• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Category Archives: Filmler, sinema, film inceleme

Crank / Tetikçi / Yüksek Gerilim / Jason, Adamsın

18 Salı Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

crank, crank 2, danger danger high voltage, high voltage, jason statham, lock stock and two smoking barrels, snatch


Danger danger, 

high voltage

when we touch, when we kiss.

Bu adamın hangi filmini izlesem üç beş kere gaza geliyor, “yaradana kurban” deyip seviyeyi düşürüyor, bir sar-hoş oluyorum. Kel adamları seviyor, kel adamları takip ediyorum. Jason Jason, bi’tanesin.

Genel itibari ile hep bir aksiyon hem bir koşuşturmaca, nasıl vursam da nasıl öldürsem adamı oluyor filmlerde Jason Statham. Bu yüzden de hep ona aynı rolleri veriyorlar gibi. Şu an Jason’ı dram filminde düşünemiyorum. Düşünsem mi?

Yine de aksiyon tutkunu Hızlı ve Öfkeli serisinde gaza gelip art arda bir şeyler içmek isteyen ben için Crank ve Crank High Voltage tam kıvamında filmler. Adamın ihtiyacı olan en büyük nesne: adrenalin. Adrenalini ise nereden bulması gerektiğini bilemiyor, oraya buraya koşuyor, arabaların üstünden uçuyor, dilini arabanın aküsüne kıstırıyor, sevgilisi ile hipodromun ve sokağın ortasında düzüşüyor. Uuu.

Eğer mesele eğlenmek, gerilmek ve karnında senin de bir yumruk olmasını istemekse Crank serisi doğru adres.

Jason filmlerini hor görüp “aman beeeeehh” diyenlerin bekledikleri şey ne tam olarak bilinmemekte. Adamın piyasası belli, oynadığı roller belli. Snatch’te de Lock Stock and Two Smoking Barrels’ta da War’da da bu adam aynı. Bu adam taş gibi vücudu ile dövüşür. Genelde Jason filmlerini beğenmeyen erkek kitle bildiğin göbekli göbekli abilerdir. Acaba bir bağ mı var? Yok yok, hemen çamur atmak olmaz!

Filmdeki “funny facts” bölümüne bakılırsa göze aslında filmi sevmeyenlere bile sevdirebilecek maddeler var:

– Filmde ev dışında gerçekleşen seks sahnelerinde izleyenlerin tepkileri gerçektir.

– 80’den fazla oyuna gönderme yapılmaktadır.

– Dövüşleri ve araba zıplamaları hoplamaları Jason hepsini kendi yapmıştır.

– Filmde gösterilen yapay kalp gerçek bir yapay kalptir. (Hani şu hastalara takılandan)

– High Voltage’da Jason’ın herifçioğlunun tekini öldürmeye çalışıp silahta kurşun olmadığını gördüğünde söylediği “You lucky bastard.” “Şanslı piç.” aynı şekilde Snatch’te Jason tarafından söylenir.

That’s all folks!

Constantine / The Last Sacrifice / Dead as Dead Can Be

16 Pazar Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 2 Yorum

Etiketler

a perfect circle, constantine, emotive, keanu reeves, passive, perfect circle



dead as dead can be, my doctor tells me
but i just can’t believe him, never the optimistic one
i’m sure of your ability to become my perfect enemy

wake up and face me, don’t play dead cause maybe
someday i will walk away and say, you disappoint me,
maybe you’re better off this way

leaning over you here, cold and catatonic
i catch a brief reflection of what you could and might have been
it’s your right and your ability
to become…my perfect enemy…

wake up and face me, don’t play dead cause maybe
someday i’ll walk away and say, you disappoint me,
maybe you’re better off this way
you’re better of this…you’re better off this…
maybe you’re better off!

wake up and face me, don’t play dead cause maybe
someday i’ll walk away and say, you fucking disappoint me!
maybe you’re better off this way

go ahead and play dead
i know that you can hear this
go ahead and play dead
why can’t you turn and face me?

you fucking disappoint me!

Ne zaman birisi bana Constantine dese, ne zaman aklıma Keanu Reeves düşse işte o anda A Perfect Circle, Maynard’ın ruhumu yenileyen sesi ve Passive düşer.

Passive’siz bir Constantine düşünülemeyeceği gibi Constantine’siz bir Passive de düşünülemez. Size bir güzellik yapıp önce şarkı sözlerini şimdi de şarkıyı paylaşıyorum.

Fantastik hikayelere yerli yersiz bir bağlılığım var. Yüzüklerin Efendisi’ni götüm, öhöm, dibim düşe düşe izlerken Star Wars’a hiç başlamamış olmam, Constantine’i ellerimle taşıyasım gelirken izlemediğim yine bir sürü fantastik filmin olduğunu düşünürsek gariplerdeyim. Yine de…

İşin içine din, şeytan, melekler vs girdiğinde ben kendimi tutamıyorum. Supernatural’ı sırf bu yüzden izlemiştim bana kalırsa. Hikayeler, söylenenler ve insan kılığında karşımıza çıkan melekler. Dini somutlaştırmaya çalışan beynin en hoşuna giden hareketler bunlar. Castiel, Gabrial ve diğerleri.

