• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: engin alkan

Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım

28 Perşembe Mar 2013

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ayışığı şamatası, aziz nesin, üç maymun, bilmiyorum, can doğan, duymadım, engin alkan, eşeğin gölgesi, Ferhan Şensoy, görmedim, gözlerimi kaparım vazifemi yaparım, haldun taner, kabare, muhsin ertuğrul sahnesi, nizami, sansür, savaş dinçel, sefajin, türk tiyatrosu, yaşar ne yaşar ne yaşamaz


three_monkeys_by_sejafin-Bir nevi üç maymun yani.

Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım Haldun Taner’in en bilinen oyunlarından bir tanesi. Üniversite birinci sınıfta Türk Dili dersi mi olurmuş canım diyenlere inat hocanın verdiği tiyatro eserlerini alıp bir güzel okumuştum. Söz konusu tiyatro olunca akan sular duruyor bende. Eşeğin Gölgesi, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım ve diğer Haldun Taner eserlerini okuduk güzelce. Bu eserlerden de sınav olduk sonra. Sınavın geneli test olduğu için saçmasapan olsa da (yoruma dayanmadığı için) edindiğimiz Haldun Taner sevgisi yeterliydi.

Peki Haldun Taner neden böyle sevilesi bir adam ve Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ın muhabbeti nedir?

Türk Tiyatrosu’na Kabare türünü getiren ilk adamdır Haldun Taner. Ferhan Şensoy’u keşfetmiştir. Birbirinden değerli oyuncuları bir araya getirmiştir. Ferhan Şensoy’un anlattığına göre müthiş uysal ve aydın bir adamdır. Oyunu eline aldığında dayanamayıp oynamaya ve seslendirmeye başlayandır. Haldun Taner büyük bir adamdır, devleşen bir adamdır. Aynı zamanda muhaliftir.

Zannediyorum Ferhan Şensoy’un Haldun Taner’i bu kadar çok seviyor oluşunun en  büyük nedenlerinden birisi Haldun Taner’in muhalif duruşudur. O Aziz Nesin gibi Türk ‘ün kurnazlığını bilir. Aklın hangi çakallıklara erdiğini, bürokrasisini, devletini, insanını bilir. Bu yüzden hep yakın yakınadır Aziz ile oyunları. Eşeğin gölgesinden yararlandı diye para alabilecek adam olduğunu bilir bu topraklarda ve aynı şekilde Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ındaki Nizami’ye dönüşebilenleri. Aynen böyledir Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım da. Vicdani aptal, Vicdani saf. Efruz çakal. Yaban çakalı hem de. Az anasının gözü değil. Ne geliyor Vicdani’nin başına geliyor, tokatları o yiyor. Efruz şiştikçe şişiyor.

Neden 4 sene sonra Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’dan bahsediyorum çünkü bu dönem İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneleniyor. Şehir tiyatrosunun gedikli yönetmeni Engin Alkan değil bu kez Can Doğan var yöneten koltuğunda. Ancak öyle tatlı bir ayrıntı var ki bu oyunda, öyle güzel… Savaş Dinçel yapmış daha önce yönetmenliğini, bu yüzden kışlanın adı Savaş Dinçel (daha sonradan erkek arkadaşım bana söylemiş olsa da bunu, kaçırmıştım ben)  ve broşürde Savaş Dinçel’in el yazısı ile oyun hakkında daha doğrusu Vicdani hakkında yazdığı bir bölüm var.

Şehir tiyatrolarının kapısını bu sene iyi aşındırdım. Şimdiden 2 bilet daha hazır. Bir de açık hava tiyatrolarına gidilir helbet. Süper olur her şey. Gelelim konumuza tekrar.

