Celebrity – Küçük Leo

Etiketler

, , , , ,


Bu çocuk… Bu çocuk diyorum sizi, Leonardo yahu! Çok iyi bir oyuncu olacak.

Bu film çıktığında 20 yaşında olsaymışım örneğin ve bu kararı o zaman verseymişim. Ama nerede öyle bir imkan? Yine de ben herkesin anti olmasına karşın – bana kalırsa güzelliğinden sebep anti oluyorlar bu inci tanesine ki oyunculuğunun kötü olduğu herhangi bir film de söz konusu değildir – severim Leonardo Di Caprio’yu.

Listeler oluşturduğum, izlemek için filmler indirdiğim dönemde Woody Allen filmlerine de düşmüştüm tabii ki. Woody’nin gerçeklerle iç içe olan filmi, insanı mutlu eden, gerginleştiren ve şaşırtan filmi Celebrity’i indirmek kolay olmadı. İzleyen sanıyorum ki çok azdı. Zar zor indi film. Bir baktım ki Leonardo. Ve afişte dikkat ettiniz mi bilmiyorum, küçük yazılmış yazılarla “Charlize Theron”. Nerede o Kasımda Aşk Başkadır Charlize, nerede Celebrity Charlize.

Woody Allen filmlerinde yükse derece aksiyon, müthiş hızlı akış bekleyenler çok yanılırlar. Celebrity de uzun zamandır görmediğiniz ama sevdiğinizi bildiğiniz kuzeniniz gibi. Woody Allen filmlerinde gözlem vardır. Mutluluk ile mutsuzluğun çizgisi, ünlülerin hayatlarına dokundurmalar, paranın etkileri ve ünün tepkimeleri vardır. Cemiyet hayatının içi, dışı ve görünmeyen buzdağının altı vardır Allen’da. Dolayısıyla Celebrity’de.

celebrity-woody-allen-leonardo-dicaprio-izle

Robin Simon: [affecting a Southern accent] I have always depended on the kindness of strangers… 

Umutsuz kadınlar ve adamların bir arada olduğu bir dünya ünlü dünyası. Doğru bize hep öyle gelir. Aslında çok zenginler ama hiç mutlu değiller??? Değiller demek ki. Tüm kapılar bu hikayeye çıkmazdı yoksa. Celebrity’ler ölü bulunmazdı evlerinde. Bakıp kalmazdık arkalarından. Ölüm ile şöhret arasındaki ince çizgi Celebrity.

http://www.youtube.com/watch?v=dz0Kcy32RVU

Celebrity Trailer

Cüce – Serpent

Etiketler

, , , , , , , ,


Kadınları bir yılana, bir deliye çeviren neydi? Kadınları Havva yapan, onları erkeklerin yanında ölmeye mecbur bırakan? Kadınları karıncalar ile bir yaşatan neydi? Daha doğrusu ortak noktaları nelerdi ve kadınlar neden delirirdi?

Zenime imiş adı. Chanel’den giyinmeyi seviyor, birden fazla dil biliyor, TİP’li. Savaşım nedir biliyor, paylaşım nedir biliyor ve evini karıncalar ile paylaşıyor. Darmadağınık evinde, doğanın tam ortasında oturan bu kadın arada bir Leyla Erbil’i evine kabul ediyor. Leyla Erbil, ziyaretlerinde ondan hikayesini dinliyor bol bol. Bu yüzden Cüce’nin girişinde kitabın yazılış nedenini ve Zenime’yi anlatıyor. Zenime yaşamın son senelerinde bir şeyler yazmaya, karalamaya başlıyor. Sayfalar numaralandırılmamış ve yazılar birbirinden bağımsız yine de bir bütün. İşin içinden çıkmayı Leyla Erbil bizlere bırakıyor. Biz Zenime olalım istiyor belki de. Deliliğin ucundan biraz dönerek, biraz çalışanları ve çalışmayanları, ölen kadınları ve yaşayan ölü kadınları görelim diye.

Aklıma gelen nokta ise bunun yeniden yazım sürecinde Leyla Erbil’in ne kadar katkıda bulunduğu kısmı. Tekrar yazma işleminden geçmese de bir derleme bir toparlama sonrası sunulan kitapta nereleri eklemişti acaba? Çıkardığı bölümü yazıyordu Leyla Erbil önsözünde. Bize karşı daima samimi.

Kendini anlatmayı sevmeyen ve günlüğü samimi bulmayan bir kadınmış Zenime Hanım. Yine de yazdığı yazılar onun günlüğüymüş gibi. Benliğinden çıkarak uzaktan kendine bakmış, uzaktan çevresine bakmış, uzaktan tarihe ve geçmişe bakmış.

“Ah, işte o güç saçların ki (öteki kadınlara örttürdüler üzerini sımsıkı korku kefenleriyle; korkunç birer cinsel organdan başka bir şey olmadığına ikrar getirttikleri bedenleriyle birlikte.” 

Ah, bir de bu kadınlara deli diyorsunuz fakat görmüyorsunuz… Göremiyoruz ki deli dediğimiz deli kadınlar topluluğu gerçeği gerçek ötesi olarak görebilen kadınlar. Kadın dediğimizde kaçının aklına geliyor olmadığında hayatın anlamsız, hayatın daha acımasız olacağını? Şeytanlaştırılan, yılanlaştırılan kadınların metalar ardından kaybolduğunu düşünüyor muyuz? Kadına sadece kadın olduğu için ve saçının teli gözüktüğü için taciz, tecavüz edebilme hakkını nereden buluyoruz? Bu erillik nereden geliyor?

İşin ilginç yann Zenime Hanım’ın da sanrılar içerisinden kadınlığın eşiğinden öğretinin eşiğine savrulup duruyor olması. Kitabın çok ilerisinde, sonlara doğru yani, gazeteci geldiğinde ve ona “YÜKSEL!” dediğinde onun bir erkek sesine ihtiyaç duyduğunu ve bu eril emir ile gerçekten yükseltiğini itiraf etmesi.

“Yıldırım koşarak geldi aneeeeeyyy! diye seslendi, kapının önünde kaydı düştü dizleri kanadı, aneey, sen bana bir renksiz televizyon verecekmişin ver, dedi. Ama sen taşıyamazsın ki onu, anneni de çağır gelsin dedim, taşırım aneey anam odun kırıy? Baban nerede? Kavede o. Bekle, dedim.” 