John Constantine kendi çapında cin, şeytan meytan çıkaran bir ağabeyimizdir. Güzeller güzeli bu  ağabeyimizin yeni bir hedefi, görevi, misyonu oluverir filmde. Koşacak, şeytanlar ile savaşacak, cehenneme çıplak ayakları ile gidecek ve geri dönecektir. En yakın arkadaşını kaybedecek, bir kadının çal çenesine maruz kalacak ve daha neler neler olacaktır.

Kafamızda hep Passive çalsın bu arada.

constatine-keanu-reeves-izle

Constantine’ı sevmemin en önemli nedeni John’un olağanüstü bizden bir adam olması. Pöfür pöfür sigara içen, ona buna artistlenen, konuşmaması ile karizma olduğunu düşünen, konuşmamak için bu yüzden daha da direnen, işi sonuna kadar kovalayan bir adam. En tatlı kısmı ise The Last Sacrifice ile cehenneme gitmeye bayağı hallenen götünü cehennemden kurtarması.

Cin fikirlilik, cinlik, şeytana pabucunu ters giydiriş ve diğerleri. İşte orada ben varım. Devil’s Advocate’i de bu yüzden sevmemiş miydim sanki?

John Constantine’ın filmin baş kahramanı, tüm olayların adamı olmasaydı ve sonunda kanı suya karışırken ölseydi, ne çizgiromandan alınıyor oluşu ne de olay örgüsü oluşurdu.

Şeytan ölümsüzlüğüne devam ederken, Lucifer Lucifer artistlik yaparken yani herkese, bir de John Constantine gelse – gelmese de yaşasa – ne olurmuş ki?

Passive hala kafada çalsın…

Go ahead and play dead.

Constantine Trailer

Click / Kızgın Kumlardan Serin Sulara

16 Pazar Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 4 Yorum

Etiketler

adam sandler, click, popüler


Bu filmde ağlayacağınızı tahmin edemezdiniz değil mi?

Adam Sandler’ı sürekli sevip sevmemek arasında kalıp filmlerden sonra sevdiğimi hatırlıyorum. Daima komedide görmeye alışık olduğum tiplere biraz mesafeli bakmamın da sebebi bu. Sanki başka hiçbir role giremeyeceklermiş gibi? Girerler fakat.

Click, yüzyıllar boyunca izlemekten imtina ettiğim, herkes söyledikçe “Ya ben onu izlemedim yeaaağ” yayvanlığıyla cevap verdiğim bir filmdi. Bunun nedeni sanıyorum ki sürekli TV’de yayınlanması, tüm arkadaş grubunun hepsinin izlemiş olması olabilir. Bilemiyorum. Popüler gibi, değil gibi, Click bende uhde gibi.

Sonunda filmi indirip izleme fırsatı yakaladığımda artık ben de o güruha katılabilecektim. Üstüne üstlük hakkında yazı yazabileceğim bir blogum bile vardı. Şimdiye kadar izleme ya da izlememek için bir çaba sarf etmediğim filmleri izlemem gerektiğini algıladım. Bu popülerite karşıtlığımı yendiğim gün belki de çok daha işe yarar yazılar çıkarabileceğim. Ne olur ne olmaz diye, biraz da heyecanıma yenik düşerek Yedinci Gün’ü işte bu yüzden satın aldım ve gördüm ki yanlış yapmamışım.

Hayatı ertelemek, iş odaklı yaşamak belki de çoğumuzun hayalini kurmadığı fakat bile isteye yaşadığı bir hayat tarzı. Tatile mi çıkacaksınız? Ama para lazım. Tiyatroya mı gideceksiniz? Ama para lazım. Sinema? E para. Hediye? O da para. Sevgili? En büyük para götürücüsü. Böyle düşüne düşüne tamamen kendimizi paranın ve yaşanamamışlıkların arkasına bırakıyoruz. Önce terfi, sonra para, sonra emeklilik, sonra aile. Neden bilmek istemiyoruz: sadece bir kere yaşıyoruz!

İçerisinde yüksek oranda mesaj barından filmleri çok sevmem aslında. Click’i diğerlerinden ayıran nokta ise tıs tıs gülerken sonuna doğru sizi salya sümük ağlatıyor olması. Evet, ağladım. Filmlerde ağlamayı kendine adet edinen birisi olarak bu filmde de ağladığımı açıkça söylüyorum. Ağladım fakat bir sorun bakalım bana neden ağladım?

Click

Verilen mesaja ya da çok büyük olduğuna inandırılmaya çalışılan aile kurumuna değil, kendi çocuklarının kollarında ölebiliyor olma ihtimaline ağladım insanın. Ölümün en sinsi ayrıkotu olduğunu hatırladığım için ağladım. Tamam, uzatmanın ve suzugözlü olmanın alemi yok. Ben bunlara ağlarken eminim ki filmin mesajı da o anda baba baba veriliyordu. Siz, siz olun; ailenizi ikinci plana atarak iş hayatınıza tamamen odaklanmayın. YOLO. You only live once : Bir kere geliyorsun şu hayata hesabı.