Oyun, son zamanlarda İstanbul Efendisi ile yükselmiş hatta ayyuka çıkmış beklentimi tam olarak karşılayamadı. Sanki biraz fazlaca uzun ve fazlaca parçalanmış. Dönemler geçerken (sokak adlarının değişmesi ile) politik göndermelerin yer aldığı sahnelerin uzaması insanda anlık duraksamalar yaratıyor. Bunun dışında pek bir problem göremedim. Salonda bağıran “Bu Haldun Taner’in gerçek metni değil! Bize sansürlü izletiyorlar.” adam dışında bir de. Oyunun ilk yarısı bağırarak protest tavrını ortaya koyan bir adam vardı. Şimdi düşünüyorum, sansürlü olduğunu düşündüğün (her tiyatro eseri yönetenin elinden geçer ve daima yönetenin zihnince sansürlenir yani değişir) oyunu seninle birlikte yaklaşık 300 kişi izliyor. O anda bağırarak sanat için bir yerlerden gelmiş insanları rahatsız etmeye hakkın var mı? Sakin bir protest tavrın olamaz mı? İlla mı bağırmalısın? Madem metne sadık kalınmadı diyorsun, bastırsaydın Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ın orjinal metnini, dağıtsaydın çıkışta. Aslına bakarsanız yaşadığımız bu olay bana biraz planlanmış geldi. Eğer metni henüz okuyup oyuna gelmediyse.

Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkılırken en çok karşı duranlardan birisi bendim. Zaten büyük tepkimiz sayesinde göz göre göre başka bir binaya çevirmeye de göz/tleri yemedi. Sonuç olarak tiyatromuzu geri aldık. Tiyatronun büyük ekranı anlatım kolaylığında büyük önem taşıyor. Bir de sağırlar için altyazı geçiyor. Oy canım. Gayet güzel olmuş. Uzun zaman sonra Muhsin Ertuğrul’u böyle görmek mutlu etti.

Peki sonuç olarak Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’a gitmeli misiniz? Bence gidin ama çok büyük beklentileriniz olmasın. İstanbul Efendisi mi GKVY mı? İstanbul Efendisi. Son olarak tiyatro metni okunmalı mıdır? Kesinlikle!

Not: Görsel için Sefajin’e teşekkür ederim.

PS: Thank you Sefajin, without your illustration this text would be weak.

 

Tiyatro Ak’la Kara’da Sherlock Holmes

20 Pazar Oca 2013

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ Yorum bırakın

Etiketler

beril şenvarol, bismillah, burak karaman, dr watson, engin alkan, hakan çeliker, intertexuallity, kadıköy, kerem kobanbay, mainstream theatre, modernist, sherlock holmes, sir arthur conan doyle, tiyatro akla kara, şark dişçisi


sherlock holmes akla kara tiyatroÖzel tiyatro serüvenime uzun zamandır ara vermiş, sürekli olarak İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Tiyatrosu’na gidiyordum. Son gittiğim oyun Engin Alkan’ın Şark Dişçisi’ydi. Biraz ara verdikten sonra yeni yılın ilk oyununa özel tiyatroda gitmeye karar verdim. Tiyatro Ak’la Kara’da Sherlock Holmes oyununu seçip biletleri çook önceden hazır ettim ve gün geldi çattı.

Karşı yakada (Anadolu) şimdiye kadar hiç tiyatroya gitmemiş olmanın heyecanı ile nasıl bulacağız diye panik yaptık önce. Ardında hemen ayaküstü olduğunu görüp sevindik. Oyun başlamadan önce lobide toplanan elit teyzeleri ve ablaları görünce acaba yanlış mı yaptım diye sormadan edemedim. Genç nüfus yoktu neredeyse. Salonun yaş ortalaması 38 diyebilirdik. Ancak oyunu da müthiş bir şekilde merak etmekteyim. Haydi bismillah dedik ve dünyanın en meşhur dedektifinin hikayesine girmeye hazırlandık.

