• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: peter

The Zoo Story

19 Çarşamba Ara 2012

Posted by Öznur Doğan in Sanat, resim, tiyatro

≈ Yorum bırakın

Etiketler

absürd tiyatro, absudizm, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, amerikan kısa öyküsü, amerikan tiyatrosu, edward albee, ego, hayvanat bahçesi, ilkel benlik, jerry, peter, realizm, the zoo story, zoo story


the zoo story

Absürd tiyatro oyunları ile karşılaşmış olanlar Edward Albee’nin The Zoo Story’sini gördüklerinde oldukça tatmin olmuş hissedeceklerdir. Görünürde tamamen birbirinden aykırı bir olayı işliyor gibi görünse de gerçek mesajı hareketler arasında veren bir özelliği vardır The Zoo Story’nin. Soyutlanma, yalnızlık, iletişimsizlik, sosyal statüler ve medeniyetleşmenin insan üzerindeki etkilerine değinir. Sadece iki karakteri görürüz oyun boyunca, bu karakterlerin hayatların ve geçmişlerine dair bir şeyler bilmesek de görünüşleri üzerine fikir yürütebiliriz. Bir tanesi iyi giyinimli, görünüşünden bankacı ya da avukat diyebileceğimiz tiptendir. Diğeri ise iyi bir işte çalışmadığına adım gibi emin olabileceğimiz ve hatta toplum kuralıymış gibi serseri diyebileceğimiz bir adamdır.

İyi giyinimli Peter, düzenli bir hayata sahiptir. Çalışmaktadır, eşi ve iki çocuğu vardır. Kendi hayatının dışında herhangi bir yaşama ve aktiviteye ihtiyaç duymamaktadır. Jerry, yani bizim serseri oğlan ise insan ilişkilerinde müthiş zayıftır. Aniden sahneye gelir ve Peter’ı tanımamasına rağmen ona hayvanat bahçesine gittiğinde yaşadıklarını anlatmaya başlar. Hikaye akışkan bir moddadır ancak Jerry’den gelen bir tacize dönüşür. Peter son olarak Jerry’nin seviyesine indiğinde Jerry kendi gibi olanların ilk hıncını almış bulunur. Peter’ı oturdukları banktan dışarı atmaya çalışırken  Peter kendisini yaşadığı alanı korumak zorunda olan bir kaplan gibi bulur. Kızdıkça kızar, sinirlendikçe sinirlenir. En sonunda Jerry’nin eline tutuşturduğu bıçak ile Jerry’i öldürür. Ölmeden önce Jerry tüm bunları planladığını söyler. Oyun bu şekilde sonlanır ancak etkisi altında kalırız. İnsanın içinde yaşattığı garip yaratık ortaya çıkmıştır.

Peter burjuva dünyasının adamıdır, ona ait değerleri yaşamaktadır. Bir parka gidip kitap okuyabilir bu yüzden ancak Jerry hiçbir zaman o kadar özgüvenli olamayacaktır. Alt sınıftan olduğu için istediği hareketleri yapamayacak, toplum tarafından dışlanmaya mecburdur. Hayat tarafından çoktan yenilmiş olan Jerry’nin karşısında kazanmış Peter vardır. Konuşmaya muhtaç olan Jerry, konuşma devam ederse Peter ile bir iletişim kurabileceğini düşünmektedir. Aslına bakarsanız Jerry o kadar çaresizdir ki bir insan ile kurabileceği iletişim ancak hayvani seviyelerdedir. Ancak kendisini öldürterek bir iletişime geçebilir. Başka türlü hiçbir önemi yoktur. Nasıl yaşadığı, neler yaşadığı ya da yaşamadığı. Ertesi gazetelerde bir günlüğüne görülecek ve yok olacaktır. Yapabildiği en büyük plan kendi hayatını feda etmektir.

Gerçekte yaşadığı hayatın çok da hayat olduğunu söyleyemediğimiz için Jerry’nin bu girişimi bir intihardan çok bir çıkış yolu aramaktır ancak Peter’ın tüm burjuvazisini yok eden o cinayet anı iki insanın da ne kadar ilkel boyutlarda olduğunu gösterir. Kendini anlatmaya çalışmak için zor kullanan Jerry ile alanına müdahele edildiği için çıldıran Peter. Sanki mağaradan üç dakika önce çıkmışlar da öyle gelmişlerdir sahneye. The Zoo Story işte bu yüzden bu kadar absürd aynı zamanda realisttir.

The Lost Symbol / Kayıp Sembol / Mevlana / Etli Ekmek

18 Perşembe Eki 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 2 Yorum

Etiketler

ahit, altın kitapları, beowulf, D&R, da vinci şifresi, dan brown, elif şafak, kathrine, kayıp sembol, konya, malakh, mevlana, peter, robert langdon, tengri, the lost symbol


Yurtdaşlarım! Az zamanda büyük kitaplar okuduk. Yeri geldi kitapları bağrımıza bastık, yeri geldi onları bir köşeye ayırdık. 7.5 liraya satıldığını görünce D&R’dan hemen satın almış olduğum Dan Brown’ın son kitabı The Lost Symbol, Türkçe’si ile Kayıp Sembol gün itibari ile tarafımca bitirilmiş bulunuyor.