Erkek, köyde kadını çalıştırır fakat şehirde işler değişir. Kadın çalışsa da parasını harcayamayacak, kendi özgürlüğünü ilan edemeyecektir. Örneğin eşinden daha fazla kazanamayacaktır çünkü bu bir erkek için onur kırıcıdır. Kadın dediğin odun kırıcıdır canım işte. Odunu köyde kırar gerçekten fakat şehirde odun kırmak kolay değil. Tek bir odun üzerine uzmanlaşmak gerek. Bu yüzden yüzlerce kadın intihar eder, dövülür ya da cinayet işler. Kadınlar, cinnet, cinayet. Kadının üzerine gitme.

“,,, çünkü kimse içinden çıktığı çirkeften leke almadan gezinemez bu gezegende, artık bil bunu; bir yazarın tutmasa da bir dediği ötekini, sabuklayıp abuklasa da görünmelidir hayal perdesinde elinde pastavla ve çemkirmelidir cesim laflarla ki getirmeli ses ve öfke kabul ve red, kırmızı ve siyah dediler görün, göz göze gel, göze iliş, göze gir, bakıl, söyle, ki tenceren kanariken maymunun oynariken gir parlamentoya çık aredimentoya bul adamını yanaş eyi dolaş hoşamediyle höşmer…”

Kirliydik işte biz. Zenime Hanım’ın evi de bu yüzden kirliydi. Bir kere temiz doğmamız imkansızdı çünkü insanın içinde vardı bu. Medeniyetin tam orta yerinde vardı. Bu yüzden kirliydik. Nasıl çıkabilirdik o çirkeften hem de leke ve yara almadan? Çıkamadık ha keza. Yine de önce başkalarını kirletme düşüncesi ile çalkalandık. Biz kirli olamazdık da sanki daima “onlar” kirliydiler. Onlar işte canım. Medeniyetin korktuğu, doğanın kucak açtığı her şey. Sanatçı ve bebek de dahil.

 “bir geri toplum tortusundan başka hiçbir şey olmayan tüm ailenden bir an önce bakmıştın kurtulmaya”

Evlen! Çünkü yalnız kalamazdın. Yalnız kalman demen tehdit oluşturman demek. Birey olabilmen demen. Ne bakmak zorunda olduğun bir çocuk ne de evlendirdiğin ailelerin vardır bekarlıkta çünkü. Gidebilirsin, yürüyebilirsin istersen sevdiğinle fakat evlilik ve aile bağları en az m.ö. yapıtları gibi çürümüştür, nefesi kokan bir canavardır. Hani şu zırhlı ejder işte. Leş yediği için nefesi hep daha kötü kokan.

“Yıldırım geldi koşarak, aneey, anam ölmüüş dedi… Sıcaktı o gün, bostanda çapalamış patlıcanları, sulamış toprağı, çalı çırpıyı toplamış, ahıra varmış akşam inmiş, sağmış inekleri, babası döndüğünde kahveden bulmuş onu yatakta ölü, “Anan öldü,” demiş Yıldırım’a, yumruklamış oğlanı, ağzı yüzü kan içinde!.. Yıldırım, Yıldırım bak bana, dedin, kal benimle okuturum seni, dayak yemezsin, hem de bana yardımcı olursun git gelde? Kalmam ben, ben isterim babamııı! diye koştu gitti futbol oynadığı arsaya…”

Erkekti çünkü babası. Yıldırım’ın annesi de dövse de ben onun sıcaklığına muhtacım dememiş miydi? Demişti tabii ki. Dövüyordu ama bakıyordu işte aileye. Tüm gün kahvede de otursa gece geliyordu ya yanına. Yıldırım da onun gibi olacaktı işte. Yıldırım başka kimi görecekti büyürken? Kime özenecekti. Halbuki Yıldırım’ın babasından nefret etme ihtimali de vardı, annesi ile birlikte olduğu için.

Ve son olarak Zenime’nin bir yılana dönüşmesi. Kadın, tarihin başına dönüyordu o an. Baştan ve yoldan çıkarıcı, hani şu elmayı verici. En başından beri düşmandı bu yüzden kadın. Onun yüzünden düşmemiş miydi Adem de Cennet’ten? Cennet’te rahat batmıştı keza. Havva meraklıydı, yılan Şeytan’ın ta kendisiydi ve Şeytan da aslında Lilith’ti. Tarih ve tüm mitolojiler böyle anlatıyordu kadını ve erkeği. Kadını erkeğin omurgasından yaratmıştı bir Tanrı. Tanrı ilk malzemeden çalandı.

Leyla Erbil, Zenime Hanım ile kirliliğinden (!) korkmayan kadınların portreleridir. Kadın olmak, doğanın olabilmenin değerini bilirler.

 

Üç Başlı Ejderha / Çok Hayatlı İnsan

Etiketler

, , , ,


Leyla Erbil’in bir hikayesini okuduktan sonra kitaplarını okuma şerefine nail olmanın mutluluğu ile ve uzun süredir beklediğim kitapların bana ulaşması sayesinde güzel bir yolculuğa başlıyorum. İlk kitap Üç Başlı Ejderha, ardından Cüce ve ardından Gecede. Şimdilik 3 adet Leyla kitabı var elimde fakat gerisinin geleceğine adım gibi eminim. Biraz süre alacak yeni bir kitap alma faslı çünkü odamı kitap mezarlığına çevirmeme kararı aldım.

Nereden geliyor Leyla Erbil tanışıklığı? İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı hocalarından biri olan Sema Bulutsuz’un Gecede adlı kitaptan Vapur hikayesini dersimizde işlemesi ile. Ardından gelen dersler, anlatıılar ve bizim üzerine kafa yorduğumuz kitaplar. Deli kadınlar, Mine Söğüt’ün kendine has dili, daima aklımda kalan Tezer Özlü ve Leyla Erbil yakınlığı… Bunların hepsi ve daha fazlası varken aslında geç bile kaldım ben ona.

Üç Başlı Ejderha iinde iki adet hikaye bulunan bir novella. Erbil’in anlaşılması zor üslubu ve güçlü kaleminden çıkan bu novellacığın ilk bölümü Üç Başlı Ejderha, diğeri ise Bir Kötülük Denemesi. İkisi de adamın midesine taş gibi, kemik gibi oturan yazılar.

Üç Başlı Ejderha’nın en büyük özelliği tamamen Erbil üslubu, Erbil yazım kuralları ile yazılmış olması. Nokta ya da virgülün yerinde “,,,” var. Üç virgül. Hani şu son zamanlarda artık sürekli kullanılan ve tabiri caizse boku çıkarılan “…” var ya. Tam da onun gibi. Fakat işin profesyonelinden çıkan bir imlayı kırma eylemi bizim yapmaya çalıştıklarımızdan çok daha farklı boyutlarda etki yaratıyor.

