Dikkat! Vizeler!

Etiketler

, , , , ,


vizelerDanger evladım, danger. Vakit geldi çattı. Ben tam aman canım sınavlara daha çok vardır derken bir anda sınavlar ile karşı karşıya kaldım. Vizelerin en pislik yanı hocaların kısa sürede çok şey işleyebileceklerine kani olmaları ve verdikçe vermeleri üst üste.

Tamam, son sene son dönem. Diyorsunuz ki Öznur sık biraz dişini ancak her geçen gün okuldan uzaklaştığınızı anladığınızda siz ne yapabilirsiniz? Bu dönemi alta bırakıp bir dönem uzatmış olma ihtimalimi düşündükçe kanım donuyor. Pek muhtemel çerçevelerde giden bu ihtimal için finale kasmam şart. Ama nasıl?

Asıl istediğim şu üniversite bir bitsin de ben ikinci üniversitemi, efendime söyleyeyim yükseğimi ağız tadı ile yapayım ama önce hocaların ebesinin hörekesine kadar gitmekten çekinmedikleri derslerin vizelerine girmeliyim.

Vizeler!

İstanbul Üniversitesi!

Tanrım!

Reklamlar

Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


three_monkeys_by_sejafin-Bir nevi üç maymun yani.

Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım Haldun Taner’in en bilinen oyunlarından bir tanesi. Üniversite birinci sınıfta Türk Dili dersi mi olurmuş canım diyenlere inat hocanın verdiği tiyatro eserlerini alıp bir güzel okumuştum. Söz konusu tiyatro olunca akan sular duruyor bende. Eşeğin Gölgesi, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım ve diğer Haldun Taner eserlerini okuduk güzelce. Bu eserlerden de sınav olduk sonra. Sınavın geneli test olduğu için saçmasapan olsa da (yoruma dayanmadığı için) edindiğimiz Haldun Taner sevgisi yeterliydi.

Peki Haldun Taner neden böyle sevilesi bir adam ve Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ın muhabbeti nedir?

Türk Tiyatrosu’na Kabare türünü getiren ilk adamdır Haldun Taner. Ferhan Şensoy’u keşfetmiştir. Birbirinden değerli oyuncuları bir araya getirmiştir. Ferhan Şensoy’un anlattığına göre müthiş uysal ve aydın bir adamdır. Oyunu eline aldığında dayanamayıp oynamaya ve seslendirmeye başlayandır. Haldun Taner büyük bir adamdır, devleşen bir adamdır. Aynı zamanda muhaliftir.

Zannediyorum Ferhan Şensoy’un Haldun Taner’i bu kadar çok seviyor oluşunun en  büyük nedenlerinden birisi Haldun Taner’in muhalif duruşudur. O Aziz Nesin gibi Türk ‘ün kurnazlığını bilir. Aklın hangi çakallıklara erdiğini, bürokrasisini, devletini, insanını bilir. Bu yüzden hep yakın yakınadır Aziz ile oyunları. Eşeğin gölgesinden yararlandı diye para alabilecek adam olduğunu bilir bu topraklarda ve aynı şekilde Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ındaki Nizami’ye dönüşebilenleri. Aynen böyledir Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım da. Vicdani aptal, Vicdani saf. Efruz çakal. Yaban çakalı hem de. Az anasının gözü değil. Ne geliyor Vicdani’nin başına geliyor, tokatları o yiyor. Efruz şiştikçe şişiyor.

Neden 4 sene sonra Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’dan bahsediyorum çünkü bu dönem İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahneleniyor. Şehir tiyatrosunun gedikli yönetmeni Engin Alkan değil bu kez Can Doğan var yöneten koltuğunda. Ancak öyle tatlı bir ayrıntı var ki bu oyunda, öyle güzel… Savaş Dinçel yapmış daha önce yönetmenliğini, bu yüzden kışlanın adı Savaş Dinçel (daha sonradan erkek arkadaşım bana söylemiş olsa da bunu, kaçırmıştım ben)  ve broşürde Savaş Dinçel’in el yazısı ile oyun hakkında daha doğrusu Vicdani hakkında yazdığı bir bölüm var.

Şehir tiyatrolarının kapısını bu sene iyi aşındırdım. Şimdiden 2 bilet daha hazır. Bir de açık hava tiyatrolarına gidilir helbet. Süper olur her şey. Gelelim konumuza tekrar.

Oyun, son zamanlarda İstanbul Efendisi ile yükselmiş hatta ayyuka çıkmış beklentimi tam olarak karşılayamadı. Sanki biraz fazlaca uzun ve fazlaca parçalanmış. Dönemler geçerken (sokak adlarının değişmesi ile) politik göndermelerin yer aldığı sahnelerin uzaması insanda anlık duraksamalar yaratıyor. Bunun dışında pek bir problem göremedim. Salonda bağıran “Bu Haldun Taner’in gerçek metni değil! Bize sansürlü izletiyorlar.” adam dışında bir de. Oyunun ilk yarısı bağırarak protest tavrını ortaya koyan bir adam vardı. Şimdi düşünüyorum, sansürlü olduğunu düşündüğün (her tiyatro eseri yönetenin elinden geçer ve daima yönetenin zihnince sansürlenir yani değişir) oyunu seninle birlikte yaklaşık 300 kişi izliyor. O anda bağırarak sanat için bir yerlerden gelmiş insanları rahatsız etmeye hakkın var mı? Sakin bir protest tavrın olamaz mı? İlla mı bağırmalısın? Madem metne sadık kalınmadı diyorsun, bastırsaydın Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’ın orjinal metnini, dağıtsaydın çıkışta. Aslına bakarsanız yaşadığımız bu olay bana biraz planlanmış geldi. Eğer metni henüz okuyup oyuna gelmediyse.

Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkılırken en çok karşı duranlardan birisi bendim. Zaten büyük tepkimiz sayesinde göz göre göre başka bir binaya çevirmeye de göz/tleri yemedi. Sonuç olarak tiyatromuzu geri aldık. Tiyatronun büyük ekranı anlatım kolaylığında büyük önem taşıyor. Bir de sağırlar için altyazı geçiyor. Oy canım. Gayet güzel olmuş. Uzun zaman sonra Muhsin Ertuğrul’u böyle görmek mutlu etti.