Şimdi ben bunu söyledim, Click bunu anlattı da ne kadarımız yapabiliriz tam olarak kestiremiyorum. Yarın sabah işe gitmem gerekecek, akşam çıktığımda İstanbul’un trafiği beni yiyecek. Yorgun olacağım. Okulun başlaması gerginliği baş gösterecek. Hafta sonu olsun diye bekleyecek fakat bir türlü denk getiremeyeceğim. Dışarda kalmak istediğim için annişle tartışacak tadımı kaçıracağım. Babamla mutlaka bulurum yine bağrışacak bir konu.

Aileni, sevdiklerini, sevdiğin adamı ya da kadını ikinci plana atmaman için yine de bir yaşam standartının içinde olman gerekiyor. Ketçabın dibinde kalan ve dökülmesi için sarsılan tarafsanız, Click’te yapamadıklarınız yapılıyor diye ağlayabilirsiniz.

Peace!

Hamiş: Bir de son bir ironi, şu anda Adam Sandler’ın filmdeki mesleği olan mimarlığı hatırlayınca kendi geleceğini inşa etme ya da edememe durumuna bir gönderme yapılmış olduğunu sezdim. Referance canımı benim. Oiy severim benim kedi canımı.

Click Trailer

The Hours / Saatler / Kadınlar

14 Cuma Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 4 Yorum

Etiketler

meryl streep, mrs dolloway, nicole kidman, paralel, saatler, the hours


Kadınları farkı bir açıdan görmeye ne dersiniz? Onları hüzünleri ile ya da erkekler ile yaşadıkları müthiş aşklar ile hatırlamanın dışında, bir kadının kendi sıcaklığını başka bir kadın ile birleştirmesi hakkında ne düşünürsünüz?

Peki size her kadının mutlaka bir başka kadın ile öpüşmeyi hayal ettiğini söyleseydim o zaman kadınlara dair algılarınızda nasıl bir değişiklik olurdu?

Şu anda düşünmeye başlayabilirsiniz. Biliyorum ki birkaç kişinin bu fikir oldukça hoşuna da gidecektir. Kadın, kendisini bir erkeğin anlamazlığına bırakmaktansa dudaklarının tanıdık olma ihtimali yüksek olan bir kadına rahatça teslim olabilir. Çünkü kadın kendi cinsinden birisini daima daha iyi tanıyacak, daha iyi bilecektir. Kendinden pay biçebilir bu yüzden.

The Hours, metafiction özelliği ile beni etkileyen bir film. Hikayenin nasıl bağlandığı, kimleri yok ettiği ya da hangi sahnelerin beni beynimden vurduğu önemli değil benim için o anda. İçinde Virginia Woolf var çünkü. Virginia’nın yazma süresindeki acısı, başka hayatların da aynı minvalde yaşanabiliyor olması ve üçlü akışın tek bir noktada buluşabilmesi.

Nicole Kidman’ı tüm bir film boyunca daha güzel görmeyi bekleyenler: yanılacaklar. Meryl Streep ise her zamanki gibi tanrıçalığından hiçbir şey kaybetmemiş durumda. Filmde bana kalırsa en falsolu oyunculuk Julianna Moore tarafından sergileniyor. Daha önce The Kids Are All Righ’ta izlediğim Moore ile The Hours’taki Moore arasında çok fark var. Bir garip, bir takılmışlık söz konusu.

Hikaye içinde hikaye, gerçek içinde gerçek ve anlatı içinde anlatı The Hours.

Ödülü kazanan ve fakat yaşadığı kekremsi hayat yüzünden kendini boşluğa bırakan bir şair de var içinde. Kendi annesinin dönüştüğü kadın, Virginia’nın hikayede anlattığı Ms. Dolloway ve Meryl’in hayatına paralel giden örgü.

Hayatta bazı şeyler planladığımız gibi gitmez. Cebine taş koyarak, saatleri ve anıları hatırlayarak dalabilirsin nehire: sakince.

the-hours-izle

” Virginia Woolf: Dear Leonard. To look life in the face, always, to look life in the face and to know it for what it is. At last to know it, to love it for what it is, and then, to put it away. Leonard, always the years between us, always the years. Always the love. Always the hours. “

” Virginia Woolf: Someone has to die in order that the rest of us should value life more. It’s contrast. “

” Clarissa Vaughn: I remember one morning getting up at dawn, there was such a sense of possibility. You know, that feeling? And I remember thinking to myself: So, this is the beginning of happiness. This is where it starts. And of course there will always be more. It never occurred to me it wasn’t the beginning. It was happiness. It was the moment. Right then. “

The Hours – Saatler Trailer

City of Angels / Melekler Şehri

11 Salı Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

adem ile havva, city of angels, düşüş, meg ryan, nicholas cage, the fall, yasak elma


Aşk filmlerini seviyor gibi görünsem de içimde daima biraz burukluk biraz da inanamamazlık vardır. City of Angels, pekçok genç kızımızın gönlünü yapar bu açıdan. Hani şu İngilizce kelime vardır ya “pure”, işte bu aşk filmi öyle pure.