Kocaman bir heykel hem de ta Delfi’den kalma. Sultanahmet’in ortasına getiriliyor. Fatih Sultan’dan Kanuni’ye, oradan da günümüz İstanbul’una kadar yıprana yıprana ve üç başından yara alarak geliyor. Leyla Erbil’in önemli bir özelliği daha var. Sizin için önemli yerlerin altını çiziyor. İtalik ve büyük yazılmış yazılar kalbini oluşturuyor onun hikayelerinin. Şöyle başlıyor kitap:

“Zile basışından geldiğini anlarım,,, sık gelmez yılda birkaç kez,,, unutacakken onu,,, tıka basa roman dolu sanki,,, sanki boşaltmaya yazamadıklarının zehrini,,, yazar değil kendisi,,, helecan,,, ya değilsem evde,,, bir seferinde döndüğümde bakkaldan,,, eşiğe oturmuş bekliyordu beni,,, zeytin ekmek almıştım,,, çay yaptım,,, ilk kez görmüş gibi yedi yuttu zeytinleri,,, zavallı yavrum Alamanya’da yok mu zeytin,,, kapılara sığamayan koca bir adam oldu şimdi,,, sonunu bilmediğim bir ilk cümle fırlatır ortaya: BÖYLECE O HAYATA BİR SÜRE DAHA DAYANMA GÜCÜ ELDE EDİYORUM.”

Oğlundan ve hayatından koparılmış bir kadının hikayesidir Üç Başlı Ejderha. Üç yılan doğurur rüyalarında oğlu yerine. Oğlu ölmüştür çoktan ve onu anlatacak birisi vardır mektuplar ile.

“Üç Başlı Ejderha İstanbul’daki en eski Yunan sütunudur. Sütun 3 yılanın birbirine dolanmasından oluşmuş bir sarmaldır. Adlarından biri de Burmalı Sütun olan bu sütun Sultanahmet Meydanı’ndaki bugünkü yerine taşınmadan önce Delfi Tapınağı’ndaydı.”

Sanıyorum Leyla Erbil’i tek seferde ya da tek kitap ile anlatabilmek asla mümkün olmayacaktır çünkü hiçbir kitabı için ödül almamıştır -bunu isteyerek tercih etmiştir- “dava”sından dönmemiş, Türkiye’nin en aydın kadınlarından birisi olmuştur. Seni seviyorum Leyla.

“Gelinim çay yapıyordu. ‘Evi basıyorlar’ diye bağırdı. Komşumuz Pakize, ‘Bize gelin’ dedi.”

“Ah!,,, içinde boş inançlardan başka değer taşımasına izin verilmeyen ve durmadan sığınacak koltuk altı aramak zorunda bırakılan biz-halk, (avam, cemaat, taban, yoksul, cahil, ahali, köylü, kentli, kasabalı, baldırı çıplak, amele, aşiret, ümmet, cemaat, proleterya, millet) ulu Tanrı’yla iç içe geçmiş parçalanamaz ve kurtulunamaz ve kutsal cihan imparatorunun yüksek amaçları önünde elbette duramazdık ayakta,,, küçük, bayağı, acılarımızın dedikodularıyla sürekli,,,”

“babam peygamber Muhammed’e inanmazdı”

Ataerkil toplumda görülen ve mimari yapılar üzerinde bile erkeklik arayan mantık, kadının ölen çocuğuna üzülmek ile üzülmemek arasında kalması, imparatorluk içerisinde yaşanan ve eril olmanın verdiği nereden geldiği belli olmayan haklı gurur, korkuyu yayabilmesi için yapıldığına inanan ejderha heykeli ve yönetime göndermeler yapan anlatıcı kadın. Üç Başlı Ejderhda, sakin kalamayan, deliliğe yakın bir kadının, evi basılmış, etrafındaki tüm erkekleri öldürülmüş bir kadının hikayesidir.

Ardından gelen Bir Kötülük Denemesi ise insanı ters yüz eden bir yazıdır. Neden böyle peki? Çünkü Leyla Erbil insanın içindeki kötülüğü dışarı vurmaya çekinmez. İnsanı hiçbir zaman için müthiş ve hatasız bir yaratık olarak görmez. İnsanlar olarak biz hatalı ve egolu doğmuşuzdur. Bu yüzden kötü yönlerimiz saklanabilecek durumda da değildir. Öyle ballanacak, medeniyet medeniyet diye ağlanacak halimiz yoktur demek ister. En büyük medeniyetin işte bu yüzden medeniyetsizlik olduğunu savunur. Orada insanların egoları, sanatçılara atfedilen ve Freud’un da yansıtma yöntemi olarak söylediği, pislik, cani, dedikoducu, ensest ve diğerleri. Aslında bize ait olan ve daima görmekten kaçtığımız. Leyla Erbil Türk toplumuna giyotin gibi inen bir aynadır, 2 yaşımdan beri var olduğumu bildiğim.

 

Suyun Öte Yanı – Memleketim

Etiketler

, , , , , , ,


Nerelisin sen?

Küçüklüğümden beri cevap verirken en tedirgin olduğum sorulardan bir tanesi. Çift cevaplıyım ben. Babam Bulgaristan annem Yunanistan göçmeni. Bulgaristan’ı hiç ziyaret edemediğimden midir yoksa annemin tarafının hala Yunanistan’da olmasından mıdır bilinmez, kendimi hep Yunanistanlı hissetmişimdir. Bu yüzden Suyun Öte Yanı, Çiçekoğlu’nun olduğu kadar benim de memleketim.

Önce senaryosunun yazıldığı ve ardından kitaba dönüştürülen Suyun Öte Yanı’nı şimdiye kadar en az 7 kere okuma girişiminde bulunmuşumdur fakat bir türlü bitirmek nasip olmamıştı. Bu sefer kitap okumanın tam olarak ne demek olduğunu bilerek başladım işe ve tabii ki bitiverdi kitap.

Senelerdir neden okuyamadığımı da önsözü daha düzgün okuyunca anladım. Senaryodan kitaba çevrilmiş bir hikaye olduğu için kitap tam olarak uzun anlatımlarla, düzgün betimlemelerle dolu değil. Feride Çiçekoğlu yazdığı senaryoyu çok sevmiş olacak ki kafasında nasıl kaldıysa aynı şekilde yazmış. Zihin akışı gibi kesik kesik cümleler ve kesik kesik anlatımlar. Hikayenin özü aslında oldukça tatlı ve tanıdık. Özellikle hayatın insanı yormaya başladığını hissettiğiniz zamanlarda okuduysanız bu kitabı yakın görebilirsiniz kendinize.