Peki sonuç olarak Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’a gitmeli misiniz? Bence gidin ama çok büyük beklentileriniz olmasın. İstanbul Efendisi mi GKVY mı? İstanbul Efendisi. Son olarak tiyatro metni okunmalı mıdır? Kesinlikle!

Not: Görsel için Sefajin’e teşekkür ederim.

PS: Thank you Sefajin, without your illustration this text would be weak.

 

Once Upon A Time In Mexico

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Once+Upon+A+Time+In+Mexico-Are you Mexican or Mexicant?

Quentin Tarantino ile Robert Rodriguez arasında keskin bir çizgi varsa bu olsa olsa isimleri ve burunlarıdır. İkisi bir araya geldiğinde ise ortaya çıkan Planet Terror’dır.

Tim Burton’ın yavuklusu gibi dolanan Johnny Depp’i bu kez Robert Rodriguez’nin ellerinde görüyoruz. Antonio Banderas ve Danny Trejo taş gibi adamlar tabii, henüz Danny’nin saçlar o kadar seyrek değil. Robert’ın El Mariachi, Desperado ikilisinin son noktasıdır Once Upon A Time In Mexico. Severek, mutlu olarak izler, bittiğinde duyduğunuz müzikler ve izledikleriniz ile mest olmuş olursunuz.

Once Upon A Time In West’i yanında bir süre piç olan Mexico’yu daha önce izleseymişim çok güzel olacakmış, tam da güzel olacakmış. Olsun, geç olsun güç olmasın.

Quentin abimiz gibi Robert’ın da kendine özgü kurgusu, referansları ve şaşırtıcı noktaları vardır. Aslında bu iki adamın filminde neler olmuş kısmını araştırmak ve filmle bağdaştırmak bana çok daha tatlı geliyor.

– El Mariachi serisinin üçüncüsünü yapmak Robert’a Quentin tarafından nasihat edilmiş örneğin.

– Robert’ın tamamen özgür olduğu bir film olmuş Once Upon A Time In Mexico. Kamera açıları ve lensler ile çılgınlar atabilmiş Meksika sıcağında.

– Filmin yapımı 2001 yılında bitmiş ancak 2003’te yayınlanmış.

– Salma Hayek aynı zamanda Frida’yı çektiği için sette esneklik sağlanmış.

– El Mariachi (Antonio) gitar çantasını açtığında Desperado’da kullandığı bıçaklar görülür.

– El Mariachi üçlemesinin her filminde sarı tişörtlü bir çocuk görülür.

– Cucuy rolü Quentin için yazılsa da Kill Bill’i çektiği için katılamamış.

– Johnny Depp küfür etmesi gereken yerlerde doğaçlama yapmış.

– Senaryo 45 sayfa imiş.

Sevdiğim filmlerin en önemli noktalarından birisi olarak referanslar ise şöyle;

Brazil, The Killer, Pulp Fiction, The Crow, Desperado, The Pirates of the Caribbean.  Kedi canını onun.

Son olarak alıntılarla Once Upon A Time In Mexico:

Agent Sands: Are you a Mexi-CAN or a Mexi-CAN’T? 
Cucuy: I’m a Mexi-CAN 
Agent Sands: Good. Then do as I say. 

Agent Sands: [talking about El Mariachi] Does it have a name? 
Cucuy: We call him “El”. As in “the”. 
Agent Sands: I know what it means, thank you. 

El Presidente: Who are you guys? 
El Mariachi: Sons of Mexico, sir. 

Agent Sands: El, you really must try this because it’s puerco pibil. It’s a slow-roasted pork, nothing fancy. It just happens to be my favorite, and I order it with a tequila and lime in every dive I go to in this country. And honestly, that is the best it’s ever been anywhere. In fact, it’s too good. It’s so good that when I’m finished, I’ll pay my check, walk straight into the kitchen and shoot the cook. Because that’s what I do. I restore the balance to this country. And that is what I would like from you right now. Help keep the balance by pulling the trigger. 

 Once Upon A Time In Mexico – Trailer

Masal Müfettişi / Masala Diş Bilenişi

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


masal mufettisiHafta sonlarını sanat aktiviteleri ile doldurmayı seven birisi olarak geçtiğimiz hafta sonunda Masal Müfettişi’ne gitmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Fername’nin son 3 sezondur oynanmadığı haberini aldıktan sonra büyük yara almıştım keza. Böyle bir haberi beklemiyordum, her şey benim oyunun gelmesini beklemem ve oyunun gelmesi üzerineydi. Meğerse Fername yok imiş, onun yerine artık Masal Müfettişi var imiş.

Ferhan Şensoy’un tek kişilik gösterisi olan Ferhangi Şeyler’den sonra sahneyi oyuncular ile dolu görmek insanı mutlu ediyor ilk olarak. Ses Tiyatrosu’nda birden fazla ses yankılanacağını iyi biliyorsunuz yani.

Masal Müfettişi her zamanki gibi Ferhan Şensoy’un muhalif kaleminden çıkmış bir eser. İleri demokratik bir güldürü olarak adlandırmış oyununu. Zaman öyle bir zaman ki artık masallar da denetleniyor, masal müfettişleri istediği anda masalın ortasına zart diye giriyor, dan diye çıkıyor. Masalın müfettişi mi olurmuş diye sormayın, Ferhan Şensoy nasıl bir zamanda yaşadığımızı hangi diktalar altında olduğumuzu çok iyi biliyor. Var işte, masalın da müfettişi var. Dergilerin de karikatürün de müfettişi var.

Ferhan Şensoy’a bu oyunda Serap Günaydın, Ali Çatalbaş, Pınar Alsan, Elif Durdu, Orkun Akyıldız ve Ferhan Şensoy’un kızı Ferhan Şensoy eşlik ediyor. 🙂 Oyunun büyük bir bölümünde M. Ferhan Şensoy ve baba Ferhan’ı görüyoruz. Sevdiği oğlanı kaçırmak isteyen ama başına gelmedik kalmayan bir kent prensesi gibi M. Ferhan Şensoy. Aslında prenses de değil sanki, bildiğimiz ağzı bozuk hafiften agresif Türk kızı. Tabii aralarda iPhone’u çalıp da Selen’e sahnede olduğunu söylediği anlar dışında.

