• Hakkımda
  • Yazılarım

Öznur Doğan

Tag Archives: distopya

The Beach / Ölüm Gibi Gerçek

03 Perşembe Oca 2013

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ Yorum bırakın

Etiketler

ütopya, danny boyle, defamiliarization, distopya, ewan mcgroger, jeux d enfants, kumsal, leonardo di caprio, richard, sürreal, tayland, the beach, tilda swinton, trainspotting


The Beach Poster kumsal

Hadi bana bir insan Danny Boyle’u sevmeyebilir mi açıklayın? Zannediyorum ki ben neden sevilemez kısmına dair herhangi bir şey bulamayacağım. Danny Boyle sevilir, öpülür ve hatta beslenir çünkü çektiği her film ile farklı bir konsepti işler ancak  her şey ölüm kadar gerçektir. Sürreal gelen hiçbir şey yoktur, her şey muhtemelin çizgileri içindedir. Sahnenin içinde, odanın bir köşesinde kendinizi senaryoyu izlerken bulursunuz. Bu yüzden Danny Boyle belki de hem sizi tamamen içine alacak bir romance yaratır hem de yaşadığnız hayatın üzerine düşündürmesi nedeni ile defamiliarization etkisi yaratır. Şimdiye kadar sanırım blogta hiç Danny Boyle filmine yer vermedim. Bunun The Beach yerine Trainspotting olmasını isterdim ancak son 2 senede izlenen filmler klasöründe gidip geldiğim için ondan öncesini yazmaya henüz başlamadım. İzlenmeyi bekleyen 24 film var şu anda. Bu filmler izlenecek ve yazılacak. İzlenip de henüz yazılmamış olanları ise saymaya gücüm yetmiyor. Üzülüyorum.

Gelelim The Beach’e. Gencerek Leonardo Di Caprio / Richard Tayland’a gitmeye karar verir. Yaşayacağı maceradan habersiz Tayland’ın keşmekeşinde kendini kaybeder. Kaldığı otelde yan odasında yaşayan adam ile garip konuşmalar içerisine girer ve ütopya gibi yepisyeni bir kumsalın haritası eline geçer. Her şey bu harita ile başlar. Yola çıkmak ile çıkmamak arasında kalır önce Richard ardından yanına yeni arkadaşlarını da alır ve akla hayale gelmeyecek o güzel topraklara doğru yüzmeye başlarlar.

Jeux D’enfants’dan sevdiğimiz Guillaume abimiz de Leonardo abimiz ile yola çıkar. İki erkek bir kız adaya varırlar ve hayatın tüm gerçekliği, tam da o ölüm gerçekliğini kısa süre sonra hissetmeye başlarız. Narnia’dan tanıdığımız buzdan kadın Tilda Swinton adanın sahibesidir. Daha doğrusu adanın sahipliği söz konusu olmasa da orada yaşayan komünitenin başıdır. Gerekli ayarlamaları yapar, düzeni sağlar. Richard ve arkadaşları ada efsanesini yaydıktan sonra ve adaya vardıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamaya başlar.

Düşünün ki varlığını sürdüren ve daima dönen spiral var, ya da çember. Siz bu çemberin herhangi bir noktasına dokunursanız ya onu silikleştirirsiniz ya da döndüğü yörüngeyi bozarak onun bir daha asla eskisi gibi kalmamasına neden olursunuz. İşte Richard’ın ve ardından pek çok kişinin adaya gelişi çemberin üzerindeki etki gibidir. Bu kısımlar biraz spoilervaridir, dikkatli okuyunuz.

Adada oluşturulan bir ütopya var, herkesin iş bölümü yaptığı ama aslında kimsenin çalışmakta zorunlu olmadığı, herkesin birbirine sevgi ile baktığı ancak her ütopya bir hareket ile distopyaya dönmeye hazırdır. Kendi kültürünü yanında getiren, dışarıdan katılan her birey ütopyanın kirlenmesine neden olacaktır. Ne olursa olsun adaya ilk varıldığında kendi büyüsü altına almaktadır herkesi. Tamamen mavi, tamamen kum sarısı bir hayal içerisinde bulur herkes kendisini. Ne kadar güzel, insanlar mutlu, ot bedava. Yine de euphoria etkisi geçtiğinde ortaya saf açlık, insan egosu ve gerçekliği kalır. Aslına bakarsanız ortaya “insan insanın kurdudur.” kalır.

the-beach-leonardo-dicaprio-izle

Hayal ettiğiniz sürece var olan bir ütopyanın hayal alanına girer ve görüşünü  bozarsanız gerçekleri görmeye başlarsınız. Bu bir rüyadan uyanmak hatta rüyanın kabusa dönmesi gibidir. Görmek istediğiniz şekilde uzunca bir süre görürsünüz karşınızdakileri. O yüzden her şey aşk ve sevgi doludur çünkü siz sevgi dolu bakarsınız. Peki ya perdeler indiğinde? O anda ölümün bile insan kalbini yumuşatamadığını, insanların suçları bir başka noktaya atabilmek için ellerinden geleni yapacaklarını ve diğer tüm içgüdüsel ancak etik olmayan şeyi görürsünüz. Ne olursa olsun ne kadar içten geçen o hayvani içgüdüler zor durumda ortaya çıkarsa çıksın ölüme karşı kayıtsız kalınmaması gerektiğini düşünürsünüz. Eğer bir mutluluğunuz varsa ve yok olmasını istemiyorsanız gerçekleri de görmek istemez, başkasını suçlarsınız. Mutluluğu ortadan kaldıracak olan birden fazla ölü olsa bile.

