Baş tacı ediyorum. Başımın üzerinde üç farklı kitap.

28.10.2010 tarihini attığım Efrasiyab’ın Hikayeleri başımın üzerindeki dördüncü kitap olmaya hazır. Bir kitabın kötü çıkabilme ihtimalini ne kadar çok seviyor, sinsice bekliyormuşum meğerse. Olmuyor da olmuyor. İhsan Oktay okurken bazen aklıma Orhan Pamuk geliyor, Kara Kitap geliyor bazen. Hikayeleri karıştırdığım bile oluyor. Beyin dediğin istemediğin anlarda bulamaç görevi görüyor. İhsan’ın her kitabında bulunan ince mizah Efrasibay’ın Hikayeleri’nde daha da gün yüzüne çıkıyor bana göre. Gülerek okuyabildiğim kitapları seviyorum çünkü. Daha sonrasında Kitab-ül Hiyel’de it gibi sırıtacağımın farkında değilim, “Ne kadar güzel güldürüyorsun İhsan.” mantığında hareket ediyorum. Stradivarius’lar, aşklar hikayeler gırla gidiyor. Benim İhsan Oktay Anar aşkım ve sevgim daha da fazlalaşıyor. Hatta üzülmeye başlıyorum sadece bir kitap kaldı geriye okunacak diye. Ama hayat hain, hemen geliyor sıra Kitab-ül Hiyel’e.

Ve hüzünlü son geliyor. Son kitabımı elime alıyorum. Ne geleceğini bilmiyorum, okumaya başlıyorum ve bu sefer gerçekten it gibi gülerek okuyorum kitabı. Gerçek zekanın pırıltılarının matematik ya da fenle değil espiri ve anlama kabiliyeti ile olacağını biliyorum. İhsan Oktay benim babam olsa ya diyorum, olmadı amcam olsun. Ne bileyim canım, üç beş yakın olsun. Erkeklik organları mı desek, sevişmeler mi, üç başı arzulamak mı desek. İktidar pek önde bu kitapta ve iyi dalgasını geçiyor İhsan. (Böyle adı ile de söyleyince kendimi iyice Hıncal Uluç hissettim.)

İhsan Oktay Anar masalı acı bir şekilde bitiyor, okunacak başka kitap yok. Otursam da ağlasam mı? Kendimi dağlara mı vursam? Fakat bekliyor olacağım yeni bir kitabı. İletişim Yayınları’nın baskı yapması gerekiyor bence “Adam adaaam, sevenlerin kitap bekliyor!” diye. Belki de Anar şu anda bir şeyler yazıyordur evinin bir köşesinde, yeni kitabı için. Uzanıp yanaklarından öpüyorum. Sen yaz, lütfen yaz…

Çalıkuşu, Acımak ve Yaprak Dökümü Güncesi

15 Perşembe Mar 2012

Posted by Öznur Doğan in Edebiyat, kitap inceleme, kitap tanıtım

≈ Yorum bırakın

Etiketler

acımak, ali rıza, ansiklopedi, ayşe, çalıkuşu, öznur doğan, baba kız, bütün eserleri, feride, fikret, gülbeşeker, iletişim yayınları, kadın ve toplum, kamuran, kitap incelemesi, kitap tanıtımı, leyla, maroia, necla, oznurdogan.com, polemik, popüler, reşat nuri güntekin, senarist, yaprak dökümü, zehra, şevket


Güntekin, Reşat Nuri. Ansiklopedi ne demek bilenler için garip gelmeyecek yazılış. Ansiklopedi ile alakası olmayanlar için alakasız duruş. Önemli bir yazarı nasıl abidik gubidik tersten yazarsın?

Polemik yaratmak isteyenler hep olur. Bir şey söylersiniz ve anında birisinden anti-tezini alırsınız. Güzeldir yaşamak, karşıtlıklarla bir olduğunu bilirsiniz. Reşat’ın her romanı neredeyse film ve dizi yapılırken karşı çıkanlar ile çıkmayanlar olduğu gibi. Yaprak Dökümü ile dalga geçenlerin sayısı bazen izleyenlerin sayısını geçiyordu bir ortamda.

Reşat Nuri bu kadar popüler olacağını bilseydi daha başka neler yazardı acaba? Ya da kendisi bu popüler durum karşısında nasıl bir tavır takınırdı? Benim tüm karakterlerimi alakasız isterik insanlara çevirdiniz, gerçekliklerini yitirdi diye feryat figan eder miydi acaba?

Reşat Nuri’yi ilkokulda kıskanmam ile başlar benim Reşat sevgim. Abimin kitaplarının arasındadır Yaprak Dökümü ve evet onun değil o kitap benim olmalıdır çünkü ilk olarak kabı güzel kitabın, böyle pembeli gibi sanki. Tam yaşıma hitap ediyor. Hep ismi de akılda kalıyor. Ben Yaprak Dökümü’nün neye dair olabileceği üzerine fikir bile üretmemişken hemen sahipleniyorum kitabı. Uzun süreli tatile başlıyor kitap kitaplarımın arasında. Büyüdükçe ve adını duydukça okuma isteği duyarım ve ilk Yaprak Dökümü’nü okurum.