Dönem eleştirisini İsmail Dümbüllü’den ve Münir Özkul’dan aldıktan sonra yaldır yaldır devam eden Şensoy, Masal Müfettişi’nde hem masalın dedesi hem de diktatör bir kralı canlandırıyor. Her yer altından, telefonlar “Kralımız çok yaşa.” diye çalıyor. Ferhan Şensoy bu oyununda nelere laf sokuyor? Öncelikle masal geleneğinin sona ermesi, bunun yerini teknolojinin farklı boyutları alması. Sahnenin ortasında çalabilen telefonlar varken örneğin bir anda salonun içinde gerçekten birisinin telefonu çalıyor. Sinemada ya da tiyatroda olduğunu unutanlar gibi her gösteride. Her gösteride Ferhan Şensoy uyarırken hem de. Kayıt ve kuyut almayınız, telefonunuzu kapatınız. Lütfen deyince üzerinize alınmıyorsunuz diyor bir de halbuki.

Eleştiri oklarından nasibini alan bir diğer konu RTE. Tayyibaşkan’a değdirirken güzel güzel Ferhan Şensoy gerçekleri görmek istemeyenlerin gözüne gözüne sokuyor gerçekliği.

Ergenekon’u da unutmuyor Ferhan. Ulan Mustafa Balbay neden içeride? derken salondan bir alkış sesi yükseliyor.

Başka kimler yok ki sahnede, Ali Ağaoğlu, Bülent Arınç, Keloğlan, Kel anası, Hansel, Gratel, ufolar. Ortaoyuncular sahnesinde La Fontaine’e de yer var. Ortaoyuncular’da bir sürü kahramana yer var.

Oyun sahnelenirken bir anda lal kesiliyor bir anda kahkahalar atıyorsunuz ancak bir şeyler de eksik gelmiyor değil. Ferhan Şensoy’un gençliği eksik, Erol Günaydın’ın sesi, Derya Şensoy’un paniği eksik. Özlüyoruz vesselam. İçinden Tramvay Geçen Şarkı, 40 Ambar Gece Tiyatrosu’nu izledikçe…

ferhan

Ronin

Etiketler

, , , , , , , ,


roninUzun zamandır izlemeyip beklettiğim filmlerden bir tanesi idi Ronin. Demek ki bir şey biliyormuşum da bekletiyormuşum. Şu blog sınırları içerisinde görebileceğini en beğenmeme yazısı benden sevgili Ronin’e gitsin.

Kadroyu ilk gördüğüm anda dibim düştü, Robert De Niro, Jean Reno, Jonathan Pryce, Sean Bean var. Allah dedim, tam istediğim film. Eksikliği dolduracak. Ta ki…

Yersiz kovalamaca sahneleri, Quentin Tarantino gibi belirsizlik tripleri ve yersiz bir aksiyon.

Eğer hayatın boyunca izlediğin ve o normalde atomu parçalayacakken ayırdığın zamanı çalan, yok eden film hangisidir derseniz tek kelime ile Ronin derim.

Daha fazla konuşamayacağım. İzlemeyin.

Lord of War

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


lord-of-war-poster

Nicolas Cage’i sevmeme gibi bir moda türedi son zamanlarda. Bundan iki yıl önce kimsenin çıkıp da “Abi ben Cage’i sevmiyorum ya!” dediğini duymamıştım. Hep 9Gag sağ olsun, genel bir algı yaratıp bizi ona uydurur hale geldi. Aslında yalnız olmadığımızı hissettirdiği için ona çok şey borçluyuz ancak garip şekilde insanlardan da uzaklaştırması söz konusu.

Nicolas Cage’i Matchstick Men ile seven birisi olarak arkadaşımın tavsiyesi üzerine Lord of War’ı indirip izledim. Birden fazla göndermeye sahip, deyim yerinde ise intertexuallitysi ile insanı mutlu eden bir film Lord of War. Hele Oz’u izlediyseniz ve oradan tanıdık birini görmek sizi şaşırtacaksa hemen söyleyeyim Kareem Said karşımıza çıkıyor. Çok fazla spoiler vermiş olmadım hemen harala gürele sesleri gelmesin.

Lord of War dünya üzerinde var olan ve var olmaya devam edecek savaş sektörünün hangi yollar ile beslendiğini, kimlerin nasıl görev aldığını, ülkelerin kimleri maşa olarak kullandığını ve bu ülkelerin savaş sektörüne dair düşünlerinin neler olduğunu açıklıyor. Aslında aşina olduğumuz bir konu ancak biz işin içinden “Bunlar Amerika’nın oyunları!” deyip çıkmayı sevsek de Yuri Orlov adı ile çok farklı kimliklerin işin içine girdiğini görebiliyoruz.

lord-of-war-nicolas-cage-izle

Film başladığında yeni yapılan bir kurşunun peşinden hikayeye başlıyor. Kurşunun ilk damgası vurulduğunda yer Ukrayna, bir sonraki sahnede ise Afrika’da buluyoruz kendimizi. Lord of War’ın gerçekleri anlatıyor oluşunun da birbirinden farklı nedenleri mevcut. Daha önce de belirttiğim gibi var olan gerçekleri anlatsa da “based on a true story” hesabı, gerçek kişilere gönderme yaptığında ve hatta onları anlattığında işin rengi değişiyor. Yuri Orlov karakteri genel itibari ile tarihin en büyük silah tüccarlarından olan Viktor Bout’u temsil ediyor. Para kazanmanın en doğru ve hızlı yolunun silah tüccarlığını anlayan Yuri’nin çok zengin olup hayalini kurduğu kadına bile sahip olmasının hikayesi. Aynı zamanda insanların dillerine, dinlerine ve ırklarına bakılmadan yalnızca devlet ve politika çıkarları için yok edilebilmesinin, silahlar ve savaş endüstrisinin insanlar üzerinde denenmesinin, paranın ve gücünden gidilmesi sırasında ezilen insanların değersizliğinin ve sevdiklerini ego ile hareket etmesi sonucu kaybetmenin filmi Lord of War.

Daha önce hangi filmde bu konuya değindiğimi hatırlamamakla birlikte intertexuallity yani metinlerarasılık söz konusu olduğunda beni kalbimden vurmuş oluyor senarist ve yönetmen. Film boyunca dikkat çeken 3 önemli referans var. İlki Tom Waits abimizin de boy gösterdiği Rumble Fish’ten. Rumble Fish’te müthiş gencerek ve çirkin olan Nicolas Cage “Why? Why? Why? Why” dediğinde Rusty James ile Motorcycle Boy arasındaki konuşmaya gönderme yapmış oluyor.