Suyun Öte Yanı’nı görmeye çalışmak, “toprak”ını yanında taşımak ve diğer tüm imgeler sırasıyla göçmenlik ve hasretlik yaşayanların kanında yürür biraz. Ardından sevilmeler sevişmeler ve ayrılmalar. Hayat da zaten bunlar üzerine kurulu değil midir?

Yine de hikaye bana kalırsa kel kalmış. Evet evet bildiğiniz kel. Neden böyle peki? Örneğin Ertan’ın hayatına dair hiçbir şey öğrenemiyoruz. Bu adam neden hapse girmiş çıkmış, bu kadın neden sürekli polislerden korkuyor? Tamamen havada kalmış durumda. Geriye dair hiçbir şey bilmediğimiz için de hikayenin içine giremiyoruz. Öylesine dışarıdan bir okuma yapmışız gibi sanki. Hiçbir farkı bulunmamakta. İşte sırf bu iki nedenden (senaryodan çıkamayan üslup ve eksik hikaye) Suyun Öte Yanı beni hayal kırıklığına uğrattı. Keşke filmini de izleseymişim demedim değil tabii. Filmini de izleyeceğim ama çok şey ummamayı şimdiden öğrendim.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu / Sinir Uçlarımı Nasıl Kaybettim?

Etiketler

, , ,


Bir kitap okursunuz, elinizi ayağınızı nereye koyacağınızı bilemezsiniz. Bir kitap okursunuz, en kısa sürede bitirmek ve sonuna ulaşmak istersiniz fakat hiç bitmesin diye uğraşırsınız. Bir kitap okursunuz, gözleriniz dolar ve ağlamamak için kendinizi zor tutarsınız. Bir kitap okursunuz, bir yandan başrol kahramanı ölmesin istersiniz fakat bir yandan çoktan batmışsınızdır hikayeye ve ölmesi gerektiğini düşünürsünüz.

Ufak kitapların büyük etkileri adı altında yayınlamaya karar verdiğimiz bu kitap, ki kendisi Dokuzun Hariciye Koğuşu olur, iliklerimize kadar titretmiştir bizi. Biz dediğim ben işte yahu. Peyami Safa’dan sadece Fatih – Harbiye’yi okumuş birisi olarak ikinci durağımın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu olmaması imkansızdı. Biraz rötarlı bir buluşma olsa da bizimki iyi ki geç olmuş da güç olmamış. Daha önce okusaydım belki de bu kadar çok empati kuramaz, kendi bacağım kesilecekmiş gibi hissedemezdim. Evet, sağlam spoiler mı acaba yediniz? Belli değil, okuyun görün spoiler olup olmadığını.

Küçücük bir çocuk, henüz 15 yaşında fakat yaşıtlarının çok ilerisinde. Hikayesini anlatıyor. Bir hastalık söz konusu ve bir aşk. Karşılıksız olsa belki de çok daha iyi olabilecek bir aşk. Hastalığın, fikirlerin ve olayların insan üzerindeki etkisini küçücük bir çocukta görme şansı yakalıyoruz. Eğer buna şans denirse.

15 yaşınızdaki halinize dönün şimdi bir. Ben de sanıyorum ki bu küçük çocuk kadar bilmiştim. Fransızca bilmiyordum belki de ama kendi kendine okula gidip gelmeye çalışan, tüm gün sırf okulun tuvaletleri pis diye tuvalete gitmeyen ve bu yüzden hasta olan. Aferin bana, hiç alakasız iki hastalığı birbirine karıştırdım yine de yakınlar gibi geldi canım, üzerime gelmeyin.

Büyüme dönemini rahat atlatamayanların hikayesi Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. Hasta olmadıysanız bile yaşamak size de ağır geldiyse ve yine de ondan vazgeçemediyseniz, kendinizi daha iyi hissedeceğinize söz verdiyseniz ve aslında çok daha kötüye gittiyseniz sizin de yeriniz hazır dokuzuncu koğuşta. Aşık olduysanız ve küçük olduğunuz halde aşkın size büyük gelmediğini hissettiyseniz, sevdiğiniz kişinin yanınızda olmasını çok istediyseniz fakat onunla olduğunuzda kendinizi ona nasıl göstereceğinizi bir türlü bilemediyseniz Erenköy’deki yalıya sizleri de bekleriz.

Hastalıkların ve ölümlerin yaşlılarda vuku bulmasını kanıksıyor ve hatta umursamıyoruz bir süre sonra belki ama bu genç hastalıklar ve ölümler… Minicik bebeklerin kanser, gencecik delikanlıların trafik kazalarında, genç kızların iş kazalarında hayatlarında oluşu. Yüreği burkmak ile kalmıyor, acıyı tam da oranızda hissetmenize neden oluyor. Tam bacağınıza örneğin.

Tabii ki mesele sadece hikayenin dokunaklı ve gerçekçi oluşu değil. Bana kalırsa Peyami Safa’nın soyutluktan uzak, sade ve akıcı bir şekilde kullandığı dili. Tane tane seçiyor kelimeleri ve anlatacaklarını o yüzden sizi bu kadar çok etkileyen bir kitabın yüzlerce sayfa olmasına gerek kalmıyor. 110 sayfada her şey anlatılmış, tüm yaşanılanlar yaşanmış ve ihtimaller sonlanmış oluyor.

Uzun zamandır böylesine keyifli okuduğum bir kitap olmamıştı. Tamam, gerçekten kafamı gömmek istediğim çok fazla kitap okudum son 3 aydır fakat sanıyorum ki Dokuzuncu Hariciye Koğuşu küçücük bir ateş olsa da tam ortaya düştü kalbimde.

Teşekkürler Safa usta.

“Öyle bir yaşta idim ve öyle bir mizaçta idim ve çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşırıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: Damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz  duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan… Zavallı mürahik… Dünyanın hiçbir Nüzhet’i yalan söylememelidir.”

“Ben minderin üstünde arka üstü yatıyorum; etrafımın telaşını seyrederken kendimi unutuyorum. Hatta bazı kendimi hepsinden fazla sakin buluyorum, fakat bu kalabalıklar dağılıp da felaketimle baş başa kalınca; dehşet. Vücudumun büyük bir parçasını kaybetmek hayaline bir saniye katlanamıyorum, içime baygınlıklar geliyor, ellerimle hasta bacağı tutuyorum ve onun ölümünü kendi ölümümden daha dehşetli buluyorum.”