The Beach’i izlediğinizde kendinizi çıplak hissetmeniz mümkün. Hangi tarafta yer alacağınıza karar vermek ise tamamen size kalmış ancak benim film sonunda alt üst olduğum bir gerçek. Ben karar veremedim. Umuyorum siz verebilirsiniz.

Filme dair notlar: Di Caprio yerine Boyle tabii ki McGregor’ı düşünmüş ancak kabul edilmemiş. O zamandan sonra McGregor ile Boyle konuşmuyorlarmış.

Film çekimi sırasında tüm ekip bir kaza geçirmiş ancak yaralanan olmamış.

Richard: And me, I still believe in paradise. But now at least I know it’s not some place you can look for, ’cause it’s not where you go. It’s how you feel for a moment in your life when you’re a part of something, and if you find that moment… it lasts forever… 

Richard: I had nothing left to offer but pure reflex. Pure reflex and mankind’s basic drive for survival, that somehow shouts, “NO – I WILL NOT DIE TODAY!” 

The Beach Trailer

Equilibrium / İsyan / Korku Ütopyaları

22 Cumartesi Eyl 2012

Posted by Öznur Doğan in Filmler, sinema, film inceleme

≈ 2 Yorum

Etiketler

christian bale, distopya, distopya nedir, equilibrium, filmlerde distopya, isyan, john preston


 

Ütopyalar ile ilk defa lisede karşılaştım. Mis gibi ütopyaların yanında bir de korku ütopyaları olduğu öğrendiğimde ise aklım karışmıştı. Bir kere ütopya işte, adı üzerinde. Yaşayamadığın bir şeyi yaşamak isteyeceksin. Neden böyle oluyor ki? Sonra işin içine insan egoları, çıkarları ve açıklamaları girmeye başlayınca anladım korku ütopyaların nedenlerini. İnsan olarak hiçbir zaman masum olamayacağımız içindi tüm ütopyaların başlangıcı. En güzel ütopyanın bile bozulma riski vardı. Bu yüzden asla gerçek hayata geçirilemez şeylerdi onlar. Biz insanlar temiz ütopyaları benliklerimiz ile kirletmeye çok hazırız.

Filmlere dair yazılarımı okuyanlar benim Christian Bale ve Evan McGroger hayranı olduğumu anlarlar hemen. Bu filmde tarafsız olamayacağım aslında. Konu itibari ile bahsettiğim korku ütopyası üzerine kurulmuş bir film. 1984 ve diğerleri gibi ortada daima izlenme durumu var. Kral ve adamları tarafından izleniyorsunuz, her gün almanız gereken hapları almamak istediğinizde ise öldürülüyorsunuz. Alınan bu haplar sizi tamamen duygulardan arındıran, sadece aklınız ile hareket etmenize ve itaat etmenize yarayan  haplar. Bir nevi uyuşturucu. Aynı zamanda herkes birer patriot. Yaşadıkları yere, kurallarına kökten bağlılar. Daha doğrusu bağlı olmak zorundalar.

Korku ütopyası yaratmanın en mantıklı yollarından birisine değinmiş oluyorlar bu noktada. Duyguların ruh ile bağlantısını hatırlarsak ruhu çekilmiş insanların itaat etmeye daha meyilli olduğunu görüyoruz. Bu yüzden birlikte çalıştığınız adam bile eğer sizi asi olarak görüyorsa ya da bir isyan üzere buluyorsa sizi, öldürmeye çalışıyor hatta en büyük düşmanınız oluyor.

equilibrium-christian-bale-sean-bean-izle

Kocaman ekranlarda daima bir adam var, bir yönetici. Aslında kime karşı savaştığınızı ve kim tarafından yönetildiğinizi de bilmek imkansız. Hal böyle iken insan da bir yandan oldukça artist olmasına rağmen “consume obey die” ilkesi ile hareket ediyor. İlla birileri çıkmalı tabii aralarından. Bu da olsa olsa Christian olur!

Oyunculuk konusunda biraz endişeliyim fakat. Christian’ın bu rolü bana fazla şişirilmiş geldi. Taraflı da olmak istiyorum bir yandan. İşin ucunda Christian var. Bu rolü aynı soğukluk ve şişirme ile bir de Keanu Reeves yapabilirdi gibime geliyor.

“Mary: Let me ask you something. 
[Grabs his hand] 
Mary: Why are you alive? 
John Preston: [Breaks free] I’m alive… I live… to safeguard the continuity of this great society. To serve Libria. 
Mary: It’s circular. You exist to continue your existence. What’s the point? 
John Preston: What’s the point of your existence? 
Mary: To feel. ‘Cause you’ve never done it, you can never know it. But it’s as vital as breath. And without it, without love, without anger, without sorrow, breath is just a clock… ticking. “

 

“Father: Prozium – The great nepenthe. Opiate of our masses. Glue of our great society. Salve and salvation, it has delivered us from pathos, from sorrow, the deepest chasms of melancholy and hate. With it, we anesthetize grief, annihilate jealousy, obliterate rage. Those sister impulses towards joy, love, and elation are anesthetized in stride, we accept as fair sacrifice. For we embrace Prozium in its unifying fullness and all that it has done to make us great. “

Ama güzel bitiyor, mutlu bitiyor. Oh!

Equilibrium – İsyan Trailer

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz.
Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • Öznur Doğan
    • Diğer 123 aboneye katılın
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • Öznur Doğan
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Bu içeriği rapor et
    • Siteyi Okuyucu'da görüntüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
 

Yorumlar Yükleniyor...