İkinci gönderme Andre Baptist Jr’ın Rambo silahı istemesi. Yuri’nin ise ona hangi filmdeki silahını istediğini sorması.

Üçüncü gönderme bir kere izleyerek anlaşılabileceğini düşünmediğim Brazil’den. Nicolas Cage Ian Holm ile konuşurken Kurtzman adında birisinden bahsediyor. İşte bu Kurtzman denen arkadaş Brazil’de Ian Holm’un canlandırdığı Kurtzman.

Filmi sevmeniz için bir önemli noktayı da şu anda söylüyorum, Ethan Hawke. Bu kez manyak adam rolünde olmaması da ilgi çekici tabii ki. Bildiğimiz deli Ethan, bu sefer polis olarak takılıyor Cage’in peşine.

Filmde Yuri Orlov’un sözlerinin altını çizmek hatta onları gerçek hayatta kullanabilmek istiyorsunuz. Bir yandan var olduğu ekosisteme nefretlerinizi sunarken bir yandan da bunu değiştirmek için elinizden bir şey gelmeyeceğini bildiğiniz için çaresiz haklı buluyorsunuz. Silah tüccarları ne zaman haklıdır? Ne zaman haksızdır ve bu iş ne kadar etik ya da etik değildir? Lord of War size bunların sürüncemesini sunuyor.

Yuri Orlov: There are over 550 million firearms in worldwide circulation. That’s one firearm for every twelve people on the planet. The only question is: How do we arm the other 11? “

Yuri Orlov: I sell to leftists, and rightists. I sell to pacifists, but they’re not the most regular customers. Of course, you’re not a *true* internationalist until you’ve supplied weapons to kill your *own* countrymen. “

Andre Baptiste Sr.: They say that I am the lord of war, but perhaps it is you. 
Yuri Orlov: I believe it’s “warlord.” 
Andre Baptiste Sr.: Thank you, but I prefer it my way. “

Simeon Weisz: Bullets change governments far surer than votes. “

Yuri Orlov: Selling a gun for the first time is a lot like having sex for the first time. You’re excited but you don’t really know what the hell you’re doing. And some way, one way or another, it’s over too fast. “

Yuri Orlov: “beware of the dog”? You don’t have a dog. Are you trying to scare people? 
Vitaly Orlov: No, it’s to scare me – remind me to beware the dog in me. The dog who wants to fuck everything that moves, wants to fight and kill weaker dogs. “

Edit: Jared Leto’dan bahsetmediğim için kendimden şu anda utandım. Mr.Nobody’nın boncuk gözlü abisi Jared oyunculuğun üstesinden geldiğini bu filmde sağlam bir şekilde gösteriyor.

Lord Of War Trailer

127 Hours / Ölüm Kalım Meselesi

Etiketler

, , , , , , ,


127 hours - 127 saat

Hayatta kalma içgüdünüz ne kadar kuvvetli? En son ne kadar süreliğine nefessiz kaldınız ya da öleceğinizi düşündünüz? Ben en son öldüğüm anı düşündüğümde nefessiz kaldım. Tam da otobüste evime doğru gidiyorum. Bir anda ölüyor olduğumu düşünüp korktum ve nefessiz kalıp ağzımı açarak nefes aldım. Farklı bir içgüdü ile hayal ettiklerimden bile korkabildim. Peki 127 saat boyunca ölmek ya da yaşamak arasında kalıp sıkışsaydım ne yapardım?

127 Saat, ölüm ile kalım arasındaki o ince çizgiyi gözler önüne seren bir film. Filmin sonuna dair bir fikrim olduğu için ha düştü ha düşecek diye beklerken davul gibi gerim gerim gerildim. Gerilmekle de kalmadım garip bir bekleyiş içerisine girdim. Genel olarak konu itibari ile kimseye haber vermeden geziye çıkan bir gencin kayalıkta sıkışıp kalmasından bahsedebiliriz. Özellikle gerçek hayatta yaşanmış bir hikaye olması ve yaşayan adamın da hala görebileceğimiz, hakkında bilgi rahatça edinebileceğimiz bir yaşta olması insanı daha da garip yapıyor.

Tüm film boyunca ister istemez sorguluyor insan, ben olsam ne yapardım? Ben olsam nereye kadar dayanır, hangi cin fikirlikle nelerle uğraşırdım? Ya da durup dururken kör bahtım kara talihim garip bir hayvan tarafından sokularak mı ölürdüm? Tamamen hayatta kalma filmi 127 Saat hem de diğer tüm milliyetçilik pompalamalarının yanında gerçek bir hayatta kalma filmi. En sağlam, en dirayetli olanın neleri başarabileceğine dair bir hikaye.

Charles Darwin bu zamanları hep görmüş işte önceden. 127 Saat en iyi olanın değil en dayanıklı olanın hikayesi. Bir yanda ölecek olma hissi, diğer yanda kurtulmak isteme duygusu. Bir yanda elleri kolları bağlı sadece kuşların ve güneşin geçeceği zamanı beklemek bir yanda ise elinde olan her imkanı kullanarak kurtulmaya çalışmak.

james-franco-127saat-sahnearkasi

Filmin gerçek bir hikayeyi anlattığını düşünürsek izlerken karakterin farklı ruh hallerine girdiğini görmek ve çaresizlik ile başbaşa kaldığında insanın ne kadar farklı bir psikolojide olabileceğini anlamak daha da geriyor insanı. Neden kimseye haber vermedin diye kendi kendine sorup küçük bir sahne yaratırken aslında kendine olan kızgınlığını ortaya çıkarmış oluyor.