Filmde her şey ama her şey bir klişe sayılabilir bence fakat tek bir noktada özellikle hakkını vermemiz gerekir. The Fall. Meleklerin özgür irade ile dünyaya düşüşleri, aşka düşüşleri… Elbette ki sınırlı kalmayacağım filmle. Şimdi dönelim, insanlığın en başına. Düşme işini en iyi bilen Adem ile Havva’ya.

Tüm hikayeler (din hikayeleri) bu iki insanın Şeytan, Lilith, Yılan gibi varlıklar tarafından kandırılarak (özellikle yapma denilmiş çünkü, yoksa yapmazlar ha keza) Yasak Elma’dan, Bilgi Ağacı’ndan yemiş yedikleri söyleniyor. O zamana kadar açık seçik gezinebilen bu Allah evlatları (Adem evladı olamazlar gibime geliyor) Bilgi Ağacı’nın o bilgi dolu meyvesini yediklerinde utanmanın ne demek olduğunu öğreniyorlar ve edep yerlerini kapatma ihtiyacı duyuyorlar. Hatta Allah’tan bile saklanacak delik arıyorlar çünkü utanıyorlar. Sesleniyor Allah: Adem, neredesin oğlum? Fakat Adem çıkamaz çünkü çırıl ve çıplak Allah karşısında.

Ben sana dememiş miydim? Düşersen üzülürsün? Melek de düşüyor gökyüzünden, yani Nicolas Cage, hem de oldukça güzel düşüyor. Onun dünyaya düşüşünden mutlu oluyoruz, özgür iradenin böyle güzelliklere neden olabileceğini görüp seviniyoruz fakat hayatın acımasız olduğu gerçeği ile filmin sonunda oldukça güzel karşılaşıyoruz. Eğer “happily ever after” olsaydı filmde, benim için büyük bir fiyaskoya dönüşürdü. Bir meleğin insana dönüşmesi, dünyevi zevklerin farkına varması ve dokunmayı öğrenmesi en ince ayrıntılar bu yüzden. Şu an dokunduğumuz her şeyi hissedebiliyor, yemeklerin kokularını ayırt edebiliyor, en sevdiğimiz müziği dinleyip kendimizden geçebiliyoruz.

Gelelim Adem ve Havva’ya. Bana kalırsa aklı daima başında olan insan, düşmeyi kendisi istedi. Çünkü birlikte olmak vardı, dokunduğu teni tatmak, sevişmek ve sevmek vardı işin ucunda. Cennet fazla kutsaldı, topraklar fazla mutlu, insana dair en dip duygular yoktu: kin, nefret, acı, ızdırap…

Adem ve Havva bana kalırsa Bilgi Ağacı’nın meyvesini, o Yasak Elma’yı ısırabilmek için zaman kovalıyorlar, Şeytan’a bile vakit bırakmadan koşuyorlardı peşinden. Başarmanın tadını ise birleştikleri ve doğurdukları çocuklar ile çıkardılar. Sıyrıldılar tüm ululuktan çünkü ululuk sadece egoları ile yaşayabilenlerindi. Adem ve Havva, ilk çocuklar: ilk günahı en güzel işleyenlerdi. Utanmadılar, edep yerlerini saklamaladılar, tenlerinin tadını çıkardılar. Tıpkı Seth ve Meggie gibi. Tıpkı bir meleğe aşık olabilen fakat onun için düştüğünde “yanlış yaptın” demeyen kadın gibi. Çünkü düşmek, bir yanlış değildir.

city-of-angels-melekler-sehri-izle

Ve düşüşün ne kadar beynelminel olduğunun kanıtı: düşmek her evrende düşmek ve yeniye kavuşmaktır.

“Seth: I fell. 
Ann: Evidently. Off a train? 
Seth: I fell in love. Ann, please help me find her. “

“Seth: To touch you… and to feel you. To be able to hold your hand right now. Do you know what that means to me? Do you – Do you know how much I love you? “

“Seth: Why do people cry? 
Maggie: What do you mean? 
Seth: I mean, what happens physically? 
Maggie: Well… umm… tear ducts operate on a normal basis to lubricate and protect the eye and when you have an emotion they overact and create tears. 
Seth: Why? Why do they overact? 
Maggie: [pause] I don’t know. 
Seth: Maybe… maybe emotion becomes so intense your body just can’t contain it. Your mind and your feelings become too powerful, and your body weeps. “

City of Angels – Melekler Şehri Trailer

Celebrity – Küçük Leo

07 Cuma Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

celebrity, charlize theron, kindness of strangers, leonardo di caprio, southern accent, woody allen


Bu çocuk… Bu çocuk diyorum sizi, Leonardo yahu! Çok iyi bir oyuncu olacak.

Bu film çıktığında 20 yaşında olsaymışım örneğin ve bu kararı o zaman verseymişim. Ama nerede öyle bir imkan? Yine de ben herkesin anti olmasına karşın – bana kalırsa güzelliğinden sebep anti oluyorlar bu inci tanesine ki oyunculuğunun kötü olduğu herhangi bir film de söz konusu değildir – severim Leonardo Di Caprio’yu.