Oynayanlar arasında Burak Karaman, Hakan Çeliker, Beril Şenvarol, Kerem Kobanbay’ın olduğu tiyatro oyunumuz izleyiciler ile buluştu. Geleneksel tiyatronun bir örneği sayabileceğimiz oyunda Sherlock Holmes’a gelen bir mektup üzerine olayların gelişmesini izledik. Başa bela güzelliğini kullanarak pek çok erkeğin yüreğini yakan ve bir kralı dahi kendisine aşık eden İrene’nin aşk hayatına doğru yelken açtık. Bu sırada Sherlock Holmes ve sadık dostu Dr. Watson’ın garip soruşturma stratejileri ile karşılaşmaya başladık. Daha ilk andan itibaren Sherlock Holmes’un garip tabiatı ile karşılaşarak sempati mi antipati mi duysak bilemiyoruz.

Karmaşık sorunları kolayca ele alabiliyor oluşu ve doğru sonuçlara varması ile gönlümüzde yer etmeye başlıyor. Soğuk ve uzak bir adam olmasına rağmen bu durumu göz ardı edebiliyoruz ancak Dr. Watson bizim için daha yakın bir karakter olarak yer alıyor. Parayı daha çok önemseyen, düzgün bir yemek yemek için Sherlock’u sıkıştıran, bizim seviyemizde bir adam. Olaylara daha düz bakarak bizim aklımızdan geçenleri Sherlock’a sormuş oluyor.

sherlock-holmes-kadikoy-tiyatro

Sir Arthur Conan Doyle’un yazdığı ve polisiye romanların babası sayılan Sherlock Holmes’da algının farklı noktalarına tanık oluyoruz. Dr. Watson’ın en güvenilen yer aslında ne kadar güvenlidir diyerek güven meselesine farklı bir açıdan bakmamıza yardımcı olan nutku ile bizleri düşünmeye de sevk ediyor.

Tiyatroyu yapısal açıdan incelediğimizde modernist değil de geleneksel bir tiyatro oyunu ile karşılaşıyoruz. Sahneler arasında kararmalar, ölüm ve diğer görüntüsü kötü olabilecek durumların görsellik ile anlatılması, bunun haricinde ses efektlerinin hikayenin güçlendirilmesi için kullanılması ve son olarak Shakespeare’e yapılan ithaf. Intertextuallity. Güzel bir geleneksek tiyatro özelliği. (mainstream theatre)

Sherlock Holmes karakteri ile karşımıza çıkan Burak Karaman da zannediyorum o dedektif ukalalığı için doğmuş. 🙂 Karakter ile oyuncunun uyumundan güzel bir oyun çıkmış ortaya. Gözlerini kapaması, ani hareketleri, düşünmek için baykuşa bağlaması gibi nev-i şahsına münhasır hareketlerde bulunuyor.

Müşfik Kenter Sahnesi olarak adlandırılan sahnede böyle güzel bir oyun izlediğimiz için tüm oyunculara teşekkür ediyorum. Tiyatroya dair belki de tek eksik nokta koltuklar arasındaki mesafe. Ön koltuk ile oturduğunuz koltuk arasında benim gibi pigmeler sığabilse de uzun abiler ablalar sığamıyor.

 

Tiyatro Akla Kara – Sherlock Holmes – Trailer

Şark Dişçisi / Ağız Dolusu Kahkaha

25 Pazar Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ Yorum bırakın

Etiketler

çağlar çorumlu, bertolt brecht, defamiliarization, engin alkan, hagop baronyan, kabare, lüküs hayat, levon, salih bademci, selçuk borak, selin türkmen, sevil akı, sevinç erbulak, taparnigos, tarla kuşuydu juliet, tuğrul arsever, yarenyag, şark dişçisi


Daha önce herhangi bir müzikal oyun izleme fırsatı bulmuş olanların tam anlamı ile bağlanacağı, oyundan çıktıktan sonra ayakları ile müziğe eşlik ettiğini anlayacağı bir oyun Şark Dişçisi. Lüküs Hayat, Tarla Kuşuydu Juliet, Kabare gibi çok sesli oyunlar ile haşır neşir olmuş bir insan olarak Şark Dişçisi’ne uzun zamandır gitmek istiyordum. Sonunda gittim! Ve iyi ki de gitmişim.