“Istırabın derinlerine indikçe sevincimizi kaybetmek korkusu kaldığı için, yeni bir sevinç başlıyor: Istırabın ilacı ıstıraptır. İkinci hasıl-ı zarbı: sevinç.”

Orhan Veli Kanık’samak İmkansız – Bütün Şiirleri

Etiketler

, , , ,


Beni bu adam mahvetti. Bu adam ile aynı mevsimleri sevişimiz mahvetti.

Orhan Veli Kanık, nam-ı diğer “Anlatamıyorum”. Yine de birden fazla şiiri bilindiği, şiir günlerinde okunduğu için bir başka  seviyorum işte onu. Örneğin Kim Milyoner Olmak İster’de şiirinin adı sorulabiliyor ya da başka yarışmalarda işte. Birkaç kişinin aklına daha da aşinalık düşürüyor bu programlar. Bu yüzden bir bakıyorsunuz ki Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri 5’ten fazla baskılanıyor. Bana kalırsa bazen bir ölçüttür kaç kere basım yapıldığı.

Daha önceki şiir incelemeleri gibi Orhan Veli’nin şiirlerini de paylaşarak anlatacağım size. Daha da aşina olunuz diye. Çünkü “garip” bir adam bu adam. İstanbul’da, henüz Atatürk de ölmemişken Mehmet Ali Sel adıyla yani takma adıyla şiirler yazıyor. Bu yüzden bahsetmemiz gerekiyor Orhan Veli’den. Bir de erken öldüğü için. Erkenden, sorgusuz sualsiz gidebildiği için aramızdan ve hiç de hakkı yokken aslında. Bazı insanların ölmeye hakkı yoktur bence. Çünkü onlar bizimdir.

Orhan Veli’nin Netice’si iki tatlı ve minnacık şiir ile başlıyor. İlki insana huzur veren çeşitten:

“Gemliğe doğru

Denizi göreceksin;

Sakın şaşırma.”

Ve ardından Robenson geliyor. Robenson şiirinden bahsetmek istiyor oluşumun sebebi yaklaşık bir dönem boyunca Robinson Cruose’yu ders olarak işlememiz ve bu kitabın da Orhan Veli tarafından okunup çoktan analiz edilmiş olması. Üç önceki yazıda -ya da dört de olabilir- senaristin yapabildiği referansların çokluğu ile bağlantılı başarıdan bahsetmiştim. Bir şair de aynı şekilde kendi bilgisi kendisi sınar yazdıklarında. Robenson:

Haminnemdir en sevgilisi

Çocukluk arkadaşlarımın

Zavallı Robenson’u ıssız adadan

Kurtarmak için çareler düşündüğümüz

Ve birlikte ağladığımız günden beri

Biçare Güliver’in 

Devlet memleketinde

Çektiklerine.

Bu şiiri okuduğumda aklıma bir de Sunay Akın geliyor. Şöyle bir tekrar okuduğunuz da sizin de aklınıza geleceğini düşünüyorum. Demek ki Sunay Akın’ın eşsiz olarak bahsedilen ve bol kelime oyunlu, ufaklı büyüklü şiirinin bir dokunuşu vardır Garip şiirine. Bence.

Sonra işin ucunda İstanbul var, işin ucunda o zamanlarda içkiler yasak değil, evlerde hep rakılar. Şairler şair olabilmek için, daha da şairleşebilmek için içiyor, içiyor, içiyorlar. Haşa! Henüz hiçbir etkinlik, buna şiir yazmak da dahil, içki yüzünden iptal edilmemiş. Dağ Başı:

Dağ başındasın;

Derdin günün hasretlik;

Akşam olmuş,

Güneş batmış,

İçmeyip de ne halt edeceksin?

Hem etrafta Dedikodu‘cular dolu. Milletin ağzı torba değil ki büzesin. Kim söylemiş beni Süleyhay’a vurulmuşum diye? Kim görmüş, ama kim, Eleni’yi öptüğümü diye soruyor Orhan Veli. İçki meseleleri değişiyor belki ama ah bu dedikodunun gözü kör olsun ve illa da görecekleri bir şeyler var. Yazık.

Ardından Dedikodu şiirinin benim en sevdiğim şiirlerden birisi geliyor: Kitabe-i Seng-i Mezar. Süleyman Efendi’nin bahtsızlığını hissedebildiğimiz ve onun için üzüldüğümüz. Çünkü bir nasırın ne kadar acıdığını en çok nasırı olanlar bilir. Varsın Süleyman Efendi’nin acısı değişsin, yani o nasır acısı bir aşk acısı olsun. İnsan o mezara girmeye mahkumdur ve her yerde tabelalar vardır: Dikkat! Ölüm tehlikesi.

Baharı, Güneş’i ve ılık akşamları seven bir adam Orhan Veli. Ben de bu mevsimleri seviyorum diye yakın hissediyorum, notlar düşüyorum kitaba. Bu adamın ilhamı bahar! diye. En güzel mevsim belki de bahar. Ne sıcak ne soğuk ve bu yüzden tam kararında.

İmkansız şey

Şiir yazmak,

Aşıksan eğer;

Ve yazmamak,

Aylardan nisansa.

Davet‘te ise;

Bekliyorum

Öyle bir havada gel ki,

Vazgeçmek mümkün olmasın.

Sormak geliyor içimden kendi kendime, bir insanı ne kadar çok sevebilirsin ya da hiç görmediğin bir insanı hayatına beklerken ne düşünürsün diye. Şair tabiatlılar bu konuda ışık tutuyor bana. Öyle bir havada gel ki diyor, bunu da öyle güzel yazıyor ki. Bir adam geliyor benim de hayatıma, öyle bir havada gitmesin hatta hiç gitmesin istiyorum ki gözlerim doluyor.

Güzel Havalar ve Anlatamıyorum‘u işaretliyor elim. Bu iki güzel şiiri anlatabilecek birileri de ben tanımıyorum. Turgut Uyar’lı, Edip Cansever’li şiir yolculuklarımın ardından Orhan Veli’yi ne kadar özlediği anlıyorum. Nefes alıyorum belki de bu sefer çünkü hep aynı yerde çok kalmadım mı?

Her şey güzelken bir anda Değil ile göz göze geliyorum. Sonra hatırlıyorum ki şair öyle kolay olunmuyor. Önce yaşıyorsun fakat sonra acıyorsun, acıyı hissediyorsun. Tüm inandığım gökyüzü ve güneş yıkılıyor bir anda ayaklarımın ucuna. Çünkü hayatta hiçbir şey, kolay değil.

Bilmem ki nasıl anlatsam;

Nasıl, nasıl, size derdimi!