Listeler oluşturduğum, izlemek için filmler indirdiğim dönemde Woody Allen filmlerine de düşmüştüm tabii ki. Woody’nin gerçeklerle iç içe olan filmi, insanı mutlu eden, gerginleştiren ve şaşırtan filmi Celebrity’i indirmek kolay olmadı. İzleyen sanıyorum ki çok azdı. Zar zor indi film. Bir baktım ki Leonardo. Ve afişte dikkat ettiniz mi bilmiyorum, küçük yazılmış yazılarla “Charlize Theron”. Nerede o Kasımda Aşk Başkadır Charlize, nerede Celebrity Charlize.

Woody Allen filmlerinde yükse derece aksiyon, müthiş hızlı akış bekleyenler çok yanılırlar. Celebrity de uzun zamandır görmediğiniz ama sevdiğinizi bildiğiniz kuzeniniz gibi. Woody Allen filmlerinde gözlem vardır. Mutluluk ile mutsuzluğun çizgisi, ünlülerin hayatlarına dokundurmalar, paranın etkileri ve ünün tepkimeleri vardır. Cemiyet hayatının içi, dışı ve görünmeyen buzdağının altı vardır Allen’da. Dolayısıyla Celebrity’de.

celebrity-woody-allen-leonardo-dicaprio-izle

Robin Simon: [affecting a Southern accent] I have always depended on the kindness of strangers… 

Umutsuz kadınlar ve adamların bir arada olduğu bir dünya ünlü dünyası. Doğru bize hep öyle gelir. Aslında çok zenginler ama hiç mutlu değiller??? Değiller demek ki. Tüm kapılar bu hikayeye çıkmazdı yoksa. Celebrity’ler ölü bulunmazdı evlerinde. Bakıp kalmazdık arkalarından. Ölüm ile şöhret arasındaki ince çizgi Celebrity.

Celebrity Trailer

Burn After Reading / Aramızda Casus Var / Keyif Üzeri Keyif

25 Cumartesi Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ben ne güzel işerim, brad pitt, coen bros, coen kardeşler, Ferhan Şensoy, tom cruise


“ben ne güzel işerim sabah güneşe karşı
önümde medreseler ardımda uzun çarşı
ramdidam ramdidam ramdidam didam ramdidam
turgut uyar söylemiş ben saza uyarladım
belki turgut çok kızar azıcık yuvarladım
ramdidam ramdidam ramdidam didam ramdidam
ağustos yirmi iki dediler ustan ölmüş
çok komiksin azrail turgut uyar ölür mü
ramdidam ramdidam ramdidam didam ramdidam..”

Bu filmi yazmaya karar verince neden bu şiir aklıma geldi bilmiyorum ama paylaşmak istedim. Belki de bu filmin garip bir yapısı var diye olabilir.

Brad Pitt’i komedide görmeyi sevenlerdenim. Sürekli bir cool adam modunda görmeye alıştığımız insanlar aslında komedilerde daha çok hoşuma gidiyor. George Clooney de buna dahil. The Men Who Stare At Goats’ta da gülmüştüm sırf bu yüzden. O uzun Tom Cruise saçları ile oldukça komikti.

burn-after-reading-brad-pitt

Burn After Reading, izledikten sonra kıs kıs gülmeye neden olan bir film. Cia ajanının kayıtları iki spor salonu çalışanının eline geçer ve olaylar dönmeye başlar. Coen kardeşlerin çektiği bu filmde hem kadro iyidir hem de olaylar art arda ve hızlı bir şekilde akar. Sıkılmanıza imkan kalmaz, ki bana göre en önemli durumdur bir filmde.

Tilda Swinton’ı da komedi de görmek güzel. Narnia Günlükleri’nden tanıdığımız bu soğuk mu soğuk hatun içinden çıkılmaz durumlara düşüp kaldığında sevinmiyor değiliz.

Burn After Reading avanaklar ve salakların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir film neredeyse. 🙂 Hepsinin birer tip olduğunu gördüğümüz, onları böylece bağrımıza bastığımız filmde bana kalırsa en önemli nokta John Malkovich!! Çok ciddiyim, sırf bu filmi birazık John Malkovich’e bulanmak için izleyebilirsiniz.

“Mutlaka izleyin!” denilen filmler vardır ya, Burn After Reading işte bunlardan birisi.

Burn After Reading Trailer

Borat / Sacha Baron Cohen / Borat

23 Perşembe Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

borat, cohen filmleri, diktatör, diva, pink flamingos, sacha baron cohen


Borat’ı bir kız arkadaşım ile izleyip it gibi güldüm. Evet, Sacha Baron Cohen’in tüm filmlerine gülüyorum. O iğrenç sahnelerde mideme kramp giriyor, esprileri ile kendimi kaybediyorum. Çoğu kişinin görmeye katlanamadığı filmleri ben görebiliyorum. Borat da onlardan birisi.

Pink Flamingos’u izlemiş ve onda da biraz sırıtabilmiştim fakat Borat, Bruno, Diktatör ve diğerleri… Hepsi daha komik ve eğlenceli.