Çok sağlam spoiler olmakla birlikte buradan sonrasını filmi izlemeden okumayınız:

Zannediyorum abimizin filmin sonunda işin üstesinden gelmesinin en büyük etkeni daha önce o hayata dair bir şeyler bilmesi ve hazırlıklı olması. Bu donanıma sahip olması. İlk defa yolculuk yapan birisini ele alalım. Daha ilk başında iki kayanın arasından kayıp mağaranın içine düştüğünde en güzelinden bir ölümle karşımıza çıkardı, kırık bir boyun bilemediniz bir bacak. Ama kahramanımız hem yapılı hem de güçlü bir adam olduğu için başarıyor hayatta kalmayı. Tutunmayı, hareket etmeyi ve zor bir durumda uyumayı bile biliyor. 127 saat dile kolay. Dile bile kolay değil aslında. O kadar sürede kafayı yemek de mümkün oracıkta kısacık sürede ölmek de. Ama kolunu orada bırakmak ve hayatına tutunmak bambaşka bir şey. Hele o sinir midir nedir onu koparma sahnesinde dünyanın en acı çeken insanının o olduğuna eminim. 127 Saat bu açıdan içimdeki siniri koparan, beni sağır eden bir film oldu.

Spoiler bitti, dağılabiliriz.

Son olarak gerip germelerin adamı Danny Boyle çektiği için filmi mutluyum. Seviyorum seni güzel adam.

127 Hours – 127 Saat Trailer

Cem Yılmaz FunDaMentals

Etiketler

, , , , , , , , , ,


CM101MMXI-Fundamentals-cemyilmazStand up dünyasının büyüyen hatta yaşlanan çocuğu Cem Yılmaz’ın son gösterisi Fundamentals’ı bugün izleme şansına nail oldum. Sinemada izleyemediğim yüzlerce eser arasına girdiği için kendisini en kısa sürede izlemek farz olmuştu. Hem zaten Cem Yılmaz’ın yeni gösterisini dört gözle beklemiyor muyduk?

Bekliyorduk. Fundamentals’ı bu yüzden hadi izleyelim gazı ile bir çırpıda izledik. Fundamentals’ın ilk dakikası itibari ile akıllara ilk gelen şey Cem Yılmaz’ın kilo alması ve yaşlanması oldu. Sanki hiç büyümeyecek, hiç yaşlanmayacakmış gibi gelen o adamdan eser yoktu. Hayatın onun için de devam ediyor olduğunu nasıl bir unutma isteği söz konusu ise bizde utanmadan adamın yaşlandığına kızacaktık. Bu travmayı atlattıktan sonra Cem Yılmaz esprileri ve tam bir ok-ay ilişkisi içerisinde ortaya çıkardığı tespitleri ile biraz daha kendimize aşina olmaya başladık.

Cem Yılmaz kadın ve erkek ilişkisi, televizyon dünyası, bireysel hatıraları derken özellikle ikinci bölümü daha komik olmak üzere bize güzel bir 2.5 saat yaşattı. Kadınların aylık gelgitleri, erkeklerin yaşamak zorunda oldukları o “boner”ları ve teknolojinin hızı ile yine bize “heh işte beh!” dedirtti.

Şu an hangi andan bahsedersem bahsedeyim gösteriyi izlememiş olanlar için spoiler verecekmişim gibi geliyor. Çünkü Cem Yılmaz’ın anlattığı her hikaye bir başka an ile neredeyse bağlantılı. Bir önceki gösterisinde bahsettiği dört koldan anlatma durumu ise gerçekten var. Yanlışlıkla kapatıp tekrar açmak istediğimizde gösteriyi bir anda “nerede kalmıştık biz yahu?” durumu yaşadık. E az önce kahkahalar ile gülüyorduk? İşte Cem Yılmaz’ı izlerken beynin ve hafızanın fakirhaneye dönüştüğü o anlar. Gösteriyi canlı olarak da izlesem zannediyorum ki ikinci ya da üçüncü seferden önce asla esprileri düzenli olarak yapamam. Aklıma gelmez. Sahneler bölük bölük var olsa da bir bütün içerisinde değiller.

Cem her gösteri ile birlikte toplumun aynası olduğunu bir kez daha gösteriyor. Şahan Gökbakar’ın tam da Fundamentals’ın patlama zamanlarına denk gelen filmi ve seyircilerini kaybetme korkusu ile küçük puppy köpecik gibi sağa sola saldırması sonrası Cem Yılmaz’ın Türk komedi dünyasında birinci olduğunu bir kez daha görüyoruz. Kulvarlarının farklı oluşunu göz önüne alamayıp daima kendini yarış içine sokan Şahan Gökbakar bu kez dikkat etmeliymiş neler yapıp neler yapmadığına. Gerçekten üzücü bir durum onun için.

Fundamentals gülüp eğlendiğimiz, arkadaşlarınız özellikle sevgiliniz ile izlediğinizde “aaa bak bak bizi anlatıyor” diyebileceğiniz bir gösteri olmuş. Adamın bahsettiği her noktaya katılmaktan neredeyse bir hal oluyorsunuz. Belki de katılmadığım tek nokta erkeklere yüklenildiği konusu olabilir. Genel olarak kadın canlısı (:D) üzerinden giderek onun kallaviliğini anlatan Cem Yılmaz erkeği pasifize gösteriyor. Dünya genelinde erkek ne kadar da aşağı mahalle ile hareket edip düşünse de Türkiye’de bir erkeğin kendini bu şekilde kabul etmesi neredeyse imkansız. Kadının bir alt modeli olmayı kabul edecek, erkekliğinin arkasında durmayacak adam bulmak çok zor. Bunlara ayna tutacak olan video aşağıdaki gibidir:

Ve son olarak Fundamentals’ın akışını bozan tek nokta Cem Yılmaz’ın kişilere ve alkışlara takılması. Ay bir alt edemedi bu çocuk bu huyunu diyesim geliyor. Baştaki alkışlar ile “Yapma yapma.” demesi ve gösterinin ortasında aynı kişiye yönelip aynı harekette bulunması izleyenleri orada olmadığı için gösterinin dışında bırakıyor.

Fundamentals’ı izlemediyseniz izleyiniz efendim. Türk komedi dünyasından her zaman Cem Yılmaz gibi adamlar çıkmıyor. Özellikle herkesin küçük büyük çapta, siyah giyince stand upçı olduklarını sandıkları bir camiada Cem Yılmaz öpülüp de başa konulası.

