Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Sigmund Freud

Her şey edebiyatın içine psikoloji girdiğinde başladı. Gerçekçi romanlar okurken bir anda modernizm akımı ile karşı karşıya kaldı okuyucu. Okuması zordu, adeta bir demir leblebi. Öncelikle daha önce okuduğu romanlara ya da makalelere benzemiyordu; işin içinden çıkılmaz bir hali vardı. Hem dilbilgisi de çok aranmıyordu bu yazılarda. Her şey olduğu gibi, gelişigüzel denilebilecek şekilde ancak bilinçli yerleştirilmişti. Bu yüzden düşünmek gerekiyordu anlamak için.

Modernizm akımı artık yazarın değil okuyucunun devreye girdiği, düşünerek ve hatta kafa patlatarak anlamak için çaba sarf ettiği o yeni dönem oldu. Modern bir eseri okurken salt metin yetmiyordu, metin altı ya da metin üstü okumak gerekiyordu. Satır aralarını inceleyerek neler neler çıkarılabilmezdi ki? Çıkarıldı da zaten.

Modern edebiyat akımı ile birlikte İngiliz, Amerikan ve diğer ülke edebiyatlarında müthiş bir değişim gözlemlendi. Aşina olunan konular yerine (aşk, ayrılık, ölüm) daha dikkat çekici, okurken daha zorlayıcı konulara (zihin akışı, erkeklik ve kadınlık, varoluş) geçildi. Bu geçişte bayrağı eline alarak edebiyata neredeyse yön veren adam ise Sigmund Freud’tu.

Freud, psikanaliz dünyasına girdiğinde taşlar yerine oturmaya başladı. O tezlerini sundukça yazarlar ondan etkilendi, bu yepyeni tarz yazarlara ilham verdi. Çünkü şimdiye kadar hiç kimse insanı bu kadar çok tanımaya yaklaşmamıştı.

Görüntünün Ortasındaki Karanlık kitabını okuduğunuzda Sigmund Freud hakkında edinmeniz gereken bilgiden çok daha fazlasına ulaşırsınız ve kitabın sonunda onu sevip sevmemek arasında gidip gelirsiniz. Şu anda karşılaşsak zorba diyebileceğimiz bu adamın açtığı çağ ise karakterinden tamamen ayrı olarak meşale tutan seviyede oldu. 1910’lardan sonra önü kesilemeyecek bir modernizm akımı içinde eserlerini ortaya çıkaran ve edebiyatı da aynı şekilde besleyen kişi de yine kendisiydi.

Peki neler değişmişti?

Gelişen ve büyüyen teknoloji ve bilgi çağı ile birlikte psikoloji de büyük bir gelişme kaydetmişti. O zamana kadar okunan romanlar artık değişim içerisine girmişti. Belki de ilk bakışta karakter aynıydı, diğer karakterlerden hiçbir farkı yoktu ancak kitapları okuyan kişilerin algısı tamamen değişmişti. Artık okur, bir karakterin hareketlerini ya da zihinsel akışını kontrol ederek daha detaylı bilgi alabiliyor, karakterin derinlerine inebiliyordu. Psikolojinin önderlerinden William James’in “Benlikteki Değişimler” teorisini Sigmund Freud alıp “Bilinç ve bilinçaltı” haline getirdikten sonra her karakter analiz edilebilir hale geldi. Daha doğrusu psikolojinin de içine girdiği upuzun analizlerin yapılmasına yol açtı. Freud bilinç ve bilinçaltına dair ayrıntılı çalışmalar yaptıktan sonra üç önemli etkeni de keşfetti. Bunlar insan bilincinde yer alan ve insana insan olma özelliklerini sunan etkenlerdi. Birincisi daima yabanıl halde kalacak olan “id” yani alt bilinç, günlük yaşantı ihtiyaçlarının da içinde olduğu “ego” yani benlik ve son olarak işin içine etik, sosyal ahlak vb. konuların girdiği “süper ego” yani üst benlik. Karakterlerin benliklerine girdiğiniz, alt bilinçlerinde dolaşıp farklı tahlillerde bulunabildiğiniz bu insana ait parçalar sayesinde edebiyat yüzlerce adım ileri gitmiş oldu.

Freud’un sunduğu bu teori ile birlikte özellikle İngiliz ve Amerikan edebiyatında yeni bir yapılanma gerçekleşti. Bilimin, psikolojinin ve edebiyatın buluştuğu noktadan yepyeni bir tarz doğdu. Modernist döneme kadar genel olarak anlatımları, üslupları ve konuları ile kafayı bozan yazarlar, Freud’un ardından karakterlere daldı. O zamana kadar karakter derinliğine dair ayrıntılı eklemek zorunda olmayan yazarlar, psikolojinin de öngörülerini yanına alarak yeni bir akıma önayak oldu.

Modern döneme ayak uydurarak geçmişe sünger çeken ilk yazarlardan bir tanesi T.S. Eliot’tı. “The Love Song of J. Alfred Prufrock” –ki bu şiiri Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Şiir Akımları dersinde de görmek mümkündür- bir adamın düşüncelerini, sevdiği kişiyi ya da korkularını anlatır.