İlk olarak bu elemanların tamamen bir karakter olduğunu biliyorsunuz. Değişimez uğramazlar fakat ilk başta oldukları gibi de çıkmazlar filmden. Tipe en yakın karakterler bu yüzden Cohen’in karakterleridir. Borat, Kazakistan’dan yola çıkan ve Pamela Anderson’ın peşinde koşabilecek kadar yerel bir adamdır. Fisting’e uğrasa bile bunun bir homoseksüellik meselesi olduğunu bilmez örneğin. 😀

Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Borat, küçük bir yerden kocaman bir ülkeye giden masum köylüdür, karısı erkek gibidir. Komşuları delidir ve eğer ülkelerini geliştirebilecek taktikleri bulamazsa ülkesi tarafından linç edilecektir.

borat-izle

Tüm o seksist, iğrenç espirili, bol götlü göbekli, çıplak ve kıllı adamlı Borat’ın yanında bir de daima küçük bir çocuk gibi her şeyi merak eden bir Borat vardır. Aslında Borat, dünyaya yeni gelmiş bir bebek gibidir Amerika’da. Dillerini tam olarak bilmiyordur, geleneklerinden haberdar değildir. Bu yüzden yaptığı her şey bizi güldürür hale gelir.

İçimizde mutlaka “Bu filmleri de izleyen kitle nasıl bir kitledir!” diye hayıflananlar vardır. Sanırım Borat gibi filmleri izleyebilenler ve içindeki kara mizahı görebilenler olarak kendimizi şanslı hissetmeliyiz. Çünkü Borat’tan neredeyse hiçbir farkımız yok. Borat belki de bizim id’imizi. Biz her ne kadar kendimizi yırtsak da egolarmızla ve süperegolarımızı göstermeye çalısşak da.

Film bittikten sonra uzunca bir süre Naughty naughty dilime dolanmış olarak dolaştım ortalarda. Bir de çapkın bakış atıyordum. O dönemi atlattım hayırlısıyla. En kısa sürede yeni bir film bekliyorum Cohen’den. Yakında Diktatör’ü de anlatacağım!

Borat Trailer

Body of Lies / Yalanlar Üstüne / Çatışma

21 Salı Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

body of lies inceleme, ed hoffman, hani pasha, leonardo dicaprio oyunculuğu, roger ferris


Aksiyon filmlerini sevenler, üzerine bir de Leonardo Di Caprio ile Russel Crowe’u bir ara görmek isteyenler için Body of Lies doğru adres. Şimdiye kadar dinlediğim yorumlar genellikle sıradan bir örgüsünün olduğuna dairdi. Filmlerden müthiş şeyler beklemeyen bir insan olarak afiyetle izlediğimi söyleyebilirim.

İyi polis kötü polisçilikten sıkılanlar için onları sıkacak başka bir klişe var bu filmde. Eski polis, yeni polis. Daha doğrusu eski ajan, yeni ajan. Eskinin her şeyi iyi yaptığını düşündüğü fakat genellikle yeni olaylara ayak uyduramadığı, yeni ajanın hırsı ile pekçok olayın üstesinden gelmeye çalışması yine de elinin kolunun bağlanması. Siyasi mesajlar, içinde Türkiye’nin de olduğu durumlar. Body of Lies, dostuna bile güvenme subliminal mesajını hatta doğrudan mesajını taşıyan bir film.

Body of Lies

Mark Strong’u izlemeyi sevenler için de yepyeni bir kapı açmış oluyor. Mark’ı klas adam rolünden uzaklarda, RocknRolla’da görmeye alıştığımız halinden çok uzakta, bir şeyh olarak görünce gerçekten şaşırıyoruz. En azından ben şaşırdım. Bulunduğu rolün şeklini alabilen sıvısal adamları işte bu yüzden seviyorum.

İşkence ve garip adamların bir araya geldiği filmleri ben sevebiliyorum. Unthinkable’daki sahneleri de bu yüzden sevmiştim. Yine aynı şekilde Safe House ve diğerleri. Bir de ben klişelerle örülmüş olsa da zorluklar arasından pırtlayan aşkları çok seviyorum. Blood Diamond’ta da aynı şekildeydi hem de Leonardo ile birlikte.

İmkansızlıklar, yalanlar, entrikalar ve sona vardırılan planlar. Body of Lies benim süzgecimden geçmeye hak kazanıyor. Bence önemli olan her filmden müthiş performans beklememek. Kötü bir filme dair fikriniz olsa bile iyidir, güzeldir.

Body of Lies Trailer

Blood Diamond / Kanlı Elmas / Ya Kaşıkçı Elması?

20 Pazartesi Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

üçüncü dünya ülkeleri, kaçakçılık, kanlı elmas, leonardo di caprio filmleri, madenler, russel crowe, shutter island


Bir kez olsun beni yanılt be çocuk! Inception, Body of Lies, The Beach, Titanic, Shutter Island. Daha sayayım mı? Bence yeterli. Leonardo Di Caprio’yu çocukluktan seven bir hatunum ben. Önce hiçbir filmi bilmeden güzel bir adam olduğu için sevmiştim onu. Sonra bir dönem vazgeçtim, herkes onu seviyordu. Sonra onu sevmemek moda oldu da ben de özz’üme dönebildim. Ben bu adamın oyunculuğundan şimdiye kadar bir kez bile olsun rahatsız olmadım, aksine her seferinde benim için daha da iyiydi.