Everything…

But little little litte…

Right into the middle…

Cem Yılmaz – Fundamentals Fragman

İstanbul Efendisi / Kahkaha Mühendisi

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


istanbul-efendisi-5Tiyatro serüvenimize İstanbul Efendisi ile devam ediyoruz. Uzun zamandır gitmek istediğim ancak bir türlü denk gelemediğim tiyatro oyunu ile musmutlu bir gün geçirdim. İstanbul Efendisi’nin çok seveni olduğunu biliyordum ta ki otobüslerle gelen teyzelerimiz ve amcalarımızı görünce. Onlar da tüm tatlılıklarını takınarak, tontiş tontiş gelmişler oyunu izlemeye. Şark Dişçisi’ndeki “Ay bu sefer çok kişi yok bak.” diyen teyze renkli çorapları ile pıtı pıtı yürüyen teyzeler gibi en az 30 tanesi vardı. Onlar ile izledik oyunu.

Musahipzade Celal’in kaleme aldığı, günümüze kadar defalarca oynanmış, yüzlerce kişi tarafından canlandırılmış bir oyun İstanbul Efendisi. Vişne Bahçesi, Tarla Kuşuydu Juliet ve diğerlerinde olduğu gibi yöneten koltuğunda Engin Alkan oturuyor. Şark Dişçisi’nin replikleri henüz aklımdayken Şark Dişçisi kadrosunun 3/4’ünü bu oyunda görmek güzel bir deneyim yaşattı. Sahnede gördüklerimi parmağımla gösterip arkadaşıma anlatmak istedim Şark Dişçisi’ni. Şimdiye kadar farklı oyunculara  ve yönetenlere teşekkür etsem de tiyatro oyunun kemiğini oluşturan dramaturglara teşekkür etmeyi hep unuttum. Bu kez Sinem Özlek’e kostum seçimleri, dekor ve güzel oyun düzenlemesi için teşekkür ediyorum.

Gelelim oyunculara ve hikayemizin her bir can alacı noktasına. Hikayemiz 18. yüzyılda geçmektedir. Henüz esir alıp satmak yasaklanmamış, İstanbul’da toprak ve insan sahibi beyler var. Bir nevi derebeylik usulü ile yaşanmaktadır. Bizim derebeyimiz olan Savleti Efendi (Tankut Yıldız) burçlar konusunda usta bir astrologtur. Astrologtur astrolog olmasına ama bundan haberi var mıdır yok mudur belli değil. Savleti Efendi’nin oğlu Molla İrfan (Çağlar Çorumlu) ise onun peşinden gitmeye çalışan ancak yarım aklı ile anca takunyalarını takırdatarak giden ve bir sürü işi beceremeyen küçük efendidir. Savleti Efendi’nin kızı Esma Hanım (Derya Çetinel) bir gün gönlünü yakışıklı mı yakışıklı, yanağı benli bir yiğide kaptırır gönlünü. Safi Çelebi’den (Ümit Daşdöğen) başkası değildir o delikanlı. Ne yapacağını bilemeyen Safi hemen esir alıp satan Çengi Afet’in yanına koşar. Çengi Afet ona Esma Hanım’ın verdiği mendilin ne anlama geldiğini açıklar ve olaylar hızla gelişir.

İstanbul Efendisi günümüz tiyatro sahnesine cuk oturmayı başaran bir oyun. Her zamanki gibi tiyatronun daha doğrusu sanatın zamansızlığını görmüş oluyoruz ancak artık bundan bahsetmek bile istemiyorum. Biliyoruz ki yazılan bir eser ya da oynanan bir oyun yalnızca çağı için geçerli değildir. Kendisinden önceki dönemi, içinde bulunduğu dönemi ve gelecek dönemi bir yumak haline getirerek devam eder.

Tüm oyunların neredeyse bir noktasında var olan aşk teması daima karakterlerin gerçeklerini ortaya çıkarmak için kullanılır. İstanbul Efendisi’nde de ilk bakışta gördüğümüz hikaye talihsizlikler yüzünden garip bir hal alan aşk hikayesidir ancak arka planda kadının metalaştırılması, iktidar egosu, din ve inanç gibi önemli konular sorgulanır. İlk olarak Çengi Afet (Sevil Akı) ile esir kadınlar ve erkeklerin dünyasına gireriz. Onları daha yüksek paradan satabilmek için kalifiye elemanlar haline getirmeye çalışan Çengi için tek önemli şey yatlara ve katlara esir yollayabilmek, bununla övünmek ve parasını çatır çatur harcamaktır. Menteş Ağa (Zafer Kırşan), Ferhat Ağa (Volkan Ayhan) için kadın bakmaya geldiğinde aralarında geçen konuşma kadının metalaştırılması ve insan esaretinin boyutlarını gösterir. Menteş Ağa Ferhat Ağa’ya nasıl bir kadın istediğini sorarken ne istersen yapar, istersen sana eş olur istersen eşek minvalinde şeyler söyler. İstersen o kadınla sadece yatarsın istersen de başka tüm işlerde kullanabilirsin. Aynı zamanda ellerine, dişlerine, gözlerine bakarak seçmek de mümkündür kadınları. Kadınlar orada iki kez kölelik hükmünü giymişlerdir. Çengi ile birlikte yaşarlarken kendileri olabildikleri bir esaretin altındadırlar ancak erkek egemenliği onlara kimliklerini kaybettirir. Handan’ı seçen Ferhat Ağa “Alayım mı seni?” diye sorduğunda Handan’ın herhangi bir şey söylemeye, reddetmeye hakkı yoktur.

istanbul-efendisi-caglar-corumlu-sadabad-sahnesi

Osmanlı’da kadı unvanına sahip olmadan kadılık yapma hakkına sahip İstanbul Efendilerine bir bakış atıyoruz oyun sayesinde. Küçük alanda ele geçen iktidar dolayısıyla egoların nasıl değiştiğini ancak hayati olaylar ile elinin kolunun bağlı kalabileceğini görüyoruz. Halkı teftişe çıktığında hiç düşünmeden esnafı falakaya yatıran Savleti Efendi söz konusu kızı olduğunda in cin, hacı hoca, üfürükçü tükürükçü ayırt etmez. Çengi kadına gider ve bir çare, bir medet umar. İktidar egosuna sahip olsa da Savleti Efendi zaaflara sahiptir. Bir çift meme ile egale edilebilir. Yardımcı konu olarak da erkeklerin zaafları işlenmiş oluverir bu sırada. Kadınların peşinden koşarak onlara ulaşmaya çalışan erkek elde ettiği sürece değer vermeyecek, kıymetini bilmeyecektir. Çengi Afet göğüslerini gösterip salladıkça Savleti Efendi’ye doğru, Savleti Efendi’nin de aklı gider gelir. Gider gelir. Erkeğin iktidarı bu yüzden hiçbir zaman sonsuza kadar sürmez. Dünyevi zevklere çabucak dönen erkek için bir imparatorluğu kadın lafı ile yıkmak bile mümkündür. Ancak bu olayı daha sonra “aşk” bahanesini kullanır, gözden çıkarmak gibi gösterirler. Kadınların kendileri için bir zaaf olmadığına bizi inandırmaya çalışırlar.