Eliot’ın ortaya sunduğu fikir Freud’un bilinç akışı ile aynı yönde hareket etmektedir. İnsan düşünceleri hiçbir zaman düz bir çizgide hareket etmez.  Daima bir akış, bir devinim, geri dönüş ve de duruluş söz konusudur. Freud kendi teorilerinde insan bilincinin daima açık olduğunu, geçmişten pek çok anı ya da noktanın çağrılabileceğini, üzerinde durulursa var olan her şeyin geçmişteki yansımasının görülebileceğini belirtir.

Eliot gibi modernizm akımında kendini kaptıran bir diğer yazar Virginia Woolf’tur. Bilinç hareketlerine vurgu yaparak kendi romanlarını şekillendiren bu değerli yazar, Freud’un psikolojik ve psikanalitik çıkarımlarından yola çıkarak kendi rahatsızlığını çözmeye, bu sorunu karakterleri yardımı ile atmaya çalışır. 1922 yılında Virginia Mrs. Dalloway’i yazmaya başlar. Clarissa Dalloway’in tek bir gün içinde yaşadıklarını anlatan kitapta Woolf konuyu ne kahramanlaştırmaya ne de dramatize etmeye çalışır.

Kitapta Dalloway’in fikirlerini, düşüncelerini ve kendisi ile gerçekleştirdiği monoloğu görürsünüz. Bir parti için hazırlık yapan Dalloway’in kendi ile monoloğunun yanı sıra bilinçaltına dair de özel ayrıntılar bulursunuz. Sepitmus Smith’in intihar ettiğini duyduktan sonra yükselen ses sizi Freud’un hem bilinç akışı konusuna hem de bilinçaltı konusuna iter. Dalloway yalnızca kendisi nasıl bir hayat yaşadığını düşünmez, aynı zamanda kim olduğunuza dair bazen düşündüğünüz anları paylaşmış olur.

İnsan karakterine ve yapısına dair ayrıntılı bilgiye ulaşmak için fikirleri araştıran, insan davranışlarının hangi noktadan çıktığını gözlemleyen Freud; Eliot, Lawrence ve Woolf’un yanı sıra aynı dönemde adından söz ettiren ve ekolün temsilcilerinden olan Fitzgerald ve Hemingway’e de yol göstermiştir.

great-gatsby-muhtesem-gatsby-izle

Kayıp Nesil’in ortaya çıkardığı Atlantis buradadır aslında. Freud’un teorilerini kendi kitaplarına ekleyerek insanın kaybetmek istediği ancak bir türlü uzaklaşamadığı bilinç altına, bunun yanı sıra zihin akışına inerler. The Sun Also Rises ve The Great Gatsby romanları ile karakterlerin geçmişine geri dönüş yapmalarının yanı sıra toplum tarafından verilen rollerin üzerinden geçerler. Freud’un pek çok eleştirmen tarafından seksist görülen kadınların “eksiği” teoremi, The Sun Also Rises’da da dikkat çeker.

Freud’un edebiyata getirdiği yalnızca yazarların nasiplendiği sistemler değildir. Aynı zamanda edebiyatı eleştirme konusunda da Freud farklı bir ekol yaratır. Freud’u bilerek okumaya başladığınızda her şey bir düğüm gibi çözülür. Daha ilk romanlardan, belki de mitlerden yola çıktığınızda Freud’un teorileri ile karşılaşırsınız. Oedipal kompleks ve Elektra kompleksi, doğa ve medeniyet çatışması, kadın ve erkek rolleri ve daha fazlası… Pek çok edebi eser Freud’un teorileri ile olgunlaşır ve anlaşılır hale gelir.

Örneğin Suç ve Ceza’yı okuduğunuzda ve Freud ışığında değerlendirdiğinizde Raskolnikov’un kendi içgüdülerine gem vuramadığını, öldürme isteğinin su yüzüne çıktığını ve bu nedenle fırsat kollayan “id”in yani alt bilincin neler yapabileceğini görür. Freud tam da bundan bahsetmiştir. Uygun koşullar sağlandığında insan bilincinin arka taraflarında, o köhne yerlerde kalmış olan alt bilinç baş verecektir ve beklenenden çok daha fazlasını ortaya koyabilecektir. Hayvansı dürtülerin oluşturduğu alt bilincin en önemli parçası varlığın bilincinde olmadan yalnızca hayvansı (ve dolayısı ile aslında insansı) içgüdülerin doyurulmasıdır. Bu açıdan Raskolnikov önüne çıkan sorunları yok etmek için ya öldürecektir, ya öldürecektir. Bilinç altında korkuya neredeyse yer yoktur. Orası doğmak, yaşamak, çiftleşmek ve öldürmek üzerinedir.

İlk insanların nasıl bu kadar avcılık ve toplayıcılık yaparak yaşadıklarına bakarsanız Freud’un bilinç altı yani id dediği bilince ulaşırsınız. Orada yalnızca yaşamın sürerliliği önemlidir.

Eğer Suç ve Ceza’nın psikanalitik incelemesini okumak isterseniz Görüntünün Ortasındaki Karanlık’ın yazarı Louis Breger’den “Crime and Punishment: A Psychoanalytic Reading”i okuyabilirsiniz.

Reklamlar