Şark Dişçisi 19. yy’da geçen bir hikaye. Nam-ı diğer Şark Dişçisi yani Taparnigos çapkın bir adamdır. Sophie adında kocasından bıkmış mı bıkmış bir kadın ile aşk yaşamaktadır. Taparnigos’un karısı Marta kocasının sürekli onun parası ile adam olduğundan yakınır da durur. Bütün olaylar işte bu noktadan ortaya çıkar.

Her şeyden önce Şark Dişçisi’nin açılışını yapan ve tüm oyuna bir güzel yön veren “kolbaşı” Selçuk Borak’tan bahsetmek istiyorum. Ermeni Türkçesi ile konuşarak ilk dakikada bağlar bizi oyuna. Hagop Baronyan tarafından yazılmış bu eseri bir kuble anlatır. Ardından Hagop hakkında bilgiler de verir. Örneğin mezar yerinin belli olmaması gibi. Aynı zamanda 19.yy’da yani 1850’lerde Pera’nın ne menem bir şey olduğunu anlatır. Biliriz ki bu gezgin kumpanyadan bizi güldürecek çoook şey çıkacaktır.

Hagop Baronyan Edirne’de doğmuş bir Ermeni’dir. Yazmış olduğu tiyatro eserleri 120 yıl sonra Şehir Tiyatroları tarafından oynanmaya başlanmıştır. Yine de işin garibi yazdığı her detayın güncellenebilir ve günümüze uygun olması. Yani aile ilişkilerinin çarpıklığı, yapılabilecek mevcut espriler. Sanki onların hepsi Hagop’un kafasının içinde bekliyormuş yıllar geçmesini. İşte bu sayede oyun hakkında ilk incelemeyi yapmış oluyoruz. Sanat eserlerinin zamansızlığını adımız gibi görmüş oluyoruz. 1842’de doğup 1891’de ölen Hagop’un eserinin zaman dışında bir oluşum olduğuna tanık oluyoruz. İnsanın sevmeye, arzularının peşinden koşmaya başladığı anda yaşanabilecek olayların evrenselliğini görüyoruz. Aile dediğimiz kurumdaki bozuklukların her zaman için geçerli olduğunu, baskı altında kalan bireylerin baş kaldıracağını ve daha iyisi için insanoğlunun daima bir koşuş içinde olduğunu.

sark-discisi-istanbul-buyuksehir-belediyesi-tiyatrosu

Çağlar Çorumlu’nun canlandırdığı Taparnigos Sevil Akı’nın canlandırdığı Marta ile bir türlü anlaşamaz. Onunla parası için evlenmiştir, Marta ondan büyüktür. Anlaşıldığı üzre yapmaması gereken bir evlilik yapmış üzerine bir de çocuk sahibi olmuştur. Yarenyag bu aşksızlığın meyvesidir. Aklı karışlarca havadadır yine de sevgisinin ardından baş kaldırmayı, amacına ulaşmak için iş çevirmeyi bilir. Akıllıdır da aptaldır da. Selin Türkmen’in canlandırdığı Yarenyag Salih Bademci’nin hayat verdiği Levon’a deliler gibi aşıktır. Levon, otoriterlerin sevginin önünde duramayacağına inanır. Sabah sevgilisi ile buluşmak için evden çıkarken annesine ne söyleyeceğini bir anda bilemez fakat aşkın her şeyden önce geldiğini düşünür ve geceden baloya gider.

