Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,


Kitapları severim. İnce kitapları severim. Kalın kitap büyük puntoyu severim. Kalın kitap karınca punto kitabı sevmem. İnce kitap karınca puntoyu sinsi bulurum.

Orçun Türkay ise farklı bir şekilde yazıyor hikayelerini bu sefer. Her hikaye için önce bir resim çiziyor – açık konuşalım çizimler acemice Orçun – ve sonra bu resimlere dair hikayeler oluşturuyor.

Resim çizmek zor iş, şimdiye kadar eminim pek çoğumuz çöp adam çizdik. Ve bunla da gururlandık bazen. Zaten resim yeteneği özel kişilere verilmiştir, dedik ve işten kurtulduk. Peki resim ile yazıyı birleştirmek? Normal bir resime hikayeler düzmek ve onları paylaşmak.

Orçun Türkay tam da bunu yapıyor bu sefer. Bir masada oturan iki adamı resmediyor, birisinin arkası dönük diğeri ise kızgın kızgın Orçun’a bakıyor. Orçun bunları çiziyor ve bu iki adama dair hemen bir hikaye yazıyor. Hikayeler, hikayeleri kovalıyor. Resimler yazılara dönüşüyor. Resim ve yazının ana malzemesi kalem ve kağıt zaten. Bir sorun yaşamıyor Türkay bu değiş tokuş sırasında. Hatta bildiği bir bölgeye girmiş olmanın rahatlığı bile vardır üzerinde, resim zordur çünkü evet. Kabul edelim.

Farklı bir tarzda yazıyor bir de Orçun Türkay. Bıçkın delikanlı ağızlarını severim ben. Hatta kaypak insanları da severim. Kaypaklığın yakıştığı insanlar gerçekten vardır. * Orçun da biraz bıçkın biraz kirli bir ağızla yazıyor. Yazılar Taksim’den çıkıyor, Küçük Beyoğlu’na yakıncacık Balo Sokak’ta nefes alan kısımları da var kelimelerinin.

Bu yüzden de sıradan bir dil olmuyor yazdığı, kendisine gönderme yapıyor bazen de. Evet, yazı bir anda duruyor ve siz onun bir hikaye olduğu gerçeğine yaklaşıyorsunuz. Biz buna “defamiliarization” yabancılaştırma diyoruz Rus yapısalcıları olarak. İçimdeki formaliste dur diyemem bazı bazı. Laurence Sterne olasım gelir.

Reklamlar