Bir dert ki yürekler acısı,

Bir dert ki düşman başına.

Gönül yarası desem…

Değil!

Ekmek parası desem…

Değil!

Bir dert ki…

Dayanılır şey değil.

İstanbul’u Dinliyorum ile kim bilir kaç kişiye İstanbul’u dinletti ve çoğu da duyamadı. Duysa bile yanlış anladı. İstanbul çok sesli bir şehir, örneğin Orhan’ın söylediği gibi Kapalıçarşı serin falan değil, tıklım tıklım. Hem ayaklarını suya değdiren kadın bulmak da zor çünkü burası İstanbul. Yine de gözlerini kapattığını ve sadece dinlediğini düşünürsek sevgili Veli, haklısın. Bir hayal gibi olur o anda tüm İstanbul. Baştan yaratırsın onu, tanrısısındır İstanbul’un. Bu kentin tam ortasındasındır ve kımıldamaya hiç de niyetin yoktur. Çünkü tanrılar yorulmaz.

Ama, benim için en önde Hürriyete Doğru şiiri gelir Orhan’ın.

Gün doğmadan, 
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola. 
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında, 
İçinde bir iş görmenin saadeti, 
Gideceksin 
Gideceksin ırıpların çalkantısında. 
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı; 
Sevineceksin. 
Ağları silkeledikce 
Deniz gelecek eline pul pul; 
Ruhları sustuğu vakit martıların, 
Kayalıklardaki mezarlarında, 
Birden 
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda. 
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin; 
Bayramlar seyranlar mı dersin, 
Şenlikler cümbüşler mi? 
Gelin alayları, teller, duvaklar, 
Donanmalar mı? 
Heeey 
Ne duruyorsun be, at kendini denize: 
Geride bekliyenin varmış, aldırma; 
Görmüyor musun, her yanda hürriyet; 
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol; 
Git gidebildiğin yere.

Tabii ki bunun üzerine durup da şiirleri yazacak değilim çünkü kapanışı en sevdiğim Orhan şiiri ile yapmışım. Ama sizler için yön gösterme açısından not aldığım diğer şiirleri yazacağım. Çalışalım, çalışalım, çalışalım arkadaşlar.

Ayrılış, Bedava, Rahat, Birdenbire, Pazar Akşamları, Mahzun Durmak, İntihar, Lakırdılarım, Quantitif, Canan.

Tabii çenemi kapatamayacağım, ilk dize sırasına göre indeksin bulunmasına vuruldum ilk olarak kitapta ayrıca son Canan’ı yazarken “Nerede o eski Degüstasyon?” gibi bir artistlik yapasım geliyor her seferinde, sanki çok biliyormuşum gibi: dünkü bok.

Yazın, Gene Yazın – Tahsin Yücel Kuralları

Etiketler

, , , ,


Klasikler Niçin Okunmalı’dan sonra deneme ve eleştiri türüne kısa bir ara vermiştim çünkü beni yerden yere vuran gerçekler ile karşılaşmıştım kitapta. Ben ne kadar az şey biliyormuşum ve ne kadar çok bildiğimi sanıyormuşum gibi.

Şıp demiş, Tahsin Yücel’in kaleminden de aynı şeyler dökülmüş. Edebiyatın ne olup olmadığını, yazılanların hangi minvalde yazılması gerektiğini öncelikle tanrısından izin isteyerek yazmaya başlayan bu adam, Tahsin Yücel, beni yine kocaman edebiyat dünyasında mini minnacık hissettirdi. Efendime söyleyeyim o yazar, tabii ki şu şair derken benim tüm havam yine sönüverdi. Yine de Tahsin Yücel, benim adıma okuması daha kolay bir adam oldu. Yazın, Gene Yazın, benim bakış açımla iki farklı anlamdan oluşan bir tamlama. Yazın, edebiyat anlamına gelmesi ve eylem olan yazmak kelimesi. Böyle oyunları seviyorum.

Ünlü düşünürler, bilimadamları ve edebiyatçıları bir araya getirerek derdini anlatmaya çalışıyor Yücel bu kitapta. Sadece felsefenin değil, bilimin de edebiyata etkilerini araştırıyor ve bu neferlerin şimdiye kadar neler düşündüğünü, ona göre hangilerinin doğru olduğunu enine boyuna anlatıyor. Kendi çağındaki yazarlara da laf atmadan duramıyor. Tahsin Yücel’in hayata bakışına dair bir şeyler öğrenmek istiyorsanız bu kitaba biraz dalmanız kafi geliyor. Açık sözlü insanları çoktandır özlüyorduk.

Can Yayınları’nın dilimden düşürmediğim indirimi, “Yaz boyunca yüzlerce kitap 5 lira” sayesinde Tahsin Yücel’in herhangi bir romanını ya da hikayesini okumadan doğrudan denemesine geçiyorum. Benim için sert bir geçiş, yine de seviyorum bu tonton ihtiyarı.

Argümanları ile bir kez durup düşünmemize neden olan bu yazarın anlattıklarından not aldığım bazı yerler var. İşte bunlardan ilki, Yazının Ana Özdeği konusunda, kitabın 60. sayfasında yer alıyor:

“Hiç kuşkusuz, dil, hele yazın dili, kendi başına ele alınınca, “doğru ya da yanlış değildir, geçerlidir ya da geçersizdir: geçerli, yani tutarlı bir gösterge dizgisi”. Bu bakımdan, baştan sonra tersine çevrilmiş bir kurmaca evrende “sonsuz nokta”lar da geçerli sayılabilir, ama ancak böyle bir evrende. Buna karşılık, her öğe geçerliliğini bütünün başa öğeleriyle kurduğu bağıntılardan aldığına göre, bizimkine benzer olarak sunulan bir kurmaca evrende, “sonsuz nokta” söylemi de, göndergesini de sakatlar: her ikisinin de sakatlığıdır. Buna karşılık, gerçek yazar, söylemle nesnesi arasındaki denkliği sözcük ve tümce düzleminde kurmaz, yalnızca, dil, kurgu, odaklayım, hepsini sokar işin içine.”

Konudan tamamen ayrı değerlendirildiğinde tamamen boşmuş gibi görünen bu paragraf bütünlendiğinde ortaya kafa karıştırıcı, sorgulayıcı fakat edebiyat bilginizi yarıştırıcı bir metin çıkıyor.

Ne zaman bir edebiyatçının edebiyat bilgisi ile karşılaşsam, eşhedü çekip kalkan kaldırasım geliyor çünkü sanki Merlin’in ejderhası karşısında savunmasızmışım gibi hissediyorum. Tahsin Yücel son zamanlarda benim yeni ejderham olmayı başardı. Yine kendimi evreniçre küçük hissettim. Gidinin Tahsin’i. Tahsin ismini de severim.