Sophie (Sevinç Erbulak) ise yaşlı kocası tarafından tatmin edilemeyen bir kadındır. Taparginos ile hard-core bir ilişkileri vardır. Bastırdığı tüm duygular Taparginos ile ortaya çıkar. Bu noktada kadın ve erkek ilişkilerinde tatminsizliğe dair ikinci inceleme noktasına geliriz. Marta ve Taparginos ikilisinde tatmin edilmeyi bekleyen bir kadın vardır. Marta 60 yaşında olmasına rağmen hala kocası ile sevişmek ister fakat Taparginos karısının yaşlılığına ve isteğine dayanamayan bir adamdır. Onun için daha genç ve aynı derecede tatmin edilmeyi bekleyen Sophie vardır. Kadınlar erkekler tarafından hem duygusal hem de maddi açıdan tatmin edilmek isterler. Örneğin Marta’nın parasından daima bahsetmesi, ilk günkü gibi sevişmek istemesi, kocasına küsse de elini öptüğünde onu affetmesi, Sophie’nin yaşlı kocası ile sevişemediği için kuruyup gitmesi gibi birden fazla etken toplumda kadınların çekinik rolünü ortaya koyar. Yine de kadınlar da erkekler de bu tatminsizlik sonucunda başka insanlara kaçmaktadır.

Şark Dişçisi’ni Vişne Bahçesi, Tarla Kuşuydu Juliet ve diğer pek çok oyundan tanıdığımız Engin Alkan yönetiyor. Koreografi ise Selçuk Borak tarafından. Selçuk Borak Türk sanatında öncelikli yere sahip olması gereken bir adam. Sadece yurt içinde değil yurt dışında da çalışmalar yapmış bir başkoreograf. Yazması bile zorken bu kelimeyi adamlar bunun başı oluyor. Öyle düşünün. Dimdik duruyor sahnede, her noktada sesi yankılanıyor gür gür. Biraz daha aşık oluyor insan tiyatroya, biraz daha seviyor o sahne performansını.

Sahne demişken de üçüncü bir noktaya geçiyoruz incelenecek. Sahnede bulunan kocaman kumpanya evi ve onun sahne ortasında değiştiriliyor, çevriliyor oluşu. Bertolt Brecht’ten alışık olduğumuz defamiliarization / yabancılaştırma efektine tanık oluyoruz. Orkestraya laf atan oyuncu, protesto olarak elma armut atan orkestra, makyaj temizliyor diye sahneye çıkamayan oyuncu, gözlerimizin önünde değiştirilen ve taşınan dekor… Aslına bakarsanız daha pek çok detay var şu anda yazıp da sizi boğmak istemediğim. Oyunu izlerken bir anda yadsıyoruz bu yüzden, “Lan!” diyoruz. Hagop’un yapmak istediği de bu aslında. Topluma ışık tutarak hiciv yapmaya çalışan bir adamın aynı anda bizi de uyandırmaya çalışması çok normal. O ışık bize de tutulsun ki herkes sahnede yaşananlara dair kendini özdeşleştirmek yerine bir düşünsün, bir eleştirsin.

Yazıyı çok fazla uzatmadan ve size de izleme zevki bırakarak son bir noktayı incelemek istiyorum. Tuğrul Arsever’in canlandırdığı Giragos! Sen ne güzel adamsın, sen ne güzel karaktersin. “Genleşş, genleş, bollaş” diye insanları gülmekten öldüren, zenne kıyafeti ile Hamlet’ten tiratlar atan uşak. Son sahnede de bir hinlik ile karşılıyor bizi. Oyunun aynı zamanda başka tiyatro oyunlarına da gönderme yaptığını görerek alt çıkarım yapmış oluyoruz. Ve bir de kendi kendine gönderme yaptığını görünce tamam diyoruz “metatheatre” işte burada!

Çenem açıldı, durduramıyorum. Şark Dişçisi eve döndüğümde hemen oyun programını açıp yeni bir oyuna bilet aldıracak kadar içimi tiyatro ile doldur. Zannediyorum ki 2012-2013 sezonu oldukça bereketli geçecek benim için.

