Etiketler

, , , , , , , , , ,


bir_zamanlar_anadoluda_once_upon_a_time_in_anatolia

Nuri Bilge Ceylan’ın demir leblebilerinden bir tanesi Bir Zamanlar Anadolu’da. Daha önce Üç Maymun’u izlemiş olmak Ceylan’ın tarzına ışık tutuyor olsa da Bir Zamanlar Anadolu’da Ceylan’ın kendi tarzının daha dışında kalmış bir film.

Peki, nedir Bir Zamanlar Anadolu filmini yutulması zor bir lokma haline getiren? İlk olarak Hollywood sinemasından uzak olması diyebiliriz. İlk kareden itibaren bir mesaj vermeye çalışan ve aksiyonlar ile tüm ekranı dolduran filmler yerine Nuri Bilge Ceylan her zamanki gibi sakinliği ve sadeliği tercih ediyor. Filmin ilk sahnesinde kameranın karakterlerin olduğu alana girmemesi seyirciye hikâyenin doğrudan içine giremeyeceğimizi anlatıyor. Bunu destekler şekilde cesedi arama sahnelerinden kameranın uzaktan çekimi ile izleyenleri sadece seyirci haline getiriyor. Komiser Naci ya da tutuklu Kenan herhangi bir kanıt ortaya çıkarmadan gerçekleşen cinayete yaklaşamayacağımızı biliyoruz. Aynı zamanda Anadolu’da geçiyor olması nedeni ile alışageldiğimiz bir Anadolu soğukluğu mevcut. Nuri Bilge bizi izleyici olarak bıraktığı noktada aslında Anadolu topraklarında heyecan ile gezmemizi de engellemiş oluyor. O toprakların kendi kuralları olduğunu görüyoruz.

Sahnelerin ilerlemesi ile birlikte doğanın üstünlüğünü daha da iyi anlıyoruz. İnsanın küçücük kaldığı, uzaktan bakıldığında neredeyse bir hiç olduğu kocaman tarlaları ve yolları görüyoruz. Tüm bu alana yayılmış bir şekilde huzur içinde varlığını sürdüren ancak varlığından da daima haberdar eden bir doğa var. Çakan şimşekler ile birlikte kayalara kazılı şekillerini göstermekten çekinmeyen, esen ve yağmurla bir araya gelen, insanı içine aldığında kendi doğasına uyduran bir doğa. Medeniyetten uzaklaştıkça daha da çok ortaya çıkan ve daha mistik bir hal alan. Bu doğada hayatta kalabilecek olan kişiler de yine doğanın insanları oluyor. Şehirli olarak adlandırabileceğimiz Doktor Cemal şimşeğin gürültüsünden ve kayalarda oluşan şekillerden korkarken araştırma yaptıkları tarlanın birisinde elma ağacına denk gelen Arap hemen dalları silkeleyerek elmalardan topluyor. Yine aynı şekilde ölünün bulunduğu tarladan da kavun toplamayı ihmal etmiyor. Hangi koşulda olursa olsun Arap doğa ile büyüdüğü için onun dilinden anlıyor.

Doktor Cemal ile Arap’ın Anadolu toprakları hakkında konuştukları bölüm de doğanın ve ölümün ne demek olduğunu bize açıkça veriyor. Arap yalnız kalmak istediğinde silahı ile doğanın tam göbeğine gittiğini söylüyor. Doktor silahı olup olmadığını sorduğunda ise “Buralarda silahı olmayan mı var doktor, iyisi var, kötüsü var…” şeklinde cevap veriyor. Arap’ın bu cevabı onun doğaya kaçışının en büyük nedeni. Anadolu topraklarında medeniyetin getirdiği karmaşaya yer olmadığını kavrıyoruz. Her şey olması gerektiği renkte. Ancak insan doğasındaki “id” aynı şekilde öldürmeyi de emrediyor. Yeri geldiğinde öldürmeyi de bileceksin diyen Arap yaşama isteğinin ağırlığını gözler önüne seriyor. Bu sahnede kamera önce iki karakterden uzaklaşıyor ve ardından yüzlerine doğru yakın çekim yapıyor. Konuşma devam ederken ne Arap’ın ne de Cemal’in dudaklarının hareket etmediğini görüyoruz. Ceylan o anda bizi bir ikileme sürüklüyor. Acaba gerçekten konuştular mı? Konuşmadılar mı? Daha sonraki konuşmalardan ağızları hareket etmese de konuşmuş olduklarını anlıyoruz. Yavaş giden film akışında Nuri Bilge Ceylan takip mekanizmamızı yoklamış oluyor. Aynı zamanda bu sahne Anadolu’da ölüme bakış açısına ışık tutmuş oluyor. En az yaşadıkları yer kadar normal bir ölüm ve önemli. Belki de Anadolu’da ölmek bir “gelenek”.