Blood Diamond, gerçek bir Kanlı Elmas. Kana susamış adamlar tarafından köle olarak kullanılan insanlar küçük umutların peşinde koşmaya çalışır ve hayatta bu küçük umutlar daima başa bela olur. Solomon nam-ı diğer Süleyman, çamurların içinde elmas ararken oldukça iri ve özel bir elmasa denk gelir. Bu elması çalmaya kalkışır, işte bu minvalde tüm olaylar gerçekleşir.

Blood Diamond’ın bu kadar çok sevilmesinin bana kalırsa 3 nedeni var. İlk olarak bu insan sömürüsünün ve elmas peşinde koşarken ezilen, dövülen ve öldürülen insanların gerçek oluşu. Afrika’nın asırlardır değerli madenler yüzünden sömürüldüğünü, insanlığın yüz karası eylemlerin yine o alanlarda olduğunu düşünürsek Blood Diamond senaryo olarak bize asla uzak olmayacaktır. Yıllardır duyduğumuz sempatiyi Solomon’a aktarabildiğimiz, onun hikayesinin içine girebildiğimiz için de kendimizi daha iyi hissederiz.

blood-diamond-kanli-elmas-izle

İkinci neden, güçlüklerin karşısında dirençli olabilecek kişileri görmemiz ve pek çok insanın film bittikten sonra aklında kalabilecek rol modellerin olması. Örneğin gazetecimiz Maddy Bowen, hayatını tamamen kendi hayatı dışında bir dünyaya adamıştır. Acının içinde yaşamayı tercih etmiş, yakından Afrika’ya bakmaya hazır bir insandır. Aynı zamanda Solomon için elinden geleni yapacak, gerektiğinde kendinin bile tahmin edemeyeceği iş birliklerine girecektir. Sadece Archer değil, Maddy de hiç beklemedikleri saflarda bulunacaklardır. İşte bu yüzden filmdeki karakterler bize bir şeylere tutunmamız gerektiği mesajını verir.

Ve son olarak -spoiler içerir- filmde yaşanması gereken ve hepimizin hayatında mutlaka bir döneminde var olan fedakarlıklardır. Solomon kendi hayatını ortaya koyarak ailesi için o elmasın peşinde koşar. Archer, Solomon ile ortak olduğu için kendi ölümüne doğru gider ve kendi hayatını bu yolda feda eder. Maddy ise sevdiği adamı feda etmiş olacaktır. Ne kadar tanıdık değil mi? Şimdiye kadar sevdiğimiz kim bilir kaç şeyden feda ettik… Sadece bir mesajı silmek istemediğimiz zamanlar olduğunu bile düşünürsek.

Blood Diamond, gerçekçiliği, bize ait oluşu ile benim top 10 listemde bulunan filmlerden. Christian ve Leonardo ikilisi için söyleyecek sözlerim hazır ve nazır. Sizi seviyorum.

Danny Archer: Sometimes I wonder… will God ever forgive us for what we’ve done to each other? Then I look around and I realize… God left this place a long time ago.

Belki de en çok ağladığım sahnelerden birisi: Solomon Vandy: Dia, What are you doing? Dia! Look at me, look at me. What are you doing? You are Dia Vendy, of the proud Mende tribe. You are a good boy who loves soccer and school. Your mother loves you so much. She waits by the fire making plantains, and red palm oil stew with your sister N’Yanda and the new baby. The cows wait for you. And Babu, the wild dog who minds no one but you. I know they made you do bad things, but you are not a bad boy. I am your father who loves you. And you will come home with me and be my son again. 

Blood Diamond – Kanlı Elmas Trailer

Black Swan / Siyah Kuğu / Obsessions Lament to Freedom

19 Pazar Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 2 Yorum

Etiketler

anathema, angelica, balerin, beyaz kuğu, dans, kuğu gölü balesi, natalie portman, siyah kuğu


Ka-çı-yo-rum! Popülerlikten karış karış kaçıyorum. Bu yüzden şimdiye kadar Burberry atkı da takmadım, ağır olduğu aşikar fakat birden fazla kişi kullanıyor diye dünyanın en ağır parfümlerini de kullanmadım. Dan Brown’un Da Vinci Şifresi’ni kitap artık normal raflarda yer almaya başlayınca okudum. Belki de abartıyorum, belki de yanlış bir şey fakat araya cümleler girdi mi ben o nesneye ısınamıyorum.

Black Swan’ın sinemaya gelişi ve izlenişi ile birlikte bir anda patlayan “Mutlaka izleyin! Çok güzel!”, “Çok kötü… En başından tahmin etmiştim!”, “Hmm, vasat.” gibi yorumlar beni filmden soğutmaya yetip artmıştı. Filmi kendim indirip kendim izleyecektim. Öyle de oldu.

Black Swan, büyük obsesyonların ardında tıkılı kalmış bir balerinin hikayesi. Annesi gibi bir rol modeli olduğu için daima mükemmelliği arıyor ve bu yolda sağlığını kaybetmeye başlıyor.