Vişne Bahçesi / Geçmişe Tutunuş

19 Pazartesi Kas 2012

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ali ağaoğlu, anton çehov, engin alkan, Ferhan Şensoy, ferhangi şeyler, kağıthane kültür merkezi, lopahin, ranevskaya, rusya, sadabad sahnesi, vişne bahçesi, volga nehri, şehir tiyatroları


2012-2013 tiyatro sezonunu Ferhan Şensoy Ferhangi Şeyler ile açmış birisi olarak araya bir ay koyup Şehir Tiyatroları ile devam etmek oldukça lezzetli bir adım oldu. İlk durağım bu sene Vişne Bahçesi oldu. Lise yıllarından bu yana Anton Çehov ile bütünleşmiş bu eseri izlemek heyecan verici bir deneyim olacaktı evet. Martı’yı daha önce okumuş ve yazmıştım hatta burada. Şimdi Vişne Bahçesi’ni özellikle izledikten sonra yazabilmek benim için güzel bir duygu.

Sadabah Sahnesi’nde izleme fırsatını bulduğum Vişne Bahçesi’nden çıktığımda tam anlamı ile huzur ile dolmuştum. Sadece huzur değil müthiş bir gerginlik de söz konusuydu vücudumda. Neden böyle olduğunu şimdi sırayla size anlatıyorum.

İlk olarak gerçek bir yazar olduğunu bize her gün bir kez daha kanıtlayan Anton Çehov var ortada. Maslak 1453 ile hayatımızda yükseliş yapan Ali Ağaoğlu’nu bugün Lopahin karakteri içerisinde bulduk. Vişne Bahçesi’ni satın aldıktan sonra baltadan geçirmeye karar veren bir adam söz konusu. Ne kadar garip değil mi insan barbarlığının yüzyıllar boyunca aynı kalmış olması? Anton Çehov’un gördüğü insan portresi ile günümüzdeki insan portresinin aynı olması. İşte ilk saniyede Anton’un zamanötesi olduğunu görmüştük. Tabii ki devamı gelecekti.

Zenginliğini saçarak bitirmiş, bundan da hiç ders almamış bir kadın olan Andreyevna Ranevskaya Dostoyevski’nin Kumarbaz’ından çıkmış gibiydi sanki. Hatta biraz daha geriye gidersek Fransız Devrimi öncesinde yaşayan bir düşes olabilirdi layıkıyla. Sahip olduğu değerlerden uzaklaşmak istemeyen, yeni gelen hayat şartlarına ayak uydurmakta direten bir kadın Andreyevna. Etrafında onu hoş tutacak dostlara ihtiyacı var çünkü birey olarak sahip olduğu tek şey parası. Sevdiği adamın karşısında güçsüz ve zaaf dolu bir kadın. Para onun gözünde önemsiz bir kağıt, bilemediniz metal parçası. Yine de bu para uğruna kaybedeceği sadece çocukluğu değil geleceği de olacaktır.

Oyun boyunca sadece bir ailenin çöküşüne değil aynı zamanda Rusya’nın çöküşüne de tanık oluyoruz. Zenginlerin artık zenginliklerini kaybettikleri, köleliğin ortadan kalktığı ve köylülerin para kazanarak zenginler ile yer değiştirdiği o döneme dönüyoruz. Rusya’yı bekleyen daimi çöküşün habercisi olan bu sahnelerde aslında sadece Rusya’yı değil, dünya üzerindeki her ülkeyi görüyoruz. Yıkılan burjvaziler, yerine geçen yeni soylular, zenginler ile fakirlerin arasında açılan büyük uçurumlar, geçmişten gelen hırslar ve geçmişe tutunmaya çalışmalar.

Çehov’un yazdığı bu eserde ve Engin Alkan’ın yönettiği oyunda her bir dakika neredeyse farklı bir imge ile doluydu. Örneğin Lopahin’in diğerlerinden farklı ve renkli giyinmesi. Ranevskaya ve etrafındaki herkesin tek bir terziden çıkmış, Avrupa kokan kıyafetlerine ve gösteriş düşkünlüklerine karşılık Lopahin’in daha günlük, daha doğrusu daha çağına uygun giyinmesi. Aynı şekilde herkesin İngiliz soyluları gibi bembeyaz görünmeye çalışmaları, daha da Rus olmaya çalışmaları karşısında Lopahin’in kendi rengindeki cildi. Göstermekten utanmadığı köylülüğüne karşılık aristokrasinin daima göstermeye çabaladığı şıklığı.