Bir düşünüp kalırım üzerinde. Ne anlatmak istiyordu bu kitap? Felaket felaket üzerine. Etkilenmem o kadar, henüz anlayabilecek durumda değilim oysa ki. Sonra dizisi yapılır Yaprak Dökümü’nün hatta en alakasız şekillerde linç edilir kitap. Tüm senaristler unutuverir bir anda Reşat Nuri’nin titremekten kırılmış kemiklerini, cümlelerindeki anlamı. Dizi sayesinde kitap da tekrardan okunur, ilgi görür. Reşat Nuri bilindik ve tanıdık bir hale gelir. Senaristlerin mantığı; reklamın iyisi kötüsü olmaz. Ama kötüsü hep olur reklamın ve edebi eserlerin hep kötü kopyalarını gösterirler özellikle her hafta sonu aptal kutusunda. Yaprak Dökümü ne bir ailenin içten dramı, ne değişen değerlerin vuruculuğu ne de başka bir şey olarak kalır akıllarda. Dört manyak yetişkin evlat, bir tane küçük psikopat evlat, bir dedikoducu ve kimseyi dinlemez kavgacı anne ile sürekli ölümden dönen ama her ölmeyişinde 100.000 yaşam puanı alan baba.

Evet, sıraladığımda benim de böyle aklıma gelişi her şeyin utanç verici ama yine de ne yapılırsa yapılsın Reşat Nuri’nin o anlaşılır diline, anlatmak istediğine, insanın içinde bıraktığı o küçük kıymığa erişemiyor kötü reklamlar. Yine benim aklımda ve içimde duruluğu ile bir kitap kalıyor, tekrar tekrar okunabilecek.

Okuduğum ikinci Reşat Nuri kitabı da Acımak. Acımak beni Yaprak Dökümü’nden daha çok etkiler ve hatta hüngür hüngür ağlatır. Duygularını çabuk gösterebilen bir insan olduğum için ben de hemen fırsat bilirim, gözyaşlarımı sel haline getirir akıtırım bir güzel. Daha ergen dönemlerime denk geldiği için de doğrudan etki bırakır üzerimde. Roman’daki Zehra ben oluveririm, babamla kavga ettiğim her sahne gelir aklıma ve daha da çok üzülürüm. Acaba babam da günlük tutsa ne yazardı?

Hayattaki gecikmişlikleri anlatarak okurlarının dünyalarına girmeyi amaçlayan Güntekin beni bu kadar etkileyebildiğini görseydi ne yapardı peki? O zaman sadece duygusal olarak baksam da ve hatta hayatımdan kesitlermiş gibi görsem de şu anda daha farklı algılıyorum her şeyi.

Şimdi, mazeretlerin aslında mazeret olamayacağını düşünüyorum. Geç kaldığımız her şey için sorumluluğumuzun ağırlığını, hissettiğimiz hayal kırıklıkları görüyorum. Ön yargının ve dinlememenin ne kadar acıtabileceğini biliyorum. Roman şu anda bana sıradan bir dram hikayesinden fazlasını anlatıyor ve işte Reşat Nuri’nin farklı zamanlarda farklı seviyelerde algılanabilen konularını ve üslubunu seviyorum.

Ve en son da Reşat Nuri Günteki’nden bir türlü başlayamadığım Çalıkuşu’nu okuyorum. Bu kitabı da kuzenimin kitaplığından çalmışım daha önce fakat eski olduğu için okuyasım gelmiyor. En sonunda okuyorum ve bu kadar hızlı akıp giden bir romanı neden daha önce okumadım diye yine kendimi sorguluyorum.

Çalıkuşu’nda ben en çok insanların zaman içinde değişmeyen tavırlarını görüyorum. Hala herkes aynı o dönemdeki gibi dedikodu yapmaya hazır ve nazır, hala kadınlar sadece kadın oldukları için eksik etek ve daha ötesi, hala kadınlar bir erkeğin yanında olduğu sürece sadece bir ‘karı’ ve hala kadınların ayakları yere basmak istediğinde ya yer altlarından çekiliyor ya da kadınların bilekleri kırılıyor.

Reşat Nuri şimdi gelse yanımıza, yabancılık çekeceği şey sadece teknoloji olurdu. Geri kalan her şey aynı çünkü. Neyi gözlemlediyse ve üzerinde yazı yazdıysa hepsi varlığını devam ettiriyor.

Burada mesele ise Reşat Nuri’nin ileri görüşlü yapısı mı oluyor yoksa Türk toplumunun değişme kelimesinin d’sinden yoksun yapısı mı? Seçim yapmak çok zor ve yorucu geliyor. Bir kez daha yenilmek istemiyorum çünkü değişmeyen gerçeklere. Bir kez daha duyabilecek gücüm yok bu gece okumak, feyz almak ve değişmek istemediğimizi görmeye. Bir kez daha farkına varmak istemiyorum aslında toplum olarak bir arpa boyu kadar bile yol almadığımızı.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...