 

Burn After Reading / Aramızda Casus Var / Keyif Üzeri Keyif

Etiketler

, , , , ,


“ben ne güzel işerim sabah güneşe karşı
önümde medreseler ardımda uzun çarşı
ramdidam ramdidam ramdidam didam ramdidam
turgut uyar söylemiş ben saza uyarladım
belki turgut çok kızar azıcık yuvarladım
ramdidam ramdidam ramdidam didam ramdidam
ağustos yirmi iki dediler ustan ölmüş
çok komiksin azrail turgut uyar ölür mü
ramdidam ramdidam ramdidam didam ramdidam..”

Bu filmi yazmaya karar verince neden bu şiir aklıma geldi bilmiyorum ama paylaşmak istedim. Belki de bu filmin garip bir yapısı var diye olabilir.

Brad Pitt’i komedide görmeyi sevenlerdenim. Sürekli bir cool adam modunda görmeye alıştığımız insanlar aslında komedilerde daha çok hoşuma gidiyor. George Clooney de buna dahil. The Men Who Stare At Goats’ta da gülmüştüm sırf bu yüzden. O uzun Tom Cruise saçları ile oldukça komikti.

burn-after-reading-brad-pitt

Burn After Reading, izledikten sonra kıs kıs gülmeye neden olan bir film. Cia ajanının kayıtları iki spor salonu çalışanının eline geçer ve olaylar dönmeye başlar. Coen kardeşlerin çektiği bu filmde hem kadro iyidir hem de olaylar art arda ve hızlı bir şekilde akar. Sıkılmanıza imkan kalmaz, ki bana göre en önemli durumdur bir filmde.

Tilda Swinton’ı da komedi de görmek güzel. Narnia Günlükleri’nden tanıdığımız bu soğuk mu soğuk hatun içinden çıkılmaz durumlara düşüp kaldığında sevinmiyor değiliz.

Burn After Reading avanaklar ve salakların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir film neredeyse. 🙂 Hepsinin birer tip olduğunu gördüğümüz, onları böylece bağrımıza bastığımız filmde bana kalırsa en önemli nokta John Malkovich!! Çok ciddiyim, sırf bu filmi birazık John Malkovich’e bulanmak için izleyebilirsiniz.

“Mutlaka izleyin!” denilen filmler vardır ya, Burn After Reading işte bunlardan birisi.

Burn After Reading Trailer

Borat / Sacha Baron Cohen / Borat

Etiketler

, , , , ,


Borat’ı bir kız arkadaşım ile izleyip it gibi güldüm. Evet, Sacha Baron Cohen’in tüm filmlerine gülüyorum. O iğrenç sahnelerde mideme kramp giriyor, esprileri ile kendimi kaybediyorum. Çoğu kişinin görmeye katlanamadığı filmleri ben görebiliyorum. Borat da onlardan birisi.

Pink Flamingos’u izlemiş ve onda da biraz sırıtabilmiştim fakat Borat, Bruno, Diktatör ve diğerleri… Hepsi daha komik ve eğlenceli.

İlk olarak bu elemanların tamamen bir karakter olduğunu biliyorsunuz. Değişimez uğramazlar fakat ilk başta oldukları gibi de çıkmazlar filmden. Tipe en yakın karakterler bu yüzden Cohen’in karakterleridir. Borat, Kazakistan’dan yola çıkan ve Pamela Anderson’ın peşinde koşabilecek kadar yerel bir adamdır. Fisting’e uğrasa bile bunun bir homoseksüellik meselesi olduğunu bilmez örneğin. 😀

Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Borat, küçük bir yerden kocaman bir ülkeye giden masum köylüdür, karısı erkek gibidir. Komşuları delidir ve eğer ülkelerini geliştirebilecek taktikleri bulamazsa ülkesi tarafından linç edilecektir.

borat-izle

Tüm o seksist, iğrenç espirili, bol götlü göbekli, çıplak ve kıllı adamlı Borat’ın yanında bir de daima küçük bir çocuk gibi her şeyi merak eden bir Borat vardır. Aslında Borat, dünyaya yeni gelmiş bir bebek gibidir Amerika’da. Dillerini tam olarak bilmiyordur, geleneklerinden haberdar değildir. Bu yüzden yaptığı her şey bizi güldürür hale gelir.

İçimizde mutlaka “Bu filmleri de izleyen kitle nasıl bir kitledir!” diye hayıflananlar vardır. Sanırım Borat gibi filmleri izleyebilenler ve içindeki kara mizahı görebilenler olarak kendimizi şanslı hissetmeliyiz. Çünkü Borat’tan neredeyse hiçbir farkımız yok. Borat belki de bizim id’imizi. Biz her ne kadar kendimizi yırtsak da egolarmızla ve süperegolarımızı göstermeye çalısşak da.

Film bittikten sonra uzunca bir süre Naughty naughty dilime dolanmış olarak dolaştım ortalarda. Bir de çapkın bakış atıyordum. O dönemi atlattım hayırlısıyla. En kısa sürede yeni bir film bekliyorum Cohen’den. Yakında Diktatör’ü de anlatacağım!

Borat Trailer

Turgut Uyar Uy/u/maz

Etiketler

, , ,


“şimdi insan şaşıp kalıyor, uyar diyorlar ölmüş 22’sinde ağustos’un. öyle iş mi olur, usta ölür mü?
daha bir iki ay önce bir cümlesini ona okudum şiirinin.
bir şiirini sevgilime yazdım mektupla.
bir şiirinde kendimi buldum, bir diğerinde onu tekrar tanıdım.
daha birkaç ay önce karşılıklı oturduk dertleştik, “geçer mi bu özlem.” dedim. “geçer, sen sadece göğe bak.” dedi.
bir iki yıl önce daha fazla okumaya söz verdim onu kendime. 
üç beş yıl onca geç doğmanın ve geç tanımanın acısını anlattım ona. benim için üzülme, dedi. 
şimdi gelmişler de bana diyorlar ki, ustan ölmüş.”

yazmışım geçen sene aynı bu tarihte. Bir sene sonra değişmeden hiçbir şey ve tüm şiirler yerli yerinde.

Uyumazsın, biliyorum. Seni u/y/nutmak kolay değil. Cümle cümle dökülmeni bekliyorum, Büyük Saat’i okumaya başladığımda.