Türklerin ilk inançlarının paganizm olduğunu düşünürsek Savleti Efendi zamanının biraz gerisinde bir adamdır. Elinde burç kitabı ile gezer, gökyüzünü izler ve paganlar gibi yıldızların, dünyanın hareketine göre düşünür her şeyi. Batıl inançlarının yanı sıra büyük ölçüde yıldızlara itikadı vardır. Oğluna da bu yüzden öğretmeye çalışır 12 burcu. Molla İrfan’ın burçlar ile büyü yapmaya çalıştığını gördüğümüzde ise inançlar ile batılın çok ince bir sınırda yan yana gittiğini görürüz. Kutsal kitap diye içinde burçların olduğu kitabı öper, ona özen gösterirler.

İstanbul Efendisi kahkalara boğar, avuçlarının içi kızarana kadar alkışlamayı gerektirir. Ben gerçekten çok sevdim ve biliyorum ki siz de izlerseniz seversiniz. Sevinç Erbulak’ı izlemek istemez mi insan canım? Harikalar yaratan küçük kadın, seni seviyoruz.

 

Total Eclipse

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , ,


tota eclipseLeonardo Di Caprio izlemeyi sevenlerin izlerken “Vay aman, aman anam.” diye dolanacakları bir film olmuş Total Eclipse. İki ünlü Fransız şair Paul Verlaine ve Arthur Rimbaud’nun gerçek hayatını anlatan filmde gencecik bir Leonardo Di Caprio ile orta yaşlı bir David Thewls görüyoruz. 16 yaşında yepyeni bir tarz ile Fransız Edebiyatı’na giriş yapan ve dahi olmak için yola çıkan Rimbaud’yu Verlaine’in kol kanat germesi ile büyürken buluyoruz. Bu ikilinin eşcinsel ilişkileri her ne kadar filmin ana noktasında dursa da mesele yalnızca bir ilişki sonunda olgunlaşmayı bilen iki adam değil iki farklı şair zihniyetinin ortaya çıkması oluyor.

Paul’un Mathilde adında güzel bir karısı var. Hamile ve Paul’u seviyor. Paul ise Arthur’un gelişi ile birlikte içme alışkanlığına iyice gem vuramayıp sarhoş bir şekilde karısına yapmadığını bırakmıyor. Duyguları da şiirleri kadar yoğun Paul’un. Yalnızca içerek unutabileceğine ve unutması gerektiğine inanıyor. Arthur ise yanımızda olsa dövmek isteyebileceğimiz tipten bir çocuk. Çok bilmiş, nobran, küçük çapta hırsız, büyük çapta bencil. İlk başta hiçbir şekilde Arthur’a sempati duyamıyoruz. Paul’un tüm değişiminin nedenini Arthur olarak görüyoruz. Bir açıdan durum böyle olsa da Paul’un zaten kendisini içkiye vererek yaşadığı hayattan mutlu olmadığını da anlamış oluyor.

Rimbaud Fransız Edebiyatı’nda yeni bir soluk olduğunu biliyor. Bu yüzden bunun eminliği ile hareket edip çevresindeki hiçbir şeyi kabul etmiyor. Yazı yazmanın zorlayıcı evrelerinden geçiyor.

total-eclipse-leonardo-dicaprio-arthur-rimbaund

Filmde gözümüze takılan ve hatta bariz bir şekilde  sokulan eşcinsellik teması ise verilebilecek en naif şekilde verilmiş. Özellikle Arthur ile Paul’un ilk öpüşme anlarından rahatsız olabilmek imkansız. Öylesine gelişigüzel ve içten öpüşüyorlar ki tüm homofobileri yıkabilecek güçte neredeyse. Yalnızca bu eşcinsellik konusunda kafama takılan en önemli nokta Arthur’un 16 yaşındayken bu ilişkiye başlıyor oluşu. Yani bildiğiniz çatır çutur sevişiyor adam. Hep nasip.

Arthur Rimbaud: The only unbearable thing is that nothing is unbearable. 

 

Arthur Rimbaud: Love has to be reinvented. 

 

Paul Verlaine: Sometimes he speaks in a kind of tender dialect of the death which causes repentence, of the unhappy men who certainly exist, of painful tasks and heartrending departures. In the hovels where we got drunk he wept looking at those who surrounded us, the cattle of poverty. He lifted up drunks in the black streets. He had the pity a bad mother has for small children. He moved with the grace of a little girl at catechism. He pretended to know about everything, business, art, medicine. I followed him, I had to! 

 

Total Eclipse Trailer

İçimizdeki Şeytan / Bu Sefer Başka

Etiketler

, , , , , , , , ,


raymond-radiguet-icimizdeki-seytanSabahattin Ali’den sonra Raymond Radiguet’nin İçimizdeki Şeytan’ı bana biraz yavan geldi. Can Yayınları’ndan okuma fırsatı bulduğum ve 19 yaşında bir yazarın yazdığı kitap nereden baksanız meh.

İlk olarak kahramanımızın küçük bir çocuk oluşu dikkatimizi çekiyor. 1. Dünya Savaşı sırasında Fransa’da kendisinden büyük bir kız ile aşk yaşamaya başlıyor. O anda kendi ergenliğimize dönüyor, yaşamaya çalıştığımız aşkları nasıl yaşadığımızı hatırlıyoruz. En az onun kadar problemli ve sorunlu. Herkes bizi sevsin ama biz istediğimizi yapalım, sorumluluk kabul etmeyelim ama en büyük sorumlu biz olalım gibi. Bu yüzden küçük bir anlatıcının bize söyledikleri canımızı skıyor. Ergenliğe dönmüş oluyoruz, çoğumuzun istemediği o atarlı giderli zamanlara.