Dan Brown serüvenlerini seven, om nom nom iştahı ile kitapları okuyan bir kitapsever olarak Kayıp Sembol’ü iyi ki bu kadar geç okudum diyorum. Herkesin yorum yaptığı ve yücelttiği ya da yerin dibine soktuğu dönemde kitabı okusaymışım kesinlikle hayata küsermişim. Peki nedir bu Kayıp Sembol abimizin beni yerden alan yere çalan özelliği?

Her zaman olduğu gibi Dan Brown sağlam ve iç gıcıklayan bir kurgu ile başlamış olaya. Masonluktan ve masonlardan vazgeçemeyen bu koca adam Kayıp Sembol’de tüm kapılara açacak, insanları Eski Ahit’in aydınlığına kavuşturacak sembolü arattırmakta Robert Langdon’a. Langdon arama konusunda pek işe meyilli değil. Bir masonluğa inanıyor ama pratikte içerisine girmiş de değil. Kayıp Sembol adamı zorla mason locasının içine sokuyor.

Kitap boyunca beni en çok etkileyen nokta masonluğun temelini oluşturan “bir güç var, biz de ona inanıyoruz” çevresinde bulutlanan fikirler. Bu Allah olsun, Tanrı, İsa, Tengri ya da bilemediniz Beowulf olsun. Olsun efendim, istediği herkes tanrı olsun. Hal böyle olunca masonluğun o ürkütücü, “bu adamlarda çok pis para var.” küçültücü fikri ortadan kayboluyor. Ayrıca en eski inanış biçimlerinden birisi olan (bu noktada tam doğru kelimeyi bulamıyorum) masonluğun sağlam temellere dayanıyor olması hiç şaşırtıcı değil. Eğer zaten yamuk yumuk bir şeyler üzerine inşa edilmeye çalışılsaydı her şey kötü olurdu. Düşünsenize, tuttuğunuzda elinizde kalan bir sistem. Eminim hoşlanmazdınız. Matematikte 2+2 = 4 etmiyormuş gibi.

Noetik bilimi de kitap sayesinde tatlı tatlı araştırmış, yüz göz olmuş oluyorsunuz. No-etik, etik olmayan gibi şakalara maruz kalsa da aslında köklü bir bilim dalı olması ve sıradan çizgilerin dışında bulunması onu farklı kılıyor. Birkaç biyoloji dersine girdikten sonra bile “acaba yeni bir insan yaratabilir miyiz?” düşüncesi ile gezen insanların varlığını düşünürsek Noetik bilim tüm canlıları bir araya ve yeniden dünyaya getirmeye yarayacaktır.

Kitapta dikkatimi çeken ve var olmasına hem kızdığım hem de sevindiğim bir nokta var.

Ağır spoiler geliyor. Robert Langdon’ın Malakh tarafından içine yerleştirildiği ve oksijen seviyesi doyurulmuş suni su. Evet bu hem anne rahmine dönüşü sembolize ediyor hem de bilimde atılmış bir sonraki adımı gösteriyor. Sevindiğim nokta şu: yaklaşık 6 sene önce abimle bir konuşmamızda “aslında suda da oksijen var, bence bunu alabilmeliyiz.” dememdi. İleri görüşlü bir karı olduğum oradan belli olmuş. Benim mantığıma göre hemen o anda oksijeni vücuduma alabilmem gerekiyordu ama küçüktüm de. Kitapta bu olay gerçekleştiğinde gerçekten mantıklı bir yol izlediğimi görmüş oldum fakat… Robert tam da o sahnede, sandığımız gibi ölmeliydi. Neden mi? Başrol kahramanı öldüğünde de film devam edebilir. Etmelidir. Ağır spoiler gidiyor.

Kitabın sembolleri nelerdi, nelerden bahsediliyordu ve kast ediliyordu gibi bir şeyler yapmak istemiyorum çünkü kitabın kendisi tamamen semboller üzerine kurulmuş Dan’in diğer tüm kitapları gibi. Size sadece kitabı okumak ve sonunu getirmek kalıyor. Sonu geldiğinde okuduğunuzun sizi tatmin edip etmemesi konusunu size bırakıyorum.

Kitabı büyük umutlar ile okumaya başlayıp helyum balonu gibi sönmesini gördüğümde gerçekten üzüldüm. Ben aynı şeyi Elif Şafak kitaplarında da yaşamıştım. Hep bir sakinleşme, hep bir duralama. Nedendir bilmiyorum(!), sanki bu romanı Konya’da Elif Şafak ile birlikte yazmış. Hem de Etli ekmek yiyormuş ve Mevlana’nın öğretilerini dinliyormuş. Ne diyeyim, hayal kırıklığı büyük oldukça insanın canı da sıkılıyor tabii ki.

Söylemeden geçemeyeceğim son nokta ise kitapta beklemediğiniz anda karşınıza çıkan Soğanlık Cezaevi. Evet, gözler bir anda İstanbul’a hatta Kartal’a dönüyor ve hapishane müdürü ile gerçekleşen konuşma gözümüzün önünde canlanıyor.

Kitaba dair yorumlarınızı bekliyorum. Birileri beni hayal kırıklığından kurtarmalı.

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...