Body of Lies / Yalanlar Üstüne / Çatışma

Etiketler

, , , ,


Aksiyon filmlerini sevenler, üzerine bir de Leonardo Di Caprio ile Russel Crowe’u bir ara görmek isteyenler için Body of Lies doğru adres. Şimdiye kadar dinlediğim yorumlar genellikle sıradan bir örgüsünün olduğuna dairdi. Filmlerden müthiş şeyler beklemeyen bir insan olarak afiyetle izlediğimi söyleyebilirim.

İyi polis kötü polisçilikten sıkılanlar için onları sıkacak başka bir klişe var bu filmde. Eski polis, yeni polis. Daha doğrusu eski ajan, yeni ajan. Eskinin her şeyi iyi yaptığını düşündüğü fakat genellikle yeni olaylara ayak uyduramadığı, yeni ajanın hırsı ile pekçok olayın üstesinden gelmeye çalışması yine de elinin kolunun bağlanması. Siyasi mesajlar, içinde Türkiye’nin de olduğu durumlar. Body of Lies, dostuna bile güvenme subliminal mesajını hatta doğrudan mesajını taşıyan bir film.

Body of Lies

Mark Strong’u izlemeyi sevenler için de yepyeni bir kapı açmış oluyor. Mark’ı klas adam rolünden uzaklarda, RocknRolla’da görmeye alıştığımız halinden çok uzakta, bir şeyh olarak görünce gerçekten şaşırıyoruz. En azından ben şaşırdım. Bulunduğu rolün şeklini alabilen sıvısal adamları işte bu yüzden seviyorum.

İşkence ve garip adamların bir araya geldiği filmleri ben sevebiliyorum. Unthinkable’daki sahneleri de bu yüzden sevmiştim. Yine aynı şekilde Safe House ve diğerleri. Bir de ben klişelerle örülmüş olsa da zorluklar arasından pırtlayan aşkları çok seviyorum. Blood Diamond’ta da aynı şekildeydi hem de Leonardo ile birlikte.

İmkansızlıklar, yalanlar, entrikalar ve sona vardırılan planlar. Body of Lies benim süzgecimden geçmeye hak kazanıyor. Bence önemli olan her filmden müthiş performans beklememek. Kötü bir filme dair fikriniz olsa bile iyidir, güzeldir.

Body of Lies Trailer

Blood Diamond / Kanlı Elmas / Ya Kaşıkçı Elması?

Etiketler

, , , , , ,


Bir kez olsun beni yanılt be çocuk! Inception, Body of Lies, The Beach, Titanic, Shutter Island. Daha sayayım mı? Bence yeterli. Leonardo Di Caprio’yu çocukluktan seven bir hatunum ben. Önce hiçbir filmi bilmeden güzel bir adam olduğu için sevmiştim onu. Sonra bir dönem vazgeçtim, herkes onu seviyordu. Sonra onu sevmemek moda oldu da ben de özz’üme dönebildim. Ben bu adamın oyunculuğundan şimdiye kadar bir kez bile olsun rahatsız olmadım, aksine her seferinde benim için daha da iyiydi.

Blood Diamond, gerçek bir Kanlı Elmas. Kana susamış adamlar tarafından köle olarak kullanılan insanlar küçük umutların peşinde koşmaya çalışır ve hayatta bu küçük umutlar daima başa bela olur. Solomon nam-ı diğer Süleyman, çamurların içinde elmas ararken oldukça iri ve özel bir elmasa denk gelir. Bu elması çalmaya kalkışır, işte bu minvalde tüm olaylar gerçekleşir.

Blood Diamond’ın bu kadar çok sevilmesinin bana kalırsa 3 nedeni var. İlk olarak bu insan sömürüsünün ve elmas peşinde koşarken ezilen, dövülen ve öldürülen insanların gerçek oluşu. Afrika’nın asırlardır değerli madenler yüzünden sömürüldüğünü, insanlığın yüz karası eylemlerin yine o alanlarda olduğunu düşünürsek Blood Diamond senaryo olarak bize asla uzak olmayacaktır. Yıllardır duyduğumuz sempatiyi Solomon’a aktarabildiğimiz, onun hikayesinin içine girebildiğimiz için de kendimizi daha iyi hissederiz.

blood-diamond-kanli-elmas-izle

İkinci neden, güçlüklerin karşısında dirençli olabilecek kişileri görmemiz ve pek çok insanın film bittikten sonra aklında kalabilecek rol modellerin olması. Örneğin gazetecimiz Maddy Bowen, hayatını tamamen kendi hayatı dışında bir dünyaya adamıştır. Acının içinde yaşamayı tercih etmiş, yakından Afrika’ya bakmaya hazır bir insandır. Aynı zamanda Solomon için elinden geleni yapacak, gerektiğinde kendinin bile tahmin edemeyeceği iş birliklerine girecektir. Sadece Archer değil, Maddy de hiç beklemedikleri saflarda bulunacaklardır. İşte bu yüzden filmdeki karakterler bize bir şeylere tutunmamız gerektiği mesajını verir.

Ve son olarak -spoiler içerir- filmde yaşanması gereken ve hepimizin hayatında mutlaka bir döneminde var olan fedakarlıklardır. Solomon kendi hayatını ortaya koyarak ailesi için o elmasın peşinde koşar. Archer, Solomon ile ortak olduğu için kendi ölümüne doğru gider ve kendi hayatını bu yolda feda eder. Maddy ise sevdiği adamı feda etmiş olacaktır. Ne kadar tanıdık değil mi? Şimdiye kadar sevdiğimiz kim bilir kaç şeyden feda ettik… Sadece bir mesajı silmek istemediğimiz zamanlar olduğunu bile düşünürsek.

Blood Diamond, gerçekçiliği, bize ait oluşu ile benim top 10 listemde bulunan filmlerden. Christian ve Leonardo ikilisi için söyleyecek sözlerim hazır ve nazır. Sizi seviyorum.

Danny Archer: Sometimes I wonder… will God ever forgive us for what we’ve done to each other? Then I look around and I realize… God left this place a long time ago.

Belki de en çok ağladığım sahnelerden birisi: Solomon Vandy: Dia, What are you doing? Dia! Look at me, look at me. What are you doing? You are Dia Vendy, of the proud Mende tribe. You are a good boy who loves soccer and school. Your mother loves you so much. She waits by the fire making plantains, and red palm oil stew with your sister N’Yanda and the new baby. The cows wait for you. And Babu, the wild dog who minds no one but you. I know they made you do bad things, but you are not a bad boy. I am your father who loves you. And you will come home with me and be my son again. 

Blood Diamond – Kanlı Elmas Trailer