Ardından hikayenin kurgulanışı ile klasik bir aşk romanı okuduğumuzu anlıyoruz. Burada taraflardan bir tanesinin küçük olmasına gerek yok. Hikaye şehvetin ve aşkın bir araya geldiği topraklarda geçiyor. Hikayemizin dramatize kısmını seven genç kız oluşturuyor. İçimizdeki Şeytan’ın alınıp sevilesi tarafları olmasına rağmen bütüncül olarak bakıldığında geri planda kalıyor.

Bir annenin oğlunu evlendirmek isteyişi ancak daima gelini beğenmeyişi, işlediğimiz suçların aslında gerçekten su yüzeyine çıkmasını isteyişimiz gibi nokta atışlarının yanı sıra basit roman örgüsü ve beklenen son ile bitirmesi bize çantada keklik hissi veriyor. Şu anda kitabın yeni basımları yapılıyor mu bilmiyorum ancak arkakapakta abartılarak anlatılan genç dahi Raymond Radiguet’yi ya çok yanlış çevirdiler ya da o çok yanlış geldi.

Anne Kafamda Bit Var!

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


anne-kafamda-bit-var-tarik-akan

Kafamda Bit Var elime geçtiğinde onu bu kadar çabuk ve çok sevebileceğimi düşünmemiştim. Tarık Akan mı yazmış? Allah allah diye düşündüm önce. Biraz cahilliğimden olsa gerek. Sonra farkına vardım ki pek çok arkadaşım okumuş bu kitabı. İyi de yapmışlar.

Anı olduğu için rahat ve okunabilir bir kalem ile yazılmış. Aslında Tarık Akan’ın yazarlık deneyimi olduğunu düşünürsek sade ve akıcı olması onun en doğal hakkı. Bir de başından geçen zorlukları insanlara zor bir dille mi anlatsın?

Koca bir toplumun apolitik olmasına neden olan o önemli zamanlara gidiyoruz. 80’lerden sonra doğan her çocuğun siyasetten uzak tutulduğu, canları yanan anne babaların gözleri gibi baktıkları evlatlarını korumak için ellerinden geleni yaptığı. Sıkı yönetim zamanında, evden dışarı çıkma yasağı da varken Tarık Akan Almanya’da verdiği bir demeç yüzünden tutuklanır. Demeç Tercüman gazetesi tarafından çarpıtılarak yazıldığı için Almanya’dan döner dönmez havaalanında tutuklanır Tarık Akan. Elindeki bavulu Müjdat Gezen’e verir ve abisinin evini boşaltmasını istediğini söyler. Tutuklana Tarık Akan önce Türk polisinin egosu ile karşılaşacak ardından da bit  ve pire içerisinde uzunca bir süre geçirecektir.

Tarık Akan’ın bu süreçte başından geçen olaylar gerçeklerin küçük bir yansımasıdır. 80’ler döneminde gerçekleşen baskı ve baskın rejim nedeni ile sağ ve sol çatışması alev alev yanarken cezaevlerinde ve ıslahevlerinde işkence en çok başvurulan tekniklerden bir tanesidir. Kişiden kişiye değişmekle birlikte o anda akıllarına hangi işkence yöntemi gelirse onu uygulayan polis, copla ayak altına vurma, cinsel organdan elektrik verme, kırılan kemikler ile oynama ve tabii ki dayak voltranı ile kendi çaplarında ifade almışlardır. Bu dönemde yaşanan her olay akıllara durgunluk verecek seviyede korkunçtur aslında.

Kitabı okurken de hızlıca akıp gitmesinin en büyük nedenlerinden bir tanesidir bu. Bildiğiniz, aşina olduğunuz bir durum ile karşılaşıyorsunuz. Hazmetmesi güç olsa da yeni olmadığı için anlaşılabilir. Bir düşünsenize, en çok sevdiğiniz insanlar, ailenizdeki kişiler bir dönem geceleri dışarı çıkamadı, çıktıkları için dövüldü, bir görüşü savundukları için dövüldü ve hatta sırf bazı kesimler istiyor diye yalan ifade verdirilip o ifade verdirilene kadar eşek sudan gelinceye kadar dayak yedi.

Ne kadar acı ve ne kadar gerçek. Ne kadar Türkiye. Tarık Akan’ın cezaevinde karşılaştığı insanlar ise tam anlamı ile Memleketimden İnsan Manzaraları. Sağcı, solcu, doktor, kimyager, öğrenci, katil zanlısı, düşünce suçlusu ve niceleri. Haklı ya da haksız orada bulunarak bir rejimin kurbanları olanlar. Aslında fikirlerin ve örgütlerin kurbanları olanlar. Abdullah Çatlı’ya silahı veren adamın küçük kardeşi örneğin. Hangi şartlarda yetiştiriliyor da birisini öldürmek, sonunda ölümün olduğu bir eylem için kıvanç duyabiliyor? Ya da nasıl bir polis sırf hemşehrisi olduğunu öğrendiği tutukluya daha iyi davranabiliyor ve diğerlerine kan kusturuyor.

Burası Türkiye.

Burada eğer öğrenciyseniz polisler coplarını hazırlamıştır sizi kovalamak için. Okulunuzun içindedirler. Protesto ettiğinizde aniden müdahale ederler. Sivil polisle kaynıyordur okulun bahçesi.

Burası Türkiye.

Burada sırf bir takımı desteklediğiniz ve taraftarı olduğunuz için de dövülebilirsiniz polis tarafından. Hem de yine gaz bombaları ve tazyikli sularla. Kaçmaya çalışırken kayıp da olabilirsiniz.

Burası Türkiye.

Öğretmen, öğrenci, işçi ya da her neyse olarak aradığınız her hakkın kaba kuvvet ile geri döndüğü yerdir. Taksim Meydanı’dır 1 Mayıs’ta.

Burası Türkiye.

Çok sevdiğin ama kıskandığın için bir kadını da öldürebilirsin, öldürte de bilirsin. Öldürmek problem değil, önemli olan erilliğindir.

Burası Türkiye.

Yıllar önce öldürülen gazetecilerin davaları “delil yetersizliği”nden bırakılır, ancak delil yetersizliği ile salıverilmiş bilim insanları hapse atılabilir.

Burası Türkiye.

Daha saymamı ister misiniz? Ben saymaktan yorulsam da burası gerçekten Türkiye ve burada her facia sıradan… Çok sıradan.