Vişne Bahçesi’nin sadece bir bahçe değil de aynı zamanda bir ailenin, aristokrasinin gösteriş düşkünlüğünü temsili. Bunu satın alan Lopahin’in aristokrasi zincirlerini kırması, ailesinin kölelikten gelmesine rağmen bu bahçeyi satın alarak tüm geçmişini de satın aldığını hissetmesi. Aslına bakarsanız Frederick Douglass’ın bir köleden aktiviste dönüşmesinin hikayesine çok benzemekte.

Devrimin yaklaştığının çağrısını veren gençlerin sahneye girdiği anda üç farklı zamanın bir araya gelmesi; geçmişin izinde yaşayan aristokratlar, anı fırsat bilen yeni zenginler ve geleceğin değişeceğine inanan devrimciler.

Firs’ün eğitiliş ve hayatını geçiriş tarzı üzerine son sahnede dahi efendisini üzdüğü için üzülmesi ve kendini suçlu bulması.

Charlotta Ivanova’nın melankolik ve  bir o kadar farklı yapısı. Alman mürebbiyeler tarafından yetiştirilen küçük bir çocuk, büyüdüğünde Alman mürebbiyeye dönüşür. Bu noktada Çehov yaşatılanların yaşanılanlara döneceğinin sinyalini verir.

Anya ve Varya’nın arasındaki fark. Evlatlık çocuk ve öz evlat arasındaki o belirsiz fakat daima can yakan bağ. Aynı zamanda Varya’nın daha içine kapanık bir kadın olması, Anya’nın ise aşkını ulu orta yaşayabilmesi.

Yasha’nın Avrupa gezisinden sonra tamamen bir kimlik değişikliğine gitmesi. Genç nesilin köklerinden çok hızlı bir şekilde kopmaya hazır olması.

Fakat beni en çok etkileyen ve hatta ağlatan sahne olarak Ranevskaya’nın 7 yaşında Volga Nehri’nde ölen oğlu için Peter’i gördükten sonra isterik bir şekilde krize girmesi. Bu sadece bir annenin çocuğunu gömmesi değil bu aynı zamanda Rusya’nın geleceğini Volga Nehri’ne bırakması, bir ailenin erkek oğul olarak kurtarıcısının / yöneticisinin yitip gitmesi, aynı zamanda bir annenin daima sevgilisi olmaya hazır oğlunun yok olmasıdır. Bu noktadan sonra Ranevskaya hiçbir zaman için tam bir kadın olamayacaktır.

Vişne Bahçesi her yanı ile hem günümüze hem de aşikar ki geleceğimize hitap eden bir oyun. Aslına bakarsanız son olarak söylemek istediğim bir şey var. Anton Çehov’un öne çıkarmak istediği nokta Vişne Bahçesi’nin bir gösteriş unsuru olduğu. Aristokrat ailelerin hiç ilgilenmese bile onları temsil ettiğini düşündüğü bahçelerin onlara kendilerini iyi hissettirdiği. Fakat soruyorum, siz o toplumun o zengin yaşantının içine doğsaydınız ve para harcamak sizin için bir lüks olmasaydı Ranevskaya gibi o evin içinde 5 dakika daha oturabilmek için kendinize bahane aramaz mıydınız? Ben burada köklerinden koparılmak zorunda bırakılmış bir aileyi / bir kadını da görüyorum. Ne yazık ki köklerinden koparılmak zorunda kalanlar hep daha savunmasız, hep daha zayıf olacaklardır.

Ben bu kadar çok anlattıktan sonra oyunu izlememek büyük ayıp olur. Rica ediyorum gidiniz, izleyiniz. Anton Çehov’un büyüsünü Engin Alkan yönetmenliği ile yaşayınız.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...