Filmi izlemeye devam ederken cesedi bulup bulamayacakları konusunda şüpheye düşüyoruz. Kenan’ın sakinliği ve hatırlamama ısrarı bizim şevkimizi kırıyor. Bildiğimiz kahraman hikâyelerinden farklı olduğu için Ceylan tahmin etme amacımızı da kırmış oluyor bu noktada. En başından beri yalnız bir ipucunun peşinden koştuğumuz için fazlasını tahmin etmekte zorlanıyoruz. Geçilen her tarla ile

birlikte bulabilecekleri umudunu yitirmiş oluyoruz. Bu arayış sürecinde farklı arayışları da kapı açmış oluyoruz. Savcı Nusret uyanmak istemediği bir gerçeğe uyanıyor. Doktor Cemal de bulunduğu yere aidiyetini bir kez daha sorgulama şansı buluyor. “Bir arkadaşım” olarak bahsettiği hikâyeden kendi karısı olduğunu anladığımız Savcı Nusret iki adet ölü hikâyesini keşfetmiş oluyor bu süreçte. Karısının intiharının soğukluğu ve peşine düştükleri cinayetin sıcaklığı tek bir noktada kesişiyor. Bu yolculuk Nusret için gerçeğe giden bir yol haline geliyor. Aslında Nusret’in savcı olduğunu hatırlayarak gerçeği bildiğini ancak inanmak istemediğini anlayabiliyoruz. Onun tek sığınağı olan doktorun kendisini telkin etme fikri onu bu pasif sorguya itiyor. Yine de doktorun bir bilim insanı olduğunu unutuyor.

bir-zamanlar-anadoluda-nuri-bilge-ceylan-izle

Doktor Cemal’in yaşadığı değişim ise ölü vücut üzerinde gerçekleşiyor. Otopsi sırasında ölünün canlı bir şekilde gömüldüğü ortaya çıktığında kararı aksi yönünde veriyor. Çocuğun gerçek babasının yani Kenan’ın daha ağır bir cezaya çarptırılmaması için bu kararı dile getiriyor ve belki de haklı buluyor Kenan’ı. Fotoğraflarını gördüğümüz ve aynada da kendisi ile yüz yüze kalan Cemal için Anadolu’nun kurallarını anlamak bu noktada başlıyor.

Gözlerimizi Komiser Naci’ye çevirdiğimizde ise tam anlamıyla bir Anadolu insanı görmüş oluyoruz. Çabuk sinirlenebilen ama aynı zamanda yufka yürekli… Ölünün vücuduna saygı duyulması gerektiğini söyleyebilecek ve ölüye bunun için daha da üzülebilecek bir karakter. Karısı aradığında sesini alçaltarak konuşsa ve karşılık veremese de sinirlendiğinde Kenan’ı pataklayabilecek yapıda. Tanıdığımız bildiğimiz Türk insanı tiplemesini görmüş oluyoruz Naci’de ancak onu diğerlerinden farklı kılan bir nokta var. Samimiyeti. Duygularını açık etmekten korkmuyor o yüzden. Gizlediği ya da sakladığı bir şeyler yok. Cemal’in hayatına dair fikir yürütmekte zorlansak da Naci bizim için anlaşılır ve kolay bir karakter.

Kadının filmdeki yerinden bahsettiğimizde ise Anadolu’daki yerini görürüz. Kadın daima geri planda kalır, misafirlere hizmet ederler. Muhtarın kızının yalnızca bir hayalet gibi görünüp yok olması, muhtarın karısının hiç görünmemesi, Yaşar’ın konuşma konusunda geri planda kalan karısı gibi. Toplum içinde yalnızca araçtırlar, bu yüzden de pasif bir hayat yaşarlar. Kadınlar bulunmayı beklerken erkekler ararlar. Cesedi ararlar, savcı gibi başka bir kadın ararlar ve doktor gibi başka şehirlerde yalnızlığı ararlar. Ancak bu arayışta kadının yeri neredeyse yoktur. Evindedir, beklemededir, çocuğu ile ilgilenmektedir. Köy kahvesinde oturan adam imgesi ile evde sobanın başındaki kadın simgesi gelir bu anda aklımıza. Anadolu’nun en gerçek sahnelerinden bir tanesidir.

Bahsetmemiz gereken ve filmin neredeyse temeline oturan sembollerden bir tanesi Arap’ın ağacı silkmesi ile düşen ve su yatağında hareket eden elmadır. Elma bir süre yuvarlanmaya devam eder, bu sürede Komiser Naci ile Savcı’nın konuşmaları sürmektedir. Soruşturmanın ilerleyeceğini ve son bulacağını bu elma sayesinde ön görmüş oluruz.

Son olarak Nuri Bilge Ceylan nasıl ki bizi filmin başında kapının dışında bırakıyor, filmin sonunda da aynı şekilde kalıyoruz. Hikâyenin ayrıntıları elimize geçmiş olmuyor, kadın ile adamın arasındaki ilişkiye dair net bilgiler edinemiyoruz ya da Kenan’a neler olacağına. Sadece uzak bir görüntü ile biz de uzaklaşıp gidiyoruz Anadolu’dan.

Belki de Anadolu’nun en büyük özelliği budur; sırları tutmak…

(Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Film Eleştirisi Dersi Final Ödevi)

Bir Zamanlar Anadolu’da – Once Upon A Time In Anatolia – 2011 – Trailer

Reklamlar