Takıntının tamamen hakim olduğu tüm o filmleri, durumları, yaşadıklarımızı düşünelim. Sahip olmak istediğimiz nesne ya da durum ya da her ne ise, eğer obsesyon sınırları içersine giriyorsa bize zarar vermeye başlıyor. Black Swan’da da gördüğümüz tam anlamıyla bu. Kuğu Gölü Balesi’ni hazırlayan dans ekibi için bir siyah ve bir beyaz kuğu seçilmelidir. Alıştırmalar yapılır, danslar dansları izler. Balerinler parmaklarını çatlatacak kadar hızlı ve estetik olmak için büyük bir yarış içindedir. Bu sırada esas kızımız durmadan halisülasyonlar yaşar. O anda anlarız ki Nina Sayer yani Portman, akıl sağlığı tam olarak yerinde olmayan bir kadındır.

black-swan-siyah-kugu-izle

Film ilerler, sahneler hızlıca akmaya devam eder. Bana kalırsa son gösterinin olduğu sahnedeki büyük karmaşa ve kargaşa -Nina tarafından çıkarılan- tamamen onun beyin akışına vurgu yapmak içindir. O kadar çok şeyi aynı anda hızlıca düşünmek ve gerçekleştirmek, aynı zamanda kendiyle ve fikirleriyle savaşmak zorundadır ki hata yapmamalı, yapabildiğinin en iyisini başarmalıdır!

Takıntılar işin içine girdiğinde demiştim, ortaya dünyanın en beklenmedik işleri bile çıkabilir. Bazen tek bir koşu hakkımız vardır ve bu bazen 400 metre engelli koşudur. Bu yolda kendini öldüresiye yorarsın hatta bazen öldürürsün.

Nina’nın takıntıları aynı Angelica’daki gibi özgürlüğe ağıt yakanlardan çünkü Nina’nın içe alıcı ve yıpratıcı dünyasında mükemmellikten başka hiçbir şey yok.

Black Swan izlediğimde beni mutlu eden, sonunda ağlatan bir filmdi. İyi ki diyorum, iyi ki bu filmi tüm o yorumlardan uzak bir dönemde izlemişim. Aynı şeyi Inception’da da yaptım.

Bir de filmde Thomas Leroy rolünde oynayan aktör Vincent Cassel’yi görmek güzeldi. Irreversible’den sonra. 🙂

“Thomas Leroy: We all know the story. Virginal girl, pure and sweet, trapped in the body of a swan. She desires freedom but only true love can break the spell. Her wish is nearly granted in the form of a prince, but before he can declare his love her lustful twin, the black swan, tricks and seduces him. Devastated the white swan leaps of a cliff killing herself and, in death, finds freedom. “

“[last lines] 
Thomas Leroy: Nina, what did you do? 
Nina: I felt it. Perfect. I was perfect. “

Black Swan – Siyah Kuğu – Trailer

Bandidas / Bir Vahşi Batı Filmi

19 Pazar Ağu 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

bandidas, kovboy filmi, penelope cruz, salma hayek, vahşi batı


İki melez kadın, ikisi de tatlı ve güzel. İkisi de oldukça huysuz ve birbirlerini hiç sevmiyorlar? Gerçekten mi?

Bandidas, kısa süreli eğlence arayıp bir de görsellik (şöyle gözlere şenlik) arayanlar için doğru adres. Sürekli itişip didişen iki kadının nasıl kahraman olduğunu anlatan Bandidas bazı yerlerinde kıh kıh gülmenin ötesinde kahkaha attırdı bana.

Yavaş yavaş soyguncu olmayı öğrenen ve bu işten zevk almaya başlayan Sara Sandoval ve Maria Alvarez koca koca Amerikan bankalarına karşı savaş açarlar. İşin içine rahibi, dedektifi ve atlarını katarlar.

bandidas-penelope-cruz-izle

Aslına bakarsanız Bandidas, Vicky Christina Barcelona kıvamında bir film. Bu ikilinin gerçekten birbirini tamamlayan özellikleri olduğunu biliyorsunuz izlerken. Birisi oldukça höt höt bir köylüdür. Diğeri şehirde yaşamış ve nezaket kuralları çerçevesinde hareket eden şehirlidir. Birisi silahları anlar ve onlara hükmeder diğeri iple takılmayı sever. Yani birbirlerinin tuzları ve biberleridir. Başardıkları her şeyi tabii ki birbirleri ile başarmışlardır.

Filmi sevmeme ihtimali olanların sayısı yüksek olabilir fakat ben gülebildiğim filmleri gerçekten seviyorum. Beklentilerinizi yükseltmenin alemi yok. Siz sadece filmi izleyin ve gülün. Ayrıca kadınların ne kadar çok inatçı olabileceğini, kafalarını taktıklarını daima yapabileceklerini ve fantezi dünyalarının ne kadar geniş olduğunu görün.

Son olarak iki kadın ilişkisindeki anlaşılamaz bölümleri de ortaya seriyor Bandidas. Kıskançlığın boyutlarını görüyoruz. Birbirlerini kilisenin içinde öldüresiye dövdükten sonra hayatlarını kurtarmaları sanırım gel-gitli kadın ruhunu en iyi anlatan yerlerdi. 🙂

Gülümsediğim bir sahne ise şöyle:

Maria Alvarez: [to her horse] Wait for me here. Don’t talk to anyone. 

Bandidas Trailer

← Older posts
